13.1.26

Mütalaa Ders notları 49: KURBİYET

KURBİYET /: ḳurb “yakın olmak”tan yapma mastar eki -iyyet ile ḳurbiyyet) Yakın olma durumu, yakınlık anlamına gelir.

 

Ders manasında bakıldığında kurbiyet kulun  kendi gayreti ile Allah’a yakın olma çabasıdır.

 

Hadis-i Kudsi de bu durum :

 

“Kulum, farz ibadetlerden daha sevimli bir şeyle bana yaklaşamaz. Nafile ibadetlerle de bana yaklaşmaya devam eder. Sonuçta ben onu severim. Sevince de onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Benden istediğinde ona veririm. Bana sığındığında onu korurum.” ( Buhârî, Rikâk, 38.)…şeklinde ifade edilmiştir.

 

Yine Süleyman Çelebi  K.S ( Mevlid sahibi) :

 

Her kaçan kim bu namâzı kılalar

Cümle gök ehli sevâbın bulalar

Çünki her türlü ibâdet bundadır

Hakk’a kurbiyyetle vuslat bundadır ……….. Şeklinde meslek ve meşrebi dile bu  gayrete bir atıfta bulunmuş.

 

Risale-i Nurda bu konu ile ilgili bahislerden bir bab ile bakarsak:

 

"Cenab-ı Hak herşeye, herşeyden daha yakındır. Fakat herşey, ondan nihayetsiz uzaktır. Nasılki Güneş'in şuuru ve konuşması olsa, senin elindeki âyine vasıtasıyla seninle konuşabilir. İstediği gibi sende tasarruf eder. Belki âyine-misal senin gözbebeğinden sana daha yakın olduğu halde, sen dörtbin sene kadar ondan uzaksın, hiçbir cihette ona yanaşamazsın. Eğer terakki etsen, Kamer makamına gelip, doğrudan doğruya bir mukabele noktasına çıksan, ona yalnız bir nevi âyinedarlık edebilirsin. Öyle de, Şems-i Ezel ve Ebed olan Zât-ı Zülcelal herşeye herşeyden daha yakın olduğu halde; herşey ondan nihayetsiz uzaktır. Yalnız bütün mevcudatı kat'edip, cüz'iyetten çıkıp, külliyetin meratibinde gitgide binler hicablardan geçip, tâ bütün mevcudata muhit bir ismine yanaşır, ondan daha ileride çok meratibi kat'eder. Sonra bir nevi kurbiyete müşerref olur."…Sözler..Şeklinde ifade edilmiş.

 

Özetle KURBİYET,  yakın olma, yaklaşma manasıyla kulun kesbine  iradi ve ameli mücadelesi ile Allah’a vasıl olma, ona yaklaşma, rıza ve hoşnutluğunu kazanıp istidadınca onun nuruna gark olma visaline ermektir. Belki bir çeşit mazhariyet-i münkeşife ,onun ile görünme ,hem dem olma istemek diyebiliriz.

 

Ancak bu durum mutlak manada pek mümkün olmayan, kesbin araya girmesiyle , ortaya istidat perdeleri, hal berzahları, niyet ve akıbet tepeleri, muvafakat hakikatleri gibi bir çok denge noktası çıkar. Yani bir kişinin bir şeye talip olması ,talip olduğu şeyin mahiyetine göre bir hal alması, belki bedel ödemesi gibi bir çok mukabele durumu ortaya çıkarır.

 

Örneğin : İnsan çendan bütün esmâya mazhar ve bütün kemâlâta müstaiddir. Lâkin, iktidarı cüz’î, ihtiyarı cüz’î, istidadı muhtelif, arzuları mütefavit olduğu halde, binler perdeler, berzahlar içinde hakikati taharrî eder. Onun için, hakikatin keşfinde ve hakkın şuhudunda berzahlar ortaya düşüyor; bazılar berzahtan geçemiyorlar. Kabiliyetler başka başka oluyor; bazıların kabiliyeti, bazı erkân-ı imaniyenin inkişafına menşe olamıyor ……….. bazı mazhar olan zat, bir ismin tam cilvesine medar olamıyor. Hem külliyet ve cüz’iyet, ve zılliyet ve asliyet itibarıyla, cilve-i esmâ başka başka suret alıyor; bazı istidat cüz’iyetten geçemiyor ve gölgeden çıkamıyor. Ve istidada göre bazan bir isim galip oluyor, yalnız kendi hükmünü icra ediyor; o istidatta onun hükmü hükümran oluyor. (Sözler)….demiş.

