22.1.26

Mütalaa Ders notları 70 : Hikmet-i felsefe ile hikmet-i Kur’âniyenin hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye verdiği terbiyeler

 ….. Bu derste Hikmet-i felsefe ve Hikmeti Kur’âniyenin  insanların  sosyal hayatına yönelik öğretilerinin karşılaştırılması ile ilgili bir hususlar nazara verilmiş…

 

Biz öncelikli olarak bu derste bulunan  ve  birkaç anlamda kullanılan kavramları ele alacağız. Çünkü bu kavramlar kullanıldığı yere göre manalar ifade etmektedir. Bu duruma şimdi değinmek bilahare okuduğumuz derslerde de kast edilen anlamı fark etmekte kolaylık sağlayacaktır.

 

BİRİNCİ KELİMEMİZ FELSEFEDİR. Felsefe asli itibariyle var oluşun nedenselliğini kavramak, bu konuyla ortaya çıkmış soyut, genel ve teorik problemleri akılcıl ve bilgi yönüyle ele alıp çözmek, hükümler belirleyerek düşünce temelleri oluşturmaya yönelik bilimsel ve ilimsel faaliyetlerin tümünü kapsayan araştırmalar ve çalışmaların toplandığı ilkeler bütünüdür.

 

Bu noktada felsefenin niteliğini belirleyen temel değer ölçüsü , ilgili konuda ortaya çıkartılan felsefenin doğuş ve beslendiği kaynağın ne olduğudur.

 

İlgili dersin ilk satırında geçen Hikmet-i felsefe ve Hikmeti Kur’âniye ibareleri söz konusu hayat-ı içtimaiye-i beşeriye alanında, kendilerini meydana getiren kaynak verişlerine göre bir sunum yapacaklardır.

 

Söz konusu kıyaslarda dikkat edilmesi gereken en önemli husus, iddia nedir? Davanın destekleyici delilleri nelerdir? Ve önerme ne vaat etmektedir?  Eğer bu ölçü  ile ifade edilen konuya teveccüh edersek, gerek kabul gerekse red meyilleri tahkiki olarak  oluşacaktır. Tahkiki oluşan meyiller , hakkında hükme varılacak olan şeylerin irade ve karar aşamalarını doğru ve istikametli bir şekilde hakikate eriştirir. 

 

Bu derste bunun önemli bir örneğini göreceğiz.

 

İKİNCİ KELİMEMİZ HİKMETTİR. Bu kelime anlam itibariyle; felsefe , din, hukuk ve tasavvuf alanlarında o mesleğin içerdiği doktrinlerin altında toplandığı bir çatı kavramdır. Bu anlamıyla hikmet Felsefenin bilincini oluşturur.

 

Şöyle ki;  İktidar ölçüsüyle varlıkların mahiyet ve hakikatlerini lüzumsuz bilgi ve teorilerden arındırıp akla uygun bir şekilde bilinmesini sağlamak, kavram ve anlam taşkınlarını engelleyip eşya ve öğretideki   menfaati ortaya çıkarmak, zihni kabiliyet  ve ustalıkla tanım ve işleyiş prensipleri belirleyip lüzumlu hükümleri  koymak ..iş en iyi bir şekilde ve gerçekçi gerekliliğini gözeterek gerçekleştirmek, ilim ve fiil bütünlüğünü temin ederek  hayatı beslemek, insanın yaratılışa ait sebep sonuç ilişkileri bağlamında  ilahi iradenin rölünü keşfetmesine yönelik anlam arayışının önünü açmak ve yolunu aydınlatmaktır.

 

GEREK ORTAYA KOYULAN VE İDDİA EDİLEN FELSEFE OLSUN, GEREKSE O FELSEFENİN GÜÇ KAYNAĞI OLAN HİKMETİN İLERİ SÜRDÜĞÜ ÖNERMELER OLSUN, NEŞET ETTİĞİ EFKAR SADECE BEŞERİ VE ARZİ İSE HAKİKASİZ BİR SAFSATADAN İBARETTİR.

