On yedinci lem’a adlı bu risale, Üstadımızın ; inâyet-i Rabbâniye ile, marifet-i
İlâhiyede bir hareket-i fikriye ve bir seyahat-i kalbiye ve bir inkişâfât-ı
ruhiyede tezahür eden bazı lemeât-ı tevhidiye olarak nitelendirdiği çeşitli
içtimai ve şahsi meseleler , enfüsi ve afaki alemde dair hadisler birlikte ,
iman, ubudiyet, cemaat ve İslâmi değerler gibi konulardan müteşekkil bir fihriste gibi tanzim edilmiş bir risaledir.
Derse konu olan bölüm ise, bu risalenin NOTALAR ( bildiriler,
bildirimler ) adıyla isimlendirilmiş on beş (15) bölümden biri olan Yedinci
Nota içinde geçen bir paragrafa aittir.
Bu notanın içeriği hakkında Hâfız Ali (R.H) :
Yedinci Nota: Hayat-ı
içtimaiye-i İslâmiyenin muzır bir mikrobu olan ve terakkiyat-ı ecnebiyede
saadet zannedilen, zulümlü ve zulmetli ihtirasat-ı dünyevîye ehl-i imanı sevk
eden sahtekâr hamiyet-füruşları, Kur’an’ın elmas kılıncıyla öldürerek, irtidada
yüz tutan veyahut mertebe-i fıska inen ehl-i imanı, Kur’an-ı Hakîm’in
hastahanesine alır, tedavi eder… Şeklinde bir şerh notu yazmıştır.
Bizde konuyu mana bütünlüğü içinde ele almak anlamında , hitap ve muhatap karakterleri ile ilgi,etki ve etkileşim
bağlarına bakacağız.
Öncelikli olarak burada hitabın ilk ve açık muhatap ; *Müslümanları dünyaya şiddetle teşvik eden ve san'at ve terakkiyât-ı
ecnebiyeye cebir ile sevk eden bedbaht hamiyetfuruş*’tur. Yani bu karakter güya; Milletinin, yurdunun,
yakınlarının şerefini koruma gayreti, millî şeref ve haysiyet, fazileti ile
hareket ediyormuş gibi davranan ve bu davranış ve niyetiyle aslında bahtsız
,talihini aleyhine çevirmiş bir kimsedir. Bu kimse veya zihniyet hamiyet görüntüsü altında, hamiyetin tam
zıddı bir usulle, insanları zorlayarak ,
üzerlerinde baskı kurarak, yabancıların sanat ve terakkiyatı olarak
kabullendiği bir dünyaya girmelerini
şiddetle teşvik etmektedir.
Onu ikazen ………. *Dikkat
et, bu milletin bazılarının din ile bağlandıkları rabıtaları kopmasın. Eğer
böyle ahmakane, körü körüne topuzların altında bazıların dinden rabıtaları
kopsa, o vakit hayat-ı içtimaiyede bir semm-i kàtil hükmünde o dinsizler zarar
verecekler*…………Yani senin teklif ettiğin ve insanları icbar ile
yönlendirdiğin şeyler bu insanlardan bazılarını bağlı bulundukları değerlerden
uzaklaştırırsa ,onlar dinsiz olur ve bu ipi kopmuş dinsizler, vicdanları
tefessüh ettiğinden ..yani doğru ve yanlışı ayırtan duygu ve düşünce
özelliklerini menfur bir şekilde kaybettiklerinden sosyal hayatı bozan ve öldürücü bir zehir gibi
içtimai dokuyu tahrip eden varlıklara dönüşürler. Çünkü onlar Mürted ( dinden
