İ'lem eyyühe'l-aziz!
Cenab-ı Hakk'ın insana verdiği nimetler, ister âfakî olsun
ister enfüsî olsun, bazı şerait altında insana gelip vusul buluyor.
Mesela ziya, hava, gıda, savt ve sadâ gibi nimetlerden
insanın istifade edebilmesi ancak göz, kulak, ağız, burun gibi vesaitin
açılmasıyla olur.
Bu vesait, Allah'ın halk ve icadıyla olur. İnsanın eli, kesb
ve ihtiyarında yalnız o vesaiti açmaktır.
Binaenaleyh o nimetleri yolda bulmuş gibi sahipsiz, hesapsız
olduğunu zannetmesin.
Ancak Mün'im-i Hakiki'nin kasdıyla gelir, insan da
ihtiyarıyla alır.
Sonra ihtiyaca göre in'am edenin iradesiyle bedeninde
intişar eder. …….. Mesnevî-i Nuriye
…………..
Cenab-ı Hak nimet cihetinde halk ettiği her şey için bir
sunum tarzı belirlemiştir. Bu sunum tarzlarının her birinin kendine göre bir
hayat mertebesi ve sanatlı hikmeti vardır. Bu yaratma hakimiyet ve güzelliğinin
bir tezahürü ve kudretin hadsiz gücünün gayet latif bir gösterimidir.
Ağaçlar, et ve sütünden istifade ettiğimiz hayvanlar, toprak
zeminden midemize uzatılan mütenevvi nebatatın her biri bu nihayetsiz hilkat
estetiğinin ve kendini bu yönüyle de göstermek isteyen mahfi bir
hazinenin, binler perdeler arkasından
kendini tefekkür ehline göstermesi ve şakirin zümresine iltifat-ı şahanesidir.
Bu bağlamda nimetler, tür ve muhataplarına göre zarflara
koyulur. Bir kısmı zahiri bir kısmı ise batıni vesait ile gönderilir. Ve bu
gönderine her nimetin idrak ve istimali için mazharların istidatları, maddi
manevi donanımları, istifade araçları da hazır edilmiştir.
Bu dahi tüm icat,vücut ve muhatap ve mukabele bileşenleri
ile Razık ve Münim’ in itasını ve ikramına mazhar olma bütünlüğüne mazhariyet
tenasübü ve ayine kayfiyeti ile bir
elden çıkmıştır.
Bununla birlikte kudret ,hayata bir hareket tayin ettiğinden
ve faaliyeti ihtiyaçlar belirlediğinden zişuur mahlukatının bu alış verişe
ihtiyaç, iztırar, kavli ve hali bir şekilde tüm hacet meratibi ile teveccüh
etmesi esastır. Ki , alışta farkındalık
, verişte cud ve seha beynindeki imtizaç tahakkuk etsin. Yani bilerek
verilen idrak edilerek alınsın. İşte bu ihtiyaç, iztırar, kavli ve hali
teveccüh beşerin kesbinin miftahıdır. Onunla kerem kapısına gider, halini beyan
eder hissesini alır. Bu noktada kesp olmaz ise takdir olmaz, farkındalık
bulunmaz. Takdir ve farkındalığın olmadığı yerden de ne tefekkür nede şükür
meyvesi alınmaz. Rububiyet ve uluhiyetin
uhdesine aldığı iktizalar ile meydana getirilen nimetlendirmek fiili , insan
fehminde manasını ifade edememiş olur. Bu nedenle idrak ile kesp , yani
anlayarak,görerek elini uzatmak maslahaten elzemdir.
Eğer insan çok şeye ülfet ettiği gibi havadan suya her şeyi
göre göre aleminde basit bir nimet seviyesine indirse ,daha sonra onları esbaba
verebilir ve yolda bulunmuş zannedebilir. Bu vartaya düşmemek için , kendisine
vasıl olan nimetlerdeki vesaiti ve
kendindeki muhatap letaifi ve ihtiyaçlar dairesindeki fıtri istemlerin
karşılığının bi tamamiha verildiği müşahade etmesi lazımdır ki, kendine
,nev’nine vesait muhtaçlara gönderilen hiçbir nimeti tesadüfe hamletmesin.
