5.1.26

Mütalaa Ders notları 25:Size ÜSTAD ve TALEBELER ve DERS ARKADAŞLARI içinde faide verecek bir fikrimi beyan edeceğim.

 

 

İlgi mektubu konun geçtiği yerdeki üst paragrafı ile birlikte alıp o bütünlükte rasat edeceğiz.

 

Orada demiş:

 

*Kardeşlerim*,

 

*Size ÜSTAD ve TALEBELER ve DERS ARKADAŞLARI içinde faide verecek bir fikrimi beyan edeceğim*.

 

*Şöyle ki*:

 

*Sizler—haddimin fevkinde—bir cihette TALEBEMSİNİZ ve bir cihette DERS ARKADAŞLARIMSINIZ ve bir cihette MUÎN VE MÜŞAVİRLERİMSİNİZ*.

 

Buraya kadar batığımız yerde temel olarak üç tanım görmekteyiz. Bunlar ; ÜSTAD, TALEBE, DERS ARKADAŞIDIR.

 

Bu tanımlar risale-i nur hizmetinin işlevsel formunun ana esaslarını oluşturur. Ve ayrıca medrese usulünü ihsas ederek hareket disiplinini nazara verir.

 

Yani bu hizmetin ustabaşısı, öğreticisi ve kurucusu Bediüzzaman Hazretleri ÜSTAD diye anılır.

 

Sözleri kendi malı ve telifi gibi hissedip sahip çıkan ve en mühim vazife-i hayatiyesini onun neşir ve hizmeti bilen ve doğrultuda konumlanmış kişi/ler TALEBE olarak isimlendirilir.

 

Branş olarak belirlenmiş, içerdiği konuların muhteviyatı öğrenmeye açılmış olan meselelerin eğitimine yönelik bir araya gelerek aynı amaç doğrultusunda bir müdebbir ve muallim tarafından verilen tembih, telkin, talimat, vazife gibi esasların taliminde bulunanlar DERS ARKADAŞI olarak sınıflandırılır.

 

Böylelikle tüm bu tanımlar bir mesleğin eylemsel hakikatini bildiren bir organizasyonu gösterir.

 

Yani bu meslek tarikat tarzında bir yapılanmaya sahip değildir. Şeyh murid beyninde olan iletişim ve etkileşim türünün dışında bir sistemde planlanmıştır. Kişisel terakki amacı , şahsi fazilet oluşumu , meziyetlerin inkişafı gibi bir hedefi bulunmaz.

 

Meslek meşrebin dinamikleri şahs-i manevi olarak atılmış ve hizmet bu temel üzerinde yükselmiştir.

 

Bu nedenle organizasyonu oluşturan elamanlar bir bütünlük içinde tesmiye edilmiştir.

 

Böylelikle, kardeşlik rabıtaları ile bir araya gelen talebelerin aynı konuda talim görmelerinden doğan ders arkadaşlığı ve bundan  çıkan ünsiyetin şeffaflık ve alçakgönüllülükle oluşturduğu şuur, temsilci ruhu manen güçlü kılan bir hasiyete malik olur.

 

Bu değerli yapı ortak değerler bağlamında cüz’iyetten külliyete erişimde önemli bir rol oynar. Yüzbinler naşiri, binler hareket merkezi ve kesretli şubeleri olur. Her biri mümessili olduğu davayı tek başına da kalsa temsil edecek hüviyete haiz şakirtleri bulunur.

Bu esastan yola çıkarak hizmetin düsturları tanzim edilmiştir. Yukarıda söz edildiği gibi söz konusu tabirler bu tarzı tanımlayan ibarelerdir.

 

Taassup, fazilet baskısı, takaddüm , mahsus makam vermek , hiyerarşik bir oluşum tesis etmek gibi hareketin önünü kesen ve akışı yavaşlatan yapılanmadan uzak durulmuş, talebenin himmeti, şakirdin gayreti , alınan ders-i hakikatten neşet eden cesaret, birlikte olmaktan hissedilen tesanüd, aynı medrese ,aynı rahleden ders olmaktan doğan uhuvvet kuvvetinin önü açılmıştır

 

Bu özgün ve özgür mimari istidatların inkişafına, taklitten tahkike geçişe , hür kişiliklerin istikametli terbiyesine  neden olmuştur.

