21.1.26

Mütalaa Ders notları 57: Ülfet Örtüsü

...Bugün bu meyanda bir sohbetimiz de konunun girişi ile bir tevafukat olmuş.. Orada şöyle bir bahis geçmiş..

 

İnsanların alel-ekseri, hangi millet ya da inançta olursa olsun, dünyada görünen güzellikleri inkâr etmiyorlar.Çiçekler , gökyüzü,yıldızlar, ağaçlar,bahar ,yağmur vs.. manayı ismi ile de olsa takdir edilmektedir.

 

Hatta bir yaratıcıyı isnad edilse yine genel itibariyle umumun makbulüdür.

 

İhtilaf, takdir etmenin akabinde gelen ve şükr-ü külliyi iktiza eden ubudiyete ait muemelatta ortaya çıkmaktadır.

 

Nefsin yapısı, aklın besleniş şekli, nazarın istidadı, muhakemenin itidali ,taraftarlık, taassup,ülfet  gibi bir çok olgunun örfi ve mizansız müdahalesi, muamelatın iktiza ettiği mukabeleyi istikamet dairesinden uzaklaştırmaktadır. 

 

Bu manada intibaha vesile olacak önerme ve davetler tehdit olarak karşılanmakta, inat ve temerrüt ile kasden olumsuz karşılık verilmektedir.

 

Yani delil ne kadar açık olursa olsun , nefis-i emmarede  bulunan zandan mürekkep  bir siyah nokta ,tırnak kadar bir perde, alışkanlıkların direnişinden ortaya çıkan   nokta kadar bir şüphe , değişime karşı ayak sürten bahane bulma , mevcutla iktifa ve bundan neşet eden gayretsizlik ve malumatın zahiri ile ünsiyet  insanı hakikatten uzaklaştırmaktadır.

 

Teklifin asliyeti bu envait çeşit hicabın arkasındaki hakikati görmek ve hak sahibi olan hak ve Hâlık-ı Zül celâlin uluhiyet ve Rububiyet hakkını vermektir…

 

Ancak durum yukarıda da kısmen değinildiği gibi gafletin mütevafit envaı nedeniyle , bu fıtrat vazifesi yapılamamakta hakikat perdelenmektedir.

 

 Bu meyanda :  " *En büyük hidayet, hicabın kaldırılmasıyla hakkı hak, bâtılı bâtıl göstermektir*."……. İşarat-ul İ'caz

 

Evet, konu sadetine gelirsek…

 

İ'LEM EYYÜHE'L-AZİZ!

 

İNSANLARIN ARZA AİT MALÛMAT VE MÜSELLEMAT-I BEDİHİYATLARI ÜLFETE MEBNÎDİR.

 

İnsanların dünyaya ait olan bilgileri ,  herkesçe bilinen şeyler  nev’inden ve  gayet açık olduğundan itirazsız kabul edilir ve bu meyandaki tanımlar herhangi bir derinliğe inmeden, sathi nazarla,hikmet ile bilinmekten maada  alışkanlıklar üzerine  bina edilmiştir.

 

Oysa :

 

ÜLFET İSE, CEHL-İ MÜREKKEB ÜSTÜNE SERİLMİŞ BİR PERDEDİR.

 

Yani hiçbir hakikatten neşet etmeyen ,yüzeysel bir anlayışla müsademesiz ve mücadelesiz bir şekilde sıradan bir biçimde sahip olunan alışkanlıklar, hem bilmemek hem de bilmediğini bilmemenin farkındalığını gizleyen bir perdedir.

 

HAKİKATE BAKILIRSA ZANNETTİKLERİ İLİM, CEHİLDİR.

 

Bu noktada bilgi zannedilen şeyler hakikatte cahillikten ibarettir.

 

Halbuki bilmek, bir şeyin hakikatine dair mahiyetini anlama, niteliğinin farkına varma, ilgili konu hakkında  yeterli öğrenim ve birikime  sahip olma süreçlerinden oluşan ve tahkiki olarak elde edilen ilimdir.

 

Meselenin hakikatine dair Nur eserlerinden bazı bablar:

 

….. *yazılan Sözler tasavvur değil, tasdiktir. Teslim değil, imandır. Marifet değil, şehadettir, şuhuddur. Taklit değil, tahkiktir. İltizam değil, iz’andır. Tasavvuf değil, hakikattir. Dâvâ değil, dâvâ içinde burhandır*……Mektubat

 

………….*aradığımız hakiki tevhid, yalnız tasavvurdan ibaret bir marifet değildir*.

