Üçüncü Hakikat:
…………."ŞU
GÖRDÜĞÜN DÜNYAYI, BÜTÜN LEZAİZİYLE, SEFAHETLERİYLE, SAFALARIYLA PEK AĞIR VE
BÜYÜK BİR YÜK GÖRDÜM…………”
Çünkü, her gördüğü
lezzetinde binler elem izi vardır. Geçmiş zamanın elemleri ve gelecek zamanın
korkuları ve her bir lezzetin dahi elem-i zevâli, onun zevklerini bozuyor ve
lezzetinde bir iz bırakıyor…..
Hem…. Evet, ehl-i
dünya, hususan ehl-i dalâlet, parasını ucuz vermez, pek pahalı satar….
Mukabilinde bazan haysiyet, namus rüşvet alınıyor. Bazan mukaddesât-ı diniye
mukabil alınıyor,…..
Hem…..nefs-i emmâreyi
taşıyanlara şu dünya çok gaddardır, mekkârdır. Bir lezzet verse, bin elem
takar, çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur………..
Hem…….Dünya …………bütün
şa’şaasıyla âhirete nisbeten bir zindan hükmündedir…..
Hem… Sıkıntı,
sefahetin muallimidir…………. sıkıntıdan
ya sefahete, ya eğlenceye atılsa………..O bütün bir zarardır…………..Hem………….Kötü hasletler, bâtıl itikadlar, günahlar,
bid'alar mânevî kirlerden olduklarını unutmamalıyız…
“ RUHU FASİD, KALBİ
HASTA OLANLARDAN BAŞKA KİMSE O AĞIR YÜKÜN ALTINA GİREMEZ."…………..
………. Evet, ………… mâlâyâniyat meseleleriyle ruhunu kirletmiş,
kalbini hasta etmiş, nefsini şımartmış…………. kendini ifsad etmiş,
mahiyetindeki cevheri bozmuş, lezzet-i
maneviyesini kaybetmiş , türrlü türlü illetlere müptela olmuş olanlardan başka
hiç kimse ……………….. heves, hevâ, eğlence,
sefahetten memzuç olan şâşaa-i medenî, bu dalâletten gelen şu müthiş sıkıntıya
bir yalancı merhem, uyutucu zehirbaz..’a iltifat etmez…
Hem…………. Bedevîlikte
beşer üç dört şeye muhtaç oluyordu. O üç dört hâcâtını tedarik etmeyen, on
adette ancak ikisiydi. Şimdiki Garp medeniyet-i zâlime-i hâzırası, sû-i
istimâlât ve israfat ve hevesatı tehyiç ve havâic-i gayr-ı zaruriyeyi, zarurî
hâcatlar hükmüne getirip görenek ve tiryakilik cihetiyle, şimdiki o medenî
insanın tam muhtaç olduğu dört hâcâtı yerine, yirmi şeye bu zamanda muhtaç
oluyor. O yirmi hâcâtı tam helâl bir tarzda tedarik edecek, yirmiden ancak
ikisi olabilir; on sekizi muhtaç hükmünde kalır. Demek, bu medeniyet-i hâzıra
insanı çok fakir ediyor. O ihtiyaç cihetinde beşeri zulme, başka haram
kazanmaya sevk etmiş. Bîçare avam ve havas tabakasını daima mübarezeye teşvik
etmiş…………..
Geniş bir ilgi , ihtiyaç ve mücadele dairesi açmış……..
zaruretler oluşturmuş.. tahşidatlarla merak uyandırmış………………….. ehl-i dalâlet nazar-ı dikkati şu fâni
hayata celb ede ede o derece nazar-ı dikkati kendine celb etmiş ki, ednâ bir
hâcât-ı hayatiyeyi büyük bir mesele-i diniyeye tercih ettir……meyi başarmış.
Dolayısıyla, dünyanın
dünyaya bakan yüzü çok külfetlidir. Bu dünyanın tüm zevklerine erişmek
isteyenler , bu uğurda her şeyini feda
edebilecek derecede aç gözlü ve hırs içinde olanlar kendi hayatlarını devam
ettirebilmek için çeşitli vesilelerle
maddi manevi tüketime malzeme ve içerik üretirler. Onları çeşitli
fantezilerle süslerler ve kendi ışıltılı dünyalarına davetler oluştururlar.
