22.1.26

Mütalaa Ders notları 70 : Hikmet-i felsefe ile hikmet-i Kur’âniyenin hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye verdiği terbiyeler

 ….. Bu derste Hikmet-i felsefe ve Hikmeti Kur’âniyenin  insanların  sosyal hayatına yönelik öğretilerinin karşılaştırılması ile ilgili bir hususlar nazara verilmiş…

 

Biz öncelikli olarak bu derste bulunan  ve  birkaç anlamda kullanılan kavramları ele alacağız. Çünkü bu kavramlar kullanıldığı yere göre manalar ifade etmektedir. Bu duruma şimdi değinmek bilahare okuduğumuz derslerde de kast edilen anlamı fark etmekte kolaylık sağlayacaktır.

 

BİRİNCİ KELİMEMİZ FELSEFEDİR. Felsefe asli itibariyle var oluşun nedenselliğini kavramak, bu konuyla ortaya çıkmış soyut, genel ve teorik problemleri akılcıl ve bilgi yönüyle ele alıp çözmek, hükümler belirleyerek düşünce temelleri oluşturmaya yönelik bilimsel ve ilimsel faaliyetlerin tümünü kapsayan araştırmalar ve çalışmaların toplandığı ilkeler bütünüdür.

 

Bu noktada felsefenin niteliğini belirleyen temel değer ölçüsü , ilgili konuda ortaya çıkartılan felsefenin doğuş ve beslendiği kaynağın ne olduğudur.

 

İlgili dersin ilk satırında geçen Hikmet-i felsefe ve Hikmeti Kur’âniye ibareleri söz konusu hayat-ı içtimaiye-i beşeriye alanında, kendilerini meydana getiren kaynak verişlerine göre bir sunum yapacaklardır.

 

Söz konusu kıyaslarda dikkat edilmesi gereken en önemli husus, iddia nedir? Davanın destekleyici delilleri nelerdir? Ve önerme ne vaat etmektedir?  Eğer bu ölçü  ile ifade edilen konuya teveccüh edersek, gerek kabul gerekse red meyilleri tahkiki olarak  oluşacaktır. Tahkiki oluşan meyiller , hakkında hükme varılacak olan şeylerin irade ve karar aşamalarını doğru ve istikametli bir şekilde hakikate eriştirir. 

 

Bu derste bunun önemli bir örneğini göreceğiz.

 

İKİNCİ KELİMEMİZ HİKMETTİR. Bu kelime anlam itibariyle; felsefe , din, hukuk ve tasavvuf alanlarında o mesleğin içerdiği doktrinlerin altında toplandığı bir çatı kavramdır. Bu anlamıyla hikmet Felsefenin bilincini oluşturur.

 

Şöyle ki;  İktidar ölçüsüyle varlıkların mahiyet ve hakikatlerini lüzumsuz bilgi ve teorilerden arındırıp akla uygun bir şekilde bilinmesini sağlamak, kavram ve anlam taşkınlarını engelleyip eşya ve öğretideki   menfaati ortaya çıkarmak, zihni kabiliyet  ve ustalıkla tanım ve işleyiş prensipleri belirleyip lüzumlu hükümleri  koymak ..iş en iyi bir şekilde ve gerçekçi gerekliliğini gözeterek gerçekleştirmek, ilim ve fiil bütünlüğünü temin ederek  hayatı beslemek, insanın yaratılışa ait sebep sonuç ilişkileri bağlamında  ilahi iradenin rölünü keşfetmesine yönelik anlam arayışının önünü açmak ve yolunu aydınlatmaktır.

 

GEREK ORTAYA KOYULAN VE İDDİA EDİLEN FELSEFE OLSUN, GEREKSE O FELSEFENİN GÜÇ KAYNAĞI OLAN HİKMETİN İLERİ SÜRDÜĞÜ ÖNERMELER OLSUN, NEŞET ETTİĞİ EFKAR SADECE BEŞERİ VE ARZİ İSE HAKİKASİZ BİR SAFSATADAN İBARETTİR.

