9.1.26

Mütalaa Ders notları 41: Nefis daima ızdırablar, kalâklar ( endişe huzursuzluklar) içinde evhamdan kurtulup tevekküle yanaşmıyor.

 

 

Şeffafiyet : geçirgen, kendine aksedeni kendi vücudunda gösteren, tecelliye engel olmayan, berrak ve lekesizlikten mürekkep Şeffaf olan…

 

Şeffafiyet sırrı: Şems, şeffafiyet sırrına binaen, şişelerin zerrelerinde, arzın denizlerinde, semânın seyyarelerinde müsavat üzerine tecellî eder.. MN…………. Allah’ın isim ve sıfat tecellilerinin kanun perdesi ile kudret tecellisindeki nevamis , tecellinin mahiyet ve hasiyetinde olan manisiz iletkenlik bağlamında şeffafiyettir.

 

Nasıl güneş ziyasında olan şeffaf özellikle   ,dağ, deniz, meyve, cam parçası, kum tanesi , göz bebeği ayırmadan tecelli ediyorsa , Allah’ın nur olan İsim ve sıfatlarında olan nuraniyet tecellisi tüm yarattıklarına bu şeffafiyetle tecelli eder, ihata eder kuşatır, zahir ve batınına nüfuz eder …

 

Mukabele : Bir şeyin, sunumunu karşılama , karşı karşıya olmamak, yüz yüze gelme , kendine gelene cevap verme, etkileşime geçme ..

 

Mukabele sırrına binaen, merkezdeki bir lâmbanın daireyi teşkil eden ayineler nisbet-i in'ikâsı birdir….MN.

Bir lamba, duvarları ayineler ile kaplı bir odada yakılsa, kendisi merkezi konumunu korumakla birlikte tüm aynalarda zatının mahiyetini gösterir bir şekilde görünür, tüm aynalar onun varlığını gösteren bir hüviyete bürünür ve mukabil durarak o tecelliyi tamamlar ve yansıtır.

İşte Allah’ın yarattıkları onun isim ve sıfatlarını gösteren birere ayinedir. her biri kendi istidat, kabiliyet ve mahiyetine göre mahlukat ve mevcudat zaviyesinden o nur kaynağını , sanat, sıbgat, tasvir gibi özellik istihalesi ile üzerinde gösterir. Süzüp kendi hasiyeti gibi izhar eder. (Zühre çiçeği) karşılık verir, muradi manayı tahakkuk ettirir.

 

Muvazene:  Denge ,ölçü ve ağırlık bakımından denk ve eşit olma durumu..

 

Muvazene sırrına binaen, hassas bir terazinin iki kefesinde iki ceviz veyahut iki güneş bulunsa; hangi kefesine birşey ilâve edilirse, o aşağı iner, ötekisi havaya kalkar MN. ………….Yani kudretin sistemini kevni kanunlar ile kurmasında olan dengelilik , kuvvetler, kütleler , zerreler arasında  itici çekici hassalar bir birini tamamlayan uyum veya zıtlık özellikleriyle öyle hassas bir gerilime sahip olur ki, o gerilimin sağladığı  hiffet , tesis edilen  sistemin suhulet ile kontrolünü denge esası üzerinden temin eder…Dişlilerin uyumlu yerleşimi çok büyük çarkları döndürüp , devasa makinelere kolaylıkla hareket verdiği gibi…

İşte Allah , kainatta var ettiği ve halk ettiği her şeyi bu muvazene üzerine konumlandırıp ona göre özellikle donattığı için bir emirle hadsiz evreni zerreler ile beraber kürelerle birlikte sağa sola çarptırmdan hâkimane ve hakîmane idare eder. Ki , bunu görüyoruz……….  Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun? Sonra gözünü tekrar tekrar çevir de bak; (kusur arayan) göz aradığını bulamadan bitkin olarak sana dönecektir.. (Süre-i Mülk) …

 

İntizam:  Düzgünlük, düzenlilik, tertiplilik..