 

*Belki, ilm-i mantıkta tasavvura mukàbil ve marifet-i tasavvuriyeden çok kıymettar ve burhanın neticesi olan ve ilim denilen tasdiktir*.

 

*Ve tevhid-i hakiki öyle bir hüküm ve tasdik ve iz’an ve kabuldür ki, herbir şeyle Rabbini bulabilir. Ve herşeyde Hâlıkına giden bir yolu görür. Ve hiçbir şey huzuruna mâni olmaz. Yoksa, Rabbini bulmak için her vakit kâinat perdesini yırtmak, açmak lâzım gelir*………..Şualar

……………..

*Şimdi, İstanbul’da, daha dehşetli bir fikirde, anarşi fikirli küfr-ü mutlaka düşmüş bir kısım münafıklar, Risale-i Nur gibi, ekmek ve suya ihtiyaç derecesinde herkes muhtaç olduğu imanî hakikatlerine ihtiyacı düşürmek desisesiyle diyorlar ki: “Her millet, herkes Allah’ı bilir. Onu, daha yeni ders almaya ihtiyacımız çok yok” diye mukabele etmek istiyorlar*.

 

*Halbuki Allah’ı bilmek, bütün kâinata ihata eden rububiyetine ve zerrelerden yıldızlara kadar cüz’î ve küllî herşey Onun kabza-i tasarrufunda ve kudret ve iradesiyle olduğuna kat’î iman etmek; ve mülkünde hiçbir şeriki olmadığına ve Lâ ilâhe illallah kelime-i kudsiyesine, hakikatlerine iman etmek, kalben tasdik etmekle olur. Yoksa, “Bir Allah var” deyip, bütün mülkünü esbaba ve tabiata taksim etmek ve onlara isnat etmek—hâşâ—hadsiz şerikleri hükmünde esbabı merci tanımak ve herşeyin yanında hâzır irade ve ilmini bilmemek ve şiddetli emirlerini tanımamak ve sıfatlarını ve gönderdiği elçilerini, peygamberlerini bilmemek, elbette hiçbir cihette Allah’a iman hakikati onda yoktur. Belki küfr-ü mutlaktaki mânevî Cehennemin dünyevî tazibinden kendini bir derece teselliye almak için o sözleri söyler*.

 

*Evet, inkâr etmemek başkadır, iman etmek bütün bütün başkadır. Evet, kâinatta hiçbir zîşuur, kâinatın bütün eczası kadar şahidleri bulunan Hâlik-ı Zülcelâl’i inkâr edemez... Etse, bütün kâinat onu tekzib edeceği için susar, lâkayd kalır*.

 

*Fakat Ona iman etmek, Kur’ân-ı Azîmüşşânın ders verdiği gibi, O Hâlıkı, sıfatlarıyla, isimleriyle, umum kâinatın şehadetine istinaden kalben tasdik etmek; ve elçileriyle gönderdiği emirleri tanımak; ve günah ve emre muhalefet ettiği vakit, kalben tevbe ve nedamet etmek iledir. Yoksa, büyük günahları serbest işleyip istiğfar etmemek ve aldırmamak, o imandan hissesi olmadığına delildir. Her neyse*………..... Emirdağ Lâhikası

 

Kısaca ülfet ile elde edilen malumat ilim değildir. İlmin sahip olduğu tahkik ile elde edilme ,delil ile kuvvet bulma gibi içtimalardan bir araya gibi keyfiyetten mahrumdur.

 

Evet,

 

*İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsanları fikren dalâlete atan sebeplerden biri, ülfeti ilim telâkki etmeleridir. Yani melûfları olan şeyleri kendilerince mâlum bilirler. Hattâ, ülfet dolayısıyla âdiyâta teemmül edip ehemmiyet vermezler. Halbuki, ülfetlerinden dolayı malûm zannettikleri o âdi şeyler, birer harika ve birer mu’cize-i kudret oldukları halde, ülfet sâikasıyla onları teemmüle, dikkate almıyorlar; ta onların fevkinde olan tecelliyat-ı seyyâleye im’ân-ı nazar edebilsinler*…….Mesnevi-i Nuriye

 

………..*Fakat cehl-i mürekkebin hemşiresi ve nazar-ı sathînin annesi olan ülfet, mübalâğacıların gözlerini kapatmıştır. Böyle gözleri açmak içindir: Me’lûf olan âfâk ve enfüste dikkat-i nazara, Kitab-ı Hakîm emreder*.

