...Bugün bu meyanda bir sohbetimiz de konunun girişi ile bir tevafukat olmuş.. Orada şöyle bir bahis geçmiş..
İnsanların alel-ekseri, hangi millet ya da inançta olursa
olsun, dünyada görünen güzellikleri inkâr etmiyorlar.Çiçekler ,
gökyüzü,yıldızlar, ağaçlar,bahar ,yağmur vs.. manayı ismi ile de olsa takdir
edilmektedir.
Hatta bir yaratıcıyı isnad edilse yine genel itibariyle
umumun makbulüdür.
İhtilaf, takdir etmenin akabinde gelen ve şükr-ü külliyi
iktiza eden ubudiyete ait muemelatta ortaya çıkmaktadır.
Nefsin yapısı, aklın besleniş şekli, nazarın istidadı,
muhakemenin itidali ,taraftarlık, taassup,ülfet
gibi bir çok olgunun örfi ve mizansız müdahalesi, muamelatın iktiza
ettiği mukabeleyi istikamet dairesinden uzaklaştırmaktadır.
Bu manada intibaha vesile olacak önerme ve davetler tehdit
olarak karşılanmakta, inat ve temerrüt ile kasden olumsuz karşılık
verilmektedir.
Yani delil ne kadar açık olursa olsun , nefis-i emmarede bulunan zandan mürekkep bir siyah nokta ,tırnak kadar bir perde,
alışkanlıkların direnişinden ortaya çıkan
nokta kadar bir şüphe , değişime karşı ayak sürten bahane bulma ,
mevcutla iktifa ve bundan neşet eden gayretsizlik ve malumatın zahiri ile
ünsiyet insanı hakikatten
uzaklaştırmaktadır.
Teklifin asliyeti bu envait çeşit hicabın arkasındaki
hakikati görmek ve hak sahibi olan hak ve Hâlık-ı Zül celâlin uluhiyet ve
Rububiyet hakkını vermektir…
Ancak durum yukarıda da kısmen değinildiği gibi gafletin
mütevafit envaı nedeniyle , bu fıtrat vazifesi yapılamamakta hakikat
perdelenmektedir.
Bu meyanda : " *En büyük hidayet, hicabın
kaldırılmasıyla hakkı hak, bâtılı bâtıl göstermektir*."……. İşarat-ul İ'caz
Evet, konu sadetine gelirsek…
İ'LEM EYYÜHE'L-AZİZ!
İNSANLARIN ARZA AİT MALÛMAT VE MÜSELLEMAT-I BEDİHİYATLARI
ÜLFETE MEBNÎDİR.
İnsanların dünyaya ait olan bilgileri , herkesçe bilinen şeyler nev’inden ve
gayet açık olduğundan itirazsız kabul edilir ve bu meyandaki tanımlar herhangi
bir derinliğe inmeden, sathi nazarla,hikmet ile bilinmekten maada alışkanlıklar üzerine bina edilmiştir.
Oysa :
ÜLFET İSE, CEHL-İ MÜREKKEB ÜSTÜNE SERİLMİŞ BİR PERDEDİR.
Yani hiçbir hakikatten neşet etmeyen ,yüzeysel bir anlayışla
müsademesiz ve mücadelesiz bir şekilde sıradan bir biçimde sahip olunan
alışkanlıklar, hem bilmemek hem de bilmediğini bilmemenin farkındalığını
gizleyen bir perdedir.
HAKİKATE BAKILIRSA ZANNETTİKLERİ İLİM, CEHİLDİR.
Bu noktada bilgi zannedilen şeyler hakikatte cahillikten
ibarettir.
Halbuki bilmek, bir şeyin hakikatine dair mahiyetini anlama,
niteliğinin farkına varma, ilgili konu hakkında
yeterli öğrenim ve birikime sahip
olma süreçlerinden oluşan ve tahkiki olarak elde edilen ilimdir.
Meselenin hakikatine dair Nur eserlerinden bazı bablar:
….. *yazılan Sözler tasavvur değil, tasdiktir. Teslim değil,
imandır. Marifet değil, şehadettir, şuhuddur. Taklit değil, tahkiktir. İltizam
değil, iz’andır. Tasavvuf değil, hakikattir. Dâvâ değil, dâvâ içinde burhandır*……Mektubat
………….*aradığımız hakiki tevhid, yalnız tasavvurdan ibaret
bir marifet değildir*.
