9.1.26

Mütalaa Ders notları 39: "Hiçbir insanın Cenâb-ı Hakk'a karşı hakk-ı itirazı yoktur ve şekva ve şikayete de haddi yoktur.

 

İ'lem Eyyühel-Aziz!

 

Hiçbir insanın Cenab-ı Hakk'a  ( büyük, saygın, gerçeğin kendisi, yüce gerçek, doğruluk, hak, ve  adalet sahibi olan Allah’a … ) karşı hakk-ı itirazı ( itiraz etmeye) yoktur ve şekva (yakınma sızlanma) ve şikâyete (suçlamaya, rahatsızlık duyarak serzenişte bulunmaya , durumu beğenmeyip yaygaraya başlamaya ve ya sonucu kendine yakıştıramayıp sitem etmeye ) de haddi yoktur.

 

Çünki şikayet eden ferdin hilaf-ı hevesini ( nefsinin istediklerinin tam tersini gerektirip) iktiza eden nizam-ı âlemde ( alemin işleyiş düzeninde )  binlerce hikmet ( amaç, gaye, planlama, en uygun olanı vücuda getirme, fayda, bilgelik ve anlam)  vardır.

 

O ferdi (şekvacı, itirazcı kişiyi) irza etmekte, ( onu memnun etmek ve  isteğini yerine getirmek için yapılacak bir girişimde), o bin hikmetin iğdabı ( öfkesi ,gadabı, kızgınlığı ) vardır.

 

Bir ferdi razı etmek için, bin hikmet feda edilemez. 

 

Çünkü "Eğer hak onların keyiflerine tâbi olsaydı, gökler ve yer fesâda uğrardı." Mü'minûn Sûresi, 23:71. ( buyrulduğu gibi..)  Eğer her ferdin keyfine göre hareket edilirse, dünyanın nizam ve intizamı fesada gider….


İşte ;

 

Ey müteşekkî! (Şikayetçi kişi)  Sen nesin? (Ne özelliğin var, hangi nedenle dinlenmelisin. Hangi sebeple sana ve isteğine itaat edilsin?Nasıl bir gerekçen var ki, senin bir dediğin ikiletilmesin? )   hem , Neye binaen ( bir şeyleri  eksik, anlamsız, işe yaramaz gördün, hem neyi  uygun bulmadın da )  itiraz ediyorsun?

 

Hem, ……. Şekvâ bir haktan gelir. Senin bir hakkın zayi olmamış ki şekvâ ediyorsun. Belki senin üstünde hak olan çok şükürler var, yapmadın. Cenâb-ı Hakk'ın hakkını vermedin, haksız bir surette hak istiyorsun gibi şekvâ ediyorsun……………

 

Yoksa,

 

Cüz'î hevesini ( basit ,geçici  heveslerini)   külliyat-ı kâinata ( evrenin bütünsel işleyişine) mühendis mi yapıyorsun? …. Kendini bir otorite, fikri alınması gereken bir makamda mı görüyorsun?

 

Yoksa,

 

(Bencillikten, zevkine olan düşkünlükten, tiryakilikten, terk edemediğin alışkanlıklarının baskısından dengesini yitirmiş, istikametini kaybetmiş ve üzerine sinmiş fena ve fani şeylerin etkisiyle) Kokmuş olan zevkini nimetlerin derecelerine (bu nimettir, bu değildir, bu güzeldir bu çirkindir, bu yakıştı bu yakışmadı, bu oldu bu olmadı gibi haddini aşarak , hikmetli oluşum ve tasarrufu görmeyerek ) mikyas ve mizan ( ölçü ve tartı) mı yapıyorsun?

 

Ne biliyorsun ki, nıkmet ( azap, abes) olarak gördüğün şey belki ayn-ı nimettir ( nimetin tam da kendisidir.  

 

Senin ne kıymetin var ki, ( hodgamlığı, bedbinliği, hodbinliği, hodendişliği, şımarıklığı, anlamsız itirazı, saygısızlığı ve büyüklenerek  gösterdiği edepsiz tepki yüzünden) sineğin kanadına müvâzi (değer olarak denkliği)  olmayan hevesini tatmin ve teskin (rahatlatmak, rızasını kazanmak, memnun etmek )  için felek (Gökyüzü, semâ, dünya, âlem, devran ,evren, zaman ve kader)  çarklarıyla hareketten teskin ( faaliyeti durdurulsun, vazifesi sonlandırılsın, binler hikmeti yerine getirmekten men)  edilsin?

 

*Ey insan-ı müşteki*!.......hem…………… *Sen* (yokluğa hiçliğe hapsedilerek) *mâdum kalmadın, vücut nimetini* (var olmak, yaratılmak elbisesini) *giydin, hayatı tattın*, ( canlandırıldın ,ele alındın, bizzat tasarlandın, ebediyen yok olmamak gibi bir keyfiyet dairesi buldun) …..hem……….  *câmid kalmadın, hayvan olmadın*, …hem ……. (İnsaniyet-i kübra olan)  *İslâmiyet nimetini buldun, dalâlette* (sapkınlıkta  ,karşı cephede , bütün bütün inkârda ) *kalmadın*,  ( çoğu kez ) *sıhhat ve selâmet nimetini gördün, ve hâkezâ*...