 

*Evet, gözleri açan, yalnız nücûm-u Kur’âniyedir. Öyle nücum-u sâkıbedirler ki, cehlin zulmünü ve nazar-ı sathînin zulümatını def ettikleri gibi; âyât-ı beyyinat, yed-i beyzâ ile, ülfet ve sathiyetin hicaplarını ve zahirperestliğin perdesini parça parça ederek, ukulü, âfâk ve enfüsün hakaikine tevcih edip irşad etmişlerdir*…….Muhakemat

 

Evet,

 

BU SIRRA BİNAENDİR Kİ, KUR'AN ÂYETLERİYLE İNSANLARIN NAZARINI MELUFATLARI ( ülfet ettikleri alıştıkları, kaynaştıkları için sıradanlaşmış)  OLAN ŞEYLERE ÇEVİRİYOR.

 

Örneğin:

 

 “ *Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, onu nasıl bina edip süsledik*.” Kaf Sûresi, 50:6.

 

…. *Sonra göğün yüzüne bak, nasıl sükûnet içerisinde bir sessizlik, hikmet içerisinde bir hareket, haşmet içerisinde bir parıldama, zînet içerisinde bir tebessüm göreceksin. Bunlar intizam-ı hilkat, ittizân-ı san’at ile beraber olmaktadır. Kandilinin parlaması, lâmbasının ışık vermesi, yıldızlarının parıldamaları akıl sahiplerine sonsuz bir saltanatın varlığını ilân eder*…. Bu parça, âyetin Üstad tarafından yapılmış Arapça tefsiridir. Sözler Otuz İkinci Söz’de arabaç olarak aslı bulunmaktadır)…..

 

……….*Yeryüzüne döşedik, onda sabit dağlar yarattık, onda her güzel çiftten bitkiler yeşerttik*.

 

*Hakka yönelen herbir kul için bunlar görüp ibret alınacak delillerdir. Gökten de bereketli bir su indirdik ve kullar için rızık olsun diye onunla bağları, daneli ekinleri, salkımları üst üste binmiş yüksek hurma ağaçlarını bitirdik. O suyla ölü bir beldeye can verdik. İşte kabrinizden çıkışınız da böyle olacaktır*." Kaf Sûresi, 50:6-11.

 

………. ﴾63﴿ Ektiğiniz tohumu düşündünüz mü?

﴾64﴿ Onu siz mi bitiriyorsunuz yoksa biz miyiz bitiren?

﴾65﴿ Dileseydik onu kuru bir çöpe çevirirdik de şaşırır kalırdınız:

﴾66﴿ “Doğrusu çok zarara uğradık!

﴾67﴿ Daha doğrusu büsbütün mahrum kaldık” (derdiniz).

﴾68﴿ İçtiğiniz suyu düşündünüz mü?

﴾69﴿ Onu buluttan siz mi indirdiniz yoksa biz miyiz indiren?

﴾70﴿ Dileseydik onu tuzlu yapardık. O halde şükretmeli değil misiniz?

﴾71﴿ Tutuşturmakta olduğunuz ateşi düşündünüz mü?

﴾72﴿ Onun ağacını siz mi yarattınız yoksa yaratan biz miyiz?

﴾73﴿ Biz onu çöl yolcularına ve açlık çekenlere bir işaret ve nimet kıldık.

﴾74﴿ Öyleyse ulu rabbinin ismini tesbih et..Vakıa Suresi……….. " *Sübhanallahi ve bihamdihi sübhanallahi'l azim*"

 

Gibi…………. ÂYETLER, NECİMLER GİBİ ÜLFET PERDESİNİ DELER ATAR.

İNSANIN KULAĞINDAN TUTAR, BAŞINI EĞDİRİR.