 

ÇÜNKÜ HAKİKİ HİKMET ; YARATICININ YARATTIKLARI İLE İLGİLİ MAHİYETİ BELİRTMESİ, VAR ETME AMACI, İŞLEYİŞİ VE NETİCEDE ALACĞI KONUM VE VAZİYETİ , SOYOPSİKOLOJİK VE PSİKOLOJİK  GELİŞİM EVRELERİNE AİT BİLGİLERİN VERİLMESİ, NEREDEN NEREYE , DÜNYA , UKBA VE EŞYAYANIN HAKİKATİNE DAİR FİZİK VE METAFİZİK BOYUTLARININ AÇIKLANMASI, VE TEBLİĞ VE İRŞADDA – KİTAP VE NÜBÜVVET GİBİ- KULLANILAN ARGÜMAN VE VASITALARIN YERİNDELİĞİ,UYGUNLUĞU, TESİRLERİ VE DESTEKLENMELERİ VB. BİR ÇOK HAKİKATTEN TEŞEKKÜL  ETMİŞ GERÇEKLİK HAK VE SÖZ SAHİBİNİN ALLAH OLDUĞUNU GÖSTERMEKTEDİR.

 

İ'lem eyyühe'l-aziz! 

 

*İnsanın vehim, farz, hayal duygularına varıncaya kadar bütün hassaları bilâhare rücû edip bilittifak Hakka iltica ettiklerini ve bâtıla hiçbir ihtimal ve imkânın kalmadığını ve KÂİNATIN ANCAK VE ANCAK KUR'ÂN'IN İZAH ETTİĞİ ŞEKİLDE BULUNDUĞUNU GÖRDÜM*.

 

Mesnevi-i Nuriye

 

(Hakikatsiz ve sadece eşyanın görünen yüzüne bakıp ondaki hikmeti görmekten mahrum , herşeyi maddede arayan , DİNDEN RUH ALMAYAN aklın körlüğü ile kainat ve hadisata bakan )……….Felsefe, herşeyi çirkin, korkunç gösteren siyah bir gözlüktür. …… İman ise, herşeyi güzel, ünsiyetli gösteren şeffaf, berrak, nuranî bir gözlüktür………. Lem’alar………. İMAN in kısa tanımıyla aklın önüne serdedilen ve iradenin tercihine vaz edilen , Allah’ın uluhiyet ve Rububiyetine ait delilleri hak ve hakikat olarak onaylamak ve bu onamayı şehadet dili ile ikrar etmektir. Bu bağlamda imanın her şeyi güzel göstermesi  Marifetullah ile inkişaf etmesine bağlıdır..Çünkü her bir eşyanın hakikati bir esma-i ilahiyeye dayanır..ilaahir…

 

Evet, Felsefe hakikat nazarını kaybedip, şuursuz kaldığında ; herşeyi, hattâ kendisini dahi inkâr eden, olumlu veya olumsuz hiçbir hükme varmayan daima şüphe içinde kalmayı esas alan bir felsefi zihniyet ve tutum sahibi sofastailerin elinde cerbezeli ve aldatıcı bir araca dönüşüyor ve Hikmet ehlinin elinde  kainatın tılsımını açan bir anahtara inkılap edip mutlak maslahat ve daimi iyilik üretip hakikate vusule hizmet ediyorsa…………….

 

Bu yönüyle, Hâkim-i Hakem-i Hakîm-i Zülcelâli ve’l-Cemal’in Ehl-i Hakkın eline ihsan ettiği  hikmet-i hakikiye,

 

Hak ve adalet ( zanna göre müstahak olunun sonuç)  olarak da Ehl-i dalalet dalaletini arttıran bir felsefe-i sakimedir… ( hastalıklı yanlış yolda olan karanlık felsefe)

 

Haşiye: Beşerde hikmet, maharet, fayda ve zararın tefriki, maslahat üzere hareket, zarardan içtinap, faideyi  irtikâptır.