*Belki, ilm-i mantıkta tasavvura mukàbil ve marifet-i
tasavvuriyeden çok kıymettar ve burhanın neticesi olan ve ilim denilen
tasdiktir*.
*Ve tevhid-i hakiki öyle bir hüküm ve tasdik ve iz’an ve
kabuldür ki, herbir şeyle Rabbini bulabilir. Ve herşeyde Hâlıkına giden bir
yolu görür. Ve hiçbir şey huzuruna mâni olmaz. Yoksa, Rabbini bulmak için her
vakit kâinat perdesini yırtmak, açmak lâzım gelir*………..Şualar
……………..
*Şimdi, İstanbul’da, daha dehşetli bir fikirde, anarşi
fikirli küfr-ü mutlaka düşmüş bir kısım münafıklar, Risale-i Nur gibi, ekmek ve
suya ihtiyaç derecesinde herkes muhtaç olduğu imanî hakikatlerine ihtiyacı
düşürmek desisesiyle diyorlar ki: “Her millet, herkes Allah’ı bilir. Onu, daha
yeni ders almaya ihtiyacımız çok yok” diye mukabele etmek istiyorlar*.
*Halbuki Allah’ı bilmek, bütün kâinata ihata eden
rububiyetine ve zerrelerden yıldızlara kadar cüz’î ve küllî herşey Onun kabza-i
tasarrufunda ve kudret ve iradesiyle olduğuna kat’î iman etmek; ve mülkünde
hiçbir şeriki olmadığına ve Lâ ilâhe illallah kelime-i kudsiyesine,
hakikatlerine iman etmek, kalben tasdik etmekle olur. Yoksa, “Bir Allah var”
deyip, bütün mülkünü esbaba ve tabiata taksim etmek ve onlara isnat
etmek—hâşâ—hadsiz şerikleri hükmünde esbabı merci tanımak ve herşeyin yanında
hâzır irade ve ilmini bilmemek ve şiddetli emirlerini tanımamak ve sıfatlarını
ve gönderdiği elçilerini, peygamberlerini bilmemek, elbette hiçbir cihette
Allah’a iman hakikati onda yoktur. Belki küfr-ü mutlaktaki mânevî Cehennemin
dünyevî tazibinden kendini bir derece teselliye almak için o sözleri söyler*.
*Evet, inkâr etmemek başkadır, iman etmek bütün bütün
başkadır. Evet, kâinatta hiçbir zîşuur, kâinatın bütün eczası kadar şahidleri
bulunan Hâlik-ı Zülcelâl’i inkâr edemez... Etse, bütün kâinat onu tekzib
edeceği için susar, lâkayd kalır*.
*Fakat Ona iman etmek, Kur’ân-ı Azîmüşşânın ders verdiği
gibi, O Hâlıkı, sıfatlarıyla, isimleriyle, umum kâinatın şehadetine istinaden
kalben tasdik etmek; ve elçileriyle gönderdiği emirleri tanımak; ve günah ve
emre muhalefet ettiği vakit, kalben tevbe ve nedamet etmek iledir. Yoksa, büyük
günahları serbest işleyip istiğfar etmemek ve aldırmamak, o imandan hissesi
olmadığına delildir. Her neyse*………..... Emirdağ Lâhikası
Kısaca ülfet ile elde edilen malumat ilim değildir. İlmin
sahip olduğu tahkik ile elde edilme ,delil ile kuvvet bulma gibi içtimalardan
bir araya gibi keyfiyetten mahrumdur.
Evet,
*İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsanları fikren dalâlete atan
sebeplerden biri, ülfeti ilim telâkki etmeleridir. Yani melûfları olan şeyleri
kendilerince mâlum bilirler. Hattâ, ülfet dolayısıyla âdiyâta teemmül edip
ehemmiyet vermezler. Halbuki, ülfetlerinden dolayı malûm zannettikleri o âdi
şeyler, birer harika ve birer mu’cize-i kudret oldukları halde, ülfet
sâikasıyla onları teemmüle, dikkate almıyorlar; ta onların fevkinde olan
tecelliyat-ı seyyâleye im’ân-ı nazar edebilsinler*…….Mesnevi-i Nuriye
………..*Fakat cehl-i mürekkebin hemşiresi ve nazar-ı sathînin
annesi olan ülfet, mübalâğacıların gözlerini kapatmıştır. Böyle gözleri açmak
içindir: Me’lûf olan âfâk ve enfüste dikkat-i nazara, Kitab-ı Hakîm emreder*.
