7.1.26

Mütalaa Ders notları 36: İMAN

 

…. Daha önceleri içinde İMAN ibaresinin  geçtiği bazı derslerde kısaca değindiğimiz, şimdi ise anlam itibariyle biraz daha geniş bir pencereden bakmaya niyet ettiğimiz İMAN kavramını ‘nın içerdiği manaları nazara alarak , dersin  özünü oluşturan İMAN konusunu  rasat edelim…

 

Çünkü ilgili pasaj İMAN sürecinin bir anlamda işlemeye başlandıktan sonra  ilerleyişi veya eşiğinden girildikten sonra gelişen aşamalara dâhil olduğu anlaşılmaktadır. Söz konusu daire içine girmeden bu daireyi oluşturan temelin nasıl atıldığını görmemiz gerekmektedir.

 

Evet,

 

İMAN  sözlük tanımı ve konu bağlamında: Mutlak tasdik etmek, doğrulamak, Te’yid etmek, içten gelerek samimiyetle bağlanmak, inanmak, doğruluğunda şüphe olmadığını kabul etmek, öylece benimsemek, özümsemektir.

 

İmanda esas olan tasdiktir.

Tasdikte esas olan da tahkiktir.

 İçinde tahkik olan bir onama ;

Kelime-i Şehadet  ile  ( öyle anlatıldığı iddia edildiği şekilde ,öylece hazır..aynen gösterildiği gibi  görüp bularak) şahit olduğunu  ikrar ederken dile getirdiği  : "Şahitlik ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur ve yine şahitlik ederim ki Muhammed O'nun kulu ve resulüdür''  tanıklığına ait bilinç ve müşahedesine  sahip olunmasıdır.

 

"Bu dünyâ bir meydan-ı tecrübe ve imtihandır ve dâr-ı teklif ve mücahededir." … "Akla kapı açmak, ihtiyarı elinden almamak" sırrı-ı teklif iktizâ ediyor …. Zaten, "İman... aklın ihtiyariyledir.".. (Sözler)  şeklinde beyan edilen hususlar , insan, akıl, fikir ve  hür iradesinin varlık sebebi olan hakikate yönelik yaratılış vazifesine karşı yükümlülüklerini göstermektedir. …… “Dinde zorlama yoktur”  ferman-ı ilahisi  bu anlamıyla  “insanların tercihini zorlama yoktur” manasına gelmekte ve kulun , kabullenmiş gibi yapmasını,sahip olmadığı bir şehadeti adeta yalancı bir şahitlik şeklinde ifade etmesinden razı olunmadığını ifade etmektedir.

 

Yani , İman ; bilinçli bir şekilde yapılan bir tahkik ve  tasdik sürecini kendinde toplayan bir İNAN bütünlüğünü ( tutma, bağlama, varlığına katma, izhar edilen beyana ikrar ile katılma tümden  inanma eylemini)  ifade etmektedir.

 

Bu noktada  “bazısını kabulleniyorum, bazısını kabullenmiyorum, bir kısmı bana uyuyor, bir kısmı bana uymuyor” gibi hususlar, çeşitli idrak zaafları ile ortaya çıkan tereddütler, vehimlere, kuruntulara mağlup olan istikrarsız hallere girmek , itikad süreçlerini ve değerlerini  faydasız ve  kişi aleyhinde ve neticesiz kılan tutum ve tavırlardır.

 

………… Halbuki Allah ı bilmek, bütün kainata ihata eden rububiyetine ve zerrelerden yıldızlara kadar cüz i ve külli herşey Onun kabza-i tasarrufunda ve kudret ve iradesiyle olduğuna kat i iman etmek; ve mülkünde hiçbir şeriki olmadığına ve “LÂ İLÂHE İLLALLAH” kelime-i kudsiyesine, hakikatlerine iman etmek, kalben tasdik etmekle olur. Yoksa, "Bir Allah var" deyip, bütün mülkünü esbaba ve tabiata taksim etmek ve onlara isnat etmek-haşa-hadsiz şerikleri hükmünde esbabı merci tanımak ve herşeyin yanında hazır irade ve ilmini bilmemek ve şiddetli emirlerini tanımamak ve sıfatlarını ve gönderdiği elçilerini, peygamberlerini bilmemek, elbette hiçbir cihette Allah a iman hakikati onda yoktur. Belki küfr-ü mutlaktaki manevi Cehennemin dünyevi tazibinden kendini bir derece teselliye almak için o sözleri söyler.

 

Evet, inkar etmemek başkadır, iman etmek bütün bütün başkadır.