Çünkü mahlukatın,
masnuatın tüm mevcudatın ihtiyacı olan şeyler onları yaratan ,tüm hacetlerini
görüp bilen ve ona göre tam bir muvafakat ve mutabakat uyumu veren Ancak
Mün'im-i Hakikidir. İnsanda yukarıda arz ettiğimiz ihtiyaç, iztırar, kavli ve
hali vaziyetlerinin diliyle ve ihtiyari ile bilerek, hissederek, görerek
,dokunarak, tadarak vs alır. Yine yukarıda ifade edildiği gibi buradaki mutlak
maslahat, bilerek verenin elinden hakiki keremi bilerek almaktır.
Eğer bu nimetler maddi nimetler ise ihtiyar-ı beşerin alıp
istimali ile birlikte vücuda girer ve tekrar yaratanın ve ikram edenin eliyle
fizyolijik hayata medet verir…
Buraya kadar metne tabi bir yol takibi gelinmiş oldu. Şimdi
ise atıf manalar ile birkaç adım atmaya çalışalım.
Öncelikle nimetlerin ihsanında ve hadisatın cereyanında
Cenab-ı Hak sebepleri istimal etmektedir. Bunun nedeni her zarfta bulunan
mazrufun ehlince kıraatı mümkün olsa da alel ekser kariler bu karineyi
okuyamıyor.
Bu manayı ifade için şöyle demiş:
……..Ey esbab-perest gafil! Esbab bir perdedir; çünkü izzet
ve azamet öyle ister. Fakat iş gören, kudret-i Samedâniyedir; çünkü tevhid ve
celâl öyle ister ve istiklâli iktiza eder.
Sultan-ı Ezelînin memurları, saltanat-ı Rububiyetin
icraatçıları değillerdir. Belki o saltanatın dellâllarıdırlar ve o Rububiyetin
temâşâger nazırlarıdırlar.
Ve o memurlar, o vasıtalar kudretin izzetini, Rububiyetin
haşmetini izhar içindir, tâ umur-u hasise ile kudretin mübaşereti görünmesin.
Acz-âlûd, fakr-pîşe olan insanî bir sultan gibi, acz ve ihtiyaç için memurları
şerik-i saltanat ittihaz etmiş değildir.
Demek esbab vaz edilmiş, tâ aklın nazar-ı zahirîsine karşı
kudretin izzeti muhafaza edilsin. Zira, âyinenin iki vechi gibi, herşeyin bir
mülk ciheti var ki, âyinenin mülevven yüzüne benzer; muhtelif renklere ve
hâlâta medar olabilir.
Biri melekût'tur ki, âyinenin parlak yüzüne benzer. Mülk ve
zahir vechinde, kudret-i Samedâniyenin izzetine ve kemâline münâfi hâlât
vardır. Esbab, o hâlâta hem merci, hem medar olmak için vaz edilmişler.
Fakat melekûtiyet ve hakikat cânibinde herşey şeffaftır,
güzeldir, kudretin bizzat mübaşeretine münasiptir, izzetine münâfi değildir.
Onun için, esbab sırf zahirîdir; melekûtiyette ve hakikatte tesir-i hakikîleri
yoktur.
Hem esbab-ı zahiriyenin diğer bir hikmeti şudur ki: Haksız
şekvâları ve bâtıl itirazları Âdil-i Mutlaka tevcih etmemek için, o şekvâlara,
o itirazlara hedef olacak esbab vaz edilmiştir. Çünkü kusur onlardan çıkıyor ve
onların kabiliyetsizliğinden ileri geliyor.