*Evet, gözleri açan, yalnız nücûm-u Kur’âniyedir. Öyle
nücum-u sâkıbedirler ki, cehlin zulmünü ve nazar-ı sathînin zulümatını def
ettikleri gibi; âyât-ı beyyinat, yed-i beyzâ ile, ülfet ve sathiyetin
hicaplarını ve zahirperestliğin perdesini parça parça ederek, ukulü, âfâk ve
enfüsün hakaikine tevcih edip irşad etmişlerdir*…….Muhakemat
Evet,
BU SIRRA BİNAENDİR Kİ, KUR'AN ÂYETLERİYLE İNSANLARIN
NAZARINI MELUFATLARI ( ülfet ettikleri alıştıkları, kaynaştıkları için
sıradanlaşmış) OLAN ŞEYLERE ÇEVİRİYOR.
Örneğin:
“ *Üstlerindeki göğe
bakmazlar mı, onu nasıl bina edip süsledik*.” Kaf Sûresi, 50:6.
…. *Sonra göğün yüzüne bak, nasıl sükûnet içerisinde bir
sessizlik, hikmet içerisinde bir hareket, haşmet içerisinde bir parıldama,
zînet içerisinde bir tebessüm göreceksin. Bunlar intizam-ı hilkat, ittizân-ı
san’at ile beraber olmaktadır. Kandilinin parlaması, lâmbasının ışık vermesi,
yıldızlarının parıldamaları akıl sahiplerine sonsuz bir saltanatın varlığını
ilân eder*…. Bu parça, âyetin Üstad tarafından yapılmış Arapça tefsiridir. Sözler
Otuz İkinci Söz’de arabaç olarak aslı bulunmaktadır)…..
……….*Yeryüzüne döşedik, onda sabit dağlar yarattık, onda her
güzel çiftten bitkiler yeşerttik*.
*Hakka yönelen herbir kul için bunlar görüp ibret alınacak
delillerdir. Gökten de bereketli bir su indirdik ve kullar için rızık olsun
diye onunla bağları, daneli ekinleri, salkımları üst üste binmiş yüksek hurma
ağaçlarını bitirdik. O suyla ölü bir beldeye can verdik. İşte kabrinizden
çıkışınız da böyle olacaktır*." Kaf Sûresi, 50:6-11.
………. ﴾63﴿ Ektiğiniz tohumu düşündünüz mü?
﴾64﴿ Onu siz mi bitiriyorsunuz yoksa biz miyiz bitiren?
﴾65﴿ Dileseydik onu kuru bir çöpe çevirirdik de şaşırır
kalırdınız:
﴾66﴿ “Doğrusu çok zarara uğradık!
﴾67﴿ Daha doğrusu büsbütün mahrum kaldık” (derdiniz).
﴾68﴿ İçtiğiniz suyu düşündünüz mü?
﴾69﴿ Onu buluttan siz mi indirdiniz yoksa biz miyiz indiren?
﴾70﴿ Dileseydik onu tuzlu yapardık. O halde şükretmeli değil
misiniz?
﴾71﴿ Tutuşturmakta olduğunuz ateşi düşündünüz mü?
﴾72﴿ Onun ağacını siz mi yarattınız yoksa yaratan biz miyiz?
﴾73﴿ Biz onu çöl yolcularına ve açlık çekenlere bir işaret
ve nimet kıldık.
﴾74﴿ Öyleyse ulu rabbinin ismini tesbih et..Vakıa
Suresi……….. " *Sübhanallahi ve bihamdihi sübhanallahi'l azim*"
Gibi…………. ÂYETLER, NECİMLER GİBİ ÜLFET PERDESİNİ DELER ATAR.
İNSANIN KULAĞINDAN TUTAR, BAŞINI EĞDİRİR.
