22.1.26

Mütalaa Ders notları 64: Bütün mevcudatın hakaiki, bütün kâinatın hakikati, esmâ-i İlâhiyeye istinad eder.

 

 

Bu dersimizi mana özünden rasat edebilmek için; öncelikle hilkat suyunun, hikmet pınarının, hakikat-i eşya membaının başına gitmeliyiz.

 

Bu meyanda bir dersin mebdeinde şöyle demiş:

 

Bütün mevcudatın hakaiki, bütün kâinatın hakikati, esmâ-i İlâhiyeye istinad eder.

 

Herbir şeyin hakikati, bir isme veyahut çok esmâya istinad eder.

 

Eşyadaki sıfatlar, san'atlar dahi, herbiri birer isme dayanıyor.

 

Hattâ, hakikî fenn-i hikmet Hakîm ismine ve hakikatli fenn-i tıp Şâfî ismine ve fenn-i hendese Mukaddir ismine, ve hâkezâ, herbir fen bir isme dayandığı ve onda nihayet bulduğu gibi, bütün fünun ve kemâlât-ı beşeriye ve tabakat-ı kümmelîn-i insaniyenin hakikatleri esmâ-i İlâhiyeye istinad eder.

 

Hattâ, muhakkıkîn-i evliyanın bir kısmı demişler:

 

"Hakikî hakaik-i eşya, esmâ-i İlâhiyedir. Mahiyet-i eşya ise, o hakaikin gölgeleridir. Hattâ, birtek zîhayat şeyde, yalnız zâhir olarak yirmi kadar esmâ-i İlâhiyenin cilve-i nakşı görünebilir.

 

Dolayısıyla her bir eşyanın hakikati, yani onu meydana getiren asıl neden Esma-İ İlahiye olup,

Esma-ül Hüsna sahibinin kendini bildirmek, tanıttırmak iradesinin tezahürü noktasında;

Muvafık esmasının hasiyeti ve muhtevi bulunduğu cilveleri ile  mülk ve melekût aynaları olarak var ettiği mevcudat, masnuat, mahlukat , mubsırât  ve gayb alemlerinde ve bu alemlere serpiştirilmiş çok muhtelif  varlıklar, manidar teşekkül , harika tasvirler, mütenevvi renkler,  bedi’ sanatlar , hadsiz rızıklar, kesretli hayatlar, sevk ve idareler , ihya ve inşalar, türlü türlü tatlar, hayranlık uyandıran manzaralar, yaşamı idame ettirmek için lazım ve elzem olanalar, ihata edilmesi mümkün olamayan ilahi ferman ve rabbani mektuplar ,  asli mahiyeti meçhul duygular, hissiyatın memzuç nakışları,  Levh-i Mahv İspatın yazılıp bozulan yazıları, Levh-i Mahfuz’un yazıp kurumuş kalemleri, Arşın damı, Âdem’in  (A.S ) alnı ,Cebrail’in kanadı, Mirat-ı Muhammed’in ( A.S.M) ruhunda  ve nurunda mütecelli olan marifet, muhabbet gibi  ulvi maksatların..  sabit, daim, fıtrî , kevni  ve teşri  kanunlar eliyle , aşikar nevamis , sırrı letâif  diliyle kenz-i gınâ-i mahfisinin kapısını lütfen açarak kendini  âyine ve mazharların kabiliyetlerine göre izhar etmesidir.

 

Evet, bütün isimleri güzel olan ve ziyasını mazhar olanların kabiliyetine göre veren  ve mazharların istidat aynalarına göre görünen bir tezahür sahibi tüm noksan sıfatlardan münezzehtir. Zahir ehline görünen karmaşa  ve eşyaya akseden kargaşa mazharların bu tecelliye karşı verdikleri nakıs aks mukabelesi  nedeni iledir………….. *Çünkü, bütün kusurlar ademden ve kàbiliyetsizlikten ve tahripten ve vazife yapmamaktan—ki birer ademdirler—ve vücudu olmayan ademî fiillerden geliyor*……………*Evet, şemsin ziyasıyla, pis maddeler taaffün eder, kokar, berbat olur*………….. *Nasıl ki, beyaz, güzel güneşin ziyasından bazı maddeler siyahlık ve taaffün alır. O siyahlık, onun istidadına aittir*……….. *Kesb-i şer, şerdir; halk-ı şer, şer değildir*……

 

Buraya kadar bu dersin atfettiği sair derslerden özümseyip çok sıkışık manalar şeklinde bir araya toplamaya çalıştığımız hakikat cümlesi …….. *KADERİN HERŞEYİ GÜZELDİR* cümlesidir.

