…. Daha önceleri içinde İMAN
ibaresinin geçtiği bazı derslerde kısaca
değindiğimiz, şimdi ise anlam itibariyle biraz daha geniş bir pencereden
bakmaya niyet ettiğimiz İMAN kavramını ‘nın içerdiği manaları nazara alarak ,
dersin özünü oluşturan İMAN
konusunu rasat edelim…
Çünkü ilgili pasaj İMAN sürecinin
bir anlamda işlemeye başlandıktan sonra ilerleyişi veya eşiğinden girildikten sonra
gelişen aşamalara dâhil olduğu anlaşılmaktadır. Söz konusu daire içine girmeden
bu daireyi oluşturan temelin nasıl atıldığını görmemiz gerekmektedir.
Evet,
İMAN sözlük tanımı ve konu bağlamında: Mutlak
tasdik etmek, doğrulamak, Te’yid etmek, içten gelerek samimiyetle bağlanmak,
inanmak, doğruluğunda şüphe olmadığını kabul etmek, öylece benimsemek,
özümsemektir.
İmanda esas olan tasdiktir.
Tasdikte esas olan da tahkiktir.
İçinde tahkik olan bir onama ;
Kelime-i Şehadet ile ( öyle anlatıldığı iddia edildiği şekilde
,öylece hazır..aynen gösterildiği gibi görüp
bularak) şahit olduğunu ikrar
ederken dile getirdiği : "Şahitlik
ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur ve yine şahitlik ederim ki Muhammed O'nun
kulu ve resulüdür'' tanıklığına ait
bilinç ve müşahedesine sahip
olunmasıdır.
"Bu dünyâ bir meydan-ı
tecrübe ve imtihandır ve dâr-ı teklif ve mücahededir." … "Akla kapı
açmak, ihtiyarı elinden almamak" sırrı-ı teklif iktizâ ediyor …. Zaten,
"İman... aklın ihtiyariyledir.".. (Sözler) şeklinde beyan edilen hususlar , insan, akıl,
fikir ve hür iradesinin varlık sebebi
olan hakikate yönelik yaratılış vazifesine karşı yükümlülüklerini
göstermektedir. …… “Dinde zorlama yoktur” ferman-ı ilahisi bu anlamıyla “insanların tercihini zorlama yoktur” manasına
gelmekte ve kulun , kabullenmiş gibi yapmasını,sahip olmadığı bir şehadeti
adeta yalancı bir şahitlik şeklinde ifade etmesinden razı olunmadığını ifade
etmektedir.
Yani , İman ; bilinçli bir
şekilde yapılan bir tahkik ve tasdik
sürecini kendinde toplayan bir İNAN bütünlüğünü ( tutma, bağlama, varlığına
katma, izhar edilen beyana ikrar ile katılma tümden inanma eylemini) ifade etmektedir.
Bu noktada “bazısını kabulleniyorum, bazısını
kabullenmiyorum, bir kısmı bana uyuyor, bir kısmı bana uymuyor” gibi hususlar,
çeşitli idrak zaafları ile ortaya çıkan tereddütler, vehimlere, kuruntulara
mağlup olan istikrarsız hallere girmek , itikad süreçlerini ve değerlerini faydasız ve
kişi aleyhinde ve neticesiz kılan tutum ve tavırlardır.
………… Halbuki Allah ı bilmek,
bütün kainata ihata eden rububiyetine ve zerrelerden yıldızlara kadar cüz i ve
külli herşey Onun kabza-i tasarrufunda ve kudret ve iradesiyle olduğuna kat i
iman etmek; ve mülkünde hiçbir şeriki olmadığına ve “LÂ İLÂHE İLLALLAH” kelime-i
kudsiyesine, hakikatlerine iman etmek, kalben tasdik etmekle olur. Yoksa,
"Bir Allah var" deyip, bütün mülkünü esbaba ve tabiata taksim etmek
ve onlara isnat etmek-haşa-hadsiz şerikleri hükmünde esbabı merci tanımak ve
herşeyin yanında hazır irade ve ilmini bilmemek ve şiddetli emirlerini
tanımamak ve sıfatlarını ve gönderdiği elçilerini, peygamberlerini bilmemek,
elbette hiçbir cihette Allah a iman hakikati onda yoktur. Belki küfr-ü
mutlaktaki manevi Cehennemin dünyevi tazibinden kendini bir derece teselliye
almak için o sözleri söyler.
Evet, inkar etmemek başkadır,
iman etmek bütün bütün başkadır.
Evet, kainatta hiçbir zişuur,
kainatın bütün eczası kadar şahidleri bulunan Halik-ı Zülcelal i inkar
edemez... Etse, bütün kainat onu tekzib edeceği için susar, lakayd kalır.
