9.1.26

Mütalaa Ders notları 38: Evet, insanı dünyaya çağıran ve sevk eden esbap çoktur..

 

On yedinci lem’a adlı bu risale, Üstadımızın ; inâyet-i Rabbâniye ile, marifet-i İlâhiyede bir hareket-i fikriye ve bir seyahat-i kalbiye ve bir inkişâfât-ı ruhiyede tezahür eden bazı lemeât-ı tevhidiye olarak nitelendirdiği çeşitli içtimai ve şahsi meseleler , enfüsi ve afaki alemde dair hadisler birlikte , iman, ubudiyet, cemaat ve İslâmi değerler gibi konulardan müteşekkil bir  fihriste gibi tanzim edilmiş bir risaledir.

 

Derse konu olan bölüm ise, bu risalenin NOTALAR ( bildiriler, bildirimler ) adıyla isimlendirilmiş on beş (15) bölümden biri olan Yedinci Nota içinde geçen bir paragrafa aittir.

 

Bu notanın içeriği hakkında Hâfız Ali (R.H)  :

 

Yedinci Nota: Hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyenin muzır bir mikrobu olan ve terakkiyat-ı ecnebiyede saadet zannedilen, zulümlü ve zulmetli ihtirasat-ı dünyevîye ehl-i imanı sevk eden sahtekâr hamiyet-füruşları, Kur’an’ın elmas kılıncıyla öldürerek, irtidada yüz tutan veyahut mertebe-i fıska inen ehl-i imanı, Kur’an-ı Hakîm’in hastahanesine alır, tedavi eder… Şeklinde bir şerh notu yazmıştır.

 

Bizde konuyu mana bütünlüğü içinde ele  almak anlamında , hitap ve muhatap  karakterleri ile ilgi,etki ve etkileşim bağlarına bakacağız.

 

Öncelikli olarak burada hitabın   ilk ve açık muhatap ; *Müslümanları dünyaya şiddetle teşvik eden ve san'at ve terakkiyât-ı ecnebiyeye cebir ile sevk eden bedbaht hamiyetfuruş*’tur.  Yani bu karakter güya; Milletinin, yurdunun, yakınlarının şerefini koruma gayreti, millî şeref ve haysiyet, fazileti ile hareket ediyormuş gibi davranan ve bu davranış ve niyetiyle aslında bahtsız ,talihini aleyhine çevirmiş bir kimsedir. Bu kimse veya zihniyet  hamiyet görüntüsü altında, hamiyetin tam zıddı  bir usulle, insanları zorlayarak , üzerlerinde baskı kurarak, yabancıların sanat ve terakkiyatı olarak kabullendiği bir dünyaya girmelerini  şiddetle teşvik etmektedir.

 

Onu ikazen ………. *Dikkat et, bu milletin bazılarının din ile bağlandıkları rabıtaları kopmasın. Eğer böyle ahmakane, körü körüne topuzların altında bazıların dinden rabıtaları kopsa, o vakit hayat-ı içtimaiyede bir semm-i kàtil hükmünde o dinsizler zarar verecekler*…………Yani senin teklif ettiğin ve insanları icbar ile yönlendirdiğin şeyler bu insanlardan bazılarını bağlı bulundukları değerlerden uzaklaştırırsa ,onlar dinsiz olur ve bu ipi kopmuş dinsizler, vicdanları tefessüh ettiğinden ..yani doğru ve yanlışı ayırtan duygu ve düşünce özelliklerini menfur bir şekilde kaybettiklerinden  sosyal hayatı bozan ve öldürücü bir zehir gibi içtimai dokuyu tahrip eden varlıklara dönüşürler. Çünkü onlar Mürted ( dinden ,hak yoldan sapmış-hain) olmuşlardır. ( Bu bölümde ifade edilmiş olan mürted ve ondan mülhem  fıkıhi kaide satırlarını almayarak devam edeceğiz)

