KURBİYET /: ḳurb “yakın olmak”tan yapma mastar eki -iyyet ile ḳurbiyyet) Yakın olma durumu, yakınlık anlamına gelir.
Ders manasında bakıldığında kurbiyet kulun kendi gayreti ile Allah’a yakın olma
çabasıdır.
Hadis-i Kudsi de bu durum :
“Kulum, farz ibadetlerden daha sevimli bir şeyle bana
yaklaşamaz. Nafile ibadetlerle de bana yaklaşmaya devam eder. Sonuçta ben onu
severim. Sevince de onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı
olurum. Benden istediğinde ona veririm. Bana sığındığında onu korurum.” (
Buhârî, Rikâk, 38.)…şeklinde ifade edilmiştir.
Yine Süleyman Çelebi
K.S ( Mevlid sahibi) :
Her kaçan kim bu namâzı kılalar
Cümle gök ehli sevâbın bulalar
Çünki her türlü ibâdet bundadır
Hakk’a kurbiyyetle vuslat bundadır ……….. Şeklinde meslek ve
meşrebi dile bu gayrete bir atıfta
bulunmuş.
Risale-i Nurda bu konu ile ilgili bahislerden bir bab ile
bakarsak:
"Cenab-ı Hak herşeye, herşeyden daha yakındır. Fakat
herşey, ondan nihayetsiz uzaktır. Nasılki Güneş'in şuuru ve konuşması olsa,
senin elindeki âyine vasıtasıyla seninle konuşabilir. İstediği gibi sende
tasarruf eder. Belki âyine-misal senin gözbebeğinden sana daha yakın olduğu
halde, sen dörtbin sene kadar ondan uzaksın, hiçbir cihette ona yanaşamazsın.
Eğer terakki etsen, Kamer makamına gelip, doğrudan doğruya bir mukabele
noktasına çıksan, ona yalnız bir nevi âyinedarlık edebilirsin. Öyle de, Şems-i
Ezel ve Ebed olan Zât-ı Zülcelal herşeye herşeyden daha yakın olduğu halde;
herşey ondan nihayetsiz uzaktır. Yalnız bütün mevcudatı kat'edip, cüz'iyetten
çıkıp, külliyetin meratibinde gitgide binler hicablardan geçip, tâ bütün
mevcudata muhit bir ismine yanaşır, ondan daha ileride çok meratibi kat'eder.
Sonra bir nevi kurbiyete müşerref olur."…Sözler..Şeklinde ifade edilmiş.
Özetle KURBİYET,
yakın olma, yaklaşma manasıyla kulun kesbine iradi ve ameli mücadelesi ile Allah’a vasıl
olma, ona yaklaşma, rıza ve hoşnutluğunu kazanıp istidadınca onun nuruna gark
olma visaline ermektir. Belki bir çeşit mazhariyet-i münkeşife ,onun ile
görünme ,hem dem olma istemek diyebiliriz.
Ancak bu durum mutlak manada pek mümkün olmayan, kesbin
araya girmesiyle , ortaya istidat perdeleri, hal berzahları, niyet ve akıbet
tepeleri, muvafakat hakikatleri gibi bir çok denge noktası çıkar. Yani bir
kişinin bir şeye talip olması ,talip olduğu şeyin mahiyetine göre bir hal
alması, belki bedel ödemesi gibi bir çok mukabele durumu ortaya çıkarır.
Örneğin : İnsan çendan bütün esmâya mazhar ve bütün kemâlâta
müstaiddir. Lâkin, iktidarı cüz’î, ihtiyarı cüz’î, istidadı muhtelif, arzuları
mütefavit olduğu halde, binler perdeler, berzahlar içinde hakikati taharrî
eder. Onun için, hakikatin keşfinde ve hakkın şuhudunda berzahlar ortaya
düşüyor; bazılar berzahtan geçemiyorlar. Kabiliyetler başka başka oluyor;
bazıların kabiliyeti, bazı erkân-ı imaniyenin inkişafına menşe olamıyor ……….. bazı
mazhar olan zat, bir ismin tam cilvesine medar olamıyor. Hem külliyet ve
cüz’iyet, ve zılliyet ve asliyet itibarıyla, cilve-i esmâ başka başka suret
alıyor; bazı istidat cüz’iyetten geçemiyor ve gölgeden çıkamıyor. Ve istidada
göre bazan bir isim galip oluyor, yalnız kendi hükmünü icra ediyor; o istidatta
onun hükmü hükümran oluyor. (Sözler)….demiş.
