Bu dersimizi mana özünden rasat
edebilmek için; öncelikle hilkat suyunun, hikmet pınarının, hakikat-i eşya
membaının başına gitmeliyiz.
Bu meyanda bir dersin mebdeinde şöyle
demiş:
Bütün mevcudatın hakaiki, bütün
kâinatın hakikati, esmâ-i İlâhiyeye istinad eder.
Herbir şeyin hakikati, bir isme
veyahut çok esmâya istinad eder.
Eşyadaki sıfatlar, san'atlar dahi,
herbiri birer isme dayanıyor.
Hattâ, hakikî fenn-i hikmet Hakîm
ismine ve hakikatli fenn-i tıp Şâfî ismine ve fenn-i hendese Mukaddir ismine,
ve hâkezâ, herbir fen bir isme dayandığı ve onda nihayet bulduğu gibi, bütün
fünun ve kemâlât-ı beşeriye ve tabakat-ı kümmelîn-i insaniyenin hakikatleri
esmâ-i İlâhiyeye istinad eder.
Hattâ, muhakkıkîn-i evliyanın bir
kısmı demişler:
"Hakikî hakaik-i eşya, esmâ-i
İlâhiyedir. Mahiyet-i eşya ise, o hakaikin gölgeleridir. Hattâ, birtek zîhayat
şeyde, yalnız zâhir olarak yirmi kadar esmâ-i İlâhiyenin cilve-i nakşı
görünebilir.
Dolayısıyla her bir eşyanın hakikati,
yani onu meydana getiren asıl neden Esma-İ İlahiye olup,
Esma-ül Hüsna sahibinin kendini
bildirmek, tanıttırmak iradesinin tezahürü noktasında;
Muvafık esmasının hasiyeti ve muhtevi bulunduğu
cilveleri ile mülk ve melekût aynaları
olarak var ettiği mevcudat, masnuat, mahlukat , mubsırât ve gayb alemlerinde ve bu alemlere
serpiştirilmiş çok muhtelif varlıklar,
manidar teşekkül , harika tasvirler, mütenevvi renkler, bedi’ sanatlar , hadsiz rızıklar, kesretli
hayatlar, sevk ve idareler , ihya ve inşalar, türlü türlü tatlar, hayranlık
uyandıran manzaralar, yaşamı idame ettirmek için lazım ve elzem olanalar, ihata
edilmesi mümkün olamayan ilahi ferman ve rabbani mektuplar , asli mahiyeti meçhul duygular, hissiyatın
memzuç nakışları, Levh-i Mahv İspatın yazılıp
bozulan yazıları, Levh-i Mahfuz’un yazıp kurumuş kalemleri, Arşın damı,
Âdem’in (A.S ) alnı ,Cebrail’in kanadı,
Mirat-ı Muhammed’in ( A.S.M) ruhunda ve
nurunda mütecelli olan marifet, muhabbet gibi
ulvi maksatların.. sabit, daim, fıtrî
, kevni ve teşri kanunlar eliyle , aşikar nevamis , sırrı
letâif diliyle kenz-i gınâ-i mahfisinin
kapısını lütfen açarak kendini âyine ve
mazharların kabiliyetlerine göre izhar etmesidir.
Evet, bütün isimleri güzel olan ve
ziyasını mazhar olanların kabiliyetine göre veren ve mazharların istidat aynalarına göre
görünen bir tezahür sahibi tüm noksan sıfatlardan münezzehtir. Zahir ehline
görünen karmaşa ve eşyaya akseden
kargaşa mazharların bu tecelliye karşı verdikleri nakıs aks mukabelesi nedeni iledir………….. *Çünkü, bütün kusurlar
ademden ve kàbiliyetsizlikten ve tahripten ve vazife yapmamaktan—ki birer
ademdirler—ve vücudu olmayan ademî fiillerden geliyor*……………*Evet, şemsin
ziyasıyla, pis maddeler taaffün eder, kokar, berbat olur*………….. *Nasıl ki,
beyaz, güzel güneşin ziyasından bazı maddeler siyahlık ve taaffün alır. O
siyahlık, onun istidadına aittir*……….. *Kesb-i şer, şerdir; halk-ı şer, şer
değildir*……
Buraya kadar bu dersin atfettiği sair
derslerden özümseyip çok sıkışık manalar şeklinde bir araya toplamaya
çalıştığımız hakikat cümlesi …….. *KADERİN HERŞEYİ GÜZELDİR* cümlesidir.