Bu mesele kendi içinde çok muazzam bir hakikati ders
vermektedir. İrade-i İlahiye ve
tecelliyi esma hakkında çok esrarlı ve perdeli
bir müdafaa ile birlikte, kulları
da ; olan biteni yanlış anlamak, vakayı
kavrayamamak, nefsinin hoşuna gitmemek, aklen idrak edememek, havsalası
almamak, desiseye ve evhama mağlup olmak, hadisatın tazyikiyle dengeyi
kaybetmek, hayal kırıklığına uğramak, itiraza yönelmek , öfkelenmek, isyana meyletmek ,haddi aşmak
gibi girişimlerle başlarına gelecek büyük bir kahırdan muhafaza edin bir hikmet
perdesi icraat-ı Rububiyet üzerine çekilmiş.
Ki, bu perdeler ; hadiselerin devamında meydana çıkan
sonuçların kabulü, tazyikin azalması ile tesirin kırılması , güzel sonuçların
terettübü, müspet düşünce temayülü ,kendine gelme ,durulma gibi haletler ile
silkelenebilir, tozdan topraktan arına bilir ,taciz derine nüfuz etmez ve
onarıla bilirliğin önünü açsın.
Eğer perdeler olmasa, insanlar şekvalarını direkt izhar
etseler, bu cehalet ve cüret Rububiyeti
nankörane tavrı ile müteessir eder, başını örse vurur, elini kırar,
telafisi mümkün olmayan hadler ve hükümlere düçar olunabilir.
Bu perdedarlığın bir başka mahfi bir yönü var ki gayet garip
ve aciptir. O da şudur ki; Cenab-ı Hakkın
vaz ettiği teklifin idrakinde zorlanacak olanlara tanıdığı bir
toleranstır. Yani sizi ademden çıkarıp vücuda getirmem, tecelliyat-ı esmama
mazhar kılmam, marifetimin mihtafını nefsinize takmam, şah damarınızdan yakın
bulunmam , tercihler sunup iradenizden ihtiyarınızla bilerek yönelinişi
istemem, kötülükten ,nifaktan, küfürden uzak durmanızı salık vermem , tahşidat
ve merhametimle üzerinize titrememdeki maksadı anlayamayarak şikayetlerde
bulunmanız, beğenisiz ve takdirsin kalmanız , vicdan ve aklınızı
kullanmadığınızdan sizi mesul kılacağından size sebeplerle boğuşmanız suretiyle
hakikati görmeniz için size zaman tanıyorum… Bir diğer mana ………… Hâlıkın
bütün tezahürat-ı rububiyetine geniş ve küllî bir ubudiyetle mukabele eden ve
bütün makàsıd-ı İlâhiyesine karşı…………….vaziyet-i marziye alan ibadına yüklenen
külfete bir hiffet ve kefaret getirmektir……….
Bu ikinci manaya bir başka açıdan delalet eden bir bab:………. *Hem
o Rahmân'ın nihayetsiz rahmetinden uzak değil ki, nasıl vazife uğrunda,
mücahede işinde telef olan bir nefere şehadet rütbesini veriyor ve kurban
olarak kesilen bir koyuna, âhirette cismanî bir vücud-u bâki vererek Sırat
üstünde, sahibine burâk gibi bir bineklik mertebesini vermekle mükâfatlandırıyor.
Öyle de, sair zîruh ve hayvanatın dahi, kendilerine mahsus vazife-i fıtriye-i
Rabbâniyelerinde ve evâmir-i Sübhâniyenin itaatlerinde telef olan ve şiddetli
meşakkat çeken zîruhların, onlara göre bir çeşit mükâfat-ı ruhaniye ve onların
istidatlarına göre bir nevi ücret-i mâneviye, o tükenmez hazine-i rahmetinden
baîd değil ki bulunmasın; dünyadan gitmelerinden PEK ÇOK İNCİNMESİNLER, belki
memnun olsunlar. Lâ ya'lemu'l-ğaybe illâllah*…………….