Hatta zamanın kurbiyeti ihtiyar etmede zorunlu etkisi de vardır. Yani insanaları
durumu,toplumsal yapı,inanç algısı,metodlar ,süluklar gibi bir çok hadise kader
planında cari olarak hakim olmuştur. Yani ihtiyaçlara göre bu çalışmayı gerekli
kılmış, tarikat ve mederseler bu ihtiyacı karşılamak için o geniş zamanlarda
çalışmışlardır.
Risale-i Nur bu hususa kendi hizmet devri içinde şu izahı
getirmiştir:
“İ'lem Eyyühel-Aziz! Tevfik-i İlahî refiki olan adam,
tarîkat berzahına girmeden zahirden hakikate geçebilir. Evet Kur'andan,
hakikat-ı tarîkatı -tarîkatsız- feyiz suretiyle gördüm ve bir parça aldım. Ve
keza maksud-u bizzât olan ilimlere ulûm-u âliyeyi okumaksızın îsal edici bir
yol buldum. SERİ-ÜS SEYR OLAN BU ZAMANIN EVLÂDINA, KISA VE SELÂMET BİR TARÎKI
İHSAN ETMEK, RAHMET-İ HÂKİMENİN ŞÂNINDANDIR………….Mesnevi-i Nuriye
Yani felek çarklarının hızlı döndüğü ,her şeyin sürat pyda
ettiği bir dönemde pratik ve hızlı netice aldıran metodaların lüzumu ve
ihtiyacın hakikati bu rahmet ve hikmet çözümüne mazhariyet kazanmış, merhamet-i
ilahiye de hediye etmiştir.
Konunun pratik uygulama planında demiş:
“Velayet yolları içinde en güzeli, en müstakimi, en parlağı,
en zengini; Sünnet-i Seniyeye ittiba'dır. Yani: A'mal ve harekâtında Sünnet-i
Seniyeyi düşünüp ona tâbi' olmak ve taklid etmek ve muamelât ve ef'alinde
ahkâm-ı şer'iyeyi düşünüp rehber ittihaz etmektir."
"İşte bu ittiba ve iktida vasıtasıyla, âdi ahvali ve
örfî muameleleri ve fıtrî hareketleri ibadet şekline girmekle beraber; herbir
ameli, sünneti ve şer'i o ittiba' noktasında düşündürmekle, bir tahattur-u
hükm-ü şer'î veriyor. O tahattur ise, sahib-i şeriatı düşündürüyor. O düşünmek
ise, Cenab-ı Hakk'ı hatıra getiriyor. O hatıra, bir nevi huzur veriyor. O halde
mütemadiyen ömür dakikaları, huzur içinde bir ibadet hükmüne getirilebilir.
İşte bu cadde-i kübra, velayet-i kübra olan ehl-i veraset-i nübüvvet olan
sahabe ve selef-i sâlihînin caddesidir.” (bk. Mektubat, s. 450).
Evet, kurbiyetin zıt manası Budiyettir. Baid bu’d “uzak
olmak, uzaklık”tan ba‘іd olarak da ifade edilir.Bu durum ise kurbiyet için
gerekli olan tüm davranışlardan uzak durmak,yakınlık kurmaya çalışmamak ,
münasebete önen vermemek ile soğuk düşmektir. Bu da ayrı bir meseledir.
Evet kurbiyet konusunu sadede bağlarsak, herkes Rabbisine
yakın olmanın bir gayreti içerisinde olmak zorundadır. Kesbi olarak ,yani kendi
irade planında bunun yolunu aramak ,mesleğinin öğrettiği metodları kullanmak
,öğretilere itaat ve inkiyad etmek zorundadır. Yoksa mesleğimizve kurbiyet
kazanmak durup dururken olacak bir şey değildir. Yukarıda da söz edildiği gibi
hem kullukta hem de ilim ve hikmette Risale-i Nur usulunu ihtiyar etmek,Allah’a
onun vesikasıyla yönelmek ve yakınlığını muhtevi olduğu ders ve talimler ile
talep eden bir vaziyet almak şuuruna sahip olmaktır.