 

Hatta zamanın kurbiyeti ihtiyar etmede zorunlu  etkisi de vardır. Yani insanaları durumu,toplumsal yapı,inanç algısı,metodlar ,süluklar gibi bir çok hadise kader planında cari olarak hakim olmuştur. Yani ihtiyaçlara göre bu çalışmayı gerekli kılmış, tarikat ve mederseler bu ihtiyacı karşılamak için o geniş zamanlarda çalışmışlardır.

 

Risale-i Nur bu hususa kendi hizmet devri içinde şu izahı getirmiştir:

 

“İ'lem Eyyühel-Aziz! Tevfik-i İlahî refiki olan adam, tarîkat berzahına girmeden zahirden hakikate geçebilir. Evet Kur'andan, hakikat-ı tarîkatı -tarîkatsız- feyiz suretiyle gördüm ve bir parça aldım. Ve keza maksud-u bizzât olan ilimlere ulûm-u âliyeyi okumaksızın îsal edici bir yol buldum. SERİ-ÜS SEYR OLAN BU ZAMANIN EVLÂDINA, KISA VE SELÂMET BİR TARÎKI İHSAN ETMEK, RAHMET-İ HÂKİMENİN ŞÂNINDANDIR………….Mesnevi-i Nuriye

 

Yani felek çarklarının hızlı döndüğü ,her şeyin sürat pyda ettiği bir dönemde pratik ve hızlı netice aldıran metodaların lüzumu ve ihtiyacın hakikati bu rahmet ve hikmet çözümüne mazhariyet kazanmış, merhamet-i ilahiye de hediye etmiştir.

 

Konunun pratik uygulama planında demiş:

 

“Velayet yolları içinde en güzeli, en müstakimi, en parlağı, en zengini; Sünnet-i Seniyeye ittiba'dır. Yani: A'mal ve harekâtında Sünnet-i Seniyeyi düşünüp ona tâbi' olmak ve taklid etmek ve muamelât ve ef'alinde ahkâm-ı şer'iyeyi düşünüp rehber ittihaz etmektir."

 

"İşte bu ittiba ve iktida vasıtasıyla, âdi ahvali ve örfî muameleleri ve fıtrî hareketleri ibadet şekline girmekle beraber; herbir ameli, sünneti ve şer'i o ittiba' noktasında düşündürmekle, bir tahattur-u hükm-ü şer'î veriyor. O tahattur ise, sahib-i şeriatı düşündürüyor. O düşünmek ise, Cenab-ı Hakk'ı hatıra getiriyor. O hatıra, bir nevi huzur veriyor. O halde mütemadiyen ömür dakikaları, huzur içinde bir ibadet hükmüne getirilebilir. İşte bu cadde-i kübra, velayet-i kübra olan ehl-i veraset-i nübüvvet olan sahabe ve selef-i sâlihînin caddesidir.” (bk. Mektubat, s. 450).

 

Evet, kurbiyetin zıt manası Budiyettir. Baid bu’d “uzak olmak, uzaklık”tan ba‘іd olarak da ifade edilir.Bu durum ise kurbiyet için gerekli olan tüm davranışlardan uzak durmak,yakınlık kurmaya çalışmamak , münasebete önen vermemek ile soğuk düşmektir. Bu da ayrı bir meseledir.

 

Evet kurbiyet konusunu sadede bağlarsak, herkes Rabbisine yakın olmanın bir gayreti içerisinde olmak zorundadır. Kesbi olarak ,yani kendi irade planında bunun yolunu aramak ,mesleğinin öğrettiği metodları kullanmak ,öğretilere itaat ve inkiyad etmek zorundadır. Yoksa mesleğimizve kurbiyet kazanmak durup dururken olacak bir şey değildir. Yukarıda da söz edildiği gibi hem kullukta hem de ilim ve hikmette Risale-i Nur usulunu ihtiyar etmek,Allah’a onun vesikasıyla yönelmek ve yakınlığını muhtevi olduğu ders ve talimler ile talep eden bir vaziyet almak şuuruna sahip olmaktır.