Ki, bu cümle bize her şeyin güzel
cihetinin görünmesi ve gösterilmesi için lazım olan HÜSN-Ü ZANNI temin etsin.
Eğer şahsi dünyamızda, güzel bakıp
güzel görmekten bir nazar, sanattan mas edilecek bir lüb, tefekkürden inikas
eden estetik , tasvirden idrak edilen bir mizan , takdir edebilme nezaketinden
kalbe düşen bir hoşnutluk, tebrik etmek iradesinden neşet eden bir gönül
rahatlığı, teşekkürden kazanılmış bir nezaket eksikliği varsa , anlayış ve
kavrayışımıza engel bazı durumlarımız var demektir.
Çünkü marifet şuaları muhatabın
ayinesinin rengine göre iz düşümü yapacaktır. Kendi mahiyetini bilmeyen..
dünyay neden geldiği hakkında bir fikri olmayan..anlam arayışını tek edip
sadece nefsi arzularının tatmini için çaba içine girmiş ..kendine olan
düşkünlüğü ve gabiliği ile var oluşsal değerini kaybetmiş , tüm özellikleri enaniyetine
hizmet eder bir hale dönüşmüş olan birinin…………… *duyguları, efkârları kâinatın
envâr-ı marifetini getirdiği vakit, nefsinde onu tasdik edecek, ışıklandıracak
ve idame edecek bir madde bulmadığı için, sönerler. Gelen herşey nefsindeki
renklerle boyalanır. Mahz-ı hikmet gelse, nefsinde abesiyet-i mutlaka suretini
alır*………..bunun tam tersi olarak……..Biri nefsini sahibini tanımak için
şartlamış ve gerekli vazifeyi alıp talim edilen programı uygulamış olsa …………. *Emaneti
bihakkın eda eder ve o enenin dürbünüyle, kâinat ne olduğunu ve ne vazife
gördüğünü görür. Ve âfâkî malûmat nefse geldiği vakit, enede bir musaddık
görür; o ulûm, nur ve hikmet olarak kalır, zulmet ve abesiyete inkılâb etmez*…
Demek ki, insanın duyguları, efkârları
kâinatın envâr-ı marifetini getirdiği vakit, nefsinde onu tasdik edecek,
ışıklandıracak ve idame edecek bir madde bulunmalıdır ki, ona misafireten
gönderilen manalar,manzalara, hadisat ,ilgi ve alaka oluşturan şeylerde hakiki
hikmeti, kendine faydalı olacak nimetleri görsün,alsın,hamd ve şükürle izyadına
çalışsın o şevk-i mutlak dairesine neşe içinde girmiş olsun…
Çünkü ……….*Ene*, ( yani Allah’ın kendi
ilahi benliğini ,ihsas ettiği beşeri benlik aynası…..yani, Cenâb-ı Hak, bütün
esmâsını, insanın nefsiyle insana ihsas ediyor manasının hakikati………. ) *künûz-u mahfiye olan esmâ-i İlâhiyenin
anahtarı olduğu gibi, kâinatın tılsım-ı muğlâkının dahi anahtarı olarak bir
muammâ-yı müşkilküşâdır, bir tılsım-ı hayretfezâdır*……….evet……… *Âlemin miftahı
insanın elindedir ve nefsine takılmıştır. Kâinat kapıları zâhiren açık
görünürken, hakikaten kapalıdır*… yani bu kapı insanın kendini bilmesi, kulluk
şurunu takınması , kendisine ışıklanan nuru , eline verilen mücessem nimeti,
hissettiği anlam rüzgarları ile ihsas ve ihsan edilen inamın keyfiyetini
,esrarını anlasın, makasıdı kavrasın.
Evet,
Kısa görüp denizleri, damlalara
çevirme,
Hakikatte, her damlada gizli birer
derya var.
Hülasa, eşyaya ( yani yaratılmış her şeye) bakarken,
öncelikle Allah’ın birliği , hakim-i mutlak oluşu ve her şeyin onun
kudret elinden çıktığı tevhid nazarıyla , sonra hikmet ve illet penceresinden
açılan Marifetullah şuuruyla ve bu iki
babın imtizacından açılan muhabbetullah kapısıyla bakmak lazımdır.