 

Evet, kainatta hiçbir zişuur, kainatın bütün eczası kadar şahidleri bulunan Halik-ı Zülcelal i inkar edemez... Etse, bütün kainat onu tekzib edeceği için susar, lakayd kalır.

 

Fakat Ona iman etmek, Kur’ân-ı Azimüşşanın ders verdiği gibi, O Halıkı, sıfatlarıyla, isimleriyle, umum kainatın şehadetine istinaden kalben tasdik etmek; ve elçileriyle gönderdiği emirleri tanımak; ve günah ve emre muhalefet ettiği vakit, kalben tevbe ve nedamet etmek iledir. Yoksa, büyük günahları serbest işleyip istiğfar etmemek ve aldırmamak, o imandan hissesi olmadığına delildir. Her neyse...

 

Şimdi söz konusu İMAN  temelinin pratik bir anlatımla nasıl atıldığını    İşarat-ul İ'caz’dan dinleyelim:

 

………..İman, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın tebliğ ettiği ZARURİYAT-I DİNİYEYİ TAFSİLEN ve ZARURİYATIN GAYRISINI İCMALEN TASDİK ETMEKTEN HASIL OLAN BİR NURDUR….

 

 

DÎNİN ZARURİYÂTI, Âmentü'de yer alan 6 îman esası  olan  (Allah'a , Meleklerine,  Kitablarına, Peygamberlerine, Âhiret gününe.. öldükten sonra dirilmeye , Kadere.. hayır ve şerrin Allah'dan olduğuna inanmak.)      ile dînin namaz, oruç, hac, zekât gibi farz kıldığı ibâdetler ve “büyük günahlar olarak sayılına fiilerdir. Bunları, her Müslümanın teferruâtı  (tafsilen) ile bilmesi ve inanması şarttır.

 

TAFSİLLİ İMAN, Peygamberimizin Allah'tan haber verdiği şeylerin herbirini delilleriyle bilip inanmaktır. Diğer bir ifadeyle, dinin zaruriyatını bütün tafsilât ve teferruâtıyla öğrenip tasdik etmek demektir.

 

İCMALİ İMAN ,  Peygamberimizin Allah'tan alıp haber verdiği şeylerin hepsine birden, topluca inanmak demektir.

 

Bu bağlamda  kişi mânâsını bilerek ve kabûl ederek: "Lâ ilâhe illâllah Muhammedün Resûlüllah" dese icmalî olarak îman etmiş olur. Yani bu hakikati bilinçli bir şekilde tümden onaylayıp kabul ettiğini ifade etmiş olur.

 

Evet,  İMAN ile ilgili derslerimizde İMAN’dan genel olarak  NUR olarak söz edildiğini görmekteyiz. Bu NUR tanımı konumuzla ilgili vecizenin hakikat merkezinde de bulunmaktadır. Bu bağlamda anlaşılıyor ki, NUR ibaresi İMAN’NIN MAHİYETİNE AİT BİR TANIMDIR.

 

Şimdi İMAN ve MAHİYETİ  ( hakkı,niteliği,özü, kendi) olan NUR’un eylem süreç ve netice ilişkisini  yine İşarat-ul İ'caz’dan dinleyelim:

 

………..İman, Sa’d-ı Taftazanî’nin tefsirine göre: “Cenab-ı Hakk’ın istediği kulunun kalbine, cüz-i ihtiyarının sarfından sonra ilka ettiği bir nurdur.” denilmiştir.

 

( İstediği kul ifadesine biraz değinmek gerekirse;  Hidayet - doğru ve yanlışı, hak ve batılı bir birinden ayırmanın vicdani ışığına mazhar olamak - Allah’tandır. Hem hiçbir tavır, tutum ve davranış Allah’ı bir şeyler yapmaya icbar edemez, zorlayamaz. Herşey O’nun dilemesi ve istemesi ile olur. Kulun dilemesi ,dileyebilmesi ..O’nun kulun dilemesini murad ettiğindedir…Kuvvet ve güç onun zati özelliğidir , onunla kuluna güç kuvvet verende O’dur… Her şey’in ve sinelerin iç yüzünü bilen O’dur…Ve O herşeyin hakikatine ise ona göre muamele eder.  Bir şeyin olmasını O isterse olur, istemezse olmaz. demek ki, iman ve neticelerine ait her şeyde kulun, Allah’ın onun hakkında hayır murad etmesini dileyeceği bir vaziyet alması, aczi –fakrı , tevhid ,teslim ve tesbihi ( hadisatın zahirinin arkasında kusursuz iradenin işleyişini müşahade ederek ,onun noksan sıfatlardan münezzeh olduğu yakini ile ikrar ettiği , sübhanallah hasiyetine sahip ikrarları ve tekrarları)  ile nazar-ı merhametini üzerine çekmesi ehemmiyetli bir duruş davranış niteliğidir.

