Şeffafiyet :
geçirgen, kendine aksedeni kendi vücudunda gösteren, tecelliye engel olmayan,
berrak ve lekesizlikten mürekkep Şeffaf olan…
Şeffafiyet sırrı:
Şems, şeffafiyet sırrına binaen,
şişelerin zerrelerinde, arzın denizlerinde, semânın seyyarelerinde müsavat
üzerine tecellî eder.. MN…………. Allah’ın isim ve sıfat tecellilerinin kanun
perdesi ile kudret tecellisindeki nevamis , tecellinin mahiyet ve hasiyetinde
olan manisiz iletkenlik bağlamında şeffafiyettir.
Nasıl güneş ziyasında olan şeffaf özellikle ,dağ, deniz, meyve, cam parçası, kum tanesi
, göz bebeği ayırmadan tecelli ediyorsa , Allah’ın nur olan İsim ve
sıfatlarında olan nuraniyet tecellisi tüm yarattıklarına bu şeffafiyetle
tecelli eder, ihata eder kuşatır, zahir ve batınına nüfuz eder …
Mukabele : Bir
şeyin, sunumunu karşılama , karşı karşıya olmamak, yüz yüze gelme , kendine
gelene cevap verme, etkileşime geçme ..
Mukabele sırrına
binaen, merkezdeki bir lâmbanın daireyi teşkil eden ayineler nisbet-i in'ikâsı
birdir….MN.
Bir lamba, duvarları ayineler ile kaplı bir odada yakılsa,
kendisi merkezi konumunu korumakla birlikte tüm aynalarda zatının mahiyetini
gösterir bir şekilde görünür, tüm aynalar onun varlığını gösteren bir hüviyete
bürünür ve mukabil durarak o tecelliyi tamamlar ve yansıtır.
İşte Allah’ın yarattıkları onun isim ve sıfatlarını gösteren
birere ayinedir. her biri kendi istidat, kabiliyet ve mahiyetine göre mahlukat
ve mevcudat zaviyesinden o nur kaynağını , sanat, sıbgat, tasvir gibi özellik
istihalesi ile üzerinde gösterir. Süzüp kendi hasiyeti gibi izhar eder. (Zühre
çiçeği) karşılık verir, muradi manayı tahakkuk ettirir.
Muvazene: Denge ,ölçü ve ağırlık bakımından denk ve eşit
olma durumu..
Muvazene sırrına binaen, hassas bir terazinin iki kefesinde
iki ceviz veyahut iki güneş bulunsa; hangi kefesine birşey ilâve edilirse, o
aşağı iner, ötekisi havaya kalkar MN. ………….Yani kudretin sistemini kevni
kanunlar ile kurmasında olan dengelilik , kuvvetler, kütleler , zerreler
arasında itici çekici hassalar bir
birini tamamlayan uyum veya zıtlık özellikleriyle öyle hassas bir gerilime sahip
olur ki, o gerilimin sağladığı hiffet ,
tesis edilen sistemin suhulet ile
kontrolünü denge esası üzerinden temin eder…Dişlilerin uyumlu yerleşimi çok
büyük çarkları döndürüp , devasa makinelere kolaylıkla hareket verdiği gibi…
İşte Allah , kainatta var ettiği ve halk ettiği her şeyi bu
muvazene üzerine konumlandırıp ona göre özellikle donattığı için bir emirle
hadsiz evreni zerreler ile beraber kürelerle birlikte sağa sola çarptırmdan
hâkimane ve hakîmane idare eder. Ki , bunu görüyoruz………. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk
görebiliyor musun? Sonra gözünü tekrar tekrar çevir de bak; (kusur arayan) göz
aradığını bulamadan bitkin olarak sana dönecektir.. (Süre-i Mülk) …
İntizam: Düzgünlük, düzenlilik, tertiplilik..