 

İntizam sırrı: Büyük bir sefineyle gayet küçük bir sefineyi sevk ve tahrik hususunda fark yoktur—kaptan; ister bir çocuk olsun, ister büyük olsun.—Çünkü intizam vardır…… MN. ……….Yani tanzim edilen sistem bir düzen ve düzgünlük  üzere bina edildiğinden ,engelleyici çarpıklıklar bulunmadığından hareket verilip kontrol edilecek olan şey ne olursa olsun onun sevk ve idaresi bir parmakla yapılabilir kolaylıktadır. Örneğin ..aynı insan bisiklet sürebilirken aynı anda TIR da kullanabilir uçak da uçurabilir.

İşte Rabbimiz, var ettiği ve işletim yasası olarak uyguladığı bu tertiplilik hali ile tüm yarattıklarını bu nevamis ile bağlayarak işleyiş ahengini pürüzsüz olarak sağlar.

 

Tecerrüt: Uzaklaşmış olma, uzaklaşma, soyutlanma, sıyrılma..

 

Yani, Allah’ın yarattıkları cinsinde olmaması, hiçbir kanuna ve kaydın tesir ve tasarrufu altında bulunmaması, madde ve maddilik ile bir kalıbı şeklini almaması , O’nun hiçbir şeye benzememesini ifade ederken, herşeyin ondan nihayetsiz uzaklığını, onun ise her şeye  rahmetiyle yakın olduğunu ………………. Fâtır-ı Hakîmin kâinattan sonsuz bir uzaklığı olduğu gibi, sonsuz bir kurbiyeti de vardır. Evet, ilim ve kudretiyle bâtınların en bâtınında bulunduğu gibi, fevklerin de en fevkinde bulunuyor. Hiçbir şeyde dahil olmadığı gibi, hiçbir şeyden de hariç değildir..M.N……..

 

“O (Allah) her şeyden sezilir Zâhir, hiçbir şeyle bilinmez Bâtın’dır.” Elmalılı Hamdi Yazır R.H

 

İşte Allah, kayıtsız mücerret varlığı ile hiçbir bağlılık ve zorunluluk olmadan, bir temasa takılmadan, manisiz bir şekilde her şey ile ilgilidir, tasarruf eder, küçük büyük onu şaşırtmaz mutlak soyut bir serbestiyet içinde ve nurani mahiyetiyle bir küçük arı ile bir gergedanın sevk ve idaresi onu şaşırtmaz ve zorlayamaz……………. Hem ezelî, ebedî, sermedî, her cihetçe kemâl-i mutlakta ve istiğnâ-yı mutlakta, maddeden mücerred, mekândan, kayıttan, imkândan münezzeh, müberrâ, muallâ olan bir Zât-ı Akdes…….L.

 

 İtaat: Emre uyma, söz dinleme, boyun eğme…

 

………. bilmüşahede bütün zîhayatların kemâl-i intizamla ubûdiyetkârâne vazifeler görmeleri ve, bilmüşahede, anâsır gibi bütün cemâdâtın KEMÂL-İ İTAATLE ubûdiyetkârâne hizmetleri….S

 

…… vahdâniyetine şehadet ederek kendilerine göre muvazzaf oldukları vazife-i ubûdiyeti KEMÂL-İ İTAATLE yerine getirdikleri…..S

 

………. Ve Hâlık-ı Kerîmin kerem düsturlarından ve erkân-ı kâinatta KEMÂL-İ İTAATLE imtisal edilen düstur-u teavünle, nebâtat hayvânâtın imdadına ve hayvânat insanların yardımına koşmasından tezahür eden o umumî kanunun rahîmâne, kerîmâne cilveler…………..L.

 

…….. Kâinat sarayında hizmet eden hayvânat, KEMÂL-İ İTAATLE evâmir-i tekvîniyeye imtisal edip….S.

