KONUYU 2 BÖLÜMDE ELE
ALACAĞIZ İNŞÂALLAH :
BİRİNCİ BÖLÜM
PARAGRAFIN İLK SATIRI İLE İLGİLİDİR.
ORADA DEMİŞ:
İ'lem
Eyyühel-Aziz!
Velilerin himmetleri,
imdadları, manevî fiilleriyle feyiz vermeleri hâlî veya fiilî bir duadır.
Hâdî, Mugis, Muîn
ancak Allah'tır.
Evet,
Velilik ve Velâyet mertebeleri kendi içinde çeşitliliğe
sahiptir. Biz konu itibariyle ilgili
satırda geçen “Velilerin himmetleri, imdadları, manevî fiilleriyle feyiz
vermeleri” meselesinin kısmen üzerinde
duracağız.
Bu durum bizim hem derslerimizde hem inancımızda tecrübe ile
kanaat ettiğimiz yakinimiz olan bir meseledir. ( Bazılar bu hakikati kabul
etmezler. Çünkü bu manevi hattın edebine riayet edilmediğinden, ilgili
şahısların K.S marifet ve muhabbetlerine yabani olduklarından bu latif kapı
onlara kapalıdır. Bu meyanda çok esrar vardır, muhabbet ve hürmetle meyvedar
olur)
Evet , Cenab-ı Hak C.C razı olduğu bir kısım kullarına
yakınlığını ve muhabbetini ihsas ediyor. Bu zatların tüm niyet ve ahvalleri
Allah namına olduğundan ve onun rızasını gözetmek üzere bir fiili sahip
olduğundan, Rabbimiz bir kısım mahsus ihsanını onların elleri ile kullarına
ulaştırıyor. Bu yakınlığın ve tasarruf anahtarının bir şifresi aşağıdaki
Hadis-i Şerifte verilecektir.
Ebû Hüreyre
radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve
sellem, “Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur” dedi:
“Her kim bir dostuma
düşmanlık ederse, ben ona karşı harb ilân ederim. Kulum, kendisine emrettiğim
farzlardan, bence daha sevimli herhangi bir şeyle bana yakınlık sağlayamaz.
Kulum bana (farzlara ilâveten işlediği) nâfile ibadetlerle durmadan yaklaşır; nihâyet
ben onu severim. Kulumu sevince de (âdeta) ben onun işiten kulağı, gören gözü,
tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Benden ne isterse, onu mutlaka veririm, bana
sığınırsa, onu korurum.” (Buhârî, Rikak 38)
Dolayısıyla bu meratibe vasıl olanlara yapılan manevi
ilticalar. Bu zatların o eşhasın duasına yardım etmek kabilinden bir hal
olabildiği gibi , Allah’ın sanki (bizzat al sen ver) dediği kabilden de olabilmektedir. Şirkin
ortadan kalktığı, imanın hakkal yakine ulaştığı , Allah’ta fani olmanın
gerçekleştiği ortamlarda makam bir olur. YANİ KULUN MURADI ALLAH’IN MURADI
OLUR. ALLAH’IN MURADI DA KULUNDAN SUDUR EDER. BU HAL O KUL İLE RABBİ ARASINDA
MAHSUS OLAN BİR KEYFİYETTİR. Ne umumun bilmesine ne de ispatına lüzum yoktur.
İşle bu durum bir anlamda HALİ olan bir ahvaldir.
İMDAT VE HİMMET , yani yardım etme meselesi ise , Yine
Allah’ın kul eliyle gördüğü ve gördürdüğü işlerdendir. Bu hadiseye Velilerin
tasarrufu denilmektedir. Yüksek ruhlar bedenlerinden ayrıldıktan sonra farklı
bir muameleye tabi tutulmakta ve özgür bırakılmaktadır. Yine bir kısmı ise
kendi meslekleri ve meşrepleri ile manevi münasebetini sürdürmeye devam
etmektedir. Allah o yolların mihmandarlarına ebediyen üstadlık, şehylik, pirlik
,reislik payesini vermiştir. Hatta bu zatların vefatları hakkında “ onları şimdi kınlarında çıkmış kılıç
gibidir” tabiri kullanılır. Daha serbest bir nitelikle vazifelerine devam
ederler. (Haşiye: Mü’minler içinde bir
tür serbestlik ve sevinç halleri, bir çeşit ziyaret ve münasebet keyfiyetlerinin olduğu Hadis-i Şeriflerde
bildirilmiştir.)