,hak yoldan sapmış-hain) olmuşlardır. ( Bu bölümde ifade edilmiş olan mürted ve
ondan mülhem fıkıhi kaide satırlarını
almayarak devam edeceğiz)
Bu gelen paragrafta sanki hem FISK ile söyleyen hem de onu
FASIK kulağı ile dinleyen iki muhataba hitaben :……….. ……… *Ey bedbaht, fâsık adam! Fâsıkların kesretine bakıp aldanma ve
"Ekseriyetin efkârı benimle beraberdir" deme. Çünkü fâsık adam, fıskı
isteyerek ve bizzat talep edip girmemiş; belki içine düşmüş, çıkamıyor. Hiçbir
fâsık yoktur ki, salih olmasını temenni etmesin ve âmirini ve reisini
mütedeyyin görmek istemesin. İllâ ki—el-iyâzü billâh!—irtidat ile vicdanı
tefessüh edip, yılan gibi zehirlemekten lezzet alsın*! Demiş…
Yani Ey davranışları ile her şeyi aleyhine çevirmiş ,doğru
yollardan saparak günahlara girmiş, bozgunculuk ve fesat çıkararak hak ve
hakikatten uzaklaşmış adam senin gibi olanların ve kulağını sana verip
dinleyenlerin çokluğuna bakıp aldanma. Kemmiyeten çok ,keyfiyeten hiç hükmünde
olanların çokluğuna bakıp herkes benim gibi düşünüyor, benim gibi hissedip zevk
ediyor, aynı arzuların ve tutkuların
ardından gidiyor zannına kapılma……….Çünkü o insanlar fıskı kast
etmediler, mükerrem fıtratları ile hakkı ararken senin ve senin gibilerin
tuzaklarına düştüler ve orada bulduklarını misk’ü amber zannedip yüzlerine
gözlerine sürüp kirlendiler…Sonra hissetiler ve anladılar ki bu saadet temin
edecek bir şey değildir. Keşke bu dalaletin vekillerini dinleyip bu çukura düşmeseydik.
Bari yaşadığımız hayatta başımızda olanlar bizim gibi olmasa da yaşamımızla
ilgili bir güven noktası bulsak, endişelerimiz onların iyi olması ile
giderilse… diye temenni ederler… belki bir vesile ile bu nedametleri ile o
sefih çukurdan çıkabilirler………. Ancak bütün bütün aklını kaybetmemiş bu zümreye
mukabil, dinden yüz çevirmekle, hakka ardını dönmekle vicdanları çürüyüp ölmüş
olanlar bu pişmanlıkları hissetmezler…Onlar irtidattan gelen duyu ve bilinç
kaybıyla -el-iyâzü billâh- artık zehirlemekten lezzet alır bir hale
gelmişlerdir.
Yukarıda ki paragraftan sonra gelen paragrafta ise…………. Hamiyetfuruş’un ölçü ve dengesini kaybetmiş,neyin ne olduğunu
anlama kabiliyetinden uzaklaşmış istikametsiz aklı ile ,ifsadatla uğraşması ile
merhamet,sezi,sevgi, hakikatin hakiki mahalli olmaktan uzaklaştırıp hasiyetini
bozduğu kalbinine hitaben:…………. *Ey
divane baş ve bozuk kalb! Zanneder misin ki Müslümanlar dünyayı sevmiyorlar
veyahut düşünmüyorlar ki fakr-ı hale düşmüşler; ve ikaza muhtaçtırlar, tâ ki dünyadan
hissesini unutmasınlar*?
*Zannın yanlıştır,
tahminin hatadır. Belki hırs şiddetlenmiş; onun için fakr-ı hale düşüyorlar.