 

………Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi. Ona ve yerküreye: "İsteyerek veya istemeyerek buyruğuma gelin." dedi. Her ikisi de: "İsteyerek geldik" dediler. ……..Fussilet Suresi 11. Ayet

 

………..(Nihayet)  «Ey yer suyunu yut! Ve ey gök (suyunu)  tut!» denildi. Su çekildi; iş bitirildi;……….Hûd Suresi 44. Ayet

 

………..O, gökleri ve yeri örneksiz yaratandır. Bir işe hükmetti mi ona sadece “ol” der, o da hemen oluverir….. Bakara Suresi 117. Ayet

 

Evet,………….. bütün kâinat taht-ı emir ve idaresinde ve heybet ve azameti altında NİHAYET İTAATTE, celâline karşı tezellüldedir… L.

 

Hülasa:  Cenab-ı Hak hiçbir şeye benzemez mahiyetiyle, mekandan münezzeh madden mücerret hasiyeti nuranisiyle, her şeye hükmü geçen emir ve kudretiyle, her şeyi kuşatan hakimiyet ve her şeye hareket veren sevk ve idaresi ve yaratacağı şeye ol diyen iradesiyle , Alim-i Mutlak, Kadir-i Mutlak, Hâkim-i Mutlak ‘tır. Küçük büyük hiçbir şey onun nazarından gizlenemez, hiçbir şey huzurunda kaçamaz. O her şeyi gören, bilen ve işitendir..hayat veren ve gözetendir.. Yıldızları direksiz göğe çakan ve tüm galaksileri o sınırsız kuvvet ve iktidarı ile çeviren ve fezada gezdirendir… bu ihata ve  tasarruf ve tecelli her yarattığı üzerinde ve yarattıklarını vücuda getirdiği her zerrede de aynı hakimiyete ve idareye  sahiptir…

 

Söz konusu bu kuşatma, perçeminden tutma, nefesini kavrama isim ve sıfatların tecellisi olan kanunlar perdesi ile gösterilmektedir.

 

Kurduğu düzen ve işletim sistemi öyle bir düzen, tertip, muvazene ve emre inkiyad itaat ve mukabele mizanı üzerindedir ki çatışmasız, sükûnetle vazifelerini görür ve Kadir-i mutlak ve Hâkimi mutlak mutasarrıflarını gösterirler.

 

Her bir kanun emir ve iradenin hicabı olduğundan, iman ve marifet ile aralanması gereken kurbiyet perdeleridir………….

 

………………………

 

Meyil : Eğilme eğim, eğiklik, bir kimse veya başka bir şeye fazla ilgi, sevgi, istek ve ilgi gösterme, temâyül, ilgi duyduğu sevdiği şeye doğru aklı, fikri, gönlü akma , kalben yönelme… … “Ey bu yerlerin hâkimi! Senin bahtına düştüm. Sana dehalet ediyorum ve sana hizmetkârım ve senin rızanı istiyorum ve seni arıyorum….S

 

İhtiyaç: Gereklilikle ortaya çıkan gereksinim, yokluk, yoksulluk, zaruret, bir şeyin lazım olduğunu hissetmek, giderilmesi, temin edilmesi gereken yoksunluk…… Feyâ Rabbî, yâ Hâlıkî, yâ Mâlikî! Seni çağırmakta hüccetim, hâcetimdir. Sana yaptığım dualarda uddetim fâkatimdir. Vesilem, fıkdan-ı hile ve fakrimdir. Hazinem aczimdir. Re’sülmâlim, emellerimdir. Şefîim, Habîbin (aleyhissalâtü vesselâm) ve rahmetindir…MN.

 

İştiyak : Büyük arzu duyma, özleme, özleyiş , kavuşma ,erişme istek ve hislerini yaşama, şevk …. …….. Şimdi, hayatının saadet içindeki kemâli ise, senin hayatının âyinesinde temessül eden Şems-i Ezelînin envârını hissedip sevmektir. Zîşuur olarak Ona şevk göstermektir. Onun muhabbetiyle kendinden geçmektir…Kalbin gözbebeğinde aks-i nurunu yerleştirmektir. S.