Bu gelen paragrafta sanki hem FISK ile söyleyen hem de onu FASIK kulağı ile dinleyen iki muhataba hitaben :……….. ……… *Ey bedbaht, fâsık adam! Fâsıkların kesretine bakıp aldanma ve "Ekseriyetin efkârı benimle beraberdir" deme. Çünkü fâsık adam, fıskı isteyerek ve bizzat talep edip girmemiş; belki içine düşmüş, çıkamıyor. Hiçbir fâsık yoktur ki, salih olmasını temenni etmesin ve âmirini ve reisini mütedeyyin görmek istemesin. İllâ ki—el-iyâzü billâh!—irtidat ile vicdanı tefessüh edip, yılan gibi zehirlemekten lezzet alsın*! Demiş…

 

Yani Ey davranışları ile her şeyi aleyhine çevirmiş ,doğru yollardan saparak günahlara girmiş, bozgunculuk ve fesat çıkararak hak ve hakikatten uzaklaşmış adam senin gibi olanların ve kulağını sana verip dinleyenlerin çokluğuna bakıp aldanma. Kemmiyeten çok ,keyfiyeten hiç hükmünde olanların çokluğuna bakıp herkes benim gibi düşünüyor, benim gibi hissedip zevk ediyor, aynı arzuların ve tutkuların  ardından gidiyor zannına kapılma……….Çünkü o insanlar fıskı kast etmediler, mükerrem fıtratları ile hakkı ararken senin ve senin gibilerin tuzaklarına düştüler ve orada bulduklarını misk’ü amber zannedip yüzlerine gözlerine sürüp kirlendiler…Sonra hissetiler ve anladılar ki bu saadet temin edecek bir şey değildir. Keşke bu dalaletin vekillerini dinleyip bu çukura düşmeseydik. Bari yaşadığımız hayatta başımızda olanlar bizim gibi olmasa da yaşamımızla ilgili bir güven noktası bulsak, endişelerimiz onların iyi olması ile giderilse… diye temenni ederler… belki bir vesile ile bu nedametleri ile o sefih çukurdan çıkabilirler………. Ancak bütün bütün aklını kaybetmemiş bu zümreye mukabil, dinden yüz çevirmekle, hakka ardını dönmekle vicdanları çürüyüp ölmüş olanlar bu pişmanlıkları hissetmezler…Onlar irtidattan gelen duyu ve bilinç kaybıyla -el-iyâzü billâh- artık zehirlemekten lezzet alır bir hale gelmişlerdir.

 

Yukarıda ki paragraftan sonra gelen paragrafta ise…………. Hamiyetfuruş’un  ölçü ve dengesini kaybetmiş,neyin ne olduğunu anlama kabiliyetinden uzaklaşmış istikametsiz aklı ile ,ifsadatla uğraşması ile merhamet,sezi,sevgi, hakikatin hakiki mahalli olmaktan uzaklaştırıp hasiyetini bozduğu kalbinine hitaben:…………. *Ey divane baş ve bozuk kalb! Zanneder misin ki Müslümanlar dünyayı sevmiyorlar veyahut düşünmüyorlar ki fakr-ı hale düşmüşler; ve ikaza muhtaçtırlar, tâ ki dünyadan hissesini unutmasınlar*?

 

*Zannın yanlıştır, tahminin hatadır. Belki hırs şiddetlenmiş; onun için fakr-ı hale düşüyorlar. Çünkü mü'minde hırs sebeb-i hasârettir ve sefalettir* …. "*Hırslı kimse mahrum olur, zarar eder*." *durub-u emsal hükmüne geçmiştir*…………Diyerek bu sukut ve tedenninin sebebini  - divane başlı ve bozuk kalpli hamiyetfuruşa – Mesele senin zannettiğin gibi bu insanlar  medeniyetin nimetlerinden  faydalanmadıklarından  ve onun tekliflerini dikkate almadıklarından , taşıdığı güya güzellikleri bilmediklerinden fakr-u zaruret içinde kalmışlarda , sen bu sersemliğinde onları ikaz edip kendini kaybettiğin o karışık  ,kaos dolu dünyaya davet edersin……… bu zannın hatadır ve yanlıştır şeklinde  hikmetli ve merhametli bir tahlil ile teşhis edip,  adeta konun devamını izah sadedinde  şefkatli elini Müslümanların aldanan ve aldanabilecek  başlarının üzerine koymuş ve …… “ telkinat veya iğfalat ile etkisi altına girdiği bir şeyi şiddetle arzu etme, ona aşırı derecede tutkun olma, şiddetli ve sonu gelmeyen istek, taşkın arzu, aç gözlülüğün amacına ulaşmaktan ziyade insanı zarara uğratan ..velev ulaşsa bile yaptığı çabanın karşılığına değmeyen… ya da elde etmek mukabilinde günahını ve vebalini boynuna asan .. ve yahut karşılığında haysiyet ve şerefini kaybettiren .. bir kısım duygu ölümüne neden olan HIRS denilen kör edici bataklığa dikkat çekmiş… ve müfside  zahiren görünen tedenninin cevabını vermiş……