Fakat Ona iman etmek, Kur’ân-ı
Azimüşşanın ders verdiği gibi, O Halıkı, sıfatlarıyla, isimleriyle, umum
kainatın şehadetine istinaden kalben tasdik etmek; ve elçileriyle gönderdiği
emirleri tanımak; ve günah ve emre muhalefet ettiği vakit, kalben tevbe ve
nedamet etmek iledir. Yoksa, büyük günahları serbest işleyip istiğfar etmemek
ve aldırmamak, o imandan hissesi olmadığına delildir. Her neyse...
Şimdi söz konusu İMAN temelinin pratik bir anlatımla nasıl
atıldığını İşarat-ul İ'caz’dan dinleyelim:
………..İman, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâmın tebliğ ettiği ZARURİYAT-I DİNİYEYİ TAFSİLEN ve ZARURİYATIN GAYRISINI
İCMALEN TASDİK ETMEKTEN HASIL OLAN BİR NURDUR….
DÎNİN ZARURİYÂTI, Âmentü'de yer
alan 6 îman esası olan (Allah'a , Meleklerine, Kitablarına, Peygamberlerine, Âhiret gününe..
öldükten sonra dirilmeye , Kadere.. hayır ve şerrin Allah'dan olduğuna
inanmak.) ile dînin namaz, oruç,
hac, zekât gibi farz kıldığı ibâdetler ve “büyük günahlar olarak sayılına
fiilerdir. Bunları, her Müslümanın teferruâtı
(tafsilen) ile bilmesi ve inanması şarttır.
TAFSİLLİ İMAN, Peygamberimizin
Allah'tan haber verdiği şeylerin herbirini delilleriyle bilip inanmaktır. Diğer
bir ifadeyle, dinin zaruriyatını bütün tafsilât ve teferruâtıyla öğrenip tasdik
etmek demektir.
İCMALİ İMAN , Peygamberimizin Allah'tan alıp haber verdiği
şeylerin hepsine birden, topluca inanmak demektir.
Bu bağlamda kişi mânâsını bilerek ve kabûl ederek: "Lâ
ilâhe illâllah Muhammedün Resûlüllah" dese icmalî olarak îman etmiş olur.
Yani bu hakikati bilinçli bir şekilde tümden onaylayıp kabul ettiğini ifade
etmiş olur.
Evet, İMAN ile ilgili derslerimizde İMAN’dan genel
olarak NUR olarak söz edildiğini
görmekteyiz. Bu NUR tanımı konumuzla ilgili vecizenin hakikat merkezinde de
bulunmaktadır. Bu bağlamda anlaşılıyor ki, NUR ibaresi İMAN’NIN MAHİYETİNE AİT
BİR TANIMDIR.
Şimdi İMAN ve MAHİYETİ ( hakkı,niteliği,özü, kendi) olan NUR’un
eylem süreç ve netice ilişkisini yine İşarat-ul
İ'caz’dan dinleyelim:
………..İman, Sa’d-ı Taftazanî’nin
tefsirine göre: “Cenab-ı Hakk’ın istediği kulunun kalbine, cüz-i ihtiyarının
sarfından sonra ilka ettiği bir nurdur.” denilmiştir.
( İstediği kul ifadesine biraz
değinmek gerekirse; Hidayet - doğru ve
yanlışı, hak ve batılı bir birinden ayırmanın vicdani ışığına mazhar olamak -
Allah’tandır. Hem hiçbir tavır, tutum ve davranış Allah’ı bir şeyler yapmaya
icbar edemez, zorlayamaz. Herşey O’nun dilemesi ve istemesi ile olur. Kulun
dilemesi ,dileyebilmesi ..O’nun kulun dilemesini murad ettiğindedir…Kuvvet ve
güç onun zati özelliğidir , onunla kuluna güç kuvvet verende O’dur… Her şey’in
ve sinelerin iç yüzünü bilen O’dur…Ve O herşeyin hakikatine ise ona göre
muamele eder. Bir şeyin olmasını O
isterse olur, istemezse olmaz. demek ki, iman ve neticelerine ait her şeyde
kulun, Allah’ın onun hakkında hayır murad etmesini dileyeceği bir vaziyet
alması, aczi –fakrı , tevhid ,teslim ve tesbihi ( hadisatın zahirinin arkasında
kusursuz iradenin işleyişini müşahade ederek ,onun noksan sıfatlardan münezzeh
olduğu yakini ile ikrar ettiği , sübhanallah hasiyetine sahip ikrarları ve
tekrarları) ile nazar-ı merhametini
üzerine çekmesi ehemmiyetli bir duruş davranış niteliğidir.