Burada , ince bir manayı ifade
edelim……. ASLINDA YARATILIŞA AİT TÜM SUALLERİN MUTLAK KAT-İ VE EN NET CEVABI
MUHABBETULLAH DAİRESİNDE BULUNMAKTADIR..Tevhid etmeyen bilemez, bilmeyen
sevemez, sevemeyen öğrenemez……
Evet,
………..Vedûd ismine mazhar olan
muhakkıkîn-i evliya, "Bütün kâinatın mayası muhabbettir. Bütün mevcudatın
harekâtı muhabbetledir. Bütün mevcudattaki incizap ve cezbe ve cazibe kanunları
muhabbettendir"…
…………….İşte bundandır ki, Vedûd ismine
mazhar olan muhakkıkîn-i evliya, 'Bütün kâinatın mayası muhabbettir. Bütün
mevcudatın harekatı muhabbetledir. Bütün mevcudattaki incizap ve cezbe ve
cazibe kanunları muhabbettendir.' demişler. Onlardan birisi demiş:"
[(Mealen) 'Felek mest, melek mest,
yıldızlar mest, gökler mest. Bütün canlılar baştan başa mest. Bütün varlıkların
zerreleri beraber ve iç içe mesttirler.']
"Yani, muhabbet-i İlâhiyenin
tecellisinde ve o şarab-ı muhabbetten, herkes istidadına göre mesttir. Malumdur
ki, her kalb, kendine ihsan edeni sever ve hakiki kemâle muhabbet eder ve ulvi
cemale meftun olur. Kendiyle beraber sevdiği ve şefkat ettiği zatlara dahi
ihsan edeni daha pek çok sever."
…………….Elhasıl, biz Şair-i Mısrî'nin
tarzında deriz:
Derya olunca nefes,
Pârelenince kafes,
Tâ kesilince bu ses,
Çağırırım: Yâ Hak, yâ Mevcud, yâ Hayy,
yâ Mâbud,
Yâ Hakîm, yâ Maksud, yâ Rahîm, yâ
Vedûd!
Evet, sadet bağlamında devam edersek,
İnsan tefekkür ve ubudiyet yoluyla
,ilim ve hikmet pergeliyle kendi istidadını işlenir bir mahiyete taşımalı,
kendine bu doğrultuda kemal-i ciddiyet ile yatırım yapmalı ki, düşkün fikirli,
sönük akıllı olmasın...hayat yolculuğu onu ebedi saadete namzet edecek
kazanımlarla bir değer kazansın.
Evet, Rabbimizin yarattığı herşeyin
hem evveli hem ahiri hem zahiri hem batını nihayet derecede bir ölçü ve halk
edilen eşyanın istidadına muvafık bir şekilde tanzim edilmiştir. Eşya beyninde
olan bağlantılar, tepeden tırnağa tesis edilmiş irtibat noktaları , vücudu
teşekkül ettiren tüm unsurların bir plan dahilinde ve işlevsel bir sonuç için
harika bir gözetimle görevlendirilmesi, her mevcuda layık olanın bir tenasüple
verilmesi, cesedin hayatının ruhla idame edilmesi, bedenin hayatının batındaki
bir sistemle sağlanması, yıldızların ve gezegenlerin gözle görülmeyen bir denge
ile evrilip çevrilmesi, zerratın dizilmesi, nefeslerin itası, manevi teçhizatın
döşenmesi gibi bir çok uyum ve
senkronizasyon her şeyi herşeye lüzumlu kılan bir iradenin mükemmel işleyişini
göstermektedir.
Bu nedenle ; bu güzeldir ,bu çirkindir
..bu eksiktir bu değildir.. gibi bu
bütünlüğü bozacak yaklaşımlar cehalettir. Çünkü… *Herşeyde, hattâ en çirkin
görünen şeylerde, hakikî bir hüsün ciheti vardır. Evet, kâinattaki herşey, her
hadise, ya bizzat güzeldir, ona hüsn-ü bizzat denilir; veya neticeleri
cihetiyle güzeldir ki, ona hüsn-ü bilgayr denilir. Bir kısım hadiseler var ki,
zahiri çirkin, müşevveştir. Fakat o zahirî perde altında gayet parlak
güzellikler ve intizamlar var*………
Evet, …………*Herhangi bir şeyin sonu ve
âhiri intizam ve güzellikçe evvelinden aşağı olmadığı gibi; zahiri ve sureti de
san'at ve hikmetçe bâtınından güzel değildir. Öyle ise eşyanın içyüzlerini ve
nihayetlerini sahibsiz zannedip, tesadüflere havale etme. Çiçekle, çiçekten
çıkan semeredeki eser-i san'at ve hikmet; çekirdekle, çekirdekten çıkan filizin
eser-i san'at ve nakşından aşağı değildir*.