 

Ki, bu cümle bize her şeyin güzel cihetinin görünmesi ve gösterilmesi için lazım olan HÜSN-Ü ZANNI temin etsin.

 

Eğer şahsi dünyamızda, güzel bakıp güzel görmekten bir nazar, sanattan mas edilecek bir lüb, tefekkürden inikas eden estetik , tasvirden idrak edilen bir mizan , takdir edebilme nezaketinden kalbe düşen bir hoşnutluk, tebrik etmek iradesinden neşet eden bir gönül rahatlığı, teşekkürden kazanılmış bir nezaket eksikliği varsa , anlayış ve kavrayışımıza engel bazı durumlarımız var demektir.

 

Çünkü marifet şuaları muhatabın ayinesinin rengine göre iz düşümü yapacaktır. Kendi mahiyetini bilmeyen.. dünyay neden geldiği hakkında bir fikri olmayan..anlam arayışını tek edip sadece nefsi arzularının tatmini için çaba içine girmiş ..kendine olan düşkünlüğü ve gabiliği ile var oluşsal değerini kaybetmiş , tüm özellikleri enaniyetine hizmet eder bir hale dönüşmüş olan birinin…………… *duyguları, efkârları kâinatın envâr-ı marifetini getirdiği vakit, nefsinde onu tasdik edecek, ışıklandıracak ve idame edecek bir madde bulmadığı için, sönerler. Gelen herşey nefsindeki renklerle boyalanır. Mahz-ı hikmet gelse, nefsinde abesiyet-i mutlaka suretini alır*………..bunun tam tersi olarak……..Biri nefsini sahibini tanımak için şartlamış ve gerekli vazifeyi alıp talim edilen programı uygulamış olsa …………. *Emaneti bihakkın eda eder ve o enenin dürbünüyle, kâinat ne olduğunu ve ne vazife gördüğünü görür. Ve âfâkî malûmat nefse geldiği vakit, enede bir musaddık görür; o ulûm, nur ve hikmet olarak kalır, zulmet ve abesiyete inkılâb etmez*…

 

Demek ki, insanın duyguları, efkârları kâinatın envâr-ı marifetini getirdiği vakit, nefsinde onu tasdik edecek, ışıklandıracak ve idame edecek bir madde bulunmalıdır ki, ona misafireten gönderilen manalar,manzalara, hadisat ,ilgi ve alaka oluşturan şeylerde hakiki hikmeti, kendine faydalı olacak nimetleri görsün,alsın,hamd ve şükürle izyadına çalışsın o şevk-i mutlak dairesine neşe içinde girmiş olsun…

 

Çünkü ……….*Ene*, ( yani Allah’ın kendi ilahi benliğini ,ihsas ettiği beşeri benlik aynası…..yani, Cenâb-ı Hak, bütün esmâsını, insanın nefsiyle insana ihsas ediyor manasının  hakikati………. )  *künûz-u mahfiye olan esmâ-i İlâhiyenin anahtarı olduğu gibi, kâinatın tılsım-ı muğlâkının dahi anahtarı olarak bir muammâ-yı müşkilküşâdır, bir tılsım-ı hayretfezâdır*……….evet……… *Âlemin miftahı insanın elindedir ve nefsine takılmıştır. Kâinat kapıları zâhiren açık görünürken, hakikaten kapalıdır*… yani bu kapı insanın kendini bilmesi, kulluk şurunu takınması , kendisine ışıklanan nuru , eline verilen mücessem nimeti, hissettiği anlam rüzgarları ile ihsas ve ihsan edilen inamın keyfiyetini ,esrarını anlasın, makasıdı kavrasın.

 

Evet,

Kısa görüp denizleri, damlalara çevirme,

Hakikatte, her damlada gizli birer derya var.

 

Hülasa,  eşyaya ( yani yaratılmış her şeye)   bakarken,  öncelikle Allah’ın birliği , hakim-i mutlak oluşu ve her şeyin onun kudret elinden çıktığı tevhid nazarıyla , sonra hikmet ve illet penceresinden açılan Marifetullah  şuuruyla ve bu iki babın imtizacından açılan muhabbetullah kapısıyla bakmak lazımdır.