 

Allah’ta C.C Hikmet; Kusursuz icad, noksansız tasarruf , vücutta tenasüp, ihkak-ı hakta adalet ile Hakîm sıfatının tecellisidir.

 

BU DESTE ÇOKLUKLA GEÇEN ÜÇÜNCÜ KELİMEMİZ ŞE’NDİR. Bu ibare bulunduğu makama göre tefsir edilen anlamlara sahip bir ibaredir.

 

Örneğin HÂLIK ( yaratıcıda) yaratma fiili ŞE’Ndir. Yani halikiyetinin bir özelliği ve onun  bu yaratma ,icat etme, vücuda getirip tasarrufta bulunma fiildeki ŞAN’ININ keyfiyetidir.

 

*Yes-eluhu men fî-ssemâvâti vel-ard(i)(c) kulle yevmin huve fî şe/n(in)-  Rahman Suresi  29. Ayet…………….*Göklerde ve yerde bulunanlar, O'ndan isterler. O, her gün yeni bir iştedir*… (Tasarruftadır, Yaratmadadır)

 

Sair işlevsel anlamları : Bir şeyin hususiyetinin fiilî tezâhürü, neticesi ve eseri, iş-işin kastı, tavır, hali gibi manalara gelmektedir.

 

Söz konusu dersteki  ŞE’N ; ilgili ifadeye bağlı olarak tezahür eden ve edecek olan durum ve hadisenin veya kavramın mahiyetinden bulunan HALİN GEREĞİ ile ortaya çıkacak sonuç şeklinde açıklanmaktadır.

 

BU DESTE GEÇEN DÖRDÜNCÜ  KELİMEMİZ TERBİYEDİR.

 

Lugat Manası ile Terbiye: Allah'ın emirlerine itaat ederek ruhen ve cismen yükselmeye ve yükseltmeye çalışmak.

 

·         Kemale ermeğe, nizam ve emirleri dinlemeğe çalışmak. Allah rızası yolunda gitmeyi öğrenmek.

·         Kişiyi yavaş yavaş rûhen ve bedenen yetiştirmek, olgunlaştırmak.

·         Edeblendirme, cezâlarını verme.

·         Belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme, olgunlaştırma.

·         Eğitim, öğretim…anlamlarına gelmektedir.

 

Görüldüğü gibi bu kelime de bulunduğu makama göre tefsir edilir.

 

Hülasa: Rabbimizin elinde terbiye: Rububiyet,………Kulun elinde ise  en geniş anlamıyla Ubudiyet-i Külliye olarak tezahür eder.

 

………….*Ve keza, rububiyet-i âmme, ubudiyet-i külliye ister…………Tezahür-ü Rububiyete karşı, ubûdiyet-i külliye-i insaniye*……………

 

Terbiye ibaresinin dersteki  anlam istimali , Eğitim , Öğretim, Talim şeklinde görülmektedir.

 

Şimdi derssin ilgili bölümüne geçiş yapıyoruz..

 

*ÜÇÜNCÜ ESAS*

 

*Hikmet-i felsefe ile hikmet-i Kur’âniyenin hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye verdiği terbiyeler *( öğretiler ve kendi meydana çıkış özelliğine göre hayata yönelik  tanımlayıp talim ettiği prensipler)  :

 

“ *Amma hikmet-i felsefe ise, hayat-ı içtimaiyede nokta-i istinadı “ kuvvet” kabul eder*.

 

Dinden ruh almayan , arzi, şahsi, arizi , düşkün fikirli içtihatlarla ortaya çıkmış olan ve herşeyi maddi ve zahiri nazarla  gözlemleyip hükümler çıkaran , nursuz karanlık felsefi görüş;  sosyal hayatın kuvvet ilkesiyle tesis edilebileceğini  ve  kuvvete bağlı bir rejimin ancak hukuku tesis edebileceğini kabul eder.

 

*Hedefi “menfaat“ bilir. Düstur-u hayatı “cidal“ tanır*.