Çünkü mü'minde hırs sebeb-i hasârettir ve sefalettir* …. "*Hırslı kimse
mahrum olur, zarar eder*." *durub-u
emsal hükmüne geçmiştir*…………Diyerek bu sukut ve tedenninin sebebini - divane başlı ve bozuk kalpli hamiyetfuruşa
– Mesele senin zannettiğin gibi bu insanlar
medeniyetin nimetlerinden
faydalanmadıklarından ve onun
tekliflerini dikkate almadıklarından , taşıdığı güya güzellikleri
bilmediklerinden fakr-u zaruret içinde kalmışlarda , sen bu sersemliğinde
onları ikaz edip kendini kaybettiğin o karışık
,kaos dolu dünyaya davet edersin……… bu zannın hatadır ve yanlıştır
şeklinde hikmetli ve merhametli bir
tahlil ile teşhis edip, adeta konun
devamını izah sadedinde şefkatli elini
Müslümanların aldanan ve aldanabilecek
başlarının üzerine koymuş ve …… “ telkinat veya iğfalat ile etkisi
altına girdiği bir şeyi şiddetle arzu etme, ona aşırı derecede tutkun olma,
şiddetli ve sonu gelmeyen istek, taşkın arzu, aç gözlülüğün amacına ulaşmaktan
ziyade insanı zarara uğratan ..velev ulaşsa bile yaptığı çabanın karşılığına
değmeyen… ya da elde etmek mukabilinde günahını ve vebalini boynuna asan .. ve
yahut karşılığında haysiyet ve şerefini kaybettiren .. bir kısım duygu ölümüne
neden olan HIRS denilen kör edici bataklığa dikkat çekmiş… ve müfside zahiren görünen tedenninin cevabını vermiş……
Bu latif tahayyül aynı risalenin dördüncü notasında
geçen üçüncün remzi hatıra getirdi
..Orada bu müşfik sedanın bir aksini şöyle söylemiş:
ÜÇÜNCÜ REMİZ: Ey
insan! Fâtır-ı Hakîmin senin mahiyetine koyduğu en garip bir hâlet şudur ki:
Bazan dünyaya
yerleşemiyorsun, zindanda boğazı sıkılmış adam gibi "of, of" deyip
dünyadan daha geniş bir yer istediğin halde; bir zerrecik, bir iş, bir hatıra,
bir dakika içine girip yerleşiyorsun. Koca dünyaya yerleşemeyen kalb ve fikrin
o zerrecikte yerleşir. En şiddetli hissiyatınla o dakikacık, o hatıracıkta
dolaşıyorsun.
Hem senin mahiyetine
öyle mânevî cihazat ve lâtifeler vermiş ki, bazıları dünyayı yutsa tok olmaz;
bazıları bir zerreyi kendinde yerleştiremiyor. Baş bir batman taşı kaldırdığı
halde, göz bir saçı kaldıramadığı gibi; o lâtife, bir saç kadar bir sıkleti, yani,
gaflet ve dalâletten gelen küçük bir hâlete dayanamıyor. Hattâ bazan söner ve
ölür.
Madem öyledir, hazer
et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem'a,
bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma.
Çünkü çok küçük şeyler var, çok büyükleri bir cihette yutar. Nasıl küçük bir
cam parçasında gök, yıldızlarıyla beraber içine girip gark oluyor. Hardal gibi
küçük kuvve-i hafızanda, senin sahife-i a'mâlin ekseri ve sahaif-i ömrün ağlebi
içine girdiği gibi, çok cüz'î küçük şeyler var, öyle büyük eşyayı bir cihette
yutar, istiab eder………….
Şimdi derse konu olan ve paragrafla devam edelim:
*Evet insanı dünyaya
çağıran ve sevkeden esbab çoktur*.
*Başta nefis ve
hevası ve ihtiyaç ve havâssı ve duyguları ve şeytanı ve dünyanın surî tatlılığı
ve senin gibi kötü arkadaşları gibi çok dâîleri var*.
Yani , insanı dünyaya çağıran sebepler çoktur ve çok cazip
bir şekilde etkileyici olabilir. Bu sebeplerin başında insanın kendi nefsi ,
yani öz benliği, öncül duyguları , zahirine takılmış peşinci eğilimleri,
hislerini bencil arzularına doğru hareket ettiren ve özellikleri üzerinde makes
bulan beşeri latifeleri, fizyolojik ve psikolojik duyargalarındaki uyarıcı algı
noktaları , zayıf yaratılışı itibariyle çoklu ihtiyaçları , dünya nimetlerinin
numune tatlarına olan fıtri ilgi ve bu hilkat krokisini iyi bilen şeytanın
istismar plan ve uygulamaları ve ona bu yolda yardım eden kötü arkadaşları gibi
bir çok neden çok yönlü körlükler meydana getirebilir.
*Halbuki bâki olan
âhirete ve uzun hayat-ı ebediyeye davet eden azdır*.
Yani buna rağmen ,
insanı ebedi olarak ilgilendiren, gerçek
ve sonsuz hayatına dair hakikatli yaşama davet edenler , onu ebedi
hüsrandan sakındıranlar azdır.
*Eğer sende zerre
mikdar bu bîçare millete karşı hamiyet varsa ve ulüvv-ü himmetten dem vurduğun
yalan olmazsa, hayat-ı bâkiyeye yardım eden azlara imdad etmek lâzım gelir*.
*Yoksa o az dâîleri
susturup, çoklara yardım etsen şeytana arkadaş olursun*.