Okumalar,dersler,tesbihatlar,tahmidatlar,evradlar ,ihlas ,uhuvvet,tebliğ,davet
ve takva gibi esasların ilmi hikmetle mecz olması bu yakınlığı 15 seneden 15
haftaya tabir edilen bir intikale ve izyadına neden olacak mahiyettedir ..burada
ki hassas nokta neticeyi kast etmemek, varidatı kontrol altına almak için titiz
davranışlar içine girmemek , Vazifeyi yapmak ,muvazzaf olmadığı işlere
karışmamak ile tevekkül etmek ve Allah’ın rızasınından başka bir şeyi
gözetmemektir.
“Allah’a karşı gelmekten sakını; Allah size öğretir.”
(Bakara, 2/282)
……
Evet,
AKREBİYET ise Allah’ın kuluna yakın olmasını ifade eden bir
yakınlık ifadesidir. Bu yakınlık insanın kurbiyetinde (yakınlığında olan
perdelerden çok farklı ve Allah’ın kendini kula perdelediği ancak kendi kurbuna
bir mani olmayan yakınlıktır. Çok yakın,en yakın ,pek yakın olması olarak da
söylenebilir.
Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine
fısıldadıklarını biliriz. Ve biz ona şah damarından daha yakınız. Kâf/16
“Siz nerede olursanız olun Allah sizinle beraberdir” (Hadid,
57: 4)
….
Ey sülûk ehli senin ol aradığın sendedir
Şöyle akrebdir sana kim gûyiyâ can tendedir……. diye Zâtî mahlaslı bir zatın beyt-i latifini buraya alalım..Ona ve aşıkan
ve arifan emsaline selâm olsun.
Evet, Akrebiyetin ihsan-ı şahanesi ve en büyük nimeti
Allah’ın bu yakınlığını kulun yakininde inkişaf ettirmesidir.
Bu mazhariyetin müşahhas bir örneği şöyle ifade edilmiş:
“Sahabelerin velâyeti, ‘velâyet-i kübra’ denilen veraset-i
nübüvvetten gelen berzah tarikine uğramadan doğrudan doğruya zahirden hakikate
geçip ‘akrebiyet-i İlâhiyenin inkişâfına’ bakan bir velâyettir ki; o velâyet
yolu, gayet kısa olduğu halde gayet yüksektir, harikaları az, fakat meziyyatı
çoktur. Keşif ve kerâmet onda az görünür. Sahabeler sohbet-i nübüvvetin
in’ikasıyla ve incizâbı ve iksiriyle tarikattaki seyr-i süluk daire-i azimenin
tayyına mecbur değillerdir; bir kademde ve bir sohbette zahirden hakikate
geçebilirler.” …………Mektubat, s. 84-85
Evet, kurbiyet saiki ile akrebiyet-in inkişafını mukayese
ettiğinde:
"İşte, birinci suret sırf vehbîdir, kisbî değil.
İncizabdır, cezb-i Rahmânîdir ve mahbubiyettir. Yol kısadır, fakat çok metin ve
çok yüksektir ve çok hâlistir ve gölgesizdir. Diğeri kisbîdir, uzundur,
gölgelidir. Acaib harikaları çok ise de kıymetçe, kurbiyetçe evvelkisine
yetişemez." Demiş….
Hem,
"Öyle de zâhirden hakikate geçmek iki suretledir: Biri,
doğrudan doğruya hakikatin incizabına kapılıp, tarikat berzahına girmeden,
hakikati ayn-ı zâhir içinde bulmaktır. İkincisi, çok merâtibten seyr ü sülûk
suretiyle geçmektir."
"Ehl-i velâyet, çendan fenâ-i nefse muvaffak olurlar,
nefs-i emmareyi öldürürler; yine sahabeye yetişemiyorlar. Çünkü sahabelerin
nefisleri tezkiye ve tathir edildiğinden, nefsin mahiyetindeki cihâzât-ı kesire
ile ubudiyetin envâına ve şükür ve hamdin aksamına daha ziyade mazhardırlar.