 

Kuvvetin hakimiyetine bağlı bir toplumsal oluşumun varlığını sürdürmesi ancak çıkarlarını korumaya yönelik girişeceği mücadele ile mümkün olduğunu salık vererek cidali bir hayat düsturu olarak benimsemiştir.

 

*Cemaatlerin rabıtasını “unsuriyet, menfi milliyeti“ tutar*.

 

Bu bağlamda toplum birliğini sağlayacak olan ve milli bozulmayı engelleyecek bağ ise ırkçılık ve kendi ırki üstünlüğünü kabul etme, üstün görme , başka milletleri aşağılama duygularıdır düşüncesini yaşatır.

 

*Semerâtı ise, “hevesât-ı nefsâniyeyi tatmin ve hâcât-ı beşeriyeyi tezyiddir*. ”

 

Kuvvet,menfaat, cidal, ırkçılık gibi  prensipler ve bu prensiplere bağlı oluşturulan içtimai hayatın neticesi ;  zevk unsurları ile  nefsani ve hayvani duyguları tatmin etmek ve zeval-i lezzetten gelen elemi teskin etmek ve tam itminan vermeyen lezzetlerin süreklilik arayışına karşı yeni yeni  ihtiyaçlar türetme ve zaruret saikiyle tüketim toplumları meydana getirip,

 

Haksızlıklar, zulümler , sosyal dejenerasyon, güvensiz toplumlar, psikolojik deformasyonlar ile beşerin beynini bin parçaya bölmektir.

 

Saadet yolu zannedilen, aristokrat sınıfın elinden çıkmış önermelerle  ile sosyal adalet olarak talim edilen doktrinlerin hakikat nezdindeki konumu ve durumu bu beklentiyi karşılamaktan çok uzaktır. Verimsiz zeka mahsulü olan bu hayat görüşünün; sosyal hayat için tanımladığı idame ve denge unsurların muhtevi olduğu  hakikate vakıf olmadıkları açıkça görülmektedir.

 

Çünkü bu öğretiler ve dikta uygulamaları beşere hiçbir mutluluk getirmemiştir , getirememektedir, getiremeyecektir.

 

*Halbuki, kuvvetin şe’ni tecavüzdür*.

 

Çünkü kontrolsüz bir kuvvet ve adalet ile  had altına alınmamış bir gücün tavrını belirleyecek olan davranış biçimi;  kolay olanın çabuk elde edilirliğinin getirdiği iştah ile başkalarının hakkını gasp etmek, mazlumları ezmek gibi aşırılıklar ve taşkınlıklar olacaktır.

 

*Menfaatin şe’ni, her arzuya kâfi gelmediğinden, üstünde boğuşmaktır*.

 

Çünkü insanda menfaate erişmenin  uyandırdığı duygu tatminsizliktir. İnsanın nazarı her nereye gitse orada bir ihtiyaç görecek ve onu elde edebilmek için öğretilmiş kazanım yöntemleri ile harekete mecbur kalacaktır. Sevimli gösterilen rekabet hukuk tanımaz, hak ihlaline müsait,  pervasızlıkla hareket mesajı veren , başkasının değerlerini yer ile yeksan edebilecek bir  boğuşma öğretisidir.

 

*Düstur-u cidâlin şe’ni çarpışmaktır*.

 

Çünkü mücadelenin içinde barındırdığı durum hedefe  ulaşmak için gerekli görülen çatışmaya girmektir. Nerede bir mücadele alanı açılmış ise orada bir müsabaka ve müsademe meydanı vardır.

 

*Unsuriyetin şe’ni, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan, tecavüzdür*.

 

Irkçılık ve üstünlük sanrıları , öğretilmiş milliyetçilik tarihsel verilerden de izlenebildiği üzere bir çok ırkın hayat  ve etki sahnesinden silinmesine, bulundukları coğrafyadan silinmesini, öldürüp öldürülmelerine neden olmuştur. Irkçılık ………….*Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık*…Hucurât Suresi 13 Ayetteki buyrulan hikmete zıt olduğundan büyük bir hadsizliktir, zülümdür, fıtrata muhalefettir.