 

İncizab: Bir şeyin câzibesine tutulup ona doğru çekilme, câzibesi nedeni ona doğru meyletme, onun cazibesi ile cezbolunma…………  "Fıtrat-ı zişuur olan vicdandaki incizap ve cezbe, bir hakikat-i cazibedarın cezbesiyledir."..M.

 

Her yaratılanın kendi kemal noktasına erişme meyli vardır. Bu meylin kendini gösterebilmesi , fıtri olan temayülün çoğalarak,  muzaaf (kat ka artmış ) bir ihtiyacın ortaya çıkmasıyladır. Ortaya çıkan çoğalmış ihtiyacın tedariki için ise kat kat artmış  iştiyak lazımdır.Bu  İştiyakın ve şevkin  olması maksudun  çekim dairesine girmeye neden olur . Bu incizap ise muhabbete medar olur. Çoklu meyil Meyil, çoğalan ihtiyaç ,coşan  iştiyak ve muhrik incizapla mecz olmuş bir muzaaf meyil  cezbe ile aşka inkılap eder ………………….. El Hasıl: …………………….Ruhun tekemmülâtına göre, merâtib-i muhabbet, merâtib-i esmâya göre inkişaf eder….S.

 

 

…………

 

…………..Nefis daima ızdırablar, kalâklar ( endişe huzursuzluklar) içinde evhamdan kurtulup tevekküle yanaşmıyor.

 

Çünkü , Rabbini tanımıyor. Tanımadığı için tevekkül edemiyor. Onu bilmediğinden sıkıntılarını ve kederini ona tevdi edemiyor…. Bu nedenle yanlış şeylere müracaat ediyor ve onlar ile girdiği o mübaşeret ona evham olarak dönüyor…………………

 

…………Bundan sonra sana verilecek bâki kalan on beş altından, her eline geçtikçe, yarısını ihtiyaten muhafaza et. Yani, gideceğin yerde sana lâzım olacak bazı şeyleri al."

 

Baktım, nefsim razı olmuyor. "Üçte birisini" dedi. Ona da nefsim itaat etmedi. Sonra "Dörtte birisini" dedi. Baktım, nefsim müptelâ olduğu âdetini terk edemiyor. O adam hiddetle yüzünü çevirdi, gitti……… …………..Birden, sıkıntıdan, ne vakit tünel bitecek diye, başımı çıkarıp ileriye baktım. Gördüm ki, tünel kapısı yerine çok delikler görünüyor. O uzun şimendiferden o deliklere adamlar atılıyorlar. Bana mukabil bir delik gördüm; iki tarafında iki mezar taşı dikilmiş. Merakla dikkat ettim. O mezar taşında büyük harflerle "Said" ismi yazılmış gördüm. Teessüf ve hayretimden "Eyvah!" dedim. Birden, o han kapısında bana nasihat eden zâtın sesini işittim. Dedi:

 

"Aklın başına geldi mi?"

 

Dedim: "Evet, geldi. Fakat kuvvet kalmadı, çare yok."

 

Dedi: "Tevbe et, tevekkül et."

 

Dedim: "Ettim."

 

Ayıldım. Eski Said kaybolmuş; Yeni Said olarak kendimi gördüm………S

 

………………… Evet, şu perişan dünyada, âvâre nev-i beşer içinde, semeresiz bir hayatta; sahipsiz, hâmisiz bir surette; âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder. İşte bu âvâre nev-i beşer içinde, bu perişan fâni dünyada; insan, sahibini tanımazsa mâlikini bulmazsa ne kadar bîçare sergerdan olduğunu herkes anlar. Eğer sahibini bulsa mâlikini tanısa o vakit rahmetine iltica eder, kudretine istinad eder. O vahşetgâh dünya, bir tenezzühgâha döner ve bir ticaretgâh olur…………… M…………….Eğer Yusuf A.S gibi "Ben kederimi ve hüznümü ancak Allah'a arz ederim." (Yusuf, 86) dese imanı ona bir emniyet-i tamme veririr………….