 

Burada , ince bir manayı ifade edelim……. ASLINDA YARATILIŞA AİT TÜM SUALLERİN MUTLAK KAT-İ VE EN NET CEVABI MUHABBETULLAH DAİRESİNDE BULUNMAKTADIR..Tevhid etmeyen bilemez, bilmeyen sevemez, sevemeyen öğrenemez……

 

Evet,

 

………..Vedûd ismine mazhar olan muhakkıkîn-i evliya, "Bütün kâinatın mayası muhabbettir. Bütün mevcudatın harekâtı muhabbetledir. Bütün mevcudattaki incizap ve cezbe ve cazibe kanunları muhabbettendir"…

 

…………….İşte bundandır ki, Vedûd ismine mazhar olan muhakkıkîn-i evliya, 'Bütün kâinatın mayası muhabbettir. Bütün mevcudatın harekatı muhabbetledir. Bütün mevcudattaki incizap ve cezbe ve cazibe kanunları muhabbettendir.' demişler. Onlardan birisi demiş:"

 

[(Mealen) 'Felek mest, melek mest, yıldızlar mest, gökler mest. Bütün canlılar baştan başa mest. Bütün varlıkların zerreleri beraber ve iç içe mesttirler.']

 

"Yani, muhabbet-i İlâhiyenin tecellisinde ve o şarab-ı muhabbetten, herkes istidadına göre mesttir. Malumdur ki, her kalb, kendine ihsan edeni sever ve hakiki kemâle muhabbet eder ve ulvi cemale meftun olur. Kendiyle beraber sevdiği ve şefkat ettiği zatlara dahi ihsan edeni daha pek çok sever."

 

…………….Elhasıl, biz Şair-i Mısrî'nin tarzında deriz:

 

Derya olunca nefes,

Pârelenince kafes,

Tâ kesilince bu ses,

Çağırırım: Yâ Hak, yâ Mevcud, yâ Hayy, yâ Mâbud,

 

Yâ Hakîm, yâ Maksud, yâ Rahîm, yâ Vedûd!

 

Evet, sadet bağlamında devam edersek,

 

İnsan tefekkür ve ubudiyet yoluyla ,ilim ve hikmet pergeliyle kendi istidadını işlenir bir mahiyete taşımalı, kendine bu doğrultuda kemal-i ciddiyet ile yatırım yapmalı ki, düşkün fikirli, sönük akıllı olmasın...hayat yolculuğu onu ebedi saadete namzet edecek kazanımlarla bir değer kazansın.

 

Evet, Rabbimizin yarattığı herşeyin hem evveli hem ahiri hem zahiri hem batını nihayet derecede bir ölçü ve halk edilen eşyanın istidadına muvafık bir şekilde tanzim edilmiştir. Eşya beyninde olan bağlantılar, tepeden tırnağa tesis edilmiş irtibat noktaları , vücudu teşekkül ettiren tüm unsurların bir plan dahilinde ve işlevsel bir sonuç için harika bir gözetimle görevlendirilmesi, her mevcuda layık olanın bir tenasüple verilmesi, cesedin hayatının ruhla idame edilmesi, bedenin hayatının batındaki bir sistemle sağlanması, yıldızların ve gezegenlerin gözle görülmeyen bir denge ile evrilip çevrilmesi, zerratın dizilmesi, nefeslerin itası, manevi teçhizatın döşenmesi  gibi bir çok uyum ve senkronizasyon her şeyi herşeye lüzumlu kılan bir iradenin mükemmel işleyişini göstermektedir.

 

Bu nedenle ; bu güzeldir ,bu çirkindir ..bu eksiktir bu değildir..  gibi bu bütünlüğü bozacak yaklaşımlar cehalettir. Çünkü… *Herşeyde, hattâ en çirkin görünen şeylerde, hakikî bir hüsün ciheti vardır. Evet, kâinattaki herşey, her hadise, ya bizzat güzeldir, ona hüsn-ü bizzat denilir; veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki, ona hüsn-ü bilgayr denilir. Bir kısım hadiseler var ki, zahiri çirkin, müşevveştir. Fakat o zahirî perde altında gayet parlak güzellikler ve intizamlar var*………

 

Evet, …………*Herhangi bir şeyin sonu ve âhiri intizam ve güzellikçe evvelinden aşağı olmadığı gibi; zahiri ve sureti de san'at ve hikmetçe bâtınından güzel değildir. Öyle ise eşyanın içyüzlerini ve nihayetlerini sahibsiz zannedip, tesadüflere havale etme. Çiçekle, çiçekten çıkan semeredeki eser-i san'at ve hikmet; çekirdekle, çekirdekten çıkan filizin eser-i san'at ve nakşından aşağı değildir*.