 

*İşte bu hikmettendir ki, beşerin saadeti selb olmuştur*.

 

İşte fıtratın hakikatine ve yaratılışın hakiki prensip ve ilkelerine karşı kulak tıkayarak, çeşitli ahmaklık ve düşmanlıklarla karşı durarak, ve öğretilmiş ve kabul edilmiş önermeleri aynı hayat kabul edip hükümlerince hareket ederek tanzim edilmeye çalışılan bir hayat hiçbir topluma ve bireye mutluluk getirmemiş ve muhtemel mutluluğunda yolunu kesmiştir.

 

Evet,

 

" *Gayr-i meşru tarik ile bir maksada giden zat, galiben maksudunun zıddıyla görür mücazat*. "…  Lemaat

 

*Amma hikmet-i Kur’âniye ise, nokta-i istinadı, kuvvete bedel “hakkı“ kabul eder. Gayede menfaate bedel “fazilet ve rıza-i İlâhîyi” kabul eder. Hayatta düstur-u cidal yerine “düstur-u teâvünü” esas tutar*.

 

…………..*İşte, diyanete itaat etmeyen felsefenin böyle yolunu şaşırdığı içindir ki, ene kendi dizginini eline almış, dalâletin herbir nev’ine koşmuş. İşte şu vecihteki enenin başı üstünde bir şecere-i zakkum neşvünemâ bulup âlem-i insaniyetin yarısından fazlasını kaplamış*.

 

*İşte, o şecerenin kuvve-i şeheviye-i behîmiye dalında beşerin enzârına verdiği meyveler ise, asnamlar ve âlihelerdir. Çünkü, felsefenin esasında kuvvet müstahsendir. Hattâ “El-hükmü li’l-galib” bir düsturudur. “Galebe edende bir kuvvet var; kuvvette hak vardır” der. Zulmü mânen alkışlamış, zalimleri teşçi etmiştir ve cebbarları ulûhiyet dâvâsına sevk etmiştir*.

 

*HAŞİYE-1 DÜSTUR-U NÜBÜVVET “KUVVET HAKTADIR; HAK KUVVETTE DEĞİLDİR” DER, ZULMÜ KESER, ADALETİ TEMİN EDER*… SÖZLER

 

…………. *Ey ikinci, bozuk Avrupa! Senin çürük ve esassız esaslarının bir kısmı şunlardır ki: “En büyük melekten en küçük semeğe kadar herbir zîhayat kendi nefsine mâliktir ve kendi zâtı için çalışır ve kendi lezzeti için çabalar. Onun bir hakk-ı hayatı var. Gaye-i himmeti ve hedef-i maksadı yaşamak ve bekàsını temin etmektir” diyorsun*.

 

*Ve Hâlık-ı Kerîmin kerem düsturlarından ve erkân-ı kâinatta kemâl-i itaatle imtisal edilen düstur-u teavünle, nebâtat hayvânâtın imdadına ve hayvânat insanların yardımına koşmasından tezahür eden o umumî kanunun rahîmâne, kerîmâne cilvelerini cidal zannedip, “Hayat bir cidaldir” diye, ahmakane hükmetmişsin*.

 

*Acaba, o düstur-u teavünün cilvesinden olan, zerrât-ı taâmiyenin kemâl-i şevkle beden hücrelerinin gıdalandırılması için koşmaları nasıl cidaldir? Nasıl bir çarpışmaktır? Belki o imdat ve o koşmak, Kerîm bir Rabbin emriyle bir teavündür*……lem’alar

 

*Cemaatlerin rabıtalarında unsuriyet, milliyet yerine “rabıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî“ kabul eder*.