 

İnsanların meziyet istibdadından çıkartarak özgüven kazandırmış, kendi kendine işleyecek donanıma sahip kılmıştır. Yani ahirzamanda Kur’ana ve imana ve de İslâma hizmet etmek noktasında hadimlerini ;tekellüften , sistemik ataletten,  çekingenlikten çıkartıp hafifleştirmiştir.

 

Ve bu hedef durum bir çok yerde  nazara verilmiş , bir havuzun içinde erimiş benliklerden arda kalan saf kişilikleri bir gaye etrafında toplayacak esaslar çok yönü olarak talim edilmiştir.

 

Örneğin:

 

" *Ben de sizin bu ders-i Kur'âniyede bir ders arkadaşınızım. Ben en ziyade muhtaç ve fakir olduğumdan bu kudsî hakikatler en evvel bana ihsan edilmiştir. Ben makam sahibi değilim. Ben kendimi beğenmiyorum. Beni beğenenleri de beğenmiyorum. Kardeşlerim, sizi bütün bütün kaçırmamak için nefsimin gizli çok kusurlarını söylemiyorum* "……….. Emirdağ L.

 

Yani bana karlı ihtiramı korumak için şahsımı öne çıkarıp sahip olduğumuzu düşündüğünüz faziletin önünde kendinizi köreltmeyin. Bu dersler Kur’an’ındır. En çok ben muhtaç olduğumdan ve şiddetle talep ettiğimden rahmeti ilahiye tarafından hem kendi istifadem hem de muhtaç olanların istifadesini temin hizmeti evvel bana verilmiştir. Bu meyanda bilin ki ben kendimi beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum, kimseyi nefsime hizmet etsin diye kendime çekmeye çalışmıyorum. Elimde olanı gösteriyor insanları Allah’a ve Resulüne A.S.M  itaate gerekçeleri ve delilleri ile birlikte davet ediyorum… Yanımda rahat olun bende sizin gibi aynı kaynaktan ders alıyorum. Sizinle birlikte istifade ediyorum .. Mesele şahsi değildir. Eğer öyle olsa yanımda hakikati değil kusurlarımı görürdünüz ve bu sizi benim yüzümden hizmetten de uzaklaştırırdı. Ben bu bağlamda maddi manevi herşeyimi feda ettim. Sizde eğer bana bir ustabaşılık verdiyseniz benim izimi takip edin. Şahıslar fanidir.Makam ve rütbeler geçici. Yalnızca Allah rızası için çalışınız ..onun rıza nazarı ve merhamet teveccühü herşeye bedel kafi gelir. Hem kendi hem ihsanı bakidir.…diyor…

 

“–Sâkin ol kardeşim! Ben bir kral veya hükümdar değilim. Kureyş’ten kuru ekmek yiyen bir kadının oğluyum!..” (Hz. Muhammed A.S.M )

 

Yine başka bir yerde….

 

" *Zaman şahıs zamanı değil, şahs-ı mânevî zamanıdır. Risale-i Nur'da şahıs yok, şahs-ı mânevî var. Ben bir hiçim. Risale-i Nur, Kur'ân'ın malıdır, Kur'ân'dan süzülmüştür. Şeref ve hüsün Kur'ân'ındır. Şahsımla Risale-i Nur iltibas edilmiş. Meziyet, Risale-i Nur'a aittir. Risale-i Nur'un neşrindeki harika muvaffakiyet ise, Risale-i Nur talebelerine aittir. Yalnız şu kadar var ki, şiddetli ihtiyacıma binaen Cenâb-ı Hak, Kur'ân-ı Hakîmden bana ilâç ve tiryakları ihsan etti; ben de kaleme aldım. Her nasılsa, bu zamanda birinci tercümanlık vazifesi bana düşmüş. Ben de Risale-i Nur'un talebesiyim. Bir risaleyi şimdiye kadar yüz defa okuduğum halde yine okumaya muhtaç oluyorum. Ben sizlerin ders arkadaşınızım*"………Tarihçe-i Hayat

 