 

Evet,

 

Öyle de, bir insan hiçlikten vücuda gelip, taş olmayarak, ağaç olmayıp, hayvan kalmayarak, insan olup, Müslüman olarak, çok zaman sıhhat ve âfiyet görüp yüksek bir derece-i nimet kazandığı halde, bazı arızalarla, sıhhat ve âfiyet gibi bazı nimetlere lâyık olmadığı veya sû-i ihtiyarıyla veya sû-i istimaliyle elinden kaçırdığı veyahut eli yetişmediği için şekvâ etmek, sabırsızlık göstermek, “Aman, ne yaptım böyle başıma geldi?” diye rububiyet-i İlâhiyeyi tenkit etmek gibi bir hâlet, maddî hastalıktan daha musibetli, mânevî bir hastalıktır.

 

Ey nankör! Daha sen nerede hak kazanıyorsun ki, Cenâb-ı Hakkın sana verdiği mahz-ı nimet  ( mutlak nimet) olan vücut  ( sonmut, eline verilen ,karşına çıkan, sana ulaşan varlıklılık )  mertebelerine mukàbil ( karşılık) şükretmeyerek, imkânât ( olasılıklar, ihtimaller ) ve ademiyat ( yokluklar)  nev’inde ve senin eline geçmediği ve sen lâyık olmadığın yüksek nimetlerin sana verilmediğinden, bâtıl bir hırsla Cenâb-ı Haktan şekvâ ediyorsun ve küfrân-ı nimet ( olarak sana verilen nimetleri görmüyor, yâd etmiyor , şükretmiyor , yokmuş sana verilmemiş gibi davranarak ve yapılan iyilikleri sana ulaşan güzellikleri hiçe sayarak inkâr ) ediyorsun?

 

 

Acaba bir adam, minare başına çıkmak gibi âli derecatlı bir mertebeye çıksın, büyük makam bulsun, her basamakta büyük bir nimet görsün; o nimetleri verene şükretmesin ve desin: “Niçin o minareden daha yükseğine çıkamadım?” diye şekvâ ederek ağlayıp sızlasın ne kadar haksızlık eder ve ne kadar küfrân-ı nimete düşer, ne kadar büyük divanelik eder; divaneler dahi anlar.

 

Evet, …………… Nefis dâima ızdırablar, kalâklar içinde evhamdan kurtulup tevekküle yanaşmıyor. Hükm-ü kadere râzı olmuyor. Halbuki şemsin tulû ve gurubu muayyen ve mukadder olduğu gibi, insanın da bu dünyada tulû ve gurubu ve sâir mukadderatı, kalem-i kader ile cephesinde yazılıdır. İsterse başını taşa vursun ki, o yazıları silsin; fakat başı kırılır, yazılara bir şey olmaz ha!.. Ve illâ muhakkak bilsin ki: Semâvat ve arzın hâricine kaçıp kurtulamayan insan, Hâlık-ı Külli Şey'in rububiyetine muhabbetle rızâ-dâde olmalıdır."

 

Evet, ……………………    Hiçbir insanın Cenab-ı Hakk'a karşı hakk-ı itirazı yoktur ve şekva ve şikayete de haddi yoktur.

 

Çünkü Mülk sahibi mülkünde istediği gibi tasarruf eder…

Hem tarla kimin ise içindekilerde onundur…

Yaratırken hiç kimsenin fikrini alamdan insanın idrakinden aciz olduğu şu kainatı saat gibi işlettiren , her musibetzedenin imdadına koşan,  her suale ve matluba cevap veren,  hattâ, en ednâ bir hacet, en ednâ bir raiyetten görse, şefkatle kaza eden , bir çobanın bir koyunu bir ayağı incinse, ya merhem, ya baytar gönderen ,tek, benzersiz bağımsız olan bir zat ; ………………………… aczini gösterip mülküne başkasını karıştırır mı? Bahusus kâinatın meyvesi, neticesi, gayesi, hülâsası olan zîhayatları başka ellere verir mi? Başkasını müdahale ettirir mi? Bahusus o meyvelerin en câmii ve o neticelerin en mükemmeli ve zeminin halifesi ve o Sultanın âyinedar bir misafiri olan insanları başıboş bırakır mı? Ve onları tabiata ve tesadüfe havale edip haşmet-i saltanatını hiçe indirir mi? Kemâl-i hikmetini sukut ettirir mi?

 

Hayır ettirmez…

 

Bu nedenle kimsenin kokmuş zevkini, düşkün fikrini , hadsiz isteklerini, şımarık taleplerini, laubali serzenişlerini ,edepsizliklerini kendi harekatına bina etmez…..Hem bu koca evrende halk ettiği tüm ibadının hukukunu görmezden gelmez… ve bu bağlamda var edip kainat sarayının işleyişine derç ettiği binler hikmeti  hiçbir kimsenin süfli hatırına feda etmez….

 

..

.