 

………….."   *Menfi milliyette ve unsuriyet fikrinde ifrat edenlere deriz ki* :"

 

"  *Evvelâ: Şu dünya yüzü, hususan şu memleketimiz, eski zamandan beri çok muhaceretlere ve tebeddülâta maruz olmakla beraber, merkez-i hükûmet-i İslâmiye bu vatanda teşkil olduktan sonra, akvâm-ı saireden pervane gibi çokları içine atılıp tavattun etmişler. İşte bu halde Levh-i Mahfuz açılsa, ancak hakikî unsurlar birbirinden tefrik edilebilir. Öyleyse, hakikî unsuriyet fikrine hareketi ve hamiyeti bina etmek, mânâsız ve hem pek zararlıdır. Onun içindir ki, menfi milliyetçilerin ve unsuriyetperverlerin reislerinden ve dine karşı pek lâkayt birisi, mecbur olmuş, demiş: 'DİL, DİN BİR İSE MİLLET BİRDİR’*.'"…….Mektubat

 

………. *Bütün kuvvetimle derim ki: Terakkimiz, ancak milliyetimiz olan İslâmiyetin terakkisiyle ve hakaik-i şeriatın tecellisiyledir*… Divan-ı Harb-i Örfî

 

……. *hazinelere değer olan İslâmiyet milliyetine, yani üç yüz milyon İslâmın uhuvvetlerini ve mânevî yardımlarını kazandıran İslâmiyet milliyetine, binler ruhu da olsa, acaba istihfaf-ı hayat etmezler mi?*.... Münazarat

 

…………*Zira, milliyetimizin rûhu İslâmiyettir; hakiki ve nisbî ve izâfîden mürekkeptir. Başka millete benzemiyor*…. Münazarat

 

…… *Evet, kemal ve şerefin mikyası İslâmiyettir*……….İşaratü'l-İ'caz

 

*Gayâtı, hevesat-ı nefsâniyenin tecavüzâtına sed çekip ruhu maâliyâta teşvik ve hissiyat-ı ulviyesini tatmin eder ve insanı kemâlât-ı insaniyeye sevk edip insan eder*.

 

Çünkü:

 

*Kur’ân*;

 

• şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi,

• ve âyât-ı tekvîniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin tercüman-ı ebedîsi,

• ve şu âlem-i gayb ve şehadet kitabının müfessiri,

• ve zeminde ve gökte gizli esmâ-i İlâhiyenin mânevî hazinelerinin keşşafı,

• ve sutûr-u hâdisâtın altında muzmer hakaikin miftahı,

• ve âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanı,

• ve şu âlem-i şehadet perdesi arkasında olan âlem-i gayb cihetinden gelen iltifâtât-ı ebediye-i Rahmâniye ve hitâbât-ı ezeliye-i Sübhâniyenin hazinesi,

• ve şu İslâmiyet âlem-i mânevîsinin güneşi, temeli, hendesesi,

• ve avâlim-i uhreviyenin mukaddes haritası,

• ve Zât ve sıfât ve esmâ ve şuûn-u İlâhiyenin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhı, burhan-ı kàtıı, tercüman-ı sâtıı,

• ve şu âlem-i insaniyetin mürebbîsi,

• ve insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyetin mâ ve ziyası,

• ve nev-i beşerin hikmet-i hakikiyesi,

• ve insaniyeti saadete sevk eden hakikî mürşidi ve hâdîsi,

• ve insana hem bir kitab-ı şeriat,

• hem bir kitab-ı dua,

• hem bir kitab-ı hikmet,

• hem bir kitab-ı ubûdiyet,

• hem bir kitab-ı emir ve davet,

• hem bir kitab-ı zikir,

• hem bir kitab-ı fikir,

• hem bütün insanın bütün hâcât-ı mâneviyesine merci olacak çok kitapları tazammun eden tek, câmi’ bir kitab-ı mukaddestir.

• Hem bütün evliya ve sıddıkîn ve urefâ ve muhakkıkînin muhtelif meşreplerine ve ayrı ayrı mesleklerine, herbirindeki meşrebin mezâkına lâyık ve o meşrebi tenvir edecek ve herbir mesleğin mesâkına muvafık ve onu tasvir edecek birer risale ibraz eden mukaddes bir kütüphane hükmünde bir kitab-ı semâvîdir.