Örneğin:
…………..Bağdat dairesi
Şâh-ı Geylânî’nin (k.s.) ba’del-memat (ölümünden sonra) hayatında olduğu gibi
tasarrufunda idi. Sikke-i Tasdik-i Gaybi
……………..“Gavs-ı Âzam
gibi, memattan (öldükten) sonra hayat-ı Hızırî’ye yakın bir nevî hayata mazhar
olan evliyalar vardır. Gavs’ın hususî İsm-i Âzamı, ‘Yâ Hayy’ olduğu sırrıyla,
sair ehl-i kuburdan fazla hayata mazhar olduğu gibi, gayet meşhur Mâruf-u Kerhî
denilen bir kutb-u âzam ve Şeyh Hayâtü’l-Harrânî denilen bir kutb-u azîm,
Hazret-i Gavs’tan sonra mematları hayatları gibidir. Beyne’l-evliya (evliya
arasında) meşhur olmuştur.” Barla L.
…………. “Ben
sekiz-dokuz yaşında iken, bütün nahiyemizde ve etrafında ahali Nakşî
Tarikatında ve oraca meşhur Gavs-ı Hîzan namiyle bir zattan istimdat ederken,
ben akrabama ve umum ahaliye muhalif olarak “Yâ Gavs-ı Geylanî” derdim.
Çocukluk itibariyle elimden bir ceviz gibi ehemmiyetsiz bir şey kaybolsa, “Yâ
Şeyh! Sana bir Fatiha, sen benim bu şeyimi buldur.” Acibdir ve yemin ediyorum
ki, bin defa böyle Hazret-i Şeyh, himmet ve duasıyla imdadıma yetişmiş. Onun
için bütün hayatımda umumiyetle Fatiha ve ezkâr ne kadar okumuş isem, Zât-ı
Risaletten (asm) sonra Şeyh-i Geylânî’ye hediye ediliyordu. Ben üçdört cihetle
Nakşî iken, Kadirî meşrebi ve muhabbeti bende ihtiyarsız hükmediyordu. Fakat
tarikatla iştigale ilmin meşguliyeti mâni oluyordu. …..Sikke-i Tasdik-i Gaybi
………. Hattâ, Seyyidü’ş-Şüheda olan Hazret-i Hamza
Radıyallahu Anh, mükerrer vakıatla, kendine iltica eden adamları muhafaza
etmesi ve dünyevî işlerini görmesi ve gördürmesi gibi çok vakıatla, bu tabaka-i
hayat tenvir ve ispat edilmiş..Mektubat
……..………. Rahmet
kapını çalıyor ve efendim, dayanağım olan Şeyh Abdülkadir Geylânî’nin Sence
makbul ve kapıcının yanında tanınan sesiyle mağfiret kapında durarak
sesleniyorum.”…….. Mesnevi-i Nuriye
Hülasa ;
Allah sevdiklerine
ait kapıdan yapılan müracaatı geri çevirmediğinden verdiği cevaplar bu zatların tasarruf eli ile zahir olmuştur.
Yani Allah dest-i inayetini bu zatların elleri üzerine koymuş, onların ( Kuddise sırruhum ) vesileliğinde icabette
bulunmuştur.
………..
MANEVİ FİİLER İLE FEYİZ VERİLMESİ, bir anlamda mana hava
sahasının istimaline verilen ruhsatla aktif olan bir manevi koridordur.
Örneğin:
………….. "Vefat
etmiş insanların ervahı pek çok kesretle vardır ve bizimle münasebettardırlar.
Manevi hedayamız onlara gidiyor; onların nurani feyizleri de bize
geliyor." Sözler
Bu bağlamda FEYİZ kalb latifesine doğan manevi duygular,
cezbeler, sevinçler, itminan, emniyet, huzur, vecd, neşe gibi manevi gıdaların hissiyat lisanı ile zuhur halidir. Allahu a'lem
bissavab, bu ef’al insanın kendi nazarında gizli, ruhun derece-i hayatında olan
zevata aşikar olan hatlardan mürekkep bir dairedir. Neyin nereye nasıl konacağı
o zevat-ı kiramın sırrında mahfuzdur.
Bu hadisenin
Efendimiz ile ilgili olan birçok örneği eserlerde; ( Elini göğsüne koydu, Elini Üstüne koydu)
gibi durumlarda gerçekleşen, şifa ve hidayet hadisleri malumunuzdur.
Dolayısıyla bu zevat-i mübarek bu ikrama mazhar
edilmişlerdir. Kendi hünerleri, çabaları ile gerçekleşen şeyler değildir.