 

Bu latif tahayyül aynı risalenin dördüncü notasında geçen  üçüncün remzi hatıra getirdi ..Orada bu müşfik sedanın bir aksini şöyle söylemiş:

 

ÜÇÜNCÜ REMİZ: Ey insan! Fâtır-ı Hakîmin senin mahiyetine koyduğu en garip bir hâlet şudur ki:

 

Bazan dünyaya yerleşemiyorsun, zindanda boğazı sıkılmış adam gibi "of, of" deyip dünyadan daha geniş bir yer istediğin halde; bir zerrecik, bir iş, bir hatıra, bir dakika içine girip yerleşiyorsun. Koca dünyaya yerleşemeyen kalb ve fikrin o zerrecikte yerleşir. En şiddetli hissiyatınla o dakikacık, o hatıracıkta dolaşıyorsun.

 

Hem senin mahiyetine öyle mânevî cihazat ve lâtifeler vermiş ki, bazıları dünyayı yutsa tok olmaz; bazıları bir zerreyi kendinde yerleştiremiyor. Baş bir batman taşı kaldırdığı halde, göz bir saçı kaldıramadığı gibi; o lâtife, bir saç kadar bir sıkleti, yani, gaflet ve dalâletten gelen küçük bir hâlete dayanamıyor. Hattâ bazan söner ve ölür.

 

Madem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem'a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma. Çünkü çok küçük şeyler var, çok büyükleri bir cihette yutar. Nasıl küçük bir cam parçasında gök, yıldızlarıyla beraber içine girip gark oluyor. Hardal gibi küçük kuvve-i hafızanda, senin sahife-i a'mâlin ekseri ve sahaif-i ömrün ağlebi içine girdiği gibi, çok cüz'î küçük şeyler var, öyle büyük eşyayı bir cihette yutar, istiab eder………….

 

Şimdi derse konu olan ve paragrafla devam edelim:

 

*Evet insanı dünyaya çağıran ve sevkeden esbab çoktur*.

 

*Başta nefis ve hevası ve ihtiyaç ve havâssı ve duyguları ve şeytanı ve dünyanın surî tatlılığı ve senin gibi kötü arkadaşları gibi çok dâîleri var*.

 

Yani , insanı dünyaya çağıran sebepler çoktur ve çok cazip bir şekilde etkileyici olabilir. Bu sebeplerin başında insanın kendi nefsi , yani öz benliği, öncül duyguları , zahirine takılmış peşinci eğilimleri, hislerini bencil arzularına doğru hareket ettiren ve özellikleri üzerinde makes bulan beşeri latifeleri, fizyolojik ve psikolojik duyargalarındaki uyarıcı algı noktaları , zayıf yaratılışı itibariyle çoklu ihtiyaçları , dünya nimetlerinin numune tatlarına olan fıtri ilgi ve bu hilkat krokisini iyi bilen şeytanın istismar plan ve uygulamaları ve ona bu yolda yardım eden kötü arkadaşları gibi bir çok neden çok yönlü körlükler meydana getirebilir.

 

*Halbuki bâki olan âhirete ve uzun hayat-ı ebediyeye davet eden azdır*.

 

Yani buna rağmen ,  insanı ebedi olarak ilgilendiren, gerçek  ve sonsuz hayatına dair hakikatli yaşama davet edenler , onu ebedi hüsrandan sakındıranlar azdır.

 

*Eğer sende zerre mikdar bu bîçare millete karşı hamiyet varsa ve ulüvv-ü himmetten dem vurduğun yalan olmazsa, hayat-ı bâkiyeye yardım eden azlara imdad etmek lâzım gelir*.