 

ÇÜNKÜ HAKİKİ HİKMET ; YARATICININ YARATTIKLARI İLE İLGİLİ MAHİYETİ BELİRTMESİ, VAR ETME AMACI, İŞLEYİŞİ VE NETİCEDE ALACĞI KONUM VE VAZİYETİ , SOYOPSİKOLOJİK VE PSİKOLOJİK  GELİŞİM EVRELERİNE AİT BİLGİLERİN VERİLMESİ, NEREDEN NEREYE , DÜNYA , UKBA VE EŞYAYANIN HAKİKATİNE DAİR FİZİK VE METAFİZİK BOYUTLARININ AÇIKLANMASI, VE TEBLİĞ VE İRŞADDA – KİTAP VE NÜBÜVVET GİBİ- KULLANILAN ARGÜMAN VE VASITALARIN YERİNDELİĞİ,UYGUNLUĞU, TESİRLERİ VE DESTEKLENMELERİ VB. BİR ÇOK HAKİKATTEN TEŞEKKÜL  ETMİŞ GERÇEKLİK HAK VE SÖZ SAHİBİNİN ALLAH OLDUĞUNU GÖSTERMEKTEDİR.

 

İ'lem eyyühe'l-aziz! 

 

*İnsanın vehim, farz, hayal duygularına varıncaya kadar bütün hassaları bilâhare rücû edip bilittifak Hakka iltica ettiklerini ve bâtıla hiçbir ihtimal ve imkânın kalmadığını ve KÂİNATIN ANCAK VE ANCAK KUR'ÂN'IN İZAH ETTİĞİ ŞEKİLDE BULUNDUĞUNU GÖRDÜM*.

 

Mesnevi-i Nuriye

 

(Hakikatsiz ve sadece eşyanın görünen yüzüne bakıp ondaki hikmeti görmekten mahrum , herşeyi maddede arayan , DİNDEN RUH ALMAYAN aklın körlüğü ile kainat ve hadisata bakan )……….Felsefe, herşeyi çirkin, korkunç gösteren siyah bir gözlüktür. …… İman ise, herşeyi güzel, ünsiyetli gösteren şeffaf, berrak, nuranî bir gözlüktür………. Lem’alar………. İMAN in kısa tanımıyla aklın önüne serdedilen ve iradenin tercihine vaz edilen , Allah’ın uluhiyet ve Rububiyetine ait delilleri hak ve hakikat olarak onaylamak ve bu onamayı şehadet dili ile ikrar etmektir. Bu bağlamda imanın her şeyi güzel göstermesi  Marifetullah ile inkişaf etmesine bağlıdır..Çünkü her bir eşyanın hakikati bir esma-i ilahiyeye dayanır..ilaahir…

 

Evet, Felsefe hakikat nazarını kaybedip, şuursuz kaldığında ; herşeyi, hattâ kendisini dahi inkâr eden, olumlu veya olumsuz hiçbir hükme varmayan daima şüphe içinde kalmayı esas alan bir felsefi zihniyet ve tutum sahibi sofastailerin elinde cerbezeli ve aldatıcı bir araca dönüşüyor ve Hikmet ehlinin elinde  kainatın tılsımını açan bir anahtara inkılap edip mutlak maslahat ve daimi iyilik üretip hakikate vusule hizmet ediyorsa…………….

 

Bu yönüyle, Hâkim-i Hakem-i Hakîm-i Zülcelâli ve’l-Cemal’in Ehl-i Hakkın eline ihsan ettiği  hikmet-i hakikiye,

 

Hak ve adalet ( zanna göre müstahak olunun sonuç)  olarak da Ehl-i dalalet dalaletini arttıran bir felsefe-i sakimedir… ( hastalıklı yanlış yolda olan karanlık felsefe)

 

Haşiye: Beşerde hikmet, maharet, fayda ve zararın tefriki, maslahat üzere hareket, zarardan içtinap, faideyi  irtikâptır.

 

Allah’ta C.C Hikmet; Kusursuz icad, noksansız tasarruf , vücutta tenasüp, ihkak-ı hakta adalet ile Hakîm sıfatının tecellisidir.

 

BU DESTE ÇOKLUKLA GEÇEN ÜÇÜNCÜ KELİMEMİZ ŞE’NDİR. Bu ibare bulunduğu makama göre tefsir edilen anlamlara sahip bir ibaredir.