Fenâ-i nefisten sonra ubudiyet-i evliya besâtetpeydâ eder."……..diye
söylemiş.
Bu paragrafta Akrebiyet-i ilahiyenin inkişafına mühim
anahtar vermiş. Şöyle ki;
SAHABELERİN NEFİSLERİ TEZKİYE VE TATHİR EDİLDİĞİNDEN demiş.
Bu konuya hidayet bağlamında baktığımızda …………. kalb, takva
ile seyyiattan temizlenir temizlenmez, hemen onun ardında imanla tezyin edilmiş
ve süslendirilmiştir.
Kur’an-ı Kerim, takvayı üç mertebesiyle zikretmiştir:
Birincisi, şirki terk, ikincisi, maasiyi terk, üçüncüsü, masivaullahı terk
etmektir…………amel planında ise : ………. A’mal-i kalbinin şemsi, imandır. A’mal-i
bedeniyenin fihristesi, namazdır. A’mal-i maliyenin kutbu, zekattır…diyerek
ilgili yerde bu temizlenmenin,aklanmanın bir formuna işaret edip ders vermiş….
Diğer aczini fakrını bilmek ,şefkat ve tefekküre sahip olmak husuları da nefsin
tezkiyesi ve tathirine yol açan mesleki formüllerdir..ayrıca bakılabilir….
Yine Evet, Sahabeler ekseriyet-i mutlaka itibariyle hakka
âşık, sıdka müştak adalete hahişgerdirler….diyerek sıdkın ve hakka karşı
şiddetli alakaya dikkat çekmiştir……. (Yirmiyedinci söz sahabe bahsinde bu
mahsus hakikatlere dair miftahlar vardır)…………… işte bu gibi nedenlerle………..“Sahâbelerin
velayeti, velayet-i Kübra denilen, veraset-i nübüvvetten gelen, berzah tarikına
uğramıyarak doğrudan doğruya zahirden hakikata geçip akrebiyeti ilahiyenin
inkişafına bakan bir velayettir.” ……..
Evet, Akrebiyet-İ İlahiye ‘nin –yuraıdada ifade edildiği
gibi- en önemli hususu ,hem buna mazhar olmak hem de duygu ve bilinçle bu
mazhariyetin farkında olmaktır.
Elbette bu sırra vakıf olanların olması ile birlikte
çoğunluğumuz bu durumu bu formuyla fark edemeyiz. gerek içinde yaşadığımız zaman dilimi,ilgi
alakanın dikkat ettiği kesildiği meseleler, vaziyeti muhafaza gibi imkanlar, çeşitli bozucu unsurun sirayeti
gibi haller bu manaya bazı hicaplar çekmiş,iş liyakattan ziyade bir başka
hususla perdelenmiştir. Örneğin:
'İstediğim emir ve arzu ettiğim şey ve teşehhî ettiğim hal,
hikmet-i ezeliyenin düsturuyla tanzim olunan âlemin mahiyeti müstait değil ve
inayet-i ezeliyenin pergeliyle nakşolunan feleğin kanunu müsait değil ve
meşiet-i ezeliyenin matbaasında tab olunan zamanın tabiatı muvafık değil ve
mesâlih-i umumiyeyi tesis eden hikmet-i İlâhiye razı değildir ki, şu âlem-i
imkân, Feyyaz-ı Mutlakın yed-i kudretinden, şu ukulûmuzun hendesesiyle ve
tehevvüsümüzün iştahısıyla istediğimiz her bir semeratı koparsın. Verse de tutamaz,
düşse de kaldıramaz.'……buyurduğu dairenin için olan dahili ve harici
münasebetler bazı erişim engelleri oluşturmaktadır.
Bunun bir başka boyutuna ise, “Verse de tutamaz, düşse de kaldıramaz”
satırından bakarsak aşağıdaki mektupta şöyle bir hakikat manzarası görürüz:
"Aziz, sıddık kardeşlerim; Kastamonu’da ehl-i takvâ bir
zât, şekvâ tarzında dedi: “Ben sukut etmişim. Eski halimi ve zevkleri ve
nurları kaybetmişim.”