 

EVET  ALDIĞIMIZ DERS VE KUR’ANİ TERBİYE VE NEBEVİ  (A.S.M ) TALİM İLE ANLIYORUZ Kİ:

 

*Hakkın şe'ni, ittifaktır*.

 

Çünkü , ortaya çıkan hakikat bilgisine erişilen şey ,hikmetin gereğine uygun olarak yapılan iş, şüpheden arınmış ve delilleri ile zuhur etmiş bir gerçeklik, mahiyeti ile uyum içinde bilinmiş bir vasıf, sabit ve doğru olunduğuna muttali olunmuş bir yakin , medarı niza olan ihtilafı terk edip ittifak etmeyi iktiza eder.

 

*Faziletin şe'ni, tesanüddür*.

 

Çünkü  iman ve İslamiyet ahlakı ile kazanılmış olan,  adalet nazarı , itidal tutumu, hoşgörü, doğruluk ve dürüstlük gibi ahlaki meziyetler , azim ve sebat gibi sıdk ve ciddiyeti gösteren haller, ülfet, kardeşlik ve dostluk, muhabbet ve  yardımlaşma, merhamet, cömertlik ve isar gibi hasletler, tövbe, teslim, tevekkül, kanaat, itaat  gibi kulluk niteliği, hayırda yarışma, tevazu, ölçü ve tartıda dürüst davranma, selâmlaşma, vakar,  cesaret ve şecaat gibi ameli hasletlerden neşet eden hikmetli fazilet dayanışmayı gerekli kılmaktadır.

 

……… *Evet, imanlı fazilet, medar-ı tahakküm olmadığı gibi, sebeb-i istibdat da olamaz. Tahakküm ve tagallüb etmek faziletsizliktir. Ve bilhassa ehl-i faziletin en mühim meşrebi, acz ve fakr ve tevazu ile hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye karışmak tarzındadır. Lillâhilhamd, bu meşrep üstünde hayatımız gitmiş ve gidiyor* ….. Lem’alar

 

*Düstur-u teavünün şe'ni, birbirinin imdadına yetişmektir*.

 

Çünkü teavün sadece bir birinin ve muhtaç olanlara yardım etmek anlamını taşımamaktadır. Teavün bir fiil ve davranışın gerekliliğini emreden bir hakikati tanımlamaktadır…

 

…………. *Hattâ bir taş, taşlığıyla beraber, kubbeli binalarda ustanın elinden çıkar çıkmaz başını eğer, arkadaşıyla birleşmeye meyleder ki, sukut tehlikesinden kurtulsunlar. Maalesef, insanlar teavün sırrını idrak edememişler. Hiç olmazsa taşlar arasındaki yardım vaziyetinden ders alsınlar!* ” …İşârâtü'l-İ'câz

 

…………. Kuvvette hak vardır, çıkarını korumak bir zorunlu esastır, büyük balık küçük balığı yutar, yaşamak için başkasının hayatına son ver, sen ari bir ırk ve güçlü bir milletin  halkındansın  bu şeref ve üstünlük sana yeter…herşeyi kendi nefsine feda etmekten geri durma , hayatın her türlü lezzeti al, en önemli sensin ..sen tok olduktan sonra aç kalan kalsın sana ne  diyen ………………..*Felsefenin şakirdi, kendi nefsi için kardeşinden kaçar, onun aleyhinde dâvâ açar. Kur'ân'ın şakirdi ise, semâvat ve arzdaki umum salih ibâdı kendine kardeş telâkki ederek, gayet samimî bir surette onlara dua eder. Ve saadetleriyle mes'ut oluyor. Ve ruhunda şedit bir alâkayı onlara karşı hisseder* ..Mesnevi-i Nuriye

 

……… *Allah’ın en sevdiği amel, aç olan bir muhtaca yemek yedirmek veya onun bir borcunu ödemek ya da onun bir sıkıntısını gidermektir*.  Hz. Muhammed  A.S.M

 

*Dinin şe'ni, uhuvvettir, incizabdır*.