 

Örneğin HÂLIK ( yaratıcıda) yaratma fiili ŞE’Ndir. Yani halikiyetinin bir özelliği ve onun  bu yaratma ,icat etme, vücuda getirip tasarrufta bulunma fiildeki ŞAN’ININ keyfiyetidir.

 

*Yes-eluhu men fî-ssemâvâti vel-ard(i)(c) kulle yevmin huve fî şe/n(in)-  Rahman Suresi  29. Ayet…………….*Göklerde ve yerde bulunanlar, O'ndan isterler. O, her gün yeni bir iştedir*… (Tasarruftadır, Yaratmadadır)

 

Sair işlevsel anlamları : Bir şeyin hususiyetinin fiilî tezâhürü, neticesi ve eseri, iş-işin kastı, tavır, hali gibi manalara gelmektedir.

 

Söz konusu dersteki  ŞE’N ; ilgili ifadeye bağlı olarak tezahür eden ve edecek olan durum ve hadisenin veya kavramın mahiyetinden bulunan HALİN GEREĞİ ile ortaya çıkacak sonuç şeklinde açıklanmaktadır.

 

BU DESTE GEÇEN DÖRDÜNCÜ  KELİMEMİZ TERBİYEDİR.

 

Lugat Manası ile Terbiye: Allah'ın emirlerine itaat ederek ruhen ve cismen yükselmeye ve yükseltmeye çalışmak.

 

·         Kemale ermeğe, nizam ve emirleri dinlemeğe çalışmak. Allah rızası yolunda gitmeyi öğrenmek.

·         Kişiyi yavaş yavaş rûhen ve bedenen yetiştirmek, olgunlaştırmak.

·         Edeblendirme, cezâlarını verme.

·         Belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme, olgunlaştırma.

·         Eğitim, öğretim…anlamlarına gelmektedir.

 

Görüldüğü gibi bu kelime de bulunduğu makama göre tefsir edilir.

 

Hülasa: Rabbimizin elinde terbiye: Rububiyet,………Kulun elinde ise  en geniş anlamıyla Ubudiyet-i Külliye olarak tezahür eder.

 

………….*Ve keza, rububiyet-i âmme, ubudiyet-i külliye ister…………Tezahür-ü Rububiyete karşı, ubûdiyet-i külliye-i insaniye*……………

 

Terbiye ibaresinin dersteki  anlam istimali , Eğitim , Öğretim, Talim şeklinde görülmektedir.

 

Şimdi derssin ilgili bölümüne geçiş yapıyoruz..

 

*ÜÇÜNCÜ ESAS*

 

*Hikmet-i felsefe ile hikmet-i Kur’âniyenin hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye verdiği terbiyeler *( öğretiler ve kendi meydana çıkış özelliğine göre hayata yönelik  tanımlayıp talim ettiği prensipler)  :

 

“ *Amma hikmet-i felsefe ise, hayat-ı içtimaiyede nokta-i istinadı “ kuvvet” kabul eder*.

 

Dinden ruh almayan , arzi, şahsi, arizi , düşkün fikirli içtihatlarla ortaya çıkmış olan ve herşeyi maddi ve zahiri nazarla  gözlemleyip hükümler çıkaran , nursuz karanlık felsefi görüş;  sosyal hayatın kuvvet ilkesiyle tesis edilebileceğini  ve  kuvvete bağlı bir rejimin ancak hukuku tesis edebileceğini kabul eder.

 

*Hedefi “menfaat“ bilir. Düstur-u hayatı “cidal“ tanır*.

 

Kuvvetin hakimiyetine bağlı bir toplumsal oluşumun varlığını sürdürmesi ancak çıkarlarını korumaya yönelik girişeceği mücadele ile mümkün olduğunu salık vererek cidali bir hayat düsturu olarak benimsemiştir.

 

*Cemaatlerin rabıtasını “unsuriyet, menfi milliyeti“ tutar*.

 

Bu bağlamda toplum birliğini sağlayacak olan ve milli bozulmayı engelleyecek bağ ise ırkçılık ve kendi ırki üstünlüğünü kabul etme, üstün görme , başka milletleri aşağılama duygularıdır düşüncesini yaşatır.