 

Okumalar,dersler,tesbihatlar,tahmidatlar,evradlar ,ihlas ,uhuvvet,tebliğ,davet ve takva gibi esasların ilmi hikmetle mecz olması bu yakınlığı 15 seneden 15 haftaya tabir edilen bir intikale ve izyadına neden olacak mahiyettedir ..burada ki hassas nokta neticeyi kast etmemek, varidatı kontrol altına almak için titiz davranışlar içine girmemek , Vazifeyi yapmak ,muvazzaf olmadığı işlere karışmamak ile tevekkül etmek ve Allah’ın rızasınından başka bir şeyi gözetmemektir.

 

“Allah’a karşı gelmekten sakını; Allah size öğretir.” (Bakara, 2/282)

 

……

 

 

 

Evet,

 

AKREBİYET ise Allah’ın kuluna yakın olmasını ifade eden bir yakınlık ifadesidir. Bu yakınlık insanın kurbiyetinde (yakınlığında olan perdelerden çok farklı ve Allah’ın kendini kula perdelediği ancak kendi kurbuna bir mani olmayan yakınlıktır. Çok yakın,en yakın ,pek yakın olması olarak da söylenebilir.

 

Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz. Ve biz ona şah damarından daha yakınız. Kâf/16

 

“Siz nerede olursanız olun Allah sizinle beraberdir” (Hadid, 57: 4)

….

Ey sülûk ehli senin ol aradığın sendedir

Şöyle akrebdir sana kim gûyiyâ can tendedir……. diye  Zâtî mahlaslı bir zatın  beyt-i latifini buraya alalım..Ona ve aşıkan ve arifan emsaline selâm olsun.

 

Evet, Akrebiyetin ihsan-ı şahanesi ve en büyük nimeti Allah’ın bu yakınlığını kulun yakininde inkişaf ettirmesidir.

 

Bu mazhariyetin müşahhas bir örneği şöyle ifade edilmiş:

 

“Sahabelerin velâyeti, ‘velâyet-i kübra’ denilen veraset-i nübüvvetten gelen berzah tarikine uğramadan doğrudan doğruya zahirden hakikate geçip ‘akrebiyet-i İlâhiyenin inkişâfına’ bakan bir velâyettir ki; o velâyet yolu, gayet kısa olduğu halde gayet yüksektir, harikaları az, fakat meziyyatı çoktur. Keşif ve kerâmet onda az görünür. Sahabeler sohbet-i nübüvvetin in’ikasıyla ve incizâbı ve iksiriyle tarikattaki seyr-i süluk daire-i azimenin tayyına mecbur değillerdir; bir kademde ve bir sohbette zahirden hakikate geçebilirler.” …………Mektubat, s. 84-85

 

Evet, kurbiyet saiki ile akrebiyet-in inkişafını mukayese ettiğinde:

 

"İşte, birinci suret sırf vehbîdir, kisbî değil. İncizabdır, cezb-i Rahmânîdir ve mahbubiyettir. Yol kısadır, fakat çok metin ve çok yüksektir ve çok hâlistir ve gölgesizdir. Diğeri kisbîdir, uzundur, gölgelidir. Acaib harikaları çok ise de kıymetçe, kurbiyetçe evvelkisine yetişemez." Demiş….

 

Hem,

 

"Öyle de zâhirden hakikate geçmek iki suretledir: Biri, doğrudan doğruya hakikatin incizabına kapılıp, tarikat berzahına girmeden, hakikati ayn-ı zâhir içinde bulmaktır. İkincisi, çok merâtibten seyr ü sülûk suretiyle geçmektir."

 

"Ehl-i velâyet, çendan fenâ-i nefse muvaffak olurlar, nefs-i emmareyi öldürürler; yine sahabeye yetişemiyorlar. Çünkü sahabelerin nefisleri tezkiye ve tathir edildiğinden, nefsin mahiyetindeki cihâzât-ı kesire ile ubudiyetin envâına ve şükür ve hamdin aksamına daha ziyade mazhardırlar. Fenâ-i nefisten sonra ubudiyet-i evliya besâtetpeydâ eder."……..diye söylemiş.