Yani, ey hamiyet perdesi altında insanların terakki ve
saadetini düşündüğünü ve istediğini söyleyip iddia ve dava eden kişi.. sen bu
davetinde samimi isen , hırs ve sefahat yüzünden tedenni etmiş, fısk çamuruna
düşüp istikametini yitirmiş , doğru yolda yürümek kendisine güçleşmiş , kökleri
sökülmüş, Milliyet-i İslamiye ve dini rabıtaları kopmuş , dalaleti kucağında
bulmuş , cehli ve gafleti ile bu sefaleti öpüp başına koymuş bu çaresiz milleti
gerçekten düşünüyorsan , hakikaten terakkisini istiyorsan ; insanı hakiki
saadete, sonsuz nimete, onurlu yaşam ve hasiyetli bir ömre ,kardeşliğe,
birliğe, paylaşmaya , bir biri ile bir vücudun azaları gibi alakadar olmaya ,
insanlığa, ulvi bağları kurmaya , harabe olmuş kalpleri onarmaya, ümide ,
rahmete ve hidayete , gerçek nimete
kavuşmaya davet edenlere ve bu uğurda çalışan az ve değerli olan kimselere
yardım et….Yoksa bu azların sesini duymazdan
ve gayretlerini görmezden gelirsen istismarcı şeytana arkadaş olursun…
·
*Allah’ın
mesajını görmezden gelen kimseye bir şeytan tahsis ederiz; artık bu onun
arkadaşıdır*.
·
*Kendilerini
doğru yolda zannederken bu şeytanlar onları yoldan saptırıp dururlar*.
·
*Sonunda
o kişi bize gelince -şeytana hitaben- “Keşke seninle aramız doğu ile batı kadar
uzak olsaydı!” der. Ne kötü arkadaş*!.................Zuhruf Suresi - 36-37-38
Dersimiz olan paragrafın akabinde, Müslümanların tedennisine
onların dünya hayatına olan ilgisizlikleri, medeniyetin nimetlerine rağbet etmemeleri,
uygarlığı tanımamaları ve onun öneri ve teklifleri ile iştigal etmediklerinden
fakir kaldıklarını kabullenen ve bu gerekçe ile inandığı ve ifsad olduğu çıkış
yolunu herkes için açmaya çalışan müfsid hamiyetfuruşa devam-ı hitap ederek:
*Âyâ, zanneder misin
ki, bu milletin fakr-ı hali dinden gelen bir zühd ve terk-i dünyadan gelen bir
tembellikten neş'et ediyor? Bu zanda hata ediyorsun. Acaba görmüyor musun ki,
Çin ve Hintteki Mecusî ve Berâhime ve Afrika'daki zenciler gibi, Avrupa'nın tasallutu
altına giren milletler bizden daha fakirdirler? Hem görmüyor musun ki, zarurî
kuttan ziyade Müslümanların elinde bırakılmıyor?*... diye Müslümanlarda
görünen tedenninin din ile ve dünyaya gerektiği kadar ehemmiyet vermemekle
ilgisi olmadığını, *Ya Avrupa kâfir
zalimleri veya Asya münafıkları, desiseleriyle ya çalar veya gasp ettiğini*…
Bu çok yönlü sömürü gerçekliğini Müslüman olmayan ama kendilerine aynı
zındıklarla musallat olunan sair milletlerin fakirliği gösterir ve ispat eder…
Manasını göstermiş…
Yine aynı zihniyete konu devamı bağlamında hitaben;
*Sizin cebren böyle
ehl-i imanı mim'siz medeniyete sevk etmekteki maksadınız, eğer memlekette
âsâyiş ve emniyeti temin ve kolayca idare etmek ise, kat'iyen biliniz ki, hata
ediyorsunuz, yanlış yola sevk ediyorsunuz. Çünkü itikadı sarsılmış, ahlâkı
bozulmuş yüz fâsıkın idaresi ve onlar içinde âsâyiş temini, binler ehl-i
salâhatin idaresinden daha müşküldür*.
Çünkü…………. *bir
Müslüman, hem enbiyayı, hem Rabbini, hem bütün kemâlâtı Muhammed-i Arabî
aleyhissalâtü vesselâm vasıtasıyla biliyor. Onun terbiyesini bırakan ve
zincirinden çıkan, daha hiçbir peygamberi tanımaz ve Allah'ı da tanımaz ve
ruhunda kemâlâtı muhafaza edecek hiçbir esasatı bilemez*…..