Onların Allah indindeki durumları kabul edilmiş bir lisan-ı haldir , makbul bir
dua vaziyettir , vukua gelen her hadise Allah’ın irade ve kudreti ile gerçekleşir.
Evet , ( doğru yolu gösterip hidayet eden) Hâdî, ( yardım dileyenlerin yardımına erişen onlara
imdat eden) Mugis, ( muavenete muhtaç olanların ihtiyaçlarını karşılayıp onları
destekleyen) Muîn Allah’tır.
Ancak bilindiği üzere
Allah kullarını maddi ve manevi
nimetleri ile rızıklandırırken , o nimete münasip olan esbabı istimal eder.
Tevhid ehli bu manada kendini , Ustası elinde işleyen bir alet olarak görür ve
bu edepte mukimdirler.
Evet, 1-2 istihdam
örneği:
"Allah’a yemin
ederim ki, senin sayende Allah’ın bir tek kişiye hidayet vermesi senin için,
kırmızı develerin olmasından daha hayırlıdır.” (Buhari 7/3468, Müslim 2406/34)
Savaşta onları siz
öldürmediniz, onları Allah öldürdü; (oku) attığında da sen atmadın, Allah attı;
bunu da müminlere kendinden güzel bir lütufta bulunmuş olmak için yaptı. Allah
her şeyi işitmekte, her şeyi bilmektedir. Enfal / 17
(Ey Rasûlüm), doğrusu
sen, her sevdiğine hidayet veremezsin (onu İslâm'a sokamazsın, ancak tebliğ
yaparsın.) Fakat Allah, dilediği kimseye hidayet verir ve hidayete kavuşacak
olanları, O, daha iyi bilir. Şüphesiz sen, istediğini doğru yola iletemezsin. Fakat
Allah, istediğini doğru yola iletir. Kasas /56
BU MEYANDA MEŞHUR SÖZLERDEN BİRİ:
HAK TEÂLÂ İNTİKAMIN,
KUL ELİ İLE ALIR
İLM-İ HÂLİ
BİLMEYENLER, ONU KUL YAPTI SANIR
CÜMLE EŞYA
HALIKINDIR, KUL ELİYLE İŞLENİR
EMR-İ BARİ OLMAYINCA,
SANMA BİR ÇÖP DEPRENİR
…………
KONUYLA İLGİLİ İKİNCİ
BÖLÜM:
Fakat insanda öyle
bir latîfe, öyle bir halet vardır ki, o latîfe lisanıyla her ne sual edilirse,
-velev ki fâsık da olsun- Cenab-ı Hak o latîfeye hürmeten o matlubu yerine
getirir.
O latîfe pek uzaktan
bana göründü ise de, teşhis edemedim.
……..
Bu bölüm gayet ilgi
çekici ve merakaver bir bölümdür.
Net olarak elimizde “bu latife budur”
“ şu hal şu keyfiyette bir haldir “ diyebileceğimiz net bir açıklama
yoktur. Ancak bu açıklamanın olmaması bu mananın hem taharrisine hem tahliline
hem de teviline mani değildir.
Bu meyanda bir yaptığımız taharriyi bir TEVİL olarak arz
edeceğiz.
Şöyle ki:
Öncelikle gerek istimali, gerek aksi, gerek mazhariyeti,
gerek ayinedarlığı gerek taşıdığı vediası manasıyla ifade edilen hasiyet LATİFE
ile tabir edilmiştir.
2- Buradan anladığımız istek hadisenin kalp ve ruh merkezli
bir alanda gerçekleştiğidir.
Ve bu istekliliği
tetikleyici unsurun İÇTENLİKLE –İÇTEN-SAMİMİ OLARAK istemek manası ile İHLAS
olduğunu düşünüyoruz.
…….. Çünkü samimî bir ihlâs, şerde dahi olsa neticesiz
kalmaz. Evet, ihlâs ile kim ne isterse Allah verir. Lem’alar……." Sözünden hareketle ihlasın mahalline baktığımızda ……. Gazzâlî
Hazretlerinin “İhlâsın da mahalli kalptir” beyanına istinaden hadisenin istemek
boyutunun kalp latifesinde gerçekleştiğine kani oluyoruz.
3- Fasıkların dahi
istifadesine açık olması ,azami olarak RAHMET dairesinin keyfiyetine dahil
bulunmasıdır. ( bu meyanda HİKMETE müracaat ve cevap almakta RAHMET dairesinin
keyfiyetindendir.Sevap manası olmasada muvaffakiyet kavanin olarak taahhüd
altındadır.İcabınca müracaat cevabını alır. Yani : Men talebe ve cedde, vecede” Bir şeyi
gönülden dileyen ve onu elde etmek için çabalayan insan, mutlaka istediği şeyi
bulur,arzusuna nail olur) …….