 

Bu paragrafta Akrebiyet-i ilahiyenin inkişafına mühim anahtar vermiş. Şöyle ki;

 

SAHABELERİN NEFİSLERİ TEZKİYE VE TATHİR EDİLDİĞİNDEN demiş.

 

Bu konuya hidayet bağlamında baktığımızda …………. kalb, takva ile seyyiattan temizlenir temizlenmez, hemen onun ardında imanla tezyin edilmiş ve süslendirilmiştir.

 

Kur’an-ı Kerim, takvayı üç mertebesiyle zikretmiştir: Birincisi, şirki terk, ikincisi, maasiyi terk, üçüncüsü, masivaullahı terk etmektir…………amel planında ise : ………. A’mal-i kalbinin şemsi, imandır. A’mal-i bedeniyenin fihristesi, namazdır. A’mal-i maliyenin kutbu, zekattır…diyerek ilgili yerde bu temizlenmenin,aklanmanın bir formuna işaret edip ders vermiş…. Diğer aczini fakrını bilmek ,şefkat ve tefekküre sahip olmak husuları da nefsin tezkiyesi ve tathirine yol açan mesleki formüllerdir..ayrıca bakılabilir….

 

Yine Evet, Sahabeler ekseriyet-i mutlaka itibariyle hakka âşık, sıdka müştak adalete hahişgerdirler….diyerek sıdkın ve hakka karşı şiddetli alakaya dikkat çekmiştir……. (Yirmiyedinci söz sahabe bahsinde bu mahsus hakikatlere dair miftahlar vardır)…………… işte bu gibi nedenlerle………..“Sahâbelerin velayeti, velayet-i Kübra denilen, veraset-i nübüvvetten gelen, berzah tarikına uğramıyarak doğrudan doğruya zahirden hakikata geçip akrebi­yeti ilahiyenin inkişafına bakan bir velayettir.” ……..

 

Evet, Akrebiyet-İ İlahiye ‘nin –yuraıdada ifade edildiği gibi- en önemli hususu ,hem buna mazhar olmak hem de duygu ve bilinçle bu mazhariyetin farkında olmaktır.

 

Elbette bu sırra vakıf olanların olması ile birlikte çoğunluğumuz bu durumu bu formuyla fark edemeyiz.  gerek içinde yaşadığımız zaman dilimi,ilgi alakanın dikkat ettiği kesildiği meseleler, vaziyeti muhafaza gibi  imkanlar, çeşitli bozucu unsurun sirayeti gibi haller bu manaya bazı hicaplar çekmiş,iş liyakattan ziyade bir başka hususla perdelenmiştir. Örneğin:

 

'İstediğim emir ve arzu ettiğim şey ve teşehhî ettiğim hal, hikmet-i ezeliyenin düsturuyla tanzim olunan âlemin mahiyeti müstait değil ve inayet-i ezeliyenin pergeliyle nakşolunan feleğin kanunu müsait değil ve meşiet-i ezeliyenin matbaasında tab olunan zamanın tabiatı muvafık değil ve mesâlih-i umumiyeyi tesis eden hikmet-i İlâhiye razı değildir ki, şu âlem-i imkân, Feyyaz-ı Mutlakın yed-i kudretinden, şu ukulûmuzun hendesesiyle ve tehevvüsümüzün iştahısıyla istediğimiz her bir semeratı koparsın. Verse de tutamaz, düşse de kaldıramaz.'……buyurduğu dairenin için olan dahili ve harici münasebetler bazı erişim engelleri oluşturmaktadır.

 

Bunun bir başka boyutuna ise,  “Verse de tutamaz, düşse de kaldıramaz” satırından bakarsak aşağıdaki mektupta şöyle bir hakikat manzarası görürüz:

 

"Aziz, sıddık kardeşlerim; Kastamonu’da ehl-i takvâ bir zât, şekvâ tarzında dedi: “Ben sukut etmişim. Eski halimi ve zevkleri ve nurları kaybetmişim.”