 

*Binaenaleyh Sâni'-i Zülcelal hem evveldir hem âhir, hem zahirdir hem bâtın*... " *O Evveldir, Âhirdir, Zâhirdir, Bâtındır*." Hadid Sûresi, 57:3…….." *O herşeyi hakkıyla işiten, herşeyi hakkıyla bilendir*." Bakara Sûresi, 2:137.

 

 

 

…………….*Evvelsin, senden önce hiçbir şey yoktur. Sen Ahirsin, senden sonra hiçbir şey yoktur. Sen Zahirsin, senden üstün hiçbir şey yoktur. Sen Batınsın, senden gizli bir şey yoktur*………. Hz. Muhammed  (A.S.M )

 

…………Ey insan! İnsan isen, şu güzel işlere tabiatı, tesadüfü, abesiyeti, dalâleti karıştırma, çirkin etme, çirkin yapma, çirkin olma………...

 

El hasıl;

 

Her neye noksan bakar isen kendi noksanındır senin,

Gel kemâlinle bak, kendi kemâlindir senin.

 

~Hasan Sezai (ks)

 

……….. DERSİN BURADAN SONRA Kİ BÖLÜMÜNÜ DİREKT OLARAK  “ ALLAH’IN YARATMADAKİ TİTİZLİĞİ VE ESMA’ÜL HASNASINI HİLKAT VE SANATLA İZHAR EDİŞİNİN,NOKSANSIZ TASARIM VE TÜM YÖNLERİYLE BİR VARLIĞI VÜCÜDA GETİRİŞİNİN  GAYET HARİKA ŞEKİLDE ÖRNEKLEDİĞİ OTUZİKİNCİ SÖZ ÜÇÜNCÜ MEVKIF ‘IN OKUNMASI TAVSİYE EDİLİR “ …….. DEYİP OKUMAYABİLİRİSİNİZ….

 

EĞER DEVAM EDERSENİZ  İLAVE EDİLEN KISIM ŞÖYLEDİR:

 

Dersin giriş bölümünde : “ *Hakiki hakaik-i eşya, esma-i İlahiyedir. Mahiyet-i eşya ise o hakaikin gölgeleridir*.”..Bahsinin devamından , Allah’ın yaratmaya dair eşyayı  tecelliyat-ı esması ile ihatasının hasiyetine dair harika olan Otuzikinci Söz Üçüncü Mevkıf’tan  birkaç paragraf alacağız… ki, evvelden ahire, zahirden batına, illetten hikmete nasıl bir ilim,irade,kudret  ile muhatabız bir miktar marifet aynamıza yansısın…

 

…………*Nasıl ki gayet mahir bir tasvirci ve heykeltıraş bir zat, gayet güzel bir çiçekle ve insan cins-i latîfinden gayet güzel bir hasnânın suret ve heykelini yapmak istese evvela, o iki şeyin umumî şekillerini bazı hatlarla tayin eder. Şu tayini, bir tanzim iledir, bir takdir ile yapıyor. Hendeseye istinaden hudut tayin ediyor. Şu tanzim ve takdir, bir hikmet ve ilim ile yapıldığını gösteriyor ki tanzim ve tahdid fiilleri, ilim ve hikmet pergârıyla dönüyor. Öyle ise tanzim ve tahdid arkasında, ilim ve hikmet manaları hükmediyor*.

 

*Öyle ise ilim ve hikmet pergârı, kendini gösterecek. İşte kendini gösterdi ki o hudutlar içinde, göz, kulak, burun, yaprak ve incecik püskülcükler gibi şeylerin tasvirine başladı. Şimdi görüyoruz ki içindeki pergârın harekâtıyla tayin edilen azalar, sanatkârane ve inayetkârane düşüyor. Öyle ise o ilim ve hikmet pergârını çeviren, arkada sun’ ve inayet manaları var, hükmediyorlar ve kendilerini gösterecekler*.