Ben de dedim: “Belki terakki etmişsin ki, nefsi okşayan ve
uhrevî meyvesini dünyada tattıran ve hodbinlik hissini veren zevkleri,
keşifleri geri bırakıp, daha yüksek makama, mahviyet ve terk-i enâniyet ve fâni
zevkleri aramamakla uçmuşsun.”
EVET, BİR EHEMMİYETLİ İHSAN-I İLÂHİ, İHSANINI, ENÂNİYETİNİ
BIRAKMAYANA İHSAS ETMEMEKTİR; TÂ UCUB VE GURURA GİRMESİN……. Şualar……. konusu da
ayrıca bir değer taşır.
Evet sonuç olarak nasıl kurbiyete ehemmiyet vermemek hak ve
hakikatten uzaklık sebebi bir budiyeti netice veriyorsa, aynı şekilde hayatın
merkezine alınamayan imani ve islami bir hassasiyetler de bir yönüyle
akrebiyet-i ilahiyenin inkişafına mani berzahlar oluşturabilir.
Fakat her ne olursa olsun günahlardan içtinap etmek,
istiğfara ehemmiyet vermek,takva dairesinde kalmaya çaba göstermek, cenab-ı
hakkı anmak ve de hakkını gözetmekle bu inkişaf mümkündür ve vakidir.
İlmi imani ise bu işin şuurunu ve istikametli dengesini ,
uhuvvet ,hizmet ve şahsi manevi ise amel dairesine taalluk etmesi mümkün olan
berekete haizdir. Yani nur talabelerinin asr-ı saaddeti ihlaslarından teşekkül
eden şahs-ı manevi keyfiyetinde mündemiçtir…velev bozulmasın….
Evet, son olarak akrebiyet-i ilahiyeyi ve kurbiyet-i
rahmaniyeyi gösteren bir sırla hatime verelim…
ALTINCI SIR
Ey hadsiz acz ve nihayetsiz fakr içinde yuvarlanan biçare
insan! Rahmet ne kadar kıymettar bir vesile ve ne kadar makbul bir şefaatçi
olduğunu bununla anla ki:
O rahmet, öyle bir Sultan-ı Zülcelâle vesiledir ki,
yıldızlarla zerrat beraber olarak, kemâl-i intizam ve itaatle beraber ordusunda
hizmet ediyorlar. Ve o Zât-ı Zülcelâlin ve o Sultan-ı Ezel ve Ebedin istiğnâ-yı
zâtîsi var. Ve istiğnâ-yı mutlak içindedir. Hiçbir cihetle kâinata ve mevcudata
ihtiyacı olmayan bir Ganiyy-i Ale’l-Itlaktır. Ve bütün kâinat taht-ı emir ve
idaresinde ve heybet ve azameti altında nihayet itaatte, celâline karşı
tezellüldedir.
İşte rahmet seni, ey insan, o Müstağnî-yi Ale’l-Itlak’ın ve
Sultan-ı Sermedînin huzuruna çıkarır ve O'na dost yapar ve O'na muhatap eder ve
sevgili bir abd vaziyetini verir.
Fakat nasıl sen güneşe yetişemiyorsun, çok uzaksın, hiçbir
cihetle yanaşamıyorsun; fakat güneşin ziyası, güneşin aksini, cilvesini, senin
âyinen vasıtasıyla senin eline verir. Öyle de, o Zât-ı Akdese ve o Şems-i Ezel
ve Ebede biz çendan nihayetsiz uzağız, yanaşamayız. FAKAT ONUN ZİYA-YI RAHMETİ
ONU BİZE YAKIN EDİYOR.
İşte, ey insan! Bu rahmeti bulan, ebedî, tükenmez bir
hazine-i nur buluyor. O hazineyi bulmasının çaresi, rahmetin en parlak bir
misali ve mümessili ve o rahmetin en beliğ bir lisanı ve dellâlı olan ve
Rahmeten li’l-Âlemîn ünvanıyla Kur’ân’da tesmiye edilen Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâmın sünnetidir ve tebaiyetidir. Ve bu Rahmeten li’l-Âlemîn
olan rahmet-i mücessemeye vesile ise, salâvattır.