Aslında azimet olan ………… *Ey insan-ı müştekî! Sen mâdum
kalmadın, vücut nimetini giydin, hayatı tattın, câmid kalmadın, hayvan olmadın,
İslâmiyet nimetini buldun, dalâlette kalmadın, sıhhat ve selâmet nimetini
gördün, ve hâkezâ... Ey nankör! Daha sen nerede hak kazanıyorsun ki, Cenâb-ı
Hakkın sana verdiği mahz-ı nimet olan vücut mertebelerine mukàbil
şükretmeyerek, imkânât ve ademiyat nev'inde ve senin eline geçmediği ve sen
lâyık olmadığın yüksek nimetlerin sana verilmediğinden, bâtıl bir hırsla
Cenâb-ı Haktan şekvâ ediyorsun ve küfrân-ı nimet ediyorsun*?.......olmasına
rağmen ekser iltimasın sebebi ise …………. "*Rahmetim herşeyi kaplamıştır*."
A'râf Sûresi, 7:156…..Hakikatidir……….
Evet icrat-ı Rububiyetin
ham insan türünün nefsine ağır gelecek yönleri çoktur. Yukarıda işaret
edildiği gibi , Allah hem izzet- i Samadaniye ve Sübhaniyesini aziz tutmak hem de merhamet ettiği kullarının
aciz nefsini şekavet-i ebediyeden
korumak için esbab perdesini var etmiştir.
Ancak bu perde mülk üstüne çekilmiş tenteneli bir perdedir.
Melekût cihetinde ise belki perdeden ziyade zayıf bir tül vardır.
Mesela hayat yirmi sekiz cihetiyle perdesiz bir tecellidir.
Hidayet sebepsiz Allah’ın elindedir.
Hissiyatların tertibi , kuvvaların tanzimi, letaifin tezyini
, halk ve icadın vücudu müstakilen ve bedi’ bir surette onun dest-i
gaybındadır.
Esbab dahil herşeye vurduğu sikke, tanımladığı hasiyet,
deruhte ettiği vezaif, takdir ettiği mahiyet , her şeye hakim olan celal ve
vahidiyet tüm perdeleri dürüp kaldırır.
Bu nedenle mülk ve melekût cihetlerinin hükümleri ayrıdır.
Esbabın tesiri muvakkattır. Manası tahsil edildiğinde zarfı yırtılır ve atılır.
Bu meyanda hikmetten illet tarafına geçiş vaciptir.
Yani;
……… "Hem bir mezraadır. Ek ve mahsulünü al, muhafaza et; muzahrafatını
at, ehemmiyet verme.
"Hem birbiri arkasında daim gelen, geçen âyineler
mecmuasıdır. Öyle ise onlarda tecellî edeni bil, envârını gör ve onlarda
tezahür eden esmânın tecelliyâtını anla ve Müsemmâlarını sev; ve zevâle ve
kırılmaya mahkûm olan o cam parçalarından alâkanı kes.
"Hem seyyar bir ticaretgâhtır. Öyle ise alışverişini
yap, gel; ve senden kaçan ve sana iltifat etmeyen kafilelerin arkalarından
beyhude koşma, yorulma.
"Hem muvakkat bir seyrangâhtır. Öyle ise nazar-ı
ibretle bak ve zahirî, çirkin yüzüne değil, belki Cemîl-i Bâkîye bakan gizli,
güzel yüzüne dikkat et, hoş ve faideli bir tenezzüh yap, dön; ve o güzel
manzaraları irâe eden ve güzelleri gösteren perdelerin kapanmasıyla, akılsız
çocuk gibi ağlama, merak etme.
"Hem bir misafirhanedir. Öyle ise, onu yapan
Mihmandar-ı Kerîmin izni dairesinde ye, iç, şükret. Kanunu dairesinde işle,
hareket et. Sonra arkana bakma, çık, git. Herzekârâne, fuzulî bir surette
karışma. Senden ayrılan ve sana ait olmayan şeylerle mânâsız uğraşma ve geçici
işlerine bağlanıp boğulma"………….