Diyerek menba-ı hakikiyi göstermiş. Şahs-ı maneviyi nazara vermiş. Eserlerin kendi meziyetinin mahsulü olduğu reddetmiş. Meselenin nasıl meydana geldiğini, muvaffakiyetin nedenini beyan etmiştir. Bu nokta öyle bir denge noktasıdır ki, bir nebze nefsi  hisse meyli olsa o kaynak birden perdelenip kurur. Bu sonsuz akışı fark eden bir şuur asla elini o karanlığa uzatmaz. Saf hakikate biri muttali olduğunda ve ondan bir parça almak ona müyesser olduğunda onu nefsine mal etse o hazine-i ebediye birden gizlenir belki ihyası bir daha mümkün olmaz. Bu gibi durumlar kendi sınırını bilmek ve asla bir taşkınlık yapmamak için çok dikkatli olmayı iktiza eder. Burada üstadımızın bu dersi bize kendi üzerinden ne kadar büyük bir titizlikle verdiğini ve aidiyet ile mensubiyetimizin şahs-ı manevi olduğunu ve talebelik dairesinin ehemmiyetini gösterdiğini müşahede ediyoruz.

 

Yine başka bir yerde hem kendi ile ilgili atfedilen kimliğe bakışını hem de talebeler beyninde bulunan rabıtanın bir şeklini ve bu iştirakteki ortak kazancı şöyle ifade etmiş:

 

*Kendi nokta-i nazarımda liyakatsiz olduğum halde, haydi, hüsn-ü zannınıza binaen bu fakire bir üstadlık ve tebaiyet noktasında bir âlim vaziyetini verdiğinizden bağlanmışsınız. Ben ümmî ve kalemsiz olduğum için, sizin kalemleriniz benim kalemim sayılır; hadiste gösterilen ecri alırsınız*……………Lem’alar

 

Yine nefsi ile ilgili bir imtiyaz hissine sahip olmadığını, haklı eleştiriye açık olduğunu şöyle belirtmiş:

 

*Evet, ben nefsimle musalâha etmemişim. Çünkü terbiye etmemişim. Benim boynumda veya koynumda bir akrep bulunduğunu biri söylese veya gösterse, ondan darılmak değil, belki memnun olmak lâzım gelir*…………..Tarihçe-i Hayat

 

*O ehl-i fazl ve kemal ve kuvvetli enâniyet-i ilmiyeyi taşıyan zatlar bilsinler ki, bana değil, Kur'ân-ı Hakîme talebe ve şakirt oluyorlar; ben de onların bir ders arkadaşıyım*…………… Mektubat

 

Evet,  kendi ders arkadaşlığını talebesinin de beyan etmesinden içtinap etmemiş ,doğruluğunu teyid eder bir şekilde beyanı esalerin içinde kendine yer bulmuş. Şöyle ki;

 

*Said Nursî, Kur'ân ve imâna hizmet mesleğini ihtiyar edip, hiçbir maddî ve mânevi menfaat, salâhat ve velîlik gibi mânevi makamları maksat ve gaye etmeden, sırf Cenâb-ı Hakkın rızası için hizmet yapmıştır. Basiretli ehl-i ilim tarafından bütün Müslümanlarca "Zuhuru beklenen siyasî ve dinî bir halâskârdır" gibi şahsına verilen yüksek mertebeyi Bediüzzaman hiddetle reddetmiş, kendisinin ancak Kur'ân'ın bir hizmetkârı ve Risale-i Nur talebelerinin bir ders arkadaşı olduğuna inanmış ve beyan etmiştir*………….Konferans

Teveccüh ettiğimiz bölümün devamında yukarıdaki bölümlerde ifade edildiği gibi kendi ile ilgili nazarı konumlandırmak ve bakış açısına doğru bir açı kazandırmak ve de kendi üzerinden uhuvveti ve tesanüdü muhafaza noktasından bir ölçüye sahip olmak hakkında farazi ve evhama müncer gelişmelere musap olunduğunda hangi duruşu korumak bağlamında aşağıdaki hususları talim etmiştir.

 

*Aziz kardeşlerim, Üstâdınız lâyuhtî değil*...

 

*Onu hatâsız zannetmek hatâdır*.

 

*Bir bahçede çürük bir elma bulunmakla bahçeye zarar vermez*.

 

*Bir hazinede silik para bulunmakla, hazineyi kıymetten düşürtmez*.