 

Fakat İnsan kolayına;

 

Hükm-ü Kadere razı olmuyor…

 

Çünkü nefsi üzerinde bir gözetleyicinin olmuş olmasını istemiyor. Kendini müstakil biliyor. Kötü de olsa kendisine karışılsın istemiyor. Kırılmış el ile dövüşmeyi tercih ediyor. Bundan dolayıda kederden emin olanıyor.

 

Halbuki şemsin tulû' ve gurubu muayyen ve mukadder olduğu gibi, insanın da bu dünyada tulû' ve gurubu ve sair mukadderatı, kalem-i kader ile cebhesinde yazılıdır.

 

İsterse başını taşa vursun ki, o yazıları silsin; fakat başı kırılır, yazılara bir şey olmaz hâ!...MN.

 

Yani insanın yaşayacağı her şey,  Allah’ın onun için belirleyip takdir ettiği hayat şartları olarak manevi eline verilmiştir. Kalem kurumuştur. Yani harita değişmez. İnsan gördüğü ve istemediği, beğenmediği şeylere karşı itiraz etse, başını taşlara vursa ,bağırıp çağırsa bu yazı değişmeyecektir. Bu nedenle insanın tevekkül etmek, kaderinden razı olmakla önünde bulduğu her şeye karşı kabul ve tahammül ile cevap vermek bir iman vazifesidir.

 

İşte bu olumlu davranışlar seçenekli belirlenmiş çıkış yollarını açan, bir iyi niyet  ve dua ile hayra tebdil edilen, bir nazarla mahiyeti menfaate dönüşen kaderde mündemiç nimetlerdendir.

 

Kısaca yaşam parkuru bir çok engel ve engebe ile doludur. Fakat her aşamasının bir çıkış yolu ve usulü vardır. Kader bu kalıbı insan iradesinin önüne koyar ve ihtiyar ve iradesi ile hareket etme kapısını açar. Eğer insan hiçbir şey yapmadan , bu şartları kabul etmeden o eşikte bağırıp çağırsa, itiraz ve isyan etse o parkur asla değişmeyecek  o kişi ise vazifesizliği cihetinde mesul olacak, dövülmeden ağlayan yok’a vücut rengi veren kuruntuları ile baştan mağlup olacaktır.

 

Oysa bismillah tevekeltü alellah deyip  içeri girse.. 8’nci sözdeki iyi kardeş gibi farkındalığını çalıştırsa ne olduğunu anlamaya çalışsa , edeple nida edip yardım istese , o kuyunun duvarı yarılacak ,iyi niyeti ve teslimiyeti ile o parkur tamamen değişip ona dünya ve ahireti kazandıracak olan mahiyetine dönüşecektir.

 

Bu nedenle kadere karşı insanın elinde acz ve istiğfar vardır ki, tevekkülsüz ve teslimiyetsiz kendini özgür olarak kabul edip nefsi için bir haz devşirmeye uğraşıp nankör asiler defterine yazılmasın.

 

"Seni Allah için kesecektim. Fakat bana tükürdün, hiddete geldim. Nefsimin hissesi karıştığı için ihlasım zedelendi.”

 

«Cây-ı ibret bir hâdise:  

 

Bir vakit, İmam-ı Ali Radıyallahü Anh, bir kâfiri yere atmış. Kılıncını çekip keseceği zaman, o kâfir ona tükürmüş. O kâfiri bırakmış, kesmemiş. O kâfir, ona demiş ki: "Neden beni kesmedin?" Dedi: "Seni Allah için kesecektim. Fakat bana tükürdün, hiddete geldim. Nefsimin hissesi karıştığı için ihlasım zedelendi. Onun için seni kesmedim." O kâfir ona dedi: "Beni çabuk kesmen için seni hiddete getirmekti. Madem dininiz bu derece sâfi ve hâlistir, o din haktır." dedi.»