*Binaenaleyh Sâni'-i Zülcelal hem
evveldir hem âhir, hem zahirdir hem bâtın*... " *O Evveldir, Âhirdir,
Zâhirdir, Bâtındır*." Hadid Sûresi, 57:3…….." *O herşeyi hakkıyla
işiten, herşeyi hakkıyla bilendir*." Bakara Sûresi, 2:137.
…………….*Evvelsin, senden önce hiçbir
şey yoktur. Sen Ahirsin, senden sonra hiçbir şey yoktur. Sen Zahirsin, senden
üstün hiçbir şey yoktur. Sen Batınsın, senden gizli bir şey yoktur*………. Hz.
Muhammed (A.S.M )
…………Ey insan! İnsan isen, şu güzel
işlere tabiatı, tesadüfü, abesiyeti, dalâleti karıştırma, çirkin etme, çirkin
yapma, çirkin olma………...
El hasıl;
Her neye noksan bakar isen kendi
noksanındır senin,
Gel kemâlinle bak, kendi kemâlindir
senin.
~Hasan Sezai (ks)
……….. DERSİN BURADAN SONRA Kİ BÖLÜMÜNÜ
DİREKT OLARAK “ ALLAH’IN YARATMADAKİ
TİTİZLİĞİ VE ESMA’ÜL HASNASINI HİLKAT VE SANATLA İZHAR EDİŞİNİN,NOKSANSIZ
TASARIM VE TÜM YÖNLERİYLE BİR VARLIĞI VÜCÜDA GETİRİŞİNİN GAYET HARİKA ŞEKİLDE ÖRNEKLEDİĞİ OTUZİKİNCİ
SÖZ ÜÇÜNCÜ MEVKIF ‘IN OKUNMASI TAVSİYE EDİLİR “ …….. DEYİP OKUMAYABİLİRİSİNİZ….
EĞER DEVAM EDERSENİZ İLAVE EDİLEN KISIM ŞÖYLEDİR:
Dersin giriş bölümünde : “ *Hakiki
hakaik-i eşya, esma-i İlahiyedir. Mahiyet-i eşya ise o hakaikin gölgeleridir*.”..Bahsinin
devamından , Allah’ın yaratmaya dair eşyayı
tecelliyat-ı esması ile ihatasının hasiyetine dair harika olan
Otuzikinci Söz Üçüncü Mevkıf’tan birkaç
paragraf alacağız… ki, evvelden ahire, zahirden batına, illetten hikmete nasıl
bir ilim,irade,kudret ile muhatabız bir
miktar marifet aynamıza yansısın…
…………*Nasıl ki gayet mahir bir tasvirci
ve heykeltıraş bir zat, gayet güzel bir çiçekle ve insan cins-i latîfinden
gayet güzel bir hasnânın suret ve heykelini yapmak istese evvela, o iki şeyin
umumî şekillerini bazı hatlarla tayin eder. Şu tayini, bir tanzim iledir, bir
takdir ile yapıyor. Hendeseye istinaden hudut tayin ediyor. Şu tanzim ve
takdir, bir hikmet ve ilim ile yapıldığını gösteriyor ki tanzim ve tahdid
fiilleri, ilim ve hikmet pergârıyla dönüyor. Öyle ise tanzim ve tahdid
arkasında, ilim ve hikmet manaları hükmediyor*.
*Öyle ise ilim ve hikmet pergârı,
kendini gösterecek. İşte kendini gösterdi ki o hudutlar içinde, göz, kulak,
burun, yaprak ve incecik püskülcükler gibi şeylerin tasvirine başladı. Şimdi
görüyoruz ki içindeki pergârın harekâtıyla tayin edilen azalar, sanatkârane ve
inayetkârane düşüyor. Öyle ise o ilim ve hikmet pergârını çeviren, arkada sun’
ve inayet manaları var, hükmediyorlar ve kendilerini gösterecekler*.