Konuya başka bir açıdan delalet eden bir bab :
………… Esbabın içtimaı, müsebbebin icadına bir duadır. Yani,
esbab bir vaziyet alır ki, o vaziyet bir lisan-ı hal hükmüne geçer; ve
müsebbebi, Kadîr-i Zülcelâlden dua eder, isterler. Meselâ su, hararet, toprak,
ziya, bir çekirdek etrafında bir vaziyet alarak, o vaziyet bir lisan-ı duadır
ki, "Bu çekirdeği ağaç yap, yâ Hâlıkımız" derler. Çünkü, o mu'cize-i
harika-i kudret olan ağaç, o şuursuz, câmid, basit maddelere havale edilmez…………
…………Elhasıl: Sebep gayet âdi, âciz ve ona isnad edilen
müsebbep ise gayet san'atlı ve kıymetli olduğundan, sebebi azleder. Hem
müsebbebin gayesi, faidesi dahi, câhil ve câmid olan esbabı ortadan atar, bir
Sâni-i Hakîmin eline teslim eder. Hem müsebbebin yüzündeki tezyinat ve
maharetler, kendi kudretini zîşuurlara bildirmek isteyen ve kendini sevdirmek
arzu eden bir Sâni-i Hakîme işaret eder…..
Evet, şimdi dersimiz olan paragrafı tekraren alıp konuyu ; hikmet
,hakikat, vazife ,tavzifat , Hak ve ibad esasıyla izah eden bir mütemmim manayı paylaşacağız.
Dersimiz:
İ'lem eyyühe'l-aziz! Cenab-ı Hakk'ın insana verdiği
nimetler, ister âfakî olsun ister enfüsî olsun, bazı şerait altında insana
gelip vusul buluyor. Mesela ziya, hava, gıda, savt ve sadâ gibi nimetlerden
insanın istifade edebilmesi ancak göz, kulak, ağız, burun gibi vesaitin
açılmasıyla olur. Bu vesait, Allah'ın halk ve icadıyla olur. İnsanın eli, kesb
ve ihtiyarında yalnız o vesaiti açmaktır.
Binaenaleyh o nimetleri yolda bulmuş gibi sahipsiz, hesapsız
olduğunu zannetmesin. Ancak Mün'im-i Hakiki'nin kasdıyla gelir, insan da
ihtiyarıyla alır. Sonra ihtiyaca göre in'am edenin iradesiyle bedeninde intişar
eder. ………….Mesnevî-i Nuriye
Mütemmim Bab:
İ'lem eyyühe'l-aziz! Gafil olan insan, kendi vazifesini terk
eder, Allah'ın vazifesiyle meşgul olur. Evet, insan, gafletten dolayı, iktidarı
dahilinde kolay olan ubudiyet vazifesinin terkiyle, zayıf kalbiyle rububiyet
vazife-i sakîlesinin altına girer, altında ezilir. Ve aynı zamanda bütün
istirahatini kaybetmekle âsi, şakî, hâin adamların partisine dahil olur.
Evet, insan bir askerdir. Askerlik vazifesi başka, hükûmetin
vazifesi başkadır. Askerlik vazifesi tâlim, cihad gibi din ve vatanı koruyacak
işlerdir. Hükûmetin vazifesi ise, erzakını, libasını, silâhını vermektir.
Binaenaleyh, erzakını temin için askerliğe ait vazifesini terk edip
ticaretle-meselâ-iştigal eden bir asker, şakî ve hâin olur. Bu itibarla,
insanın Allah'a karşı ubudiyet, vazifesidir. Terk-i kebâir, takvâsıdır. Nefis
ve şeytanla uğraşması, cihadıdır.
Amma gerek nefsine, gerek evlât ve taallûkatına hayat
malzemesini tedarik etmek Allah'ın vazifesidir. Evet, madem hayatı veren Odur.