 

Ben de dedim: “Belki terakki etmişsin ki, nefsi okşayan ve uhrevî meyvesini dünyada tattıran ve hodbinlik hissini veren zevkleri, keşifleri geri bırakıp, daha yüksek makama, mahviyet ve terk-i enâniyet ve fâni zevkleri aramamakla uçmuşsun.”

 

EVET, BİR EHEMMİYETLİ İHSAN-I İLÂHİ, İHSANINI, ENÂNİYETİNİ BIRAKMAYANA İHSAS ETMEMEKTİR; TÂ UCUB VE GURURA GİRMESİN……. Şualar……. konusu da ayrıca bir değer taşır.

 

Evet sonuç olarak nasıl kurbiyete ehemmiyet vermemek hak ve hakikatten uzaklık sebebi bir budiyeti netice veriyorsa, aynı şekilde hayatın merkezine alınamayan imani ve islami bir hassasiyetler de bir yönüyle akrebiyet-i ilahiyenin inkişafına mani berzahlar oluşturabilir.

 

Fakat her ne olursa olsun günahlardan içtinap etmek, istiğfara ehemmiyet vermek,takva dairesinde kalmaya çaba göstermek, cenab-ı hakkı anmak ve de hakkını gözetmekle bu inkişaf mümkündür ve vakidir.

 

İlmi imani ise bu işin şuurunu ve istikametli dengesini , uhuvvet ,hizmet ve şahsi manevi ise amel dairesine taalluk etmesi mümkün olan berekete haizdir. Yani nur talabelerinin asr-ı saaddeti ihlaslarından teşekkül eden şahs-ı manevi keyfiyetinde mündemiçtir…velev bozulmasın….

 

Evet, son olarak akrebiyet-i ilahiyeyi ve kurbiyet-i rahmaniyeyi gösteren bir sırla hatime verelim…

 

ALTINCI SIR

 

Ey hadsiz acz ve nihayetsiz fakr içinde yuvarlanan biçare insan! Rahmet ne kadar kıymettar bir vesile ve ne kadar makbul bir şefaatçi olduğunu bununla anla ki:

 

O rahmet, öyle bir Sultan-ı Zülcelâle vesiledir ki, yıldızlarla zerrat beraber olarak, kemâl-i intizam ve itaatle beraber ordusunda hizmet ediyorlar. Ve o Zât-ı Zülcelâlin ve o Sultan-ı Ezel ve Ebedin istiğnâ-yı zâtîsi var. Ve istiğnâ-yı mutlak içindedir. Hiçbir cihetle kâinata ve mevcudata ihtiyacı olmayan bir Ganiyy-i Ale’l-Itlaktır. Ve bütün kâinat taht-ı emir ve idaresinde ve heybet ve azameti altında nihayet itaatte, celâline karşı tezellüldedir.

 

İşte rahmet seni, ey insan, o Müstağnî-yi Ale’l-Itlak’ın ve Sultan-ı Sermedînin huzuruna çıkarır ve O'na dost yapar ve O'na muhatap eder ve sevgili bir abd vaziyetini verir.

 

Fakat nasıl sen güneşe yetişemiyorsun, çok uzaksın, hiçbir cihetle yanaşamıyorsun; fakat güneşin ziyası, güneşin aksini, cilvesini, senin âyinen vasıtasıyla senin eline verir. Öyle de, o Zât-ı Akdese ve o Şems-i Ezel ve Ebede biz çendan nihayetsiz uzağız, yanaşamayız. FAKAT ONUN ZİYA-YI RAHMETİ ONU BİZE YAKIN EDİYOR.

 

İşte, ey insan! Bu rahmeti bulan, ebedî, tükenmez bir hazine-i nur buluyor. O hazineyi bulmasının çaresi, rahmetin en parlak bir misali ve mümessili ve o rahmetin en beliğ bir lisanı ve dellâlı olan ve Rahmeten li’l-Âlemîn ünvanıyla Kur’ân’da tesmiye edilen Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın sünnetidir ve tebaiyetidir. Ve bu Rahmeten li’l-Âlemîn olan rahmet-i mücessemeye vesile ise, salâvattır.