 

Hadisenin  ortaya çıkışı:

 

«Bir savaş sırasında müşriklerden biri meydana çıktı ve kendisiyle çarpışacak birini istedi. Peygamberimiz (A.S.M) Hz. Ali'ye (RA )," Ey Ali, o kâfirle vuruşmak ister misin?" diye sordu.

 

Hz. Ali (RA), "Ey Allah'ın Resûlü, senin dinin uğrunda canım feda olsun. İzin ver ve himmet buyur Allah'ın yardımıyla Müslümanları o kâfirin şerrinden kurtarayım." dedi.

 

Resûlullah (asm), "Ey Ali, seni yerleri ve gökleri yaratan Allah'a ısmarlıyor ve O'na emanet ediyorum." buyurdu.

 

Meydana çıkan Hz. Ali (RA), kâfiri imana davet etti. Kâfir, bu daveti reddedince de vuruşmaya başladı. Biraz sonra yere yıkıp göğsü üzerine çıktı ve kılıncını boğazına dayayıp tekrar imana davet etti. Kurtulamayacağını anlayan kâfir, O'nun yüzüne tükürdü. Bunun üzerine Hz. Ali (RA) kılıncını kınına soktu ve ayağa kalktı. Adam bir mânâ veremedi. Sebebini sordu:

 

"Ey Ali! Ben seni daha çok kızdırayım da, beni bir anda öldüresin ki kurtulayım diye sana tükürdüm. Sen ise kılıncını kınına sokup kalktın. Bunun hikmetini anlayamadım?"

 

Hz. Ali (ra) müşriğin bu merakını şu ibretli cevapla giderdi:

 

"Ey kâfir, seni hemen öldürmeyip beklememin [imana çağırmamın] sebebi İslâm dininin izzeti ve Allah hakkı içindi. Sen yüzüme tükürünce bu benim nefsime ağır geldi. Böyle olunca seni Allah için değil, nefsim için öldürmüş olmaktan korktuğumdan kılıncımı kınına koydum."

 

Bu söz üzerine adam Müslüman olmak istediğini bildirerek şöyle dedi:

 

"Ey Ali! Sizde bu temiz niyet, lütuf ve ihsan olduğuna göre, dininiz haktır. Bana nasıl iman edeceğimi öğret, Müslüman olayım."

 

Hz. Ali (ra), şehadet getirmesini söyledi. Adam, kelime-i şehadet getirerek Müslüman oldu ve ölünceye kadar Hz. Ali'nin (RA) hizmetinde kaldı.»

 

1.       Kaynak: Şemseddin Sivasî, Dört Büyük Halife, s. 282-283

2.       Kaynak : Mesnevî-i Rûmî, Tercüme: Kefafî, c. 1, s. 443

 

Hadiseden aldığımız ibrete ve  çıkarımlarımız:

 

Cihad Allah ve onun dini adına yapılan kutu bir mücahade şeklidir.

 

Şuur düzeyinde olduğunda Cihad Allah’ın emri ile yapıldığından , ihlas hem cihadı cihad yapmak, hem gazilik ve şehitlik gibi makama ulaşmak hem de haklı bir zafer elde etmek adına temel şarttır.

 

Bu meyanda cihad ;  Nefisle mücadele, İslâm’ı tebliğ ve düşmanla savaşma gibi anlamı itibariyle Allah için olduğundan  ubudiyete dahildir.

 

 “Size savaş açanlarla Allah yolunda siz de savaşın, ancak aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez” (el-Bakara 2/190)

 

“Kim onlarla eliyle cihad ederse o mümindir, kim onlarla diliyle cihad ederse o mümindir, kim onlarla kalbiyle cihad ederse o mümindir”. ………Hz. Muhammed A.S.M

 

Özetle görüldüğü üzere Hz. Ali RA imanı , niyeti, yakini onu nefsi ile bir savaşa girmek, asabiyeten ve öfkele ile vuruşmak ‘tan men  ediyor ev Allah’ın emrine iktidaen ve Efendimizin savaş hukuk ve amaç bağlamındaki talimine ittibaen bu hassasiyeti yaşıyor.

