İ'lem Eyyühel-Aziz!
Hiçbir insanın Cenab-ı Hakk'a ( büyük, saygın, gerçeğin kendisi, yüce
gerçek, doğruluk, hak, ve adalet sahibi
olan Allah’a … ) karşı hakk-ı itirazı ( itiraz etmeye) yoktur
ve şekva (yakınma sızlanma) ve şikâyete (suçlamaya,
rahatsızlık duyarak serzenişte bulunmaya , durumu beğenmeyip yaygaraya
başlamaya ve ya sonucu kendine yakıştıramayıp sitem etmeye ) de haddi
yoktur.
Çünki şikayet eden ferdin hilaf-ı hevesini (
nefsinin istediklerinin tam tersini gerektirip) iktiza eden nizam-ı
âlemde ( alemin işleyiş düzeninde ) binlerce hikmet ( amaç, gaye, planlama,
en uygun olanı vücuda getirme, fayda, bilgelik ve anlam) vardır.
O ferdi (şekvacı, itirazcı kişiyi) irza
etmekte, ( onu memnun etmek ve isteğini yerine getirmek için yapılacak bir
girişimde), o bin hikmetin iğdabı ( öfkesi ,gadabı, kızgınlığı )
vardır.
Bir ferdi razı etmek için, bin hikmet feda edilemez.
Çünkü "Eğer hak onların
keyiflerine tâbi olsaydı, gökler ve yer fesâda uğrardı." Mü'minûn Sûresi,
23:71. ( buyrulduğu gibi..) Eğer her ferdin keyfine göre hareket edilirse,
dünyanın nizam ve intizamı fesada gider….
İşte ;
Ey müteşekkî! (Şikayetçi kişi) Sen nesin? (Ne özelliğin var, hangi
nedenle dinlenmelisin. Hangi sebeple sana ve isteğine itaat edilsin?Nasıl bir
gerekçen var ki, senin bir dediğin ikiletilmesin? ) … hem , Neye binaen (
bir şeyleri eksik, anlamsız, işe yaramaz
gördün, hem neyi uygun bulmadın da )
itiraz ediyorsun?
Hem, ……. Şekvâ bir haktan gelir. Senin bir hakkın
zayi olmamış ki şekvâ ediyorsun. Belki senin üstünde hak olan çok şükürler var,
yapmadın. Cenâb-ı Hakk'ın hakkını vermedin, haksız bir surette hak istiyorsun
gibi şekvâ ediyorsun……………
Yoksa,
Cüz'î hevesini ( basit ,geçici heveslerini) külliyat-ı
kâinata ( evrenin bütünsel işleyişine) mühendis mi
yapıyorsun? …. Kendini bir otorite, fikri alınması gereken bir makamda mı
görüyorsun?
Yoksa,
(Bencillikten, zevkine olan düşkünlükten, tiryakilikten,
terk edemediğin alışkanlıklarının baskısından dengesini yitirmiş, istikametini
kaybetmiş ve üzerine sinmiş fena ve fani şeylerin etkisiyle) Kokmuş olan
zevkini nimetlerin derecelerine (bu nimettir, bu değildir, bu güzeldir
bu çirkindir, bu yakıştı bu yakışmadı, bu oldu bu olmadı gibi haddini aşarak ,
hikmetli oluşum ve tasarrufu görmeyerek ) mikyas ve mizan ( ölçü
ve tartı) mı yapıyorsun?
Ne biliyorsun ki, nıkmet ( azap, abes) olarak
gördüğün şey belki ayn-ı nimettir ( nimetin tam da kendisidir.
Senin ne kıymetin var ki, ( hodgamlığı, bedbinliği,
hodbinliği, hodendişliği, şımarıklığı, anlamsız itirazı, saygısızlığı ve
büyüklenerek gösterdiği
edepsiz tepki yüzünden) sineğin kanadına müvâzi (değer
olarak denkliği) olmayan hevesini
tatmin ve teskin (rahatlatmak, rızasını kazanmak, memnun etmek ) için felek (Gökyüzü, semâ,
dünya, âlem, devran ,evren, zaman ve kader) çarklarıyla hareketten teskin (
faaliyeti durdurulsun, vazifesi sonlandırılsın, binler hikmeti yerine
getirmekten men) edilsin?
*Ey insan-ı müşteki*!.......hem…………… *Sen* (yokluğa
hiçliğe hapsedilerek) *mâdum kalmadın, vücut nimetini* (var
olmak, yaratılmak elbisesini) *giydin, hayatı tattın*, ( canlandırıldın ,ele
alındın, bizzat tasarlandın, ebediyen yok olmamak gibi bir keyfiyet dairesi
buldun) …..hem………. *câmid
kalmadın, hayvan olmadın*, …hem ……. (İnsaniyet-i kübra olan) *İslâmiyet nimetini buldun, dalâlette* (sapkınlıkta ,karşı cephede , bütün bütün inkârda ) *kalmadın*,
( çoğu kez ) *sıhhat ve
selâmet nimetini gördün, ve hâkezâ*...