Üstadımızın O latîfe
pek uzaktan bana göründü ise de, teşhis edemedim…açıklaması ile Abdülmecid
Ağabeyin R.H tercümesinden ziyade olarak
Badıllı Tercümesinde bir Hadis-i
Şeriften atıf sadedinde cümle şöyle kurulmuştur:
YANİ: O LATİFE,
ALLAH'A YEMİN ETTİĞİ ZAMAN, (YANİ BİR ŞEYİ ONDAN İSTEDİĞİ VAKİT) ALLAH ONUN
YEMİNİNİ DOĞRULUYOR, YANİ DİLEDİĞİNİ KABUL EDİYOR.
Yine bu cümle ŞADİ
EREN tercümesinde aynı şekliyle “Evet, o bir latîfedir, Allah adına yemin
edecek olursa Allah onun isteğini yerine getirir” manasında açıklanmıştır.
Dolayısıyla Tercüme bağlamında iki doğrulayıcı sebeple bu
latifenin ne olduğunu anlama yolculuğumuza devam edebilmek için mazeret elde
etmiş oluyoruz.
Böylelikle ve öncelikle bu hadis-i şerifin tamam metni ve ne
için ve kime söylendiğine bakacağız.
Bu Hadis-i şerif : Enes b. Mâlik’in baba bir kendinden büyük
kardeşi olan , Cesaret ve kahramanlığı
ile meşhur , sufaf ehlinden sahâbî BERÂ
b. MÂLİK R.A için söylenmiştir. Ravisi Ebû Hüreyre R.A’dır.
Tamam metni ise şöyledir:
Ebû Hüreyre
radıyallahu anh Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu
söyledi:
“Saçı başı dağınık,
eli yüzü tozlu, kapılardan kovulmuş öyleleri vardır ki bu şöyle olacak diye
yemin etseler, Allah onların dediğini yapar.” (Müslim, Birr 138, Cennet 48)
Tirmizide geçen
şekli ise:
“Saçı başı dağınık
olduğu, eski elbiseler giydiği için kendisine önem verilmeyen öyle kimseler
vardır ki şöyle olsun diye dua etseler Allah isteklerini geri çevirmez. Berâ b.
Mâlik de bunlardandır” (Tirmizî, “Menâḳıb”, 55).
Bu bağlamda BERÂ b.
MÂLİK R.A da olan esrarı anlamak için kendisi hakkında muhtasar bir araştırma
yapmak iktiza etmektedir. Çünkü bu zatın istediği Allah’ın istediği olan bir mertebededir.
Hatta bunu bilen sahabeler ona dua ettiriler matluplarını ona söylettirirlermiş.
BERÂ b. MÂLİK R.A bediz gazvesi hariç Peygamberimizle bütün
savaşlara iştirak etmiş , muaazzam bir cenk kabiliyeti olan, pratik zeka sahibi
, akıllı taktikler üreten , hiçbir şeyden ve cihaddan korkup çekinmeyen ve
hiçbir engeli aşılmaz görmeyen , hitabet ve belagatı kuvvetli olan , sesi güzel
olduğundan yaptığı nağmelerle seferlerde develerin hızını arttıran ,
Efendimizin vefatından sonra Hz. Ebu Bekir ve Ömer R.Anhüm Ecmain ordularında
gazalara devam katılan ve Tüster
muhâsarasında da müslümanların aynı isteğiyle karşılaşınca onlara zafer, kendine
şehidlik niyazında bulunup kalenin Müslümanların eline geçmesi ile şehid
olan, Muhtelif savaşlarda düşmanla
yaptığı teke tek vuruşmalarda ( cenk adetinde vuruşma öncesi ilk çıkan gurupta
yer alarak) yüz meşhur muharibi öldürmesiyle ünlü, yüzlerce yara almış bir kahraman sahabidir. R.A.
Dolayısıyla …………… Evet, ihlâs ile kim ne isterse Allah
verir. HAŞİYE Evet, “Men talebe ve cedde, vecede” bir düstur-u hakikattir.