İntizam sırrı: Büyük bir sefineyle gayet küçük bir
sefineyi sevk ve tahrik hususunda fark yoktur—kaptan; ister bir çocuk olsun,
ister büyük olsun.—Çünkü intizam vardır…… MN. ……….Yani tanzim edilen sistem
bir düzen ve düzgünlük üzere bina
edildiğinden ,engelleyici çarpıklıklar bulunmadığından hareket verilip kontrol
edilecek olan şey ne olursa olsun onun sevk ve idaresi bir parmakla yapılabilir
kolaylıktadır. Örneğin ..aynı insan bisiklet sürebilirken aynı anda TIR da
kullanabilir uçak da uçurabilir.
İşte Rabbimiz, var ettiği ve işletim yasası olarak
uyguladığı bu tertiplilik hali ile tüm yarattıklarını bu nevamis ile bağlayarak
işleyiş ahengini pürüzsüz olarak sağlar.
Tecerrüt:
Uzaklaşmış olma, uzaklaşma, soyutlanma, sıyrılma..
Yani, Allah’ın yarattıkları cinsinde olmaması, hiçbir kanuna
ve kaydın tesir ve tasarrufu altında bulunmaması, madde ve maddilik ile bir
kalıbı şeklini almaması , O’nun hiçbir şeye benzememesini ifade ederken,
herşeyin ondan nihayetsiz uzaklığını, onun ise her şeye rahmetiyle yakın olduğunu ………………. Fâtır-ı Hakîmin kâinattan sonsuz bir
uzaklığı olduğu gibi, sonsuz bir kurbiyeti de vardır. Evet, ilim ve kudretiyle
bâtınların en bâtınında bulunduğu gibi, fevklerin de en fevkinde bulunuyor.
Hiçbir şeyde dahil olmadığı gibi, hiçbir şeyden de hariç değildir..M.N……..
“O (Allah) her şeyden
sezilir Zâhir, hiçbir şeyle bilinmez Bâtın’dır.” Elmalılı Hamdi Yazır R.H
İşte Allah, kayıtsız mücerret varlığı ile hiçbir bağlılık ve
zorunluluk olmadan, bir temasa takılmadan, manisiz bir şekilde her şey ile
ilgilidir, tasarruf eder, küçük büyük onu şaşırtmaz mutlak soyut bir
serbestiyet içinde ve nurani mahiyetiyle bir küçük arı ile bir gergedanın sevk
ve idaresi onu şaşırtmaz ve zorlayamaz……………. Hem ezelî, ebedî, sermedî, her cihetçe kemâl-i mutlakta ve istiğnâ-yı
mutlakta, maddeden mücerred, mekândan, kayıttan, imkândan münezzeh, müberrâ,
muallâ olan bir Zât-ı Akdes…….L.
İtaat: Emre uyma, söz dinleme, boyun eğme…
………. bilmüşahede
bütün zîhayatların kemâl-i intizamla ubûdiyetkârâne vazifeler görmeleri ve,
bilmüşahede, anâsır gibi bütün cemâdâtın KEMÂL-İ İTAATLE ubûdiyetkârâne
hizmetleri….S
…… vahdâniyetine
şehadet ederek kendilerine göre muvazzaf oldukları vazife-i ubûdiyeti KEMÂL-İ
İTAATLE yerine getirdikleri…..S
………. Ve Hâlık-ı
Kerîmin kerem düsturlarından ve erkân-ı kâinatta KEMÂL-İ İTAATLE imtisal edilen
düstur-u teavünle, nebâtat hayvânâtın imdadına ve hayvânat insanların yardımına
koşmasından tezahür eden o umumî kanunun rahîmâne, kerîmâne cilveler…………..L.
…….. Kâinat sarayında
hizmet eden hayvânat, KEMÂL-İ İTAATLE evâmir-i tekvîniyeye imtisal edip….S.
………Sonra duman
halinde bulunan göğe yöneldi. Ona ve yerküreye: "İsteyerek veya
istemeyerek buyruğuma gelin." dedi. Her ikisi de: "İsteyerek
geldik" dediler. ……..Fussilet Suresi 11. Ayet
………..(Nihayet) «Ey yer suyunu yut! Ve ey gök (suyunu) tut!» denildi. Su çekildi; iş bitirildi;……….Hûd
Suresi 44. Ayet
………..O, gökleri ve
yeri örneksiz yaratandır. Bir işe hükmetti mi ona sadece “ol” der, o da hemen
oluverir….. Bakara Suresi 117. Ayet
Evet,………….. bütün
kâinat taht-ı emir ve idaresinde ve heybet ve azameti altında NİHAYET İTAATTE,
celâline karşı tezellüldedir… L.
Hülasa: Cenab-ı Hak
hiçbir şeye benzemez mahiyetiyle, mekandan münezzeh madden mücerret hasiyeti
nuranisiyle, her şeye hükmü geçen emir ve kudretiyle, her şeyi kuşatan
hakimiyet ve her şeye hareket veren sevk ve idaresi ve yaratacağı şeye ol diyen
iradesiyle , Alim-i Mutlak, Kadir-i Mutlak, Hâkim-i Mutlak ‘tır. Küçük büyük
hiçbir şey onun nazarından gizlenemez, hiçbir şey huzurunda kaçamaz. O her şeyi
gören, bilen ve işitendir..hayat veren ve gözetendir.. Yıldızları direksiz göğe
çakan ve tüm galaksileri o sınırsız kuvvet ve iktidarı ile çeviren ve fezada
gezdirendir… bu ihata ve tasarruf ve
tecelli her yarattığı üzerinde ve yarattıklarını vücuda getirdiği her zerrede
de aynı hakimiyete ve idareye sahiptir…
Söz konusu bu kuşatma, perçeminden tutma, nefesini kavrama
isim ve sıfatların tecellisi olan kanunlar perdesi ile gösterilmektedir.
Kurduğu düzen ve işletim sistemi öyle bir düzen, tertip,
muvazene ve emre inkiyad itaat ve mukabele mizanı üzerindedir ki çatışmasız,
sükûnetle vazifelerini görür ve Kadir-i mutlak ve Hâkimi mutlak
mutasarrıflarını gösterirler.
Her bir kanun emir ve iradenin hicabı olduğundan, iman ve
marifet ile aralanması gereken kurbiyet perdeleridir………….
………………………
Meyil : Eğilme
eğim, eğiklik, bir kimse veya başka bir şeye fazla ilgi, sevgi, istek ve ilgi
gösterme, temâyül, ilgi duyduğu sevdiği şeye doğru aklı, fikri, gönlü akma ,
kalben yönelme… … “Ey bu yerlerin hâkimi! Senin bahtına düştüm. Sana dehalet
ediyorum ve sana hizmetkârım ve senin rızanı istiyorum ve seni arıyorum….S
İhtiyaç: Gereklilikle
ortaya çıkan gereksinim, yokluk, yoksulluk, zaruret, bir şeyin lazım olduğunu
hissetmek, giderilmesi, temin edilmesi gereken yoksunluk…… Feyâ Rabbî, yâ
Hâlıkî, yâ Mâlikî! Seni çağırmakta hüccetim, hâcetimdir. Sana yaptığım dualarda
uddetim fâkatimdir. Vesilem, fıkdan-ı hile ve fakrimdir. Hazinem aczimdir.
Re’sülmâlim, emellerimdir. Şefîim, Habîbin (aleyhissalâtü vesselâm) ve
rahmetindir…MN.
İştiyak : Büyük
arzu duyma, özleme, özleyiş , kavuşma ,erişme istek ve hislerini yaşama, şevk ….
…….. Şimdi, hayatının saadet içindeki kemâli ise, senin hayatının âyinesinde
temessül eden Şems-i Ezelînin envârını hissedip sevmektir. Zîşuur olarak Ona
şevk göstermektir. Onun muhabbetiyle kendinden geçmektir…Kalbin gözbebeğinde
aks-i nurunu yerleştirmektir. S.
İncizab: Bir
şeyin câzibesine tutulup ona doğru çekilme, câzibesi nedeni ona doğru meyletme,
onun cazibesi ile cezbolunma………… "Fıtrat-ı
zişuur olan vicdandaki incizap ve cezbe, bir hakikat-i cazibedarın
cezbesiyledir."..M.
Her yaratılanın kendi kemal noktasına erişme meyli vardır.
Bu meylin kendini gösterebilmesi , fıtri olan temayülün çoğalarak, muzaaf (kat ka artmış ) bir ihtiyacın ortaya
çıkmasıyladır. Ortaya çıkan çoğalmış ihtiyacın tedariki için ise kat kat artmış
iştiyak lazımdır.Bu İştiyakın ve şevkin olması maksudun çekim dairesine girmeye neden olur . Bu
incizap ise muhabbete medar olur. Çoklu meyil Meyil, çoğalan ihtiyaç
,coşan iştiyak ve muhrik incizapla mecz
olmuş bir muzaaf meyil cezbe ile aşka
inkılap eder ………………….. El Hasıl: …………………….Ruhun tekemmülâtına göre, merâtib-i
muhabbet, merâtib-i esmâya göre inkişaf eder….S.
…………
…………..Nefis daima
ızdırablar, kalâklar ( endişe huzursuzluklar) içinde evhamdan kurtulup
tevekküle yanaşmıyor.
Çünkü , Rabbini tanımıyor. Tanımadığı için tevekkül
edemiyor. Onu bilmediğinden sıkıntılarını ve kederini ona tevdi edemiyor…. Bu
nedenle yanlış şeylere müracaat ediyor ve onlar ile girdiği o mübaşeret ona
evham olarak dönüyor…………………
…………Bundan sonra sana verilecek bâki kalan on beş altından,
her eline geçtikçe, yarısını ihtiyaten muhafaza et. Yani, gideceğin yerde sana
lâzım olacak bazı şeyleri al."
Baktım, nefsim razı olmuyor. "Üçte birisini" dedi.
Ona da nefsim itaat etmedi. Sonra "Dörtte birisini" dedi. Baktım,
nefsim müptelâ olduğu âdetini terk edemiyor. O adam hiddetle yüzünü çevirdi,
gitti……… …………..Birden, sıkıntıdan, ne vakit tünel bitecek diye, başımı çıkarıp
ileriye baktım. Gördüm ki, tünel kapısı yerine çok delikler görünüyor. O uzun
şimendiferden o deliklere adamlar atılıyorlar. Bana mukabil bir delik gördüm;
iki tarafında iki mezar taşı dikilmiş. Merakla dikkat ettim. O mezar taşında
büyük harflerle "Said" ismi yazılmış gördüm. Teessüf ve hayretimden
"Eyvah!" dedim. Birden, o han kapısında bana nasihat eden zâtın
sesini işittim. Dedi:
"Aklın başına geldi mi?"
Dedim: "Evet, geldi. Fakat kuvvet kalmadı, çare
yok."
Dedi: "Tevbe et, tevekkül et."
Dedim: "Ettim."
Ayıldım. Eski Said kaybolmuş; Yeni Said olarak kendimi
gördüm………S
………………… Evet, şu perişan dünyada, âvâre nev-i beşer içinde,
semeresiz bir hayatta; sahipsiz, hâmisiz bir surette; âciz, miskin bir insan,
bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder. İşte bu âvâre nev-i beşer içinde,
bu perişan fâni dünyada; insan, sahibini tanımazsa mâlikini bulmazsa ne kadar
bîçare sergerdan olduğunu herkes anlar. Eğer sahibini bulsa mâlikini tanısa o
vakit rahmetine iltica eder, kudretine istinad eder. O vahşetgâh dünya, bir
tenezzühgâha döner ve bir ticaretgâh olur…………… M…………….Eğer Yusuf A.S gibi "Ben
kederimi ve hüznümü ancak Allah'a arz ederim." (Yusuf, 86) dese imanı ona
bir emniyet-i tamme veririr………….
Fakat İnsan kolayına;
Hükm-ü Kadere razı
olmuyor…
Çünkü nefsi üzerinde bir gözetleyicinin olmuş olmasını
istemiyor. Kendini müstakil biliyor. Kötü de olsa kendisine karışılsın
istemiyor. Kırılmış el ile dövüşmeyi tercih ediyor. Bundan dolayıda kederden
emin olanıyor.
Halbuki şemsin tulû'
ve gurubu muayyen ve mukadder olduğu gibi, insanın da bu dünyada tulû' ve
gurubu ve sair mukadderatı, kalem-i kader ile cebhesinde yazılıdır.
İsterse başını taşa
vursun ki, o yazıları silsin; fakat başı kırılır, yazılara bir şey olmaz hâ!...MN.
Yani insanın
yaşayacağı her şey, Allah’ın onun için
belirleyip takdir ettiği hayat şartları olarak manevi eline verilmiştir. Kalem
kurumuştur. Yani harita değişmez. İnsan gördüğü ve istemediği, beğenmediği
şeylere karşı itiraz etse, başını taşlara vursa ,bağırıp çağırsa bu yazı
değişmeyecektir. Bu nedenle insanın tevekkül etmek, kaderinden razı olmakla
önünde bulduğu her şeye karşı kabul ve tahammül ile cevap vermek bir iman
vazifesidir.
İşte bu olumlu
davranışlar seçenekli belirlenmiş çıkış yollarını açan, bir iyi niyet ve dua ile hayra tebdil edilen, bir nazarla
mahiyeti menfaate dönüşen kaderde mündemiç nimetlerdendir.
Kısaca yaşam parkuru
bir çok engel ve engebe ile doludur. Fakat her aşamasının bir çıkış yolu ve
usulü vardır. Kader bu kalıbı insan iradesinin önüne koyar ve ihtiyar ve
iradesi ile hareket etme kapısını açar. Eğer insan hiçbir şey yapmadan , bu
şartları kabul etmeden o eşikte bağırıp çağırsa, itiraz ve isyan etse o parkur
asla değişmeyecek o kişi ise
vazifesizliği cihetinde mesul olacak, dövülmeden ağlayan yok’a vücut rengi
veren kuruntuları ile baştan mağlup olacaktır.
Oysa bismillah
tevekeltü alellah deyip içeri girse.. 8’nci
sözdeki iyi kardeş gibi farkındalığını çalıştırsa ne olduğunu anlamaya çalışsa
, edeple nida edip yardım istese , o kuyunun duvarı yarılacak ,iyi niyeti ve
teslimiyeti ile o parkur tamamen değişip ona dünya ve ahireti kazandıracak olan
mahiyetine dönüşecektir.
Bu nedenle kadere
karşı insanın elinde acz ve istiğfar vardır ki, tevekkülsüz ve teslimiyetsiz
kendini özgür olarak kabul edip nefsi için bir haz devşirmeye uğraşıp nankör
asiler defterine yazılmasın.
…
"Seni Allah için
kesecektim. Fakat bana tükürdün, hiddete geldim. Nefsimin hissesi karıştığı
için ihlasım zedelendi.”
«Cây-ı ibret bir
hâdise:
Bir vakit, İmam-ı Ali
Radıyallahü Anh, bir kâfiri yere atmış. Kılıncını çekip keseceği zaman, o kâfir
ona tükürmüş. O kâfiri bırakmış, kesmemiş. O kâfir, ona demiş ki: "Neden
beni kesmedin?" Dedi: "Seni Allah için kesecektim. Fakat bana tükürdün,
hiddete geldim. Nefsimin hissesi karıştığı için ihlasım zedelendi. Onun için
seni kesmedim." O kâfir ona dedi: "Beni çabuk kesmen için seni
hiddete getirmekti. Madem dininiz bu derece sâfi ve hâlistir, o din
haktır." dedi.»
Hadisenin ortaya çıkışı:
«Bir savaş sırasında
müşriklerden biri meydana çıktı ve kendisiyle çarpışacak birini istedi.
Peygamberimiz (A.S.M) Hz. Ali'ye (RA )," Ey Ali, o kâfirle vuruşmak ister
misin?" diye sordu.
Hz. Ali (RA),
"Ey Allah'ın Resûlü, senin dinin uğrunda canım feda olsun. İzin ver ve
himmet buyur Allah'ın yardımıyla Müslümanları o kâfirin şerrinden
kurtarayım." dedi.
Resûlullah (asm),
"Ey Ali, seni yerleri ve gökleri yaratan Allah'a ısmarlıyor ve O'na emanet
ediyorum." buyurdu.
Meydana çıkan Hz. Ali
(RA), kâfiri imana davet etti. Kâfir, bu daveti reddedince de vuruşmaya
başladı. Biraz sonra yere yıkıp göğsü üzerine çıktı ve kılıncını boğazına
dayayıp tekrar imana davet etti. Kurtulamayacağını anlayan kâfir, O'nun yüzüne
tükürdü. Bunun üzerine Hz. Ali (RA) kılıncını kınına soktu ve ayağa kalktı.
Adam bir mânâ veremedi. Sebebini sordu:
"Ey Ali! Ben
seni daha çok kızdırayım da, beni bir anda öldüresin ki kurtulayım diye sana
tükürdüm. Sen ise kılıncını kınına sokup kalktın. Bunun hikmetini
anlayamadım?"
Hz. Ali (ra) müşriğin
bu merakını şu ibretli cevapla giderdi:
"Ey kâfir, seni
hemen öldürmeyip beklememin [imana çağırmamın] sebebi İslâm dininin izzeti ve
Allah hakkı içindi. Sen yüzüme tükürünce bu benim nefsime ağır geldi. Böyle
olunca seni Allah için değil, nefsim için öldürmüş olmaktan korktuğumdan kılıncımı
kınına koydum."
Bu söz üzerine adam
Müslüman olmak istediğini bildirerek şöyle dedi:
"Ey Ali! Sizde
bu temiz niyet, lütuf ve ihsan olduğuna göre, dininiz haktır. Bana nasıl iman
edeceğimi öğret, Müslüman olayım."
Hz. Ali (ra), şehadet
getirmesini söyledi. Adam, kelime-i şehadet getirerek Müslüman oldu ve ölünceye
kadar Hz. Ali'nin (RA) hizmetinde kaldı.»
1. Kaynak: Şemseddin Sivasî, Dört Büyük
Halife, s. 282-283
2. Kaynak : Mesnevî-i Rûmî, Tercüme: Kefafî,
c. 1, s. 443
Hadiseden aldığımız
ibrete ve çıkarımlarımız:
Cihad Allah ve onun
dini adına yapılan kutu bir mücahade şeklidir.
Şuur düzeyinde
olduğunda Cihad Allah’ın emri ile yapıldığından , ihlas hem cihadı cihad
yapmak, hem gazilik ve şehitlik gibi makama ulaşmak hem de haklı bir zafer elde
etmek adına temel şarttır.
Bu meyanda cihad
; Nefisle mücadele, İslâm’ı tebliğ ve
düşmanla savaşma gibi anlamı itibariyle Allah için olduğundan ubudiyete dahildir.
“Size savaş açanlarla Allah yolunda siz de
savaşın, ancak aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez” (el-Bakara
2/190)
“Kim onlarla eliyle
cihad ederse o mümindir, kim onlarla diliyle cihad ederse o mümindir, kim
onlarla kalbiyle cihad ederse o mümindir”. ………Hz. Muhammed A.S.M
Özetle görüldüğü
üzere Hz. Ali RA imanı , niyeti, yakini onu nefsi ile bir savaşa girmek,
asabiyeten ve öfkele ile vuruşmak ‘tan men
ediyor ev Allah’ın emrine iktidaen ve Efendimizin savaş hukuk ve amaç
bağlamındaki talimine ittibaen bu hassasiyeti yaşıyor.
Nefsine paye
vermiyor, düşmanı yere sermiş olmaktan iftihar etmiyor , galibiyeti ilan etmek
için bir coşkuya kapılmıyor , kendi güç ve varlığını göstermeye ilgi çekmeye
çalışmıyor, hasmı tahkirle onun üzerinde kendi gururunu okşamıyor..bu karşılaşmayı tam bir vazife-i cihad şuuruyla
ifa ediyor ki, onu hiddete getirmek için
gayet uygun bir sebep gelişmesine rağmen , nefsinin bu galibiyetten gelişen
mazeretle paye almak için müdahil
olmasının etkisi altına girmiyor, nefsi için hareket etmiyor, onun hoşnutluğunu
değil Allah’ın rızasını gözetiyor.
Eğer öyle olmasa
,araya başka bir mana girse , hatta savaşçı çok cesur ve düşmanı kıran bir
yeteneğe de sahip olsa , hem mücadele onunla kuvvet bulsa da ziyandadır.
Konuyla ilgili
olarak, Peygamberimizin A.S.M ordusunda
bulunan çeşitli gazvelerde çarpışan , düşmana galip gelen bazı şahısların daha
sonra ortaya çıkan ve itiraf ettikleri harp niyetleri bu konuya bir örnektir…Kimi hurmalığı , kimi
gururu, kimi başka bir nefsi amaçla çarpıştığı için bu mücadele onların
helâkına sebep olmuştur.
Ve Efendimiz
A.S.M bu meyanda Hayber de konuyla ilgili şöyle buyurmuştur:
“Allah’a ancak samimiyetle ve gönülden teslim
olmuş mü’minler Cennete girebilecektir. Şu da var ki, Allah (isterse), İslâm
dinini fâcir (günahkâr) kişilerle de teyid edip güçlendirir”……………….
Demek ki, kulluk
dahilinde konu ne olursa olsun , herzaman tekrar edildiği ve dikkat çekildiği
gibi amalde bağlayıcı rükün, yapılanın
yalnızca Allah için yapılması anlamına gelen İhlastır.
Hz. Ali KV bu
davranışı ile İhlaslı amelin en zirve noktalarından birini gösteriyor.
Savaş gibi gergin bir
durum, kontrolsüz hislerin ve telaşlı reflekslerin aklı pek dinlemediği bir
vaziyette dengeyi kaybetmeyerek ,yapılması gereken hareketin en güzelini
sergilemek bir müminin kamil bir iman ve
nitelikli bir karaktere sahip olduğunun bariz bir göstergesidir.
Dolayısıyla hisse
mağlup olmamış,desiseye kapılmamış, geyesi yolunda nefsine uymamış, hakkın
hatırını kendi hatırından yüksek tutmuş olmanın fazileti ile hem harika bir
örnek hem de , öldürmek için yere düşürdüğü bir düşmanın dirilmesine ve
cehennemden kurtulmasına vesile olmuş.
Bizlerde bu
hakikattar hatıradan dersimizi almalı hakkın hatırını nefsimizin hatırından
yüksek tutarak ulvi değerlerimizi yaşamalı ve yaşatmalıyız.
Düşkünlüklerimizi
mazeret olarak ileri sürmemeli, muhataplarımız bizi rencide etse de “Mukabele-i
bilmisil kaide-i zâlimânesiyle” karşılık vermeyerek ,akıl ve duygu dengesinde
hareket etmeliyiz.
Rabbimiz için en
faziletli amellerden birisi Affedici olmak ve herşeyde aşırılıktan
kaçınmaktır….
..
.
Hz. Âişe’nin, “Ey
Allah’ın resulü! Görüyoruz ki cihad amellerin en faziletlisidir; öyleyse biz de
cihad etmeli değil miyiz?” diye
sorması üzerine, “Sizin için cihadın en faziletlisi makbul hacdır”…