 

Evet, salâvatın mânâsı rahmettir. Ve o zîhayat mücessem rahmete rahmet duası olan salâvat ise, o Rahmeten li’l-Âlemînin vüsulüne vesiledir. Öyle ise, sen salâvatı kendine, o Rahmeten li’l-Âlemîne vesile yap ve o zâtı da rahmet-i Rahmân’a vesile ittihaz et. Umum ümmetin, Rahmeten li’l-Âlemîn olan Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında, hadsiz bir kesretle, rahmet mânâsıyla salâvat getirmeleri, rahmet ne kadar kıymettar bir hediye-i İlâhiye ve ne kadar geniş bir dairesi olduğunu parlak bir surette ispat eder.

 

Elhasıl: Hazine-i rahmetin en kıymettar pırlantası ve kapıcısı zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm olduğu gibi, en birinci anahtarı dahi Bismillâhirrahmânirrahîm’dir. Ve en kolay bir anahtarı da salâvattır.

 

Allahım! “Bismillâhirrahmânirrahîm”in hakkı için, âlemlere rahmet olarak gönderdiğin zâta ve bütün âl ve ashabına, Senin rahmetine ve onun hürmetine yaraşır bir şekilde salât ve selâm et. Bize de, Senden gayrı, Senin mahlûkatından hiç kimsenin merhametine muhtaç olmayacağımız bir rahmet ile merhamet et.

 

….. 

 

TETİMME

 

Dersin içerisinde var gerçi ama özellikle bir manaya dikkat çekmek istiyorum.

Özetle ; Biz Vehbi ilim almıyoruz. Biz bir Vehbi ilimden istifade ediyoruz.

Bu ders-i Kur’aniyye Üstad mazhar olmuştur ve bunu bir usul ile yol haline getirip metod olarak ortaya koymuştur.

O’nun tabiriyle kalp ve ruhları yaralı olanlar o ediviyeyi Kur’aniyey arayıp buluyorlar. Yani kendi kesp ve fıtri ihtiyaç farkındalığı ile bu kapıdan girdiriliyorlar.

Nur talebeleri Murad’dır demek. Bu saikle Din ve İslâm dairesinde bulunacak olanları Allah Murad etmiş , bu kulları için bu yolu irade etmiş ,kader planında onları bu haneye yazmış demektir.

Yoksa bizim kalbimize bir ilim indirilmiş , bir manevi talim yapılmış Vehbi olarak ateşsiz nurlanmış değiliz.

Yine Üstadın tabiriyle ben bilmeyerek istihdam olurdum,siz bilerek istihdam oluyorsunuz … kitaplarımızı okuyana nurcu denir vs vb…dediği gibi,  hem talebe ismiyle tesmiye etmesinde talep etme , ilim isteğinde bulunma ve bunun gereğini yapma gibi hususlar …….hem dersi anlamaya çalışmak,hem öğretiyi sindirip zihninde ve hayatında uygulamak, hakikate nüfüz etmek için dikkat ve teennide bulunuyor olmak bizim bu Vehbi ilimden istifade edebilmek için lüzumlu olan kesbimizdir. 

Bu kesb taltif edilmiş ve berekete mazhar kılınmıştır. Azı çoktur. Çoğu kifayetlidir.

Azda olsa say’ine çok nimet terettüp eder..velev ders makamında bir ders de alınmış olsa alan kişiye alemini iman ile mayalamak için kendi istidat meratibinde kifayet eder.

Dolayısıla bu daire içinde kesbi ve ihtiyari mücadelemiz devam eder,atalet ve yeknesaklığa,yani iki günü eşit olmaktan çıkarmaya gayretli olmak emr-i manevisi hakkımızda caridir. Hizmetimizle ve nefsimize karşı olan terbiye yükümlülükleri ile vazifemiz ölene kadar daimdir. Yolumuz Risale-i Nur pusulası ile Hizmet-İ İmaniye ve Kur’aniyedir. Çalışmamız nisbetinde hisse alacağımız bir gerçektir, Şahs-I Manevi vazifemizi yapmak koşuluyla emniyet dairemizdir.

 

Vesselâm