O ÜLFETİN ALTINDAKİ HAVARİK-UL ÂDÂT MU'CİZELERİ O ÂDİYAT
İÇERİSİNDE GÖSTERİR. Mesnevi-i Nuriye
Kur’an-ı Hakîm’in Ülfet perdesini yırtılması , Uluhiyet Ve
Rububiyetin İcraat-ı hâkimane-i Sübhaniyesini
setredecek hicapların kaldırılması bağlamında Mütemmim manası niyetiyle
aşağıdaki parçayı da ekleyip hatime veririz…….
*İşte, dünya, dünya itibarıyla hem fenâya gider, hem ölmeye
koşar, hem zelzele içindedir. Hakikatte akarsu gibi rıhlet ettiği halde,
gafletle sureten incimad etmiş, fikr-i tabiatla kesafet ve küduret peydâ edip
âhirete perde olmuştur. İşte, felsefe-i sakîme, tetkikat-ı felsefe ile ve
hikmet-i tabiiye ile ve medeniyet-i sefihenin cazibedar lehviyatıyla, sarhoşâne
hevesatıyla o dünyanın hem cumudetini ziyade edip gafleti kalınlaştırmış, hem
küduretle bulanmasını taz’îf edip Sânii ve âhireti unutturuyor*.
*Amma Kur’ân ise, şu hakikatteki dünyayı, dünya cihetiyle* ;
·
“Çarpacak olan felâket. Nedir o çarpacak olan
felâket?” Kària Sûresi, 101:1-2.
·
“Kıyamet koptuğu zaman.” Vâkıa Sûresi, 56:1.
·
“Yemin olsun Tûr’a ve satır satır yazılı
kitaba.” Tûr Sûresi, 52:1-2…. âyâtıyla pamuk gibi hallaç eder, atar.
·
“Onlar göklerin ve yerin ifade ettiği mânâlara
bakmazlar mı?” A’râf Sûresi, 7:185.
·
“Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, onu nasıl bina
etmişiz?” Kaf Sûresi, 50:6.
·
“İnkâr edenler görmedi mi ki, gökler ve yer
bitişik idi?” Enbiyâ Sûresi, 21:30…. gibi beyanatıyla o dünyaya şeffafiyet
verir ve bulanmasını izale eder.
·
“Dünya hayatı ancak bir oyun ve bir oyalanmadan
ibarettir.” En’âm Sûresi, 6:32.
·
“Allah göklerin ve yerin nurudur.” Nur Sûresi,
24:35……… gibi nurefşan neyyirâtıyla câmid dünyayı eritir.
·
“Gök yarıldığı zaman.” İnfitar Sûresi, 82:1.. ve
……..“Güneş dürülüp toplandığında.” Tekvir Sûresi, 81:1……ve …. “Gök
yarıldığında.” İnşikak Sûresi, 84:1…. “Sûra üfürülür. Ve Allah’ın
dilediklerinden başka göklerde kim var, yerde kim varsa düşüp ölür.” Zümer
Sûresi, 39:68……… mevt-âlûd tabirleriyle dünyanın ebediyet-i mevhumesini parça
parça eder.
·
“O, yere gireni ve yerden çıkanı, gökten ineni
ve göğe yükseleni bilir. Nerede olsanız O sizinledir. Allah yaptıklarınızı
hakkıyla görür.” Hadid Sûresi, 57:4.
·
“De ki: Hamd Allah’a mahsustur; O size
delillerini gösterecek, siz de onları tanıyacaksınız. Senin Rabbin,
işlediklerinizden habersiz değildir.” Neml Sûresi, 27:93…… Gök gürlemesi gibi
sayhalarıyla, tabiat fikrini tevlid eden gafleti dağıtır.
*İşte, Kur’ân’ın baştan başa, kâinata müteveccih olan âyâtı
şu esasa göre gider. Hakikat-i dünyayı olduğu gibi açar, gösterir. Çirkin
dünyayı, ne kadar çirkin olduğunu göstermekle, beşerin yüzünü ondan çevirtir,
Sânie bakan güzel dünyanın güzel yüzünü gösterir, beşerin gözünü ona diktirir.
Hakikî hikmeti ders verir, kâinat kitabının mânâlarını talim eder, hurufat ve
nukuşlarına az bakar. Sarhoş felsefe gibi çirkine âşık olup, mânâyı unutturup,
hurufatın nukuşuyla insanların vaktini mâlâyâniyatta sarf ettirmiyor*…… Sözler