Yani bu nokta bir mana da edep sınırıdır. İzzet ev azametin
istiklal ve infirad dairesidir… sen bunu bildikten sonra şimdi iradeni iman
için ,tanıklık için , ikrar için sevk et ve bu yönelimini lisan,kalp ve fiilinle
izhar et, göster… sen sana verilen ve kullanman için istenilen aklını kullan ve emir buyurulan hususlara karşı karar ve
kabulünü ilan et…. ki , Alla o İman Nurunu keremi ile senin kalbine bıraksın…..
sakın sen ..ben böyle yaptım o da böyle
yapar diye Allah’ı denemeye tabi tutmuş gibi bir hale girme, sana isabet eden
hiçbir şeyde kendine bir hak isnat etme.. Allah senden aklını kullanmanı
istediği ve emrettiği için meyillerini ve iradeni o emre itaat için sevk
ettiğini bil, onun taklidi şeyleri pek istemediğini de bil , çünkü insana verdiği ile alemde
olanın bir birini destekleyecek delile sahip olduğu için bu iki mazharın sahib
ve malik-i hakikiye teveccühlerini o keyfiyetle yapmaları gerekmektedir. )
Öyle ise iman, Şems-i Ezelî’den
vicdan-ı beşere ihsan edilen bir nur ve bir şuâdır ki vicdanın ( insanın
yaratılış niteliğinde olan ,daima yaratıcısını arayan ,ondan başka bir şeye
razı olmayan ve ona ait izlerin ,ışıkların daima peşinde olan çok değerli bir
fıtrat şehadeti bir hak ,hakikat delilinin ) içyüzünü tamamıyla ışıklandırır.
Ve bu sayede bütün kâinat ile bir
ünsiyet, bir emniyet peyda olur. Ve her şeyle kesb-i muarefe eder. Ve insanın
kalbinde öyle bir kuvve-i maneviye husule gelir ki insan o kuvvet ile her
musibete, her hâdiseye karşı mukavemet edebilir. Ve öyle bir vüs’at ve genişlik
verir ki insan o vüs’atle geçmiş ve gelecek zamanları yutabilir.
Ve keza iman, Şems-i Ezelî’den
ihsan edilmiş bir nur olduğu gibi saadet-i ebediyeden de bir parıltıdır. Ve o
parıltı ile vicdanında bulunan bütün emel ve istidatlarının tohumları, bir
şecere-i tûba gibi neşv ü nemaya başlar, ebed memleketine doğru hareket eder,
gider……………….
İşte…………….. İnsan, nur-u iman ile a’lâ-yı illiyyîne çıkar, cennete
lâyık bir kıymet alır. Ve zulmet-i küfür ile esfel-i safilîne düşer, cehenneme
ehil (olacak) bir vaziyete girer. Çünkü iman, insanı Sâni’-i Zülcelal’ine
nisbet ediyor; iman, bir intisaptır. Öyle ise insan, iman ile insanda tezahür
eden sanat-ı İlahiye ve nukuş-u esma-i Rabbaniye itibarıyla bir kıymet alır.
Küfür, o nisbeti kateder. O kat’dan sanat-ı Rabbaniye gizlenir. Kıymeti dahi
yalnız madde itibarıyla olur. Madde ise hem fâniye hem zâile hem muvakkat bir
hayat-ı hayvanî olduğundan kıymeti hiç hükmündedir……….(Sözler)
Evet, şimdi dersimiz ile ilgili bab’a bakalım..
Orada demiş:
Hem iman yalnız ilim ile değil..
imanda çok letaifin hisseleri var. Nasılki bir yemek mideye girse; o yemek
muhtelif a'saba, muhtelif bir surette inkısam edip tevzi olunuyor. İlim ile
gelen mesail-i imaniye dahi, akıl midesine girdikten sonra, derecata göre ruh,
kalb, sır, nefis ve hâkeza.. letaif, kendine göre birer hisse alır, masseder.
Eğer onların hissesi olmazsa, noksandır……
Evet İman NURU –yukarıda
anlaşıldığı üzere, iradenin tercihi, ilgili tasdik prosedürüne dair
gerekliliğin yerine getirilmesi- ile
insanın AKIL penceresinden KALP ve VİCDAN
dairesinin içine bırakılıyor. Bu
NUR kişinin ,ilim, yakin, teslim, niyet,
amel ,itaat ,istikrar seviyesine göre latifelere nüfuz ediyor. Onların
ihtiyaçlarını , İMANIN NETİCE MANASI OLAN GÜVEN ,İTMİNAN VEREREK MÜ’MİN
ESMASININ BİR TECELLİSİ ile karşılıyor. Aklın endişesini giderip, kalbe ünsiyet
ve itminan veriyor. Sıkıtıya sekinet, musibete sabır oluyor. Beklentiye
umut,korkuya rahmet, ihtiyaca şefkat, yanlızlığa veli, derde deva, davaya vekil
,susamışlığa sebil oluyor…ve hakeza………..