 

*Semerâtı ise, “hevesât-ı nefsâniyeyi tatmin ve hâcât-ı beşeriyeyi tezyiddir*. ”

 

Kuvvet,menfaat, cidal, ırkçılık gibi  prensipler ve bu prensiplere bağlı oluşturulan içtimai hayatın neticesi ;  zevk unsurları ile  nefsani ve hayvani duyguları tatmin etmek ve zeval-i lezzetten gelen elemi teskin etmek ve tam itminan vermeyen lezzetlerin süreklilik arayışına karşı yeni yeni  ihtiyaçlar türetme ve zaruret saikiyle tüketim toplumları meydana getirip,

 

Haksızlıklar, zulümler , sosyal dejenerasyon, güvensiz toplumlar, psikolojik deformasyonlar ile beşerin beynini bin parçaya bölmektir.

 

Saadet yolu zannedilen, aristokrat sınıfın elinden çıkmış önermelerle  ile sosyal adalet olarak talim edilen doktrinlerin hakikat nezdindeki konumu ve durumu bu beklentiyi karşılamaktan çok uzaktır. Verimsiz zeka mahsulü olan bu hayat görüşünün; sosyal hayat için tanımladığı idame ve denge unsurların muhtevi olduğu  hakikate vakıf olmadıkları açıkça görülmektedir.

 

Çünkü bu öğretiler ve dikta uygulamaları beşere hiçbir mutluluk getirmemiştir , getirememektedir, getiremeyecektir.

 

*Halbuki, kuvvetin şe’ni tecavüzdür*.

 

Çünkü kontrolsüz bir kuvvet ve adalet ile  had altına alınmamış bir gücün tavrını belirleyecek olan davranış biçimi;  kolay olanın çabuk elde edilirliğinin getirdiği iştah ile başkalarının hakkını gasp etmek, mazlumları ezmek gibi aşırılıklar ve taşkınlıklar olacaktır.

 

*Menfaatin şe’ni, her arzuya kâfi gelmediğinden, üstünde boğuşmaktır*.

 

Çünkü insanda menfaate erişmenin  uyandırdığı duygu tatminsizliktir. İnsanın nazarı her nereye gitse orada bir ihtiyaç görecek ve onu elde edebilmek için öğretilmiş kazanım yöntemleri ile harekete mecbur kalacaktır. Sevimli gösterilen rekabet hukuk tanımaz, hak ihlaline müsait,  pervasızlıkla hareket mesajı veren , başkasının değerlerini yer ile yeksan edebilecek bir  boğuşma öğretisidir.

 

*Düstur-u cidâlin şe’ni çarpışmaktır*.

 

Çünkü mücadelenin içinde barındırdığı durum hedefe  ulaşmak için gerekli görülen çatışmaya girmektir. Nerede bir mücadele alanı açılmış ise orada bir müsabaka ve müsademe meydanı vardır.

 

*Unsuriyetin şe’ni, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan, tecavüzdür*.

 

Irkçılık ve üstünlük sanrıları , öğretilmiş milliyetçilik tarihsel verilerden de izlenebildiği üzere bir çok ırkın hayat  ve etki sahnesinden silinmesine, bulundukları coğrafyadan silinmesini, öldürüp öldürülmelerine neden olmuştur. Irkçılık ………….*Ve birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık*…Hucurât Suresi 13 Ayetteki buyrulan hikmete zıt olduğundan büyük bir hadsizliktir, zülümdür, fıtrata muhalefettir.

 

*İşte bu hikmettendir ki, beşerin saadeti selb olmuştur*.

 

İşte fıtratın hakikatine ve yaratılışın hakiki prensip ve ilkelerine karşı kulak tıkayarak, çeşitli ahmaklık ve düşmanlıklarla karşı durarak, ve öğretilmiş ve kabul edilmiş önermeleri aynı hayat kabul edip hükümlerince hareket ederek tanzim edilmeye çalışılan bir hayat hiçbir topluma ve bireye mutluluk getirmemiş ve muhtemel mutluluğunda yolunu kesmiştir.

 

Evet,

 

" *Gayr-i meşru tarik ile bir maksada giden zat, galiben maksudunun zıddıyla görür mücazat*. "…  Lemaat

 

*Amma hikmet-i Kur’âniye ise, nokta-i istinadı, kuvvete bedel “hakkı“ kabul eder. Gayede menfaate bedel “fazilet ve rıza-i İlâhîyi” kabul eder. Hayatta düstur-u cidal yerine “düstur-u teâvünü” esas tutar*.