O hayatı koruyacak levazımatı da O verecektir. Yalnız, hükûmetin asker için
ofislerde cem ettiği erzakı askerlere taşıttırdığı, temizlettirdiği,
öğüttürdüğü, pişirttiği gibi, Cenâb-ı Hak da hayat için lâzım olan levazımatı
küre-i arz ofisinde yaratıp cem ettikten sonra, o erzakın toplanmasını ve sair
ahvalini insana yaptırır ki, insana bir meşguliyet, bir eğlence olsun ve atâlet,
betâlet azabından kurtulsun…….. (Rahmeten ve hikmeten İnsan kesbinin lüzumu )
Ey insan! Rahm-ı mâderde iken, tıfl iken, ihtiyar ve
iktidardan mahrum bir vaziyette iken, seni pek leziz rızıklar ile besleyen
Allah, sen hayatta kaldıkça o rızkı verecektir. Baksana: Her bahar mevsiminde
sath-ı arzda yaratılan enva-ı erzakı kim yaratıyor ve kimler için yaratıyor?
Senin ağzına getirip sokacak değil ya! Yahu, eğlencelere, bahçelere gidip
dallarda sallanan o güleç yüzlü leziz meyveleri koparıp yemek zahmet midir?
Allah insaf versin! ………. ( İnsanın bu kadar ayağına gelen nimetleri tazimle almasını
iktiza eden nazar-ı insafın gerekliliği)
…
Hülâsa: Allah'ı itham etmekle işini terk edip Allah'ın işine
karışma ki, nankör âsiler defterine kaydolmayasın.
Yani O .. Allah Rabliğinin iktiza ettiği her şeyi yerli yerine yaptı ,yapıyor…sende sana
verilmiş cihazat ile kulluğun mucibince
gereğini yap. Haddini bil, ölçülü ol, sınırlara dikkat et, tembellik yapma,
vazifeni uhdene al, sana tanınan meşru dairede amel et , hamd ve şükür , tefekkür ve ubudiyet ile kulca mukabelede bulun…………..
Haşiye:
Aynı maddi nimeler gibi manevi nimetleri karşılayacak insan mahiyetinde bir çok menfez tanzim
edilmiştir.
Örneğin:
…………. Zira insanın nefsi, rahmaniyetin cilveleriyle, kalbi
de rahîmiyetin tecelliyatıyla nimetlendikleri gibi; insanın aklı da hakîmiyetin
letaifiyle zevk alır, telezzüz eder. İşte bu itibarla ağız dolusuyla
“Elhamdülillah” söylemekle hamd ü senaları istilzam eder………..
Evet,
………….Bil ki, şu âlemin fenâsından sonra sana refakat etmeyen
ve dünyanın harabıyla senden mufarakat eden birşeye kalbini bağlamak sana lâyık
değildir. Hususan senin asrının inkırazıyla seni terk edip arka çeviren ve
bahusus berzah seferinde arkadaşlık etmeyen ve hususan seni kabir kapısına
kadar teşyî etmeyen, hususan bir iki
sene zarfında ebedî bir firak ile senden ayrılıp günahını senin boynuna takan,
hususan senin rağmına olarak husulü ânında seni terk eden fâni şeyler ile
kalbini bağlamak kâr-ı akıl değildir.
Eğer aklın varsa, uhrevî inkılâbâtında, berzahî etvârında ve
dünyevî inkılâbâtının müsâdemâtı altında ezilen, bozulan ve ebedî seferde sana
arkadaşlığa muktedir olmayan işleri bırak, ehemmiyet verme, onların zevâlinden
kederlenme.
Sen kendi mahiyetine bak ki: Senin lâtifelerin içinde öyle
bir lâtife var ki, ebedden ve Ebedî Zâttan başkasına razı olamaz. Ondan
başkasına teveccüh edemiyor. Mâsivâsına tenezzül etmez. Bütün dünyayı ona
versen, o fıtrî ihtiyacı tatmin edemez. O şey ise, senin duygularının ve
lâtifelerinin sultanıdır. Fâtır-ı Hakîmin emrine mûtî olan o sultanına itaat
et, kurtul………….
…
.