İnsanı nefsinde bulunan menhiyata meyil bağlarını harekte geçirip muhakemeyi
hisse mağlup ettirecek hileli tekliflerde bulunurlar….ve insan aldanır …
severek isteyerek o fitne ateşlerine atılır… Çok zarar eder… maddi manevi
borçlanır, minnetler hisseder, kabul edileme yarışına girer, kişiliğini rencide
eder, riyakarene vaziyetler alır, izzetinden kaybeder.
Bu nedenle, teklifin
mahiyetine bakmak, onu muvazene etmek ,getirisini ve götürüsünü hesap etmek,
dikkatle basmak, batmaktan korkmak çekincesiyle yaklaşmak gayet önemlidir….
(Haşiye)
(Haşiye) İşte,
Risale-i Nur ekser muvazeneleriyle küfür ve dalâletin dünyadaki elîm ve
ürkütücü neticelerini göstermekle, en muannid ve nefisperest insanları dahi o
menhus, gayr-ı meşru lezzetlerden ve sefahetlerden bir nefret verip, aklı
başında olanları tevbeye sevkeder……….
Bu tarz bir hayat yorucudur, ezicidir bir mana da hem nefsi
hem harici esarettir……………… Bütün mahlûkatla alâkadar ve herşeyle bir
nevi alışverişi olan ve kendisini abluka eden şeylerle lâfzan ve mânen
görüşmek, konuşmak, komşuluk etmeye hilkaten mecbur olan insanın………. yaşam
kalitesini kaybetmesine, daimi tedirginliğine ve ümitsizliğine neden olur…. Öyle
ise başka bir çare aramak gerektir….
………….."ÇÜNKİ
BÜTÜN KÂİNATLA ALÂKADAR OLMAKTANSA VE HER ŞEYİN MİNNETİNE GİRMEKTENSE VE BÜTÜN
ESBAB VE VESAİTE EL AÇIP ARZ-I İHTİYAÇ ETMEKTENSE, BİR RABB-I VÂHİD, SEMİ' VE
BASÎR'E İLTİCA ETMEK DAHA RAHAT VE DAHA KÂRLI DEĞİL MİDİR?"
Evet ,
Lâ ilâhe illallah ‘da şöyle bir müjde var ki:
Hadsiz hâcâta müptelâ, nihayetsiz a'dânın hücumuna hedef
olan ruh-u insanî şu kelimede öyle bir nokta-i istimdad bulur ki, bütün
hâcâtını temin edecek bir hazine-i rahmet kapısını ona açar. Ve öyle bir
nokta-i istinad bulur ki, bütün a'dâsının şerrinden emin edecek bir kudret-i
mutlakanın sahibi olan kendi Mâbudunu ve Hâlıkını bildirir ve tanıttırır,
sahibini gösterir, maliki kim olduğunu irâe eder. Ve o irâe ile, kalbi vahşet-i
mutlakadan ve ruhu hüzn-ü elîmden kurtarıp, ebedî bir ferahı, daimî bir süruru temin
eder.
Evet, emr-i “kun fe-yekûn'a” mâlik bir Sultan-ı Cihana acz
tezkeresiyle istinad eden bir adamın ne pervası olabilir?
(Allah birşeyin
olmasını murad ettiği zaman, O sadece) 'Ol' der, o da oluverir."
Bakara Sûresi, 2:117; Yâsin Sûresi, 36:82.
………….Hem beşerde, kalbinin selâmetine ve istirahatine ait
öyle incecik ve gizli ve cüz'î matlapları ve ruhunun bekàsına ve saadetine
medar öyle büyük ve muhit ve küllî maksatları var ki, onları öyle bir zât
verebilir ki, kalbin en ince ve görünmez perdelerini görür, lâkayt kalmaz. Hem
en gizli ve işitilmez gayet mahfî seslerini işitir, cevapsız bırakmaz…..