 

Nefsine paye vermiyor, düşmanı yere sermiş olmaktan iftihar etmiyor , galibiyeti ilan etmek için bir coşkuya kapılmıyor , kendi güç ve varlığını göstermeye ilgi çekmeye çalışmıyor, hasmı tahkirle onun üzerinde kendi gururunu okşamıyor..bu  karşılaşmayı tam bir vazife-i cihad şuuruyla ifa  ediyor ki, onu hiddete getirmek için gayet uygun bir sebep gelişmesine rağmen , nefsinin bu galibiyetten gelişen mazeretle  paye almak için müdahil olmasının etkisi altına girmiyor, nefsi için hareket etmiyor, onun hoşnutluğunu değil Allah’ın rızasını gözetiyor.

 

Eğer öyle olmasa ,araya başka bir mana girse , hatta savaşçı çok cesur ve düşmanı kıran bir yeteneğe de sahip olsa , hem mücadele onunla kuvvet bulsa da ziyandadır.

 

Konuyla ilgili olarak, Peygamberimizin A.S.M  ordusunda bulunan çeşitli gazvelerde çarpışan , düşmana galip gelen bazı şahısların daha sonra ortaya çıkan ve itiraf ettikleri harp niyetleri  bu konuya bir örnektir…Kimi hurmalığı , kimi gururu, kimi başka bir nefsi amaçla çarpıştığı için bu mücadele onların helâkına sebep  olmuştur.

 

Ve  Efendimiz  A.S.M bu meyanda Hayber de konuyla ilgili şöyle buyurmuştur:

 

 “Allah’a ancak samimiyetle ve gönülden teslim olmuş mü’minler Cennete girebilecektir. Şu da var ki, Allah (isterse), İslâm dinini fâcir (günahkâr) kişilerle de teyid edip güçlendirir”……………….

 

Demek ki, kulluk dahilinde konu ne olursa olsun , herzaman tekrar edildiği ve dikkat çekildiği gibi amalde bağlayıcı rükün, yapılanın  yalnızca Allah için yapılması anlamına gelen İhlastır.

 

Hz. Ali KV bu davranışı ile İhlaslı amelin en zirve noktalarından birini gösteriyor.

 

Savaş gibi gergin bir durum, kontrolsüz hislerin ve telaşlı reflekslerin aklı pek dinlemediği bir vaziyette dengeyi kaybetmeyerek ,yapılması gereken hareketin en güzelini sergilemek  bir müminin kamil bir iman ve nitelikli bir karaktere sahip olduğunun bariz bir göstergesidir.

 

Dolayısıyla hisse mağlup olmamış,desiseye kapılmamış, geyesi yolunda nefsine uymamış, hakkın hatırını kendi hatırından yüksek tutmuş olmanın fazileti ile hem harika bir örnek hem de , öldürmek için yere düşürdüğü bir düşmanın dirilmesine ve cehennemden kurtulmasına vesile olmuş.

 

Bizlerde bu hakikattar hatıradan dersimizi almalı hakkın hatırını nefsimizin hatırından yüksek tutarak ulvi değerlerimizi yaşamalı ve yaşatmalıyız.

 

Düşkünlüklerimizi mazeret olarak ileri sürmemeli, muhataplarımız bizi rencide etse de “Mukabele-i bilmisil kaide-i zâlimânesiyle” karşılık vermeyerek ,akıl ve duygu dengesinde hareket etmeliyiz.

 

Rabbimiz için en faziletli amellerden birisi Affedici olmak ve herşeyde aşırılıktan kaçınmaktır….

 

..

.

 

 

 

 

Hz. Âişe’nin, “Ey Allah’ın resulü! Görüyoruz ki cihad amellerin en faziletlisidir; öyleyse biz de cihad etmeli değil miyiz?” diye sorması üzerine, “Sizin için cihadın en faziletlisi makbul hacdır”…