 

*Yoksa o az dâîleri susturup, çoklara yardım etsen şeytana arkadaş olursun*.

 

Yani, ey hamiyet perdesi altında insanların terakki ve saadetini düşündüğünü ve istediğini söyleyip iddia ve dava eden kişi.. sen bu davetinde samimi isen , hırs ve sefahat yüzünden tedenni etmiş, fısk çamuruna düşüp istikametini yitirmiş , doğru yolda yürümek kendisine güçleşmiş , kökleri sökülmüş, Milliyet-i İslamiye ve dini rabıtaları kopmuş , dalaleti kucağında bulmuş , cehli ve gafleti ile bu sefaleti öpüp başına koymuş bu çaresiz milleti gerçekten düşünüyorsan , hakikaten terakkisini istiyorsan ; insanı hakiki saadete, sonsuz nimete, onurlu yaşam ve hasiyetli bir ömre ,kardeşliğe, birliğe, paylaşmaya , bir biri ile bir vücudun azaları gibi alakadar olmaya , insanlığa, ulvi bağları kurmaya , harabe olmuş kalpleri onarmaya, ümide , rahmete ve  hidayete , gerçek nimete kavuşmaya davet edenlere ve bu uğurda çalışan az ve değerli olan kimselere yardım et….Yoksa bu azların sesini duymazdan  ve gayretlerini görmezden gelirsen istismarcı şeytana arkadaş olursun…

 

·         *Allah’ın mesajını görmezden gelen kimseye bir şeytan tahsis ederiz; artık bu onun arkadaşıdır*.

 

·         *Kendilerini doğru yolda zannederken bu şeytanlar onları yoldan saptırıp dururlar*.

 

·         *Sonunda o kişi bize gelince -şeytana hitaben- “Keşke seninle aramız doğu ile batı kadar uzak olsaydı!” der. Ne kötü arkadaş*!.................Zuhruf Suresi - 36-37-38

 

Dersimiz olan paragrafın akabinde, Müslümanların tedennisine onların dünya hayatına olan ilgisizlikleri, medeniyetin nimetlerine rağbet etmemeleri, uygarlığı tanımamaları ve onun öneri ve teklifleri ile iştigal etmediklerinden fakir kaldıklarını kabullenen ve bu gerekçe ile inandığı ve ifsad olduğu çıkış yolunu herkes için açmaya çalışan müfsid hamiyetfuruşa devam-ı hitap ederek:

 

*Âyâ, zanneder misin ki, bu milletin fakr-ı hali dinden gelen bir zühd ve terk-i dünyadan gelen bir tembellikten neş'et ediyor? Bu zanda hata ediyorsun. Acaba görmüyor musun ki, Çin ve Hintteki Mecusî ve Berâhime ve Afrika'daki zenciler gibi, Avrupa'nın tasallutu altına giren milletler bizden daha fakirdirler? Hem görmüyor musun ki, zarurî kuttan ziyade Müslümanların elinde bırakılmıyor?*... diye Müslümanlarda görünen tedenninin din ile ve dünyaya gerektiği kadar ehemmiyet vermemekle ilgisi olmadığını, *Ya Avrupa kâfir zalimleri veya Asya münafıkları, desiseleriyle ya çalar veya gasp ettiğini*… Bu çok yönlü sömürü gerçekliğini Müslüman olmayan ama kendilerine aynı zındıklarla musallat olunan sair milletlerin fakirliği gösterir ve ispat eder… Manasını göstermiş…

 

Yine aynı zihniyete konu devamı bağlamında hitaben;

 

*Sizin cebren böyle ehl-i imanı mim'siz medeniyete sevk etmekteki maksadınız, eğer memlekette âsâyiş ve emniyeti temin ve kolayca idare etmek ise, kat'iyen biliniz ki, hata ediyorsunuz, yanlış yola sevk ediyorsunuz. Çünkü itikadı sarsılmış, ahlâkı bozulmuş yüz fâsıkın idaresi ve onlar içinde âsâyiş temini, binler ehl-i salâhatin idaresinden daha müşküldür*.

 

Çünkü…………. *bir Müslüman, hem enbiyayı, hem Rabbini, hem bütün kemâlâtı Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâm vasıtasıyla biliyor. Onun terbiyesini bırakan ve zincirinden çıkan, daha hiçbir peygamberi tanımaz ve Allah'ı da tanımaz ve ruhunda kemâlâtı muhafaza edecek hiçbir esasatı bilemez*…..