Öyleyse ………….. merci-i
hakikîye dön, imana gel, mükedder olma. O seni senden daha ziyade düşünür….
Hem…………. Dünyanın üç yüzünden insanı hakikaten ilgilendiren
;
Birinci yüzü Cenâb-ı Hakkın esmâsına bakar. Onların nukuşunu
gösterir. Mânâ-yı harfiyle, onlara âyinedarlık eder. Dünyanın şu yüzü, hadsiz
mektubât-ı Samedâniyedir. Bu yüzü gayet güzeldir……………
İkinci yüzü âhirete bakar. Âhiretin tarlasıdır, Cennetin
mezraasıdır, rahmetin mezheresidir. Şu yüzü dahi, evvelki yüzü gibi
güzeldir………..muhabbete lâyıktır.
Evet,
"Dünya bir kitab-ı Samedânîdir. Huruf ve kelimâtı
nefislerine değil, belki başkasının Zât ve sıfât ve esmâsına delâlet ediyorlar.
Öyle ise mânâsını bil, al; nukuşunu bırak, git.
"Hem bir mezraadır. Ek ve mahsulünü al, muhafaza et;
muzahrafatını at, ehemmiyet verme.
"Hem birbiri arkasında daim gelen, geçen âyineler
mecmuasıdır. Öyle ise onlarda tecellî edeni bil, envârını gör ve onlarda
tezahür eden esmânın tecelliyâtını anla ve Müsemmâlarını sev; ve zevâle ve
kırılmaya mahkûm olan o cam parçalarından alâkanı kes.
"Hem seyyar bir ticaretgâhtır. Öyle ise alışverişini
yap, gel; ve senden kaçan ve sana iltifat etmeyen kafilelerin arkalarından
beyhude koşma, yorulma.
"Hem muvakkat bir seyrangâhtır. Öyle ise nazar-ı
ibretle bak ve zahirî, çirkin yüzüne değil, belki Cemîl-i Bâkîye bakan gizli,
güzel yüzüne dikkat et, hoş ve faideli bir tenezzüh yap, dön; ve o güzel
manzaraları irâe eden ve güzelleri gösteren perdelerin kapanmasıyla, akılsız
çocuk gibi ağlama, merak etme.
"Hem bir misafirhanedir. Öyle ise, onu yapan
Mihmandar-ı Kerîmin izni dairesinde ye, iç, şükret. Kanunu dairesinde işle,
hareket et. Sonra arkana bakma, çık, git. Herzekârâne, fuzulî bir surette
karışma. Senden ayrılan ve sana ait olmayan şeylerle mânâsız uğraşma ve geçici
işlerine bağlanıp boğulma”………
………………
Bil ki, şu âlemin fenâsından sonra sana refakat etmeyen ve
dünyanın harabıyla senden mufarakat eden birşeye kalbini bağlamak sana lâyık
değildir. Hususan senin asrının inkırazıyla seni terk edip arka çeviren ve
bahusus berzah seferinde arkadaşlık etmeyen ve hususan seni kabir kapısına
kadar teşyî etmeyen, hususan bir iki sene zarfında ebedî bir firak ile senden
ayrılıp günahını senin boynuna takan, hususan senin rağmına olarak husulü
ânında seni terk eden fâni şeyler ile kalbini bağlamak kâr-ı akıl değildir.
Eğer aklın varsa, uhrevî inkılâbâtında, berzahî etvârında ve
dünyevî inkılâbâtının müsâdemâtı altında ezilen, bozulan ve ebedî seferde sana
arkadaşlığa muktedir olmayan işleri bırak, ehemmiyet verme, onların zevâlinden
kederlenme.
Sen kendi mahiyetine bak ki: Senin lâtifelerin içinde öyle
bir lâtife var ki, ebedden ve Ebedî Zâttan başkasına razı olamaz. Ondan
başkasına teveccüh edemiyor. Mâsivâsına tenezzül etmez. Bütün dünyayı ona
versen, o fıtrî ihtiyacı tatmin edemez. O şey ise, senin duygularının ve
lâtifelerinin sultanıdır. Fâtır-ı Hakîmin emrine mûtî olan o sultanına itaat
et, kurtul.