 

Yani bu nokta  bir mana da edep sınırıdır. İzzet ev azametin istiklal ve infirad dairesidir… sen bunu bildikten sonra şimdi iradeni iman için ,tanıklık için , ikrar için sevk et ve bu yönelimini lisan,kalp ve fiilinle izhar et, göster… sen sana verilen ve kullanman için istenilen aklını kullan ve  emir buyurulan hususlara karşı karar ve kabulünü ilan et…. ki , Alla o İman Nurunu keremi ile senin kalbine bıraksın….. sakın sen ..ben böyle yaptım  o da böyle yapar diye Allah’ı denemeye tabi tutmuş gibi bir hale girme, sana isabet eden hiçbir şeyde kendine bir hak isnat etme.. Allah senden aklını kullanmanı istediği ve emrettiği için meyillerini ve iradeni o emre itaat için sevk ettiğini bil, onun taklidi şeyleri pek istemediğini  de bil , çünkü insana verdiği ile alemde olanın bir birini destekleyecek delile sahip olduğu için bu iki mazharın sahib ve malik-i hakikiye teveccühlerini o keyfiyetle yapmaları gerekmektedir. )

 

Öyle ise iman, Şems-i Ezelî’den vicdan-ı beşere ihsan edilen bir nur ve bir şuâdır ki vicdanın ( insanın yaratılış niteliğinde olan ,daima yaratıcısını arayan ,ondan başka bir şeye razı olmayan ve ona ait izlerin ,ışıkların daima peşinde olan çok değerli bir fıtrat şehadeti bir hak ,hakikat delilinin )  içyüzünü tamamıyla ışıklandırır.

 

Ve bu sayede bütün kâinat ile bir ünsiyet, bir emniyet peyda olur. Ve her şeyle kesb-i muarefe eder. Ve insanın kalbinde öyle bir kuvve-i maneviye husule gelir ki insan o kuvvet ile her musibete, her hâdiseye karşı mukavemet edebilir. Ve öyle bir vüs’at ve genişlik verir ki insan o vüs’atle geçmiş ve gelecek zamanları yutabilir.

 

Ve keza iman, Şems-i Ezelî’den ihsan edilmiş bir nur olduğu gibi saadet-i ebediyeden de bir parıltıdır. Ve o parıltı ile vicdanında bulunan bütün emel ve istidatlarının tohumları, bir şecere-i tûba gibi neşv ü nemaya başlar, ebed memleketine doğru hareket eder, gider……………….

 

İşte…………….. İnsan, nur-u iman ile a’lâ-yı illiyyîne çıkar, cennete lâyık bir kıymet alır. Ve zulmet-i küfür ile esfel-i safilîne düşer, cehenneme ehil (olacak) bir vaziyete girer. Çünkü iman, insanı Sâni’-i Zülcelal’ine nisbet ediyor; iman, bir intisaptır. Öyle ise insan, iman ile insanda tezahür eden sanat-ı İlahiye ve nukuş-u esma-i Rabbaniye itibarıyla bir kıymet alır. Küfür, o nisbeti kateder. O kat’dan sanat-ı Rabbaniye gizlenir. Kıymeti dahi yalnız madde itibarıyla olur. Madde ise hem fâniye hem zâile hem muvakkat bir hayat-ı hayvanî olduğundan kıymeti hiç hükmündedir……….(Sözler)

 

Evet,  şimdi dersimiz ile ilgili bab’a bakalım..

 

Orada demiş:

 

Hem iman yalnız ilim ile değil.. imanda çok letaifin hisseleri var. Nasılki bir yemek mideye girse; o yemek muhtelif a'saba, muhtelif bir surette inkısam edip tevzi olunuyor. İlim ile gelen mesail-i imaniye dahi, akıl midesine girdikten sonra, derecata göre ruh, kalb, sır, nefis ve hâkeza.. letaif, kendine göre birer hisse alır, masseder. Eğer onların hissesi olmazsa, noksandır……

 

Evet İman NURU –yukarıda anlaşıldığı üzere, iradenin tercihi, ilgili tasdik prosedürüne dair gerekliliğin  yerine getirilmesi- ile insanın AKIL penceresinden KALP ve  VİCDAN dairesinin  içine bırakılıyor. Bu NUR  kişinin ,ilim, yakin, teslim, niyet, amel ,itaat ,istikrar seviyesine göre latifelere nüfuz ediyor. Onların ihtiyaçlarını , İMANIN NETİCE MANASI OLAN GÜVEN ,İTMİNAN VEREREK MÜ’MİN ESMASININ BİR TECELLİSİ ile karşılıyor. Aklın endişesini giderip, kalbe ünsiyet ve itminan veriyor. Sıkıtıya sekinet, musibete sabır oluyor. Beklentiye umut,korkuya rahmet, ihtiyaca şefkat, yanlızlığa veli, derde deva, davaya vekil ,susamışlığa sebil oluyor…ve hakeza………..