 

*Hasenenin on sayılmasıyla, seyyienin bir sayılmak sırrıyla, insaf odur ki: Bir seyyie, bir hatâ görünse de, sair hasenata karşı kalbi bulandırıp itiraz etmemektir*. ……………( ahvâl-i suriyesinden zayıf birşey işitildiği zaman üstünde durmamalı; derhal başını kaldırıp etraf-ı âleme neşrettiği nurlara bakmalı. Mesnevi-i Nuriye)

 

*Hakaike dair mesâilde külliyatları ve bazan da tafsilâtları sünuhat-ı ilhâmiye nev'inden olduğundan, hemen umumiyetle şüphesizdir, kat'îdir*……………. yani benim eserler ile ilgili hiçbir şüphem yok,hakikat olduklarına hem kani hem şahidim……..delil bağlamında karşılığı olmayan bir şey söylemedim..isbat edilmeyecek bir şeyi de iddia etmedim.. ..meselelerin ruhlarda makes bulması, vicdanlarda itminan oluşturması, kalpleri mutmain ve akılları tesir etmesi , asarın teşekkülünde safi ilhamın müessir olduğu izlenmektedir…

 

*Biliniz, kardeşlerim ve ders arkadaşlarım*!

 

*Benim hatamı gördüğünüz vakit serbestçe bana söyleseniz mesrur olacağım*.

 

*Hattâ başıma vursanız, Allah razı olsun diyeceğim*.

 

Çünkü burada kendimizi satmıyoruz. Nefesimizi nazara vermiyoruz. Halktan bir itibar bir teveccüh istemiyor herhangi bir makamın peşinde koşmuyoruz. Biz sadece Allah’ın rızasını istiyoruz. Bunun için hiç kınayıcının kınamasından nefsimiz hesabına çekinmeyiz. Velev bu var olan kusurumuzu bize bildirmek olsa kendimizde şahsi hiçbir şeyin hıfzını düşünmeyiz…çünkü:

 

*Hakk'ın hatırını muhafaza için başka hatırlara bakılmaz*.

 

*Nefs-i emmarenin enaniyeti hesabına, Hakk'ın hatırı olan bilmediğimiz bir hakikatı müdafaa değil, alerre'si vel'ayn kabul ederim*

 

Yani kötülüğü isteyen ,hakikati görmeye mani olan bir benliğin egosunu tatmin için bilmediğim bir şeyi biliyormuş gibi yapmaktan ve o fikri savunmaktansa , o noksanlığımı Baş göz üstüne; seve seve kabul ederim.

 

Devamında demiş…

 

*Bilirsiniz ki, şu zamanda şu vazife-i imaniye çok mühimdir. Benim gibi zaif, fikri çok cihetlerle inkısam etmiş bir biçareye yükletmemeli, elden geldiği kadar yardım etmeli*… Tarihçe-i Hayat / Barla Hayatı / Barla Lahikası

 

Yani sizde meseleleri kişiselleştirmeyin. Bir eleştiri olsa izzet-i nefsime dokundu demeyin..hem herkes bir meşrepte olmaz çok sıkı tutmayın.. şahs-ı maneviyi muhafaza için kişisel  çekince ve nefsinizin dayatmalarını terk edin..vazifenize odaklanın ne  kendinizde ne de hariçte sizi gayenizden alı koyacak şeylere itibar edip  meşgul olmayın .. hizmetinize bakın…

 

*Evet, İslâmiyet gibi bir âli tarîkım, acz ve fakrı Allah'a karşı bilmek gibi bir meşrebim, Seyyidü'l-Mürselîn gibi bir rehberim, Kur'ân-ı Azîmüşşan gibi bir mürşidim, bir dakikada mertebe-i velâyete erişmek gibi ulvî bir netice almak mümkün olan askerlik gibi bir mesleğim var*.

 

*Üstadım bana ve dinleyen her zevi'l-ukule, "Tarikat zamanı değil, imanı kurtarmak zamanıdır. Beş vakit namazını hakkıyla edâ et; namazın nihayetindeki tesbihleri yap; ittibâ-ı sünnet et; yedi kebâiri işleme" dersini vermiştir. Ben gerek bu derse, gerek Risaletü'n-Nur'la verilen derslere, Kur'ân'dan istinbat buyurarak gösterdiği hakikatlere karşı Allah'ın tevfikiyle can ü dilden belî dedim, tasdik ettim ve bana böylece hakikat dersini veren bu zâta da ömrümde ilk defa olarak Üstad dedim. Hatâ etmedim, isabet ettim*.

 

 Hulûsi

 

.