Evet,
Öyle de, bir insan hiçlikten vücuda gelip, taş olmayarak,
ağaç olmayıp, hayvan kalmayarak, insan olup, Müslüman olarak, çok zaman sıhhat
ve âfiyet görüp yüksek bir derece-i nimet kazandığı halde, bazı arızalarla,
sıhhat ve âfiyet gibi bazı nimetlere lâyık olmadığı veya sû-i ihtiyarıyla veya
sû-i istimaliyle elinden kaçırdığı veyahut eli yetişmediği için şekvâ etmek,
sabırsızlık göstermek, “Aman, ne yaptım böyle başıma geldi?” diye rububiyet-i
İlâhiyeyi tenkit etmek gibi bir hâlet, maddî hastalıktan daha musibetli, mânevî
bir hastalıktır.
Ey nankör! Daha sen nerede hak kazanıyorsun ki, Cenâb-ı
Hakkın sana verdiği mahz-ı nimet (
mutlak nimet) olan vücut (
sonmut, eline verilen ,karşına çıkan, sana ulaşan varlıklılık ) mertebelerine mukàbil ( karşılık) şükretmeyerek,
imkânât ( olasılıklar, ihtimaller ) ve ademiyat ( yokluklar) nev’inde ve senin eline geçmediği ve sen
lâyık olmadığın yüksek nimetlerin sana verilmediğinden, bâtıl bir hırsla
Cenâb-ı Haktan şekvâ ediyorsun ve küfrân-ı nimet ( olarak sana verilen
nimetleri görmüyor, yâd etmiyor , şükretmiyor , yokmuş sana verilmemiş gibi
davranarak ve yapılan iyilikleri sana ulaşan güzellikleri hiçe sayarak inkâr ) ediyorsun?
Acaba bir adam, minare başına çıkmak gibi âli derecatlı bir
mertebeye çıksın, büyük makam bulsun, her basamakta büyük bir nimet görsün; o
nimetleri verene şükretmesin ve desin: “Niçin o minareden daha yükseğine
çıkamadım?” diye şekvâ ederek ağlayıp sızlasın ne kadar haksızlık eder ve ne
kadar küfrân-ı nimete düşer, ne kadar büyük divanelik eder; divaneler dahi
anlar.
Evet, …………… Nefis dâima ızdırablar, kalâklar içinde evhamdan
kurtulup tevekküle yanaşmıyor. Hükm-ü kadere râzı olmuyor. Halbuki şemsin tulû
ve gurubu muayyen ve mukadder olduğu gibi, insanın da bu dünyada tulû ve gurubu
ve sâir mukadderatı, kalem-i kader ile cephesinde yazılıdır. İsterse başını
taşa vursun ki, o yazıları silsin; fakat başı kırılır, yazılara bir şey olmaz
ha!.. Ve illâ muhakkak bilsin ki: Semâvat ve arzın hâricine kaçıp kurtulamayan
insan, Hâlık-ı Külli Şey'in rububiyetine muhabbetle rızâ-dâde olmalıdır."
Evet, ……………………
Hiçbir insanın Cenab-ı Hakk'a karşı hakk-ı itirazı yoktur ve şekva ve
şikayete de haddi yoktur.
Çünkü Mülk sahibi mülkünde istediği gibi tasarruf eder…
Hem tarla kimin ise içindekilerde onundur…
Yaratırken hiç kimsenin fikrini alamdan insanın idrakinden
aciz olduğu şu kainatı saat gibi işlettiren , her musibetzedenin imdadına koşan,
her suale ve matluba cevap veren, hattâ, en ednâ bir hacet, en ednâ bir
raiyetten görse, şefkatle kaza eden , bir çobanın bir koyunu bir ayağı incinse,
ya merhem, ya baytar gönderen ,tek, benzersiz bağımsız olan bir zat ;
………………………… aczini gösterip mülküne başkasını karıştırır mı? Bahusus kâinatın
meyvesi, neticesi, gayesi, hülâsası olan zîhayatları başka ellere verir mi?
Başkasını müdahale ettirir mi? Bahusus o meyvelerin en câmii ve o neticelerin
en mükemmeli ve zeminin halifesi ve o Sultanın âyinedar bir misafiri olan
insanları başıboş bırakır mı? Ve onları tabiata ve tesadüfe havale edip
haşmet-i saltanatını hiçe indirir mi? Kemâl-i hikmetini sukut ettirir mi?
Hayır ettirmez…
Bu nedenle kimsenin kokmuş zevkini, düşkün fikrini , hadsiz
isteklerini, şımarık taleplerini, laubali serzenişlerini ,edepsizliklerini
kendi harekatına bina etmez…..Hem bu koca evrende halk ettiği tüm ibadının
hukukunu görmezden gelmez… ve bu bağlamda var edip kainat sarayının işleyişine
derç ettiği binler hikmeti hiçbir
kimsenin süfli hatırına feda etmez….
..
.