 

…………..*İşte, diyanete itaat etmeyen felsefenin böyle yolunu şaşırdığı içindir ki, ene kendi dizginini eline almış, dalâletin herbir nev’ine koşmuş. İşte şu vecihteki enenin başı üstünde bir şecere-i zakkum neşvünemâ bulup âlem-i insaniyetin yarısından fazlasını kaplamış*.

 

*İşte, o şecerenin kuvve-i şeheviye-i behîmiye dalında beşerin enzârına verdiği meyveler ise, asnamlar ve âlihelerdir. Çünkü, felsefenin esasında kuvvet müstahsendir. Hattâ “El-hükmü li’l-galib” bir düsturudur. “Galebe edende bir kuvvet var; kuvvette hak vardır” der. Zulmü mânen alkışlamış, zalimleri teşçi etmiştir ve cebbarları ulûhiyet dâvâsına sevk etmiştir*.

 

*HAŞİYE-1 DÜSTUR-U NÜBÜVVET “KUVVET HAKTADIR; HAK KUVVETTE DEĞİLDİR” DER, ZULMÜ KESER, ADALETİ TEMİN EDER*… SÖZLER

 

…………. *Ey ikinci, bozuk Avrupa! Senin çürük ve esassız esaslarının bir kısmı şunlardır ki: “En büyük melekten en küçük semeğe kadar herbir zîhayat kendi nefsine mâliktir ve kendi zâtı için çalışır ve kendi lezzeti için çabalar. Onun bir hakk-ı hayatı var. Gaye-i himmeti ve hedef-i maksadı yaşamak ve bekàsını temin etmektir” diyorsun*.

 

*Ve Hâlık-ı Kerîmin kerem düsturlarından ve erkân-ı kâinatta kemâl-i itaatle imtisal edilen düstur-u teavünle, nebâtat hayvânâtın imdadına ve hayvânat insanların yardımına koşmasından tezahür eden o umumî kanunun rahîmâne, kerîmâne cilvelerini cidal zannedip, “Hayat bir cidaldir” diye, ahmakane hükmetmişsin*.

 

*Acaba, o düstur-u teavünün cilvesinden olan, zerrât-ı taâmiyenin kemâl-i şevkle beden hücrelerinin gıdalandırılması için koşmaları nasıl cidaldir? Nasıl bir çarpışmaktır? Belki o imdat ve o koşmak, Kerîm bir Rabbin emriyle bir teavündür*……lem’alar

 

*Cemaatlerin rabıtalarında unsuriyet, milliyet yerine “rabıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî“ kabul eder*.

 

………….."   *Menfi milliyette ve unsuriyet fikrinde ifrat edenlere deriz ki* :"

 

"  *Evvelâ: Şu dünya yüzü, hususan şu memleketimiz, eski zamandan beri çok muhaceretlere ve tebeddülâta maruz olmakla beraber, merkez-i hükûmet-i İslâmiye bu vatanda teşkil olduktan sonra, akvâm-ı saireden pervane gibi çokları içine atılıp tavattun etmişler. İşte bu halde Levh-i Mahfuz açılsa, ancak hakikî unsurlar birbirinden tefrik edilebilir. Öyleyse, hakikî unsuriyet fikrine hareketi ve hamiyeti bina etmek, mânâsız ve hem pek zararlıdır. Onun içindir ki, menfi milliyetçilerin ve unsuriyetperverlerin reislerinden ve dine karşı pek lâkayt birisi, mecbur olmuş, demiş: 'DİL, DİN BİR İSE MİLLET BİRDİR’*.'"…….Mektubat

 

………. *Bütün kuvvetimle derim ki: Terakkimiz, ancak milliyetimiz olan İslâmiyetin terakkisiyle ve hakaik-i şeriatın tecellisiyledir*… Divan-ı Harb-i Örfî

 

……. *hazinelere değer olan İslâmiyet milliyetine, yani üç yüz milyon İslâmın uhuvvetlerini ve mânevî yardımlarını kazandıran İslâmiyet milliyetine, binler ruhu da olsa, acaba istihfaf-ı hayat etmezler mi?*.... Münazarat

 

…………*Zira, milliyetimizin rûhu İslâmiyettir; hakiki ve nisbî ve izâfîden mürekkeptir. Başka millete benzemiyor*…. Münazarat

 

…… *Evet, kemal ve şerefin mikyası İslâmiyettir*……….İşaratü'l-İ'caz

 

*Gayâtı, hevesat-ı nefsâniyenin tecavüzâtına sed çekip ruhu maâliyâta teşvik ve hissiyat-ı ulviyesini tatmin eder ve insanı kemâlât-ı insaniyeye sevk edip insan eder*.