 

Çünkü İslamiyetin en ehemmiyet verdiği konulardan birisi mü’minler beyninde olan kerdeşliktir. Konunun ehemmiyeti bir çok şekilde belirtilmiştir.

Emr-i İlahi noktasında bakılırsa:  *Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki rahmete eresiniz* ..Hucurât / 10

 

Nebevi talim esasından rasat edilse:

 

" *Sizden biriniz kendisi için sevdiğini kardeşi için de sevmedikçe tam îman etmiş olamaz! Mü'minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve yardımlaşmakta bir tek vücut gibidirler. O vücudun bir âzası rahatsız olduğu zaman diğer âzâlar da onun acısına ortak olur. Mü'minler parçaları birbirine bağlanmış bir bina gibidirler, birbirlerine destek olurlar."……. Hz. Muhammed  A.S.M

 

………..*Kimin himmeti yalnız nefsi ise, o insan değil. Çünki insanın fıtratı medenîdir. Ebna-i cinsini mülahazaya mecburdur. Hayat-ı içtimaiye ile hayat-ı şahsiyesi devam edebilir. Meselâ: Bir ekmeği yese kaç ellere muhtaç ve ona mukabil o elleri manen öptüğünü ve giydiği libasla kaç fabrikayla alâkadar olduğunu kıyas ediniz. Hayvan gibi bir postla yaşıyamadığından ebna-i cinsiyle fıtraten alâkadar olduğundan ve onlara manevî bir fiat vermeğe mecbur bulunduğundan fıtratıyla medeniyetperverdir. Menfaat-ı şahsiyesine hasr-ı nazar eden, insanlıktan çıkar, masum olmayan câni bir hayvan olur. Birşey elinden gelmese, hakikî özrü olsa o müstesna!* ." …..Hutbe-i Şamiye

 

Kısaca tüm bu emir ve terbiye müminleri islâm kardeşliğine çeken bir hissi ulviyi meydana getirir.Velev insan ben merkezli olmasın ve dünya sevgisi ona  kendisini hasr-ı nazar ettirip menfat-i şahsiyesini elde etme ve korumayı birinci gaye yaptırmasın…

 

*Nefsi gemlemekle bağlamak, ruhu kemalâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe'ni, saadet-i dâreyndir*.

 

Evet, nefs-i emmare mahiyeti itibariyle meşgul oldukları ile insanı kemalattan mahrum eden, dünyaya çağıran, hazır lezzetleri tercih eden ,yasaklara ve zararlı olanlara meyilli olan,kör hissiyat sahibi bir mahluktur. …………. *Demek, ey nefis, nefsine muhabbet değil, belki adavet etmelisin yahut acımalısın veyahut, mutmainne olduktan sonra, şefkat etmelisin* ..prensibi ile …………….. *belki noksaniyetlerini görüp tekmil etmeye bina edilen şefkat ile onu terbiye etmek ve onu hayra sevk etmek neticesi*………… veya akıl kalp ve ruh ittifakı ile…yahut kalp ve ruhun derece-i hayatında bir tarzı hayat yaşamak suretiyle onu fena ve fani şeylerden çekerek , ruhu nefsin hizmetinden kurtarmak hikmetiyle sahip olunan manevi özgürlük ve hayat mertebesi iki dünya saadetini temin eden bir esastır…

 

Çünkü kalp ve ruhun derece-i hayatı geniştir…elleri iki dünyanın da meyveleri alamaya müsaittir…ve hakeza…………………..

 

Hatime:

 

 

*Risaletü'n-Nur, sair ulemanın eserleri gibi, yalnız aklın ayağı ve nazarıyla ders vermez; ve evliya misilli yalnız kalbin keşf ve zevkiyle hareket etmiyor. Belki akıl ve kalbin ittihad ve imtizacı ve ruh ve sair letâifin teavünü ayağıyla hareket ederek evc-i âlâya uçar. Taarruz eden felsefenin değil ayağı, belki gözü yetişmediği yerlere çıkar, hakaik-i imaniyeyi kör gözüne de gösterir*. Kastamonu L.

...........

.