Bu nedenle , İlim ile gelen
mesail-i imaniye dahi, akıl midesine girdikten sonra, DERECATA GÖRE ruh, kalb,
sır, nefis ve hâkeza.. letaif, kendine göre birer hisse alır, masseder…………..
Yani cismani kalbin kanı en ince hücreye kadar pompalaması onun ihtiyacını
karşılaması gibi, manevi kalpte KİŞİNİN İMAN VE YAKİN DERECESİNE GÖRE latifelere bu nurdan hasıl olan rızıklarını
götürür, içlerine sirayet etmesini, bir gıda-i manevi bir ilaç-ı rahmani olarak
emilimini sağlar…..
Ve insan bunun geneline hakim
olamaz, neyin nereye ve nasıl gittiğini bilemez..İnsanın kendi hakikatini
bilmesi mümkün değildir… (İnsan, kendi hakikatini dahi idrak etmekten âciz…Hz.
Ali) … Latifeleri hakkında gerçek
bilgiye sahip olması da öyle… ……………. "Ve
keza, şuurî olmaksızın, senin lehine ve aleyhine çok fiiller cereyan
etmektedir. “(Mesnevi Nuriye)
Eğer böyle olmasa , bazı
latifeler rızıksız kalır ,beslenemez, zayıf düşer belki ölür… O’nun için
mesail-i imaniye denilen Allah’a ,onun rububiyet ve uluhiyetine ve de
kullarında olan isteklerine ait olan konuların tahkikle ele alınması, üzerinde
durulması ve onları ders veren hakikatlerle hayat boyu meşgul olunması azami
önem taşır. Çünkü Allah sürekli bir yaratmada, insan ise her an ve gün başka
bir boyutta yeni bir hayat yaşamaktadır. Sürekli bir yenile ve yenilenme söz
konusu olduğundan imana dair beslenme, gelişme, birikim elde etme vesileleri
dikkatli takip etmek gayet ehemmiyetlidir….
“Allah size imanı sevdirmiş ve
onu gönüllerinize süs yapmıştır…Küfrü, fıskı ve isyanı da size çirkin
göstermiştir.” Hucurât 49/7
Öyle ise, “Elhamdü lillâhi alâ dini'l İslâm ve
kemâli'l-îman” (Bize ihsan ettiği İslâm dini ve mükemmel iman nimeti sebebiyle
Allah'a hamd olsun.) ... demeliyiz …
Soru ile ilgili Haşiye:
İman, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın tebliğ ettiği
ZARURİYAT-I DİNİYEYİ TAFSİLEN ve ZARURİYATIN GAYRISINI İCMALEN TASDİK ETMEKTEN
HASIL OLAN BİR NUR…. olduğu için tasdik etmek ve edilmek noktasında evvel asır
insanları için kâfi idi.. Çünkü teslimleri kavi idi. Teslim olmak için o zaman
yeterli olan taraftarlık, toplumun temizliği, dinin umumen yaşanması, haram
helal dengesinde titizliğin asırlarca devam eden niteliğini koruması ,
cihad,tekke,medrese ilişkisinin verdiği teyakkuz halleri , şüphe verecek
esbabın bulunmaması İMAN için yeterli olan duyguyu örfen de olsa
kazandırıyordu… Hem o zaman talim edilen dersler de gerekli ihtiyacı karşılıyor
ve tam olarak yetiyordu ve makbul idi…. İmamlar,veliller,kamil zatlar o
zamanların miraslardır..hem sebeb-i saadetlerimizdir…
Ancak içinde bulunduğumuz asır böyle olmadığı için…
Fitne-i ahir zamanın tüm sıfatlarını barındırıp ,dine ve
imana ait değerleri yıprattığı ve bela umumi olduğu için , İMAN konusunda yakin
şartları hüccetlerle desteklenmesi gerek bir zarurete girdiği için ,
Bediüzzaman’nın istihdam ve içtihadı bu bağlamda gerçekleşirmiştir. İmana
marifetullah’ın eşlik etmesi, Allah’ı tanımanın O’nu sevmekle tutunabilecek
olması , ihlasın lüzumu,tahkikin elzemiyeti zamanın durumundan
kaynaklanmaktadır….