 

Çünkü:

 

*Kur’ân*;

 

• şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi,

• ve âyât-ı tekvîniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin tercüman-ı ebedîsi,

• ve şu âlem-i gayb ve şehadet kitabının müfessiri,

• ve zeminde ve gökte gizli esmâ-i İlâhiyenin mânevî hazinelerinin keşşafı,

• ve sutûr-u hâdisâtın altında muzmer hakaikin miftahı,

• ve âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanı,

• ve şu âlem-i şehadet perdesi arkasında olan âlem-i gayb cihetinden gelen iltifâtât-ı ebediye-i Rahmâniye ve hitâbât-ı ezeliye-i Sübhâniyenin hazinesi,

• ve şu İslâmiyet âlem-i mânevîsinin güneşi, temeli, hendesesi,

• ve avâlim-i uhreviyenin mukaddes haritası,

• ve Zât ve sıfât ve esmâ ve şuûn-u İlâhiyenin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhı, burhan-ı kàtıı, tercüman-ı sâtıı,

• ve şu âlem-i insaniyetin mürebbîsi,

• ve insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyetin mâ ve ziyası,

• ve nev-i beşerin hikmet-i hakikiyesi,

• ve insaniyeti saadete sevk eden hakikî mürşidi ve hâdîsi,

• ve insana hem bir kitab-ı şeriat,

• hem bir kitab-ı dua,

• hem bir kitab-ı hikmet,

• hem bir kitab-ı ubûdiyet,

• hem bir kitab-ı emir ve davet,

• hem bir kitab-ı zikir,

• hem bir kitab-ı fikir,

• hem bütün insanın bütün hâcât-ı mâneviyesine merci olacak çok kitapları tazammun eden tek, câmi’ bir kitab-ı mukaddestir.

• Hem bütün evliya ve sıddıkîn ve urefâ ve muhakkıkînin muhtelif meşreplerine ve ayrı ayrı mesleklerine, herbirindeki meşrebin mezâkına lâyık ve o meşrebi tenvir edecek ve herbir mesleğin mesâkına muvafık ve onu tasvir edecek birer risale ibraz eden mukaddes bir kütüphane hükmünde bir kitab-ı semâvîdir.

 

EVET  ALDIĞIMIZ DERS VE KUR’ANİ TERBİYE VE NEBEVİ  (A.S.M ) TALİM İLE ANLIYORUZ Kİ:

 

*Hakkın şe'ni, ittifaktır*.

 

Çünkü , ortaya çıkan hakikat bilgisine erişilen şey ,hikmetin gereğine uygun olarak yapılan iş, şüpheden arınmış ve delilleri ile zuhur etmiş bir gerçeklik, mahiyeti ile uyum içinde bilinmiş bir vasıf, sabit ve doğru olunduğuna muttali olunmuş bir yakin , medarı niza olan ihtilafı terk edip ittifak etmeyi iktiza eder.

 

*Faziletin şe'ni, tesanüddür*.

 

Çünkü  iman ve İslamiyet ahlakı ile kazanılmış olan,  adalet nazarı , itidal tutumu, hoşgörü, doğruluk ve dürüstlük gibi ahlaki meziyetler , azim ve sebat gibi sıdk ve ciddiyeti gösteren haller, ülfet, kardeşlik ve dostluk, muhabbet ve  yardımlaşma, merhamet, cömertlik ve isar gibi hasletler, tövbe, teslim, tevekkül, kanaat, itaat  gibi kulluk niteliği, hayırda yarışma, tevazu, ölçü ve tartıda dürüst davranma, selâmlaşma, vakar,  cesaret ve şecaat gibi ameli hasletlerden neşet eden hikmetli fazilet dayanