16.1.26

Mütalaa Ders notları 52: Lübbü bulmayan, kışır ile meşgul olur..

 

*MUHAKEMAT ON İKİNCİ MUKADDEME*

 

*Lübbü bulmayan, kışır ile meşgul olur*.

Lübbü bulamayıp kışır ile meşgul olanlar kimlerdir?

*Hakikatı tanımayan hayalâta sapar*.

Hakikati tanımayanlar ve hayalata sapanlar kimlerdir?

*Sırat-ı müstakimi göremeyen, ifrat ve tefrite düşer*.

Sırat-ı mustakimi görmeyip ifrat ve tefrite sapanlar kimlerdir?

*Muvazenesiz ve mizansız olan çok aldanır, aldatır*…

Muvazenesiz ve mizansız olup çok aldanan ve aldatanlar kimlerdir?

Ve bu taife hangi saik ile lübbü bulamaz ve kışırla uğraşır, hakikate tanımaz da hayalata sapar?

Sırat-ı müstakimi görmelerini engelleyen sebep nedir ki onlar istikamet ile tanzim edilen yoldan çıkarak ifrat ve tefrite bulaşırlar?

Hem muvazene nasıl kaybedilir de insan hem çokça aldanır ve o aldanma ile nasıl olurda başkalarını aldatır?

El cevap:

Kışır ile meşgul olanlar, hayal dairesinde bocalayanlar ,istikamet çizgisinden çıkarak mizana dair denge noktasını  yitirenler ancak ; bir şeyin görünen  ( mülk) yönüyle ilgilenip, içinde taşıdığı (melekût) manayı düşünmeyen, kendi bencil  bakış açısı dışında kalan şeylere ehemmiyet vermeyen , sathi nazarı ile her şeyi yüzeysel değerlendiren, müstakimen akletme ve selim-i kalb ile iz’andan mahrum bir mahiyet kesp etmekle , kuvve-i akliyenin tefrit mertebesi  ile hakikate karşı gabileşip, İfrat mertebesi cerbezeye düşerek hakkı batıl, batılı hak suretinde gösterecek kadar aldatıcı bir zekâyla  hakka karşı hürmetsizlik ederek;  ahde vefa-ı fıtratın sadakat ve sebatını kaybedip, batıl bir itikad ve tümden nefsine itimat ile  her şeyi hissiyatına feda eden gayr-i insaf sahibi aldanmış ZAHİRPERESTLERDİR.

Zahirperest oldukları için bu:

 

*Zahirperestleri aldatan bir sebep, Kıssanın hisse ile münasebeti ve mukaddemenin maksut ile zihinde mukareneti, vücud-u haricîde olan mukarenetle iltibas olunmasıdır*.

Yani:

 

1-      Rivâyet, haber, mevzu, mesele, hal, ders çıkarılması gereken, ibret alınması için hikâye edilen konunun hedefi olan ; meseleden hisse vermek ile olan münasebetin nazara alınmaması,

 

2-      Ehl-i tahkikin düsturlarından olan,  maksada uruc etmek  için mukaddemelerden istimdad ederek maksut olan mananın konuya giriş bölümünde oluşturulan bir izlek ile meram gerçekleşene kadar zihinde bir birine yakın tutacak ifade tedbirlerinin alınmasının bir mana bütünlüğü için gerekli olduğu ile ilgili ilişkiye dikkat edilmemesi,

 

3-      İfade edilmek isteten mananın haricinde olan ve amaç ve hedef ile hiçbir  bir ilgisi bulunmayan bir meseleyi , konuya dahil ve beraber  farz ederek, yahut yüzeysel  bir bakış açısı ve şahsi muhasebeye bağlı bir niyet ölçüyle ele alarak karıştırılmasıdır.

 

Örnek:

 

*İslâmiyetin mağz ve lübbünü terkederek kışrına ve zahirine vakf-ı nazar ettik ve aldandık. Ve sû-i fehm ve sû-i edeb ile İslâmiyetin hakkını ve müstehak olduğu hürmeti îfâ edemedik. Tâ o da bizden nefret ederek evham ve hayalâtın bulutlarıyla sarılıp tesettür eyledi. Hem de hakkı var. Zira biz İsrâiliyatı usûlüne ve hikâyatı akaidine ve mecâzatı hakaikine karıştırarak kıymetini takdir edemedik*.

Evet muhatap olduğumuz derslerde nazar-ı dikkate verin en ehemmiyetli  meselemiz manaların arasında olan irtibat ve sair ilişkili manalara yönelik ikmal ve  intikallere ait kurulmuş ifade düzenekleridir.

Yukarıda zahirperestlik kavramı içinde ifade edilen detaylarda:

Bu zahirprestler kimlerdir ve özellikleri nedir diye sorduğumuz soruya atıflar ve bileşen anlamlarla bir daire içinde cevap arama örneğimiz söz konusu ilişki ve intikallere bir numune olabilir.

Üstadımız:

*Zahirperestleri aldatan bir sebep, Kıssanın hisse ile münasebeti ve mukaddemenin maksut ile zihinde mukareneti, vücud-u haricîde olan mukarenetle iltibas olunmasıdır*.  Şeklinde zahirperestlerin aldanmalarına yönelik buyurduğu bu ifadeden sonra yukarıda ifade ettiğimiz ilişki, çarpan etki ve sonuçlar bağlamında;

Zahirperestlerin algı, idrak ve değerlendirme tarzları ve hakikate karşılık verme tavrının ortaya çıkmasındaki düşünce perspektifi, konumu oluşturan kök nedenlerin doğuş kaynaklarını ait bir kaç mana dizinini nazara vermektedir. Şöyle ki:

*Hem de ihtilâlâtı tevlid eden*, ( karışıklık sebep olan , içinden kargaşalar çıkan )

*ihtilâfatı ika eden*,  ( Anlaşmazlıkları ,uyumsuzlukları meydana getiren )

*hurafatı icad eden*, ( saçma ve hakikatle hiçbir ilgisi bulunmayan, asılsız ve batıl inanç şekillerini ortaya çıkaran)

*mübalâgatı intaç eden esbabın birisi ve belki en birincisi*,  ( Aşırılıkları, sınır tanımazlığı, had bilmemeyi, saygısızlığı ve müvazeneyi bozan abartıları netice veren sebeplerin birisi mutlak kat'iyyetle ve dahi şüphesiz en birincisi;

*hilkatte olan hüsün ve azamet ve ulviyete adem-i kanaattir. Hâşâ, zevk-i fâsidesiyle istihfaf-ı nizam etmektir.* ( yani, Ol Zahirperestlikte :  yaratılışta olan güzelliğe, hâlk etmenin  büyüklüğüne  ve var edilen  her şeyi  kuşatan yüceliğin ihatası ile  mutlak idare ve terbiyesine yönelik hakimiyet ve de tasarrufuna yönelik bir doğru bir iman ve safi bir itminan yoktur ve hak ve hakikate yakin ile teslimiyet bulunmadığından ve istikametsiz akılları ifsadat ile meşgul olduğundan ve tahkir ve tahfif ile kokmuş zevklerini kainata mühendis ettiklerinden ,liyakat ihsanı ve iltifat ikramından tard  edildiklerinden,  say ve vaziyetleri ile  müşevveşiyet, fısk, sefahat, sefalet, ifsadat, hurafat,cerbeze, mugalata gibi sapkın yollarda ve dalalet vadilerinde süluk etmeye ve sonuç olarak da mesleklerince itikat etmeye ve yaşamaya mecbur olmuşlardır….

*Evet, nazlanan ve istiğna gösteren nazeninlerin mehirleri dikkattir*.

 

Evet, şimdi sadet olarak en başa dönersek:

 

*Lübbü bulmayan, kışır ile meşgul olur. Hakikatı tanımayan hayalâta sapar. Sırat-ı müstakimi göremeyen, ifrat ve tefrite düşer. Muvazenesiz ve mizansız olan çok aldanır, aldatır*.

 

Yani: Bir şeyin özünü ( LÜBB)  bulmak noktasında;  gerek kabiliyetin gelişmemişliği, gerek baskın olan duygu ve düşüncelerin saikiyle ortaya çıkan ferdi mülahaza ve meşguliyetler, gerek bireysel algıya kanaat, nefse emmareyi dost kabul edip yaptığı önermelere itimat, hidayetin tazammun ettiği hak ile batılın ayrıştırılmasında şer-i ahkamlara teveccüh etmeyip kendi nazarını yüksek tutmak , gerekse  şahsi had ve hükümler gibi çeşitli  perdelerin engeline takılan birisi, hakikate ulaştıracak; insaf , muhakeme, talim ,terbiye, teveccüh, tezkiye, zikir, dua, ubudiyet, tastik, teslim, tevekkül , tevazü,mahviyet, emre imtisal, davete icabet gibi – ki; bunlardan tek bir tanesine muvaffak olunsa kafi gelir- istihdam ve isale meylinden  mahrum kalır, alakadar olduğu herşey in kabuğu ile kışırı ile meşgul olmak gibi bir vaziyeti sakile altına girer.

 

İkinci olarak , eğer bir insan (HAKİKATİ )tanımıyor ise , yani; Bir insan ,  Asıl olan durum ve mevcut şeklin  gerçek durumunu bilmiyor, varlık ve yaratılışın asıl kaynağından bihaber ise; Var olan her şeyi  gerçekleşmiş haliyle ve mahiyetiyle idrak edemiyorsa,  görünen ve işleyen ve işlettirilen sistem ve içindekileri bir vâkıa olarak müşahadeden mahrum bir algı ve idrak zaviyesine sahipse, o insan sınırlı ve nakıs tasavvuru ile hakikati ancak (HAYAL)  eder ve hakikate dair şeyleri kendi alemindeki farzi mizanlarla şekillendirir ve tahayyül eder. Oysa: *Bir tane hakikat, bir harman hayalâta müreccahtır* ..

 

Üçüncü olarak, İSTİKAMET-İ NAZAR alakadar olunan ve teklif bağlamında ilgilenilmek durumunda kalınan her şeyin vasat ve faydalı noktasını görmektir. Bu nazar aklın doğru işleyişine ve kalbin bu işleyişle ittifak edişi ile kemal noktasını bulur. Eğer o istikamet kaybedilse algı ve  muhakemenin denge noktası bozulur. İfrat ve tefrit akla hakim olur.

 

Bu konula ilgili birkaç esas başlık sadetinde yazılacaktır.

1-      *İşte, ey şeytanın desiselerine müptelâ olan biçare insan! Hayat-ı diniye, hayat-ı şahsiye ve hayat-ı içtimaiyenin selâmetini dilersen ve sıhhat-i fikir ve istikamet-i nazar ve selâmet-i kalb istersen, muhkemât-ı Kur’âniyenin mizanlarıyla ve Sünnet-i Seniyyenin terazileriyle a’mâl ve hâtırâtını tart. Ve Kur’ân’ı ve Sünnet-i Seniyyeyi daima rehber yap*.

 

Çünkü,

 

2-      * İşte bunun gibi bütün hakaik-i imaniye ve İslâmiye, kendilerinin şe’nleri ve muktezaları olan azamete istinad ederek, karşılarındaki küfrün dehşetli muhalatından ve vahşetli hurafatından ve zulmetli cehalatından kurtarıp kemal-i iz’an ve teslimiyetle selim kalplerde ve müstakim akıllarda yerleşirler*.

 

Hem,

 

3-      *İman aklın ihtiyariyledir*.

 

Hem bil ki;

 

4-      *İman ise, kasten ve bizzat takip ve kabul edilmekle kalbin içine bırakılır*.

 

Yoksa:

 

5-      *Zira onun aklı gözündedir. Göz ise kalb ve ruhun gördüklerini göremez. Çünkü kalblerinde can kalmamıştır. Gaflet, o kalbleri tabiat bataklığında çürütmüştür*.

 

Hem,

 

6-      *Nazarı tams eden ve belâğatı setreden, zahire olan kasr-ı nazardır*.

 

Hem,

 

7-      *Herşeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise mâneviyatta kördür*.

 

*Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet; gazaba uğrayanlarınkine ve sapıklarınkine değil*.  Âmin

 

Dördüncüsü , MÜVAZENESİZLİK, MİZANSIZLIK , ÇOK ALDANMA VE ALDATMA konusu ise;  tüm bu çerçeveden doğan yani;

 Lübbü bulamayan bir akıl, hakikatten uzak bir nazar, istikametini yitirmiş bir seyir sahibi tümüyle aldanmıştır. Bu çoklu aldanış tüm asaba ve efkara sirayet eder. İnsanın duygu ve düşüncelerine yerlerşir ve kanaate dönüşür. Kişi gördüğü gibi inanmaya ve inandığı gibi yaşamaya başlar. Bir tür hakikate kapalılık ve kısmen istidraç halleri meydana gelir. Aklın hakikat ile had altına alınamaması ifrat ile işleyişini netice verebileceğinden ,isditraçla birleşen bir akıl hem aldanmıştır .. *Seni bu hataya atıp bu vartaya düşüren, bir gözlü dehândır*… hem aldatır………  *İslâmlar içinde çıkacak, aldatmakla iş görecek*….

………….

Evet küfrün divaneliğiyle, dalâletin sekriyle, gafletin şaşkınlığıyla, fıtraten ebedî ve ebed müşterisi olan bir lâtife-i insaniye sukut eder; ebedî şeyler yerine fâni şeyler alır, yüksek fiyat verir. *Fakat mü’minde dahi bir maraz-ı asabî bulunuyor veya maraz-ı kalbî var. O dahi, ehl-i dalâlet gibi, ehemmiyetsiz şeylere ziyade ehemmiyet verir. Lâkin çabuk kusurunu anlar, istiğfar eder, ısrar etmez*.

رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَاۤ اِنْ نَسِينَاۤ اَوْ اَخْطَاْنَا (Barla Lâhikası)

 

" *O zahirperestler emin olsunlar ki, sa’yleri beyhudedir. Şimdiye kadar böyle avâmperestane safsatalar ile bizi cahil bıraktılar. Bundan sonra bizi cahil bırakmakla cehlimizden istifade etmek istiyorlar* " 

Muhakemat

 

Zaman ve istidat mahdudiyetiyle burada bırakıyoruz..