Evet, salâvatın mânâsı rahmettir. Ve o zîhayat mücessem
rahmete rahmet duası olan salâvat ise, o Rahmeten li’l-Âlemînin vüsulüne
vesiledir. Öyle ise, sen salâvatı kendine, o Rahmeten li’l-Âlemîne vesile yap
ve o zâtı da rahmet-i Rahmân’a vesile ittihaz et. Umum ümmetin, Rahmeten
li’l-Âlemîn olan Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında, hadsiz bir kesretle, rahmet
mânâsıyla salâvat getirmeleri, rahmet ne kadar kıymettar bir hediye-i İlâhiye
ve ne kadar geniş bir dairesi olduğunu parlak bir surette ispat eder.
Elhasıl: Hazine-i rahmetin en kıymettar pırlantası ve
kapıcısı zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm olduğu gibi, en birinci anahtarı
dahi Bismillâhirrahmânirrahîm’dir. Ve en kolay bir anahtarı da salâvattır.
Allahım! “Bismillâhirrahmânirrahîm”in hakkı için, âlemlere
rahmet olarak gönderdiğin zâta ve bütün âl ve ashabına, Senin rahmetine ve onun
hürmetine yaraşır bir şekilde salât ve selâm et. Bize de, Senden gayrı, Senin
mahlûkatından hiç kimsenin merhametine muhtaç olmayacağımız bir rahmet ile
merhamet et.
…..
TETİMME
Dersin içerisinde var gerçi ama özellikle bir manaya dikkat
çekmek istiyorum.
Özetle ; Biz Vehbi ilim almıyoruz. Biz bir Vehbi ilimden
istifade ediyoruz.
Bu ders-i Kur’aniyye Üstad mazhar olmuştur ve bunu bir usul
ile yol haline getirip metod olarak ortaya koymuştur.
O’nun tabiriyle kalp ve ruhları yaralı olanlar o ediviyeyi
Kur’aniyey arayıp buluyorlar. Yani kendi kesp ve fıtri ihtiyaç farkındalığı ile
bu kapıdan girdiriliyorlar.
Nur talebeleri Murad’dır demek. Bu saikle Din ve İslâm
dairesinde bulunacak olanları Allah Murad etmiş , bu kulları için bu yolu irade
etmiş ,kader planında onları bu haneye yazmış demektir.
Yoksa bizim kalbimize bir ilim indirilmiş , bir manevi talim
yapılmış Vehbi olarak ateşsiz nurlanmış değiliz.
Yine Üstadın tabiriyle ben bilmeyerek istihdam olurdum,siz
bilerek istihdam oluyorsunuz … kitaplarımızı okuyana nurcu denir vs vb…dediği
gibi, hem talebe ismiyle tesmiye
etmesinde talep etme , ilim isteğinde bulunma ve bunun gereğini yapma gibi
hususlar …….hem dersi anlamaya çalışmak,hem öğretiyi sindirip zihninde ve
hayatında uygulamak, hakikate nüfüz etmek için dikkat ve teennide bulunuyor
olmak bizim bu Vehbi ilimden istifade edebilmek için lüzumlu olan kesbimizdir.
Bu kesb taltif edilmiş ve berekete mazhar kılınmıştır. Azı
çoktur. Çoğu kifayetlidir.
Azda olsa say’ine çok nimet terettüp eder..velev ders
makamında bir ders de alınmış olsa alan kişiye alemini iman ile mayalamak için
kendi istidat meratibinde kifayet eder.
Dolayısıla bu daire içinde kesbi ve ihtiyari mücadelemiz
devam eder,atalet ve yeknesaklığa,yani iki günü eşit olmaktan çıkarmaya
gayretli olmak emr-i manevisi hakkımızda caridir. Hizmetimizle ve nefsimize
karşı olan terbiye yükümlülükleri ile vazifemiz ölene kadar daimdir. Yolumuz
Risale-i Nur pusulası ile Hizmet-İ İmaniye ve Kur’aniyedir. Çalışmamız
nisbetinde hisse alacağımız bir gerçektir, Şahs-I Manevi vazifemizi yapmak
koşuluyla emniyet dairemizdir.
Vesselâm