 

Bu nedenle , İlim ile gelen mesail-i imaniye dahi, akıl midesine girdikten sonra, DERECATA GÖRE ruh, kalb, sır, nefis ve hâkeza.. letaif, kendine göre birer hisse alır, masseder………….. Yani cismani kalbin kanı en ince hücreye kadar pompalaması onun ihtiyacını karşılaması gibi, manevi kalpte KİŞİNİN İMAN VE YAKİN DERECESİNE GÖRE  latifelere bu nurdan hasıl olan rızıklarını götürür, içlerine sirayet etmesini, bir gıda-i manevi bir ilaç-ı rahmani olarak emilimini sağlar…..

 

Ve insan bunun geneline hakim olamaz, neyin nereye ve nasıl gittiğini bilemez..İnsanın kendi hakikatini bilmesi mümkün değildir… (İnsan, kendi hakikatini dahi idrak etmekten âciz…Hz. Ali) …  Latifeleri hakkında gerçek bilgiye sahip olması da öyle… ……………. "Ve keza, şuurî olmaksızın, senin lehine ve aleyhine çok fiiller cereyan etmektedir. “(Mesnevi Nuriye)

 

Eğer böyle olmasa , bazı latifeler rızıksız kalır ,beslenemez, zayıf düşer belki ölür… O’nun için mesail-i imaniye denilen Allah’a ,onun rububiyet ve uluhiyetine ve de kullarında olan isteklerine ait olan konuların tahkikle ele alınması, üzerinde durulması ve onları ders veren hakikatlerle hayat boyu meşgul olunması azami önem taşır. Çünkü Allah sürekli bir yaratmada, insan ise her an ve gün başka bir boyutta yeni bir hayat yaşamaktadır. Sürekli bir yenile ve yenilenme söz konusu olduğundan imana dair beslenme, gelişme, birikim elde etme vesileleri dikkatli takip etmek gayet ehemmiyetlidir….

 

“Allah size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize süs yapmıştır…Küfrü, fıskı ve isyanı da size çirkin göstermiştir.”  Hucurât 49/7

 

Öyle ise, “Elhamdü lillâhi alâ dini'l İslâm ve kemâli'l-îman” (Bize ihsan ettiği İslâm dini ve mükemmel iman nimeti sebebiyle Allah'a hamd olsun.) ... demeliyiz …

 

 

Soru ile ilgili Haşiye:

 

İman, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın tebliğ ettiği ZARURİYAT-I DİNİYEYİ TAFSİLEN ve ZARURİYATIN GAYRISINI İCMALEN TASDİK ETMEKTEN HASIL OLAN BİR NUR…. olduğu için tasdik etmek ve edilmek noktasında evvel asır insanları için kâfi idi.. Çünkü teslimleri kavi idi. Teslim olmak için o zaman yeterli olan taraftarlık, toplumun temizliği, dinin umumen yaşanması, haram helal dengesinde titizliğin asırlarca devam eden niteliğini koruması , cihad,tekke,medrese ilişkisinin verdiği teyakkuz halleri , şüphe verecek esbabın bulunmaması İMAN için yeterli olan duyguyu örfen de olsa kazandırıyordu… Hem o zaman talim edilen dersler de gerekli ihtiyacı karşılıyor ve tam olarak yetiyordu ve makbul idi…. İmamlar,veliller,kamil zatlar o zamanların miraslardır..hem sebeb-i saadetlerimizdir…

 

Ancak içinde bulunduğumuz asır böyle olmadığı için…

 

Fitne-i ahir zamanın tüm sıfatlarını barındırıp ,dine ve imana ait değerleri yıprattığı ve bela umumi olduğu için , İMAN konusunda yakin şartları hüccetlerle desteklenmesi gerek bir zarurete girdiği için , Bediüzzaman’nın istihdam ve içtihadı bu bağlamda gerçekleşirmiştir. İmana marifetullah’ın eşlik etmesi, Allah’ı tanımanın O’nu sevmekle tutunabilecek olması , ihlasın lüzumu,tahkikin elzemiyeti zamanın durumundan kaynaklanmaktadır….