 

…………. *din terbiyesi olmasa, Müslümanlarda istibdad-ı mutlak ve rüşvet-i mutlakadan başka çare olamaz. Çünkü, nasıl bir Müslüman, şimdiye kadar hakikî Yahudi ve Nasranî olmaz, belki dinsiz olur, bütün bütün bozulur. Öyle de, bir Müslüman bolşevik olamaz. Belki anarşist olur, daha istibdad-ı mutlaktan başka idare edilmez*…………….

 

…………. *Çünkü kalb-i insanîden hürmet ve merhamet çıksa, akıl ve zekâvet, o insanları gayet dehşetli ve gaddar canavarlar hükmüne geçirir; daha siyasetle idare edilmez*…………

 

Evet, devam eden bölüm son paragrafında;

 

*İşte bu esaslara binaen, ehl-i İslâm dünyaya ve hırsa sevk olunmaya ve teşvik edilmeye muhtaç değildirler. Terakkiyat ve âsâyişler bununla temin edilmez*…dedikten sonra çıkış yolunu;

 

*Belki mesailerinin tanzimine ve mâbeynlerindeki emniyetin tesisine ve teavün düsturunun teshiline muhtaçtırlar. Bu ihtiyaç da, dinin evâmir-i kudsiyesiyle ve takvâ ve salâbet-i diniye ile olur*………Şeklinde göstermiş…

 

Yani, maddi ilerleyiş ve gelişim için : fıtraten medeni olan ve mahiyet itibariyle ebna-yı cinsi ile teşriki mesaiye mecbur olan insanların içtimai hayatlarının bir iş planı dahilinde  düzenlenmesi , aile çevre ve ülke beynindeki çarpan etkisinin tanımlanmış mesleki görevler üzerinden etkinleştirilmesi , programlı işleyişin sonuç getirisinden hissedar kılınması , sistemli uygulamalar , iş birliği kabiliyetinin geliştirilmesi sosyal güvenlik  gibi akışların temin edilmesi  ve imkanlara erişimin kolaylaştırılması esastır.

 

Bir örnek:

 

*Ehl-i san’at, netice-i san’atı ziyade kazanmak için, iştirak-i san’at cihetinde mühim bir servet elde ediyorlar. Hattâ dikiş iğneleri yapan on adam, ayrı ayrı yapmaya çalışmışlar. O ferdî çalışmanın, her günde yalnız üç iğne, o ferdî san’atın meyvesi olmuş. Sonra, teşrikü’l-mesâi düsturuyla on adam birleşmişler. Biri demir getirip, biri ocak yandırıp, biri delik açar, biri ocağa sokar, biri ucunu sivriltir, ve hâkezâ*...

 

*Herbirisi iğne yapmak san’atında yalnız cüz’î bir işle meşgul olup, iştigal ettiği hizmet basit olduğundan vakit zayi olmayıp, o hizmette meleke kazanarak, gayet sür’atle işini görmüş. Sonra, o teşrik-i mesâi ve taksim-i a’mâl düsturuyla olan san’atın semeresini taksim etmişler*.

 

*Herbirisine bir günde üç iğneye bedel üç yüz iğne düştüğünü görmüşler. Bu hadise, ehl-i dünyanın san’atkârları arasında, onları teşrik-i mesâiye sevk etmek için dillerinde destan olmuştur*……… ..L.

 

Bu verimli aksiyon ve insanlar arasında hakiki güven ve huzur ortamını ve sürdürülebilir şartlarını  oluşturacak yegâne  gerçek ise ancak ; içinde kusur ve eksiklik bulunmayan ve beşerin zevalsiz saadetini tazammun eden  kudsi emirlere  itaat , günahlardan, bozgunculuktan kaçınmak  ve dinin değerlerini sağlam tutmak, korumak ve bu istikamette yaşamakla mümkün olur….

 

*DİN HAYATIN HAYATI, HEM NURU, HEM ESASI. İHYÂ-YI DİN İLE OLUR ŞU MİLLETİN İHYÂSI*………Lemeat…

 

..