…………. *din terbiyesi
olmasa, Müslümanlarda istibdad-ı mutlak ve rüşvet-i mutlakadan başka çare
olamaz. Çünkü, nasıl bir Müslüman, şimdiye kadar hakikî Yahudi ve Nasranî
olmaz, belki dinsiz olur, bütün bütün bozulur. Öyle de, bir Müslüman bolşevik
olamaz. Belki anarşist olur, daha istibdad-ı mutlaktan başka idare edilmez*…………….
…………. *Çünkü kalb-i
insanîden hürmet ve merhamet çıksa, akıl ve zekâvet, o insanları gayet dehşetli
ve gaddar canavarlar hükmüne geçirir; daha siyasetle idare edilmez*…………
Evet, devam eden bölüm son paragrafında;
*İşte bu esaslara
binaen, ehl-i İslâm dünyaya ve hırsa sevk olunmaya ve teşvik edilmeye muhtaç
değildirler. Terakkiyat ve âsâyişler bununla temin edilmez*…dedikten sonra
çıkış yolunu;
*Belki mesailerinin
tanzimine ve mâbeynlerindeki emniyetin tesisine ve teavün düsturunun teshiline
muhtaçtırlar. Bu ihtiyaç da, dinin evâmir-i kudsiyesiyle ve takvâ ve salâbet-i
diniye ile olur*………Şeklinde göstermiş…
Yani, maddi ilerleyiş ve gelişim için : fıtraten medeni olan
ve mahiyet itibariyle ebna-yı cinsi ile teşriki mesaiye mecbur olan insanların
içtimai hayatlarının bir iş planı dahilinde
düzenlenmesi , aile çevre ve ülke beynindeki çarpan etkisinin tanımlanmış
mesleki görevler üzerinden etkinleştirilmesi , programlı işleyişin sonuç
getirisinden hissedar kılınması , sistemli uygulamalar , iş birliği
kabiliyetinin geliştirilmesi sosyal güvenlik
gibi akışların temin edilmesi ve
imkanlara erişimin kolaylaştırılması esastır.
Bir örnek:
*Ehl-i san’at, netice-i san’atı ziyade kazanmak için,
iştirak-i san’at cihetinde mühim bir servet elde ediyorlar. Hattâ dikiş
iğneleri yapan on adam, ayrı ayrı yapmaya çalışmışlar. O ferdî çalışmanın, her
günde yalnız üç iğne, o ferdî san’atın meyvesi olmuş. Sonra, teşrikü’l-mesâi
düsturuyla on adam birleşmişler. Biri demir getirip, biri ocak yandırıp, biri
delik açar, biri ocağa sokar, biri ucunu sivriltir, ve hâkezâ*...
*Herbirisi iğne yapmak san’atında yalnız cüz’î bir işle
meşgul olup, iştigal ettiği hizmet basit olduğundan vakit zayi olmayıp, o
hizmette meleke kazanarak, gayet sür’atle işini görmüş. Sonra, o teşrik-i mesâi
ve taksim-i a’mâl düsturuyla olan san’atın semeresini taksim etmişler*.
*Herbirisine bir günde üç iğneye bedel üç yüz iğne düştüğünü
görmüşler. Bu hadise, ehl-i dünyanın san’atkârları arasında, onları teşrik-i
mesâiye sevk etmek için dillerinde destan olmuştur*……… ..L.
Bu verimli aksiyon ve insanlar arasında hakiki güven ve
huzur ortamını ve sürdürülebilir şartlarını
oluşturacak yegâne gerçek ise
ancak ; içinde kusur ve eksiklik bulunmayan ve beşerin zevalsiz saadetini
tazammun eden kudsi emirlere itaat , günahlardan, bozgunculuktan
kaçınmak ve dinin değerlerini sağlam
tutmak, korumak ve bu istikamette yaşamakla mümkün olur….
*DİN HAYATIN HAYATI,
HEM NURU, HEM ESASI. İHYÂ-YI DİN İLE OLUR ŞU MİLLETİN İHYÂSI*………Lemeat…
..