O ÜLFETİN ALTINDAKİ HAVARİK-UL ÂDÂT MU'CİZELERİ O ÂDİYAT İÇERİSİNDE GÖSTERİR. Mesnevi-i Nuriye

 

Kur’an-ı Hakîm’in Ülfet perdesini yırtılması , Uluhiyet Ve Rububiyetin İcraat-ı hâkimane-i Sübhaniyesini  setredecek hicapların kaldırılması bağlamında Mütemmim manası niyetiyle aşağıdaki parçayı da ekleyip hatime veririz…….

 

*İşte, dünya, dünya itibarıyla hem fenâya gider, hem ölmeye koşar, hem zelzele içindedir. Hakikatte akarsu gibi rıhlet ettiği halde, gafletle sureten incimad etmiş, fikr-i tabiatla kesafet ve küduret peydâ edip âhirete perde olmuştur. İşte, felsefe-i sakîme, tetkikat-ı felsefe ile ve hikmet-i tabiiye ile ve medeniyet-i sefihenin cazibedar lehviyatıyla, sarhoşâne hevesatıyla o dünyanın hem cumudetini ziyade edip gafleti kalınlaştırmış, hem küduretle bulanmasını taz’îf edip Sânii ve âhireti unutturuyor*.

 

*Amma Kur’ân ise, şu hakikatteki dünyayı, dünya cihetiyle* ;

 

·         “Çarpacak olan felâket. Nedir o çarpacak olan felâket?” Kària Sûresi, 101:1-2.

·         “Kıyamet koptuğu zaman.” Vâkıa Sûresi, 56:1.

·         “Yemin olsun Tûr’a ve satır satır yazılı kitaba.” Tûr Sûresi, 52:1-2…. âyâtıyla pamuk gibi hallaç eder, atar.

 

·         “Onlar göklerin ve yerin ifade ettiği mânâlara bakmazlar mı?” A’râf Sûresi, 7:185.

·         “Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, onu nasıl bina etmişiz?” Kaf Sûresi, 50:6.

·         “İnkâr edenler görmedi mi ki, gökler ve yer bitişik idi?” Enbiyâ Sûresi, 21:30…. gibi beyanatıyla o dünyaya şeffafiyet verir ve bulanmasını izale eder.

 

·         “Dünya hayatı ancak bir oyun ve bir oyalanmadan ibarettir.” En’âm Sûresi, 6:32.

·         “Allah göklerin ve yerin nurudur.” Nur Sûresi, 24:35……… gibi nurefşan neyyirâtıyla câmid dünyayı eritir.


·         “Gök yarıldığı zaman.” İnfitar Sûresi, 82:1.. ve ……..“Güneş dürülüp toplandığında.” Tekvir Sûresi, 81:1……ve …. “Gök yarıldığında.” İnşikak Sûresi, 84:1…. “Sûra üfürülür. Ve Allah’ın dilediklerinden başka göklerde kim var, yerde kim varsa düşüp ölür.” Zümer Sûresi, 39:68……… mevt-âlûd tabirleriyle dünyanın ebediyet-i mevhumesini parça parça eder.

 

·         “O, yere gireni ve yerden çıkanı, gökten ineni ve göğe yükseleni bilir. Nerede olsanız O sizinledir. Allah yaptıklarınızı hakkıyla görür.” Hadid Sûresi, 57:4.

 

 

·         “De ki: Hamd Allah’a mahsustur; O size delillerini gösterecek, siz de onları tanıyacaksınız. Senin Rabbin, işlediklerinizden habersiz değildir.” Neml Sûresi, 27:93…… Gök gürlemesi gibi sayhalarıyla, tabiat fikrini tevlid eden gafleti dağıtır.

 

*İşte, Kur’ân’ın baştan başa, kâinata müteveccih olan âyâtı şu esasa göre gider. Hakikat-i dünyayı olduğu gibi açar, gösterir. Çirkin dünyayı, ne kadar çirkin olduğunu göstermekle, beşerin yüzünü ondan çevirtir, Sânie bakan güzel dünyanın güzel yüzünü gösterir, beşerin gözünü ona diktirir. Hakikî hikmeti ders verir, kâinat kitabının mânâlarını talim eder, hurufat ve nukuşlarına az bakar. Sarhoş felsefe gibi çirkine âşık olup, mânâyı unutturup, hurufatın nukuşuyla insanların vaktini mâlâyâniyatta sarf ettirmiyor*…… Sözler