Külliyeti geniş ve genişliği mesleğimize de şâmil olabilir… Penceresinden
baktığımızda bu keyfiyeti hem kendimiz açısından hem de mesleğimiz ve
hizmetimiz bağlamında içtihada tabi tuttuğumuzda:
Sadakat, cesaret, şecaat, mücahadeden kaçmamak, ahde sahip
çıkmak, gevşeklik göstermemek, fedakarlık ve vazifeden çekilmemek, ubudiyet
ahlakına ve kulluk şuuruna sahip olmak
gibi İslâmi ve imani değerleri yaşamak ve yaşatmakta gayeye malik olmanın
insana bir ruh kazandıracağı ve Allah adamı olma yolunda bir kimlik ve kişilik
vereceğini ön görebiliriz. Yani böyle itikadi bir keyfiyete ve ihlâsa terettüp eden ulvi
şahsiyetin …………… Müminlerden bazı kimseler Allah‘a verdikleri sözü yerine
getirdiler, kimileri onun yolunda can verdiler, kimileri de ecellerini
bekliyorlar (vaadlerini) asla değiştirmediler. (Ahzab, 33/23) ………….şeklindeki
makbuliyetinden ve bir mana hatırlı hasiyetinden söz edebiliriz.
Ve
“Allah’a teslim olan erkekler ve teslim olan kadınlar, İslam
dinine iman eden erkekler ve iman eden kadınlar, taate devam eden erkekler ve
taate devam eden kadınlar, dürüst erkekler ve dürüst kadınlar, sabreden
erkekler ve sabreden kadınlar, mütevazı erkekler ve mütevazı kadınlar, hayır
yolunda infak eden erkekler ve infak eden kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç
tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve ırzlarını koruyan kadınlar,
Allah’ı çok zikreden erkekler ve çok zikreden kadınlar var ya, işte Allah
onlara mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” (Ahzab, 33/35).. Müjdesine
mahzar bir mahiyet kesbedebiliriz.
Hülasa BERÂ b. MÂLİK R.A zaviyesinden ilgili dersin 2 mütercimin ziyade ettiği : O LATİFE,
ALLAH'A YEMİN ETTİĞİ ZAMAN, (YANİ BİR ŞEYİ ONDAN İSTEDİĞİ VAKİT) ALLAH ONUN
YEMİNİNİ DOĞRULUYOR, YANİ DİLEDİĞİNİ KABUL EDİYOR. cümlesinden açılan yoldaki
sülûkumuz burada tamamlanmıştır.
EZCÜMLE BU LATİFEYİ MEÇHUL MANASI MAHFUZ BİR ŞEKİLDE;
HAK VE HAKİKATE TARAFTAR OLMANIN VE GEREĞİNİ YAPMANIN ŞUUR VE İHLASINDAN ZUHUR EDEN BİR NETİCE-İ
RUHANİYE VE TERETTÜB-Ü HİSSİYATI KALBİYEDİR…………DİYE TEVİL ETTİK.
Söz konusu tevilimize bir başka husustan nazar edersek,
Allah kendisine hali ve kalbi ile teveccüh eden hangi ibadını kapısından boş
çevirmez, bu yolda en keskin saik nedir diye rasat ettiğimizde , insanın
Rabbine karşı hüsn-ü zanna sahip iman ve itimadı olduğunu görmekteyiz.
Örneğin:
“Hüsn-ü zan, kulluktaki kemalin eseridir.” Hz. Muhammed A.S.M
“Allah-u Teala’ya yemin ederim ki, Allah-u Teala’ya
(kendisine) hüsn-ü zan ederek yapılan duayı, elbette kabul eder.” Hz. Muhammed A.S.M
Yine mesleğimizin esalarından olan …………… Acz de aşk gibi
Allah’a isal eden yollardan biridir. Amma ACZ YOLU, aşktan daha kısa ve daha
selâmettir... Mesnevi-i Nuriye
Ve …………………Arkadaş! Bilhassa muztar olanların dualarının
büyük bir tesiri vardır. Bazan o gibi duaların hürmetine, en büyük birşey en
küçük birşeye musahhar ve muti’ olur. EVET, KIRIK BİR TAHTA PARÇASI ÜZERİNDEKİ
FAKİR VE KALBİ KIRIK BİR MÂSUMUN DUASI HÜRMETİNE, DENİZİN FIRTINASI, ŞİDDETİ,
HİDDETİ İNMEYE BAŞLAR. DEMEK DUALARA CEVAP VEREN ZÂT, BÜTÜN MAHLÛKATA HÂKİMDİR.
Öyleyse, bütün mahlûkata dahi Hâlıktır…. Mesnevi-i Nuriye…………………. "İşte
sen böyle bir Ganiyy-i Mutlakın abdisin. Abdiyetine şuurun varsa, senin elîm
fakrın leziz bir iştiha olur.”…Şualar
..
.