*İşte ondandır ki bir hüsün ve ziynete
kabiliyet gösteriyor. Öyle ise sun’ ve inayeti çalıştıran, irade-i tahsin ve
kasd-ı tezyindir. Öyle ise onlar hükmediyorlar ki tezyine, tenvire başladı. Bir
tebessüm vaziyetini gösterdi ve hayattarlık heyetini verdi.*
*Elbette şu tahsin ve tenvir manasını
çalıştıran, lütuf ve kerem manasıdır. Evet o iki mana, onda o derece hükmeder
ki âdeta o çiçek bir lütf-u mücessem, o heykel bir kerem-i mütecessiddir*.
*Şimdi bu mana-yı kerem ve lütfu
çalıştıran ve tahrik eden “teveddüd ve taarrüf” manalarıdır. Yani kendini,
hüneri ile tanıttırmak ve halka kendini sevdirmek manaları arkada hükmediyor*.
*Bu tanıttırmak ve sevdirmek, elbette
meyl-i merhamet ve irade-i nimetten geliyor. Madem rahmet ve irade-i nimet,
arkada hükmediyor. Öyle ise o heykeli, nimetin envaıyla dolduracak, tezyin
edecek, o çiçeğin suretini de bir hediyeye takacak. İşte o heykelin ellerini,
kucağını ve ceplerini kıymettar nimetler ile doldurdu ve o çiçek suretini de
bir mücevherata taktı*.
*Demek, bu rahmet ve irade-i nimeti
çalıştıran, terahhum ve tahannündür. Yani “acımak ve şefkat etmek” manası,
rahmet ve nimeti tahrik ediyor*.
*Ve o müstağni ve hiç kimseye ihtiyacı
olmayan zatta olan terahhum ve tahannün manasını tahrik eden ve izhara sevk
eden, elbette o zattaki manevî cemal ve kemaldir ki tezahür etmek isterler*.
*Ve o cemalin en şirin cüzü olan
muhabbet ve en tatlı kısmı olan rahmet ise sanat âyinesiyle görünmek ve
müştakların gözleriyle kendilerini görmek isterler. Yani cemal ve kemal (çünkü
bizzat sevilirler) her şeyden ziyade kendi kendini severler. Hem hüsündür hem
aşktırlar. Hüsün ve aşkın ittihadı bu noktadandır. Cemal madem kendini sever,
kendini âyinelerde görmek ister. İşte heykele konulan ve surete takılan sevimli
nimetler, güzel meyveler, o cemal-i manevînin –kendi kabiliyetlerine göre–
birer lem’asını taşıyorlar. O lem’aları hem cemal sahibine hem başkasına
gösteriyorlar*.
*Aynen öyle de Sâni’-i Hakîm, cenneti
ve dünyayı, semavatı ve zemini, nebatat ve hayvanatı, cin ve insi, melek ve
ruhaniyatı, küllî ve cüz’î bütün eşyayı; cilve-i esmasıyla eşkâlini tahdid
ediyor, tanzim ediyor, birer miktar-ı muayyene veriyor. Onun ile bunlara
“Mukaddir, Munazzım, Musavvir” isimlerini okutturuyor. Öyle bir tarzda şekl-i
umumîsinin hududunu tayin eder ki “Alîm, Hakîm” ismini gösteri*r.
*Sonra ilim ve hikmet cetveliyle, o
hudut içinde, o şeyin tasvirine başlar. Öyle bir tarzda ki sun’ ve inayet
manalarını ve “Sâni’ ve Kerîm” isimlerini gösteriyor*…İlâahir….
Evet,
Bak kitab-ı
kâinatın safha-i rengînine,
Hâme-i zerrin-i kudret, gör ne tasvir eylemiş.
Kalmamış bir nokta-yı muzlim çeşm-i dil erbabına,
Sanki âyâtın Hüdâ, nur ile tahrir eylemiş.
Hem bil ki:
Kitab-ı âlemin evrakıdır eb'âd-ı nâmahdud,
Sütûr-u hâdisat-ı dehrdir âsâr-ı nâmadûd.
Yazılmış destgâh-ı
levh-i mahfuz-u hakikatte
Mücessem lâfz-ı mânidardır,
âlemde her mevcud.
Hem dinle:
Bir baştan diğer başa herşey, her
zaman Lâilâhe İllallah zikrini ilân ediyor ve Yâ Hak, Yâ Hay diye
haykırıyorlar.
…………Evet, "Herbir şeyde, Onun bir
olduğuna delâlet eden bir âyet vardır."………….. diyerek, kalbiyle beraber
nefsi dahi tasdik ederek "Evet, evet" dediler.