 

*İşte ondandır ki bir hüsün ve ziynete kabiliyet gösteriyor. Öyle ise sun’ ve inayeti çalıştıran, irade-i tahsin ve kasd-ı tezyindir. Öyle ise onlar hükmediyorlar ki tezyine, tenvire başladı. Bir tebessüm vaziyetini gösterdi ve hayattarlık heyetini verdi.*

 

*Elbette şu tahsin ve tenvir manasını çalıştıran, lütuf ve kerem manasıdır. Evet o iki mana, onda o derece hükmeder ki âdeta o çiçek bir lütf-u mücessem, o heykel bir kerem-i mütecessiddir*.

 

*Şimdi bu mana-yı kerem ve lütfu çalıştıran ve tahrik eden “teveddüd ve taarrüf” manalarıdır. Yani kendini, hüneri ile tanıttırmak ve halka kendini sevdirmek manaları arkada hükmediyor*.

 

*Bu tanıttırmak ve sevdirmek, elbette meyl-i merhamet ve irade-i nimetten geliyor. Madem rahmet ve irade-i nimet, arkada hükmediyor. Öyle ise o heykeli, nimetin envaıyla dolduracak, tezyin edecek, o çiçeğin suretini de bir hediyeye takacak. İşte o heykelin ellerini, kucağını ve ceplerini kıymettar nimetler ile doldurdu ve o çiçek suretini de bir mücevherata taktı*.

 

*Demek, bu rahmet ve irade-i nimeti çalıştıran, terahhum ve tahannündür. Yani “acımak ve şefkat etmek” manası, rahmet ve nimeti tahrik ediyor*.

 

*Ve o müstağni ve hiç kimseye ihtiyacı olmayan zatta olan terahhum ve tahannün manasını tahrik eden ve izhara sevk eden, elbette o zattaki manevî cemal ve kemaldir ki tezahür etmek isterler*.

 

*Ve o cemalin en şirin cüzü olan muhabbet ve en tatlı kısmı olan rahmet ise sanat âyinesiyle görünmek ve müştakların gözleriyle kendilerini görmek isterler. Yani cemal ve kemal (çünkü bizzat sevilirler) her şeyden ziyade kendi kendini severler. Hem hüsündür hem aşktırlar. Hüsün ve aşkın ittihadı bu noktadandır. Cemal madem kendini sever, kendini âyinelerde görmek ister. İşte heykele konulan ve surete takılan sevimli nimetler, güzel meyveler, o cemal-i manevînin –kendi kabiliyetlerine göre– birer lem’asını taşıyorlar. O lem’aları hem cemal sahibine hem başkasına gösteriyorlar*.

 

*Aynen öyle de Sâni’-i Hakîm, cenneti ve dünyayı, semavatı ve zemini, nebatat ve hayvanatı, cin ve insi, melek ve ruhaniyatı, küllî ve cüz’î bütün eşyayı; cilve-i esmasıyla eşkâlini tahdid ediyor, tanzim ediyor, birer miktar-ı muayyene veriyor. Onun ile bunlara “Mukaddir, Munazzım, Musavvir” isimlerini okutturuyor. Öyle bir tarzda şekl-i umumîsinin hududunu tayin eder ki “Alîm, Hakîm” ismini gösteri*r.

 

*Sonra ilim ve hikmet cetveliyle, o hudut içinde, o şeyin tasvirine başlar. Öyle bir tarzda ki sun’ ve inayet manalarını ve “Sâni’ ve Kerîm” isimlerini gösteriyor*…İlâahir….

 

Evet,

 

Bak kitab-ı kâinatın safha-i rengînine,

Hâme-i zerrin-i kudret, gör ne tasvir eylemiş.

Kalmamış bir nokta-yı muzlim çeşm-i dil erbabına,

Sanki âyâtın Hüdâ, nur ile tahrir eylemiş.

 

 

Hem bil ki:

 

Kitab-ı âlemin evrakıdır eb'âd-ı nâmahdud,

Sütûr-u hâdisat-ı dehrdir âsâr-ı nâmadûd.

Yazılmış destgâh-ı levh-i mahfuz-u hakikatte

Mücessem lâfz-ı mânidardır, âlemde her mevcud.

 

 

Hem dinle:

 

Bir baştan diğer başa herşey, her zaman Lâilâhe İllallah zikrini ilân ediyor ve Yâ Hak, Yâ Hay diye haykırıyorlar.

 

…………Evet, "Herbir şeyde, Onun bir olduğuna delâlet eden bir âyet vardır."………….. diyerek, kalbiyle beraber nefsi dahi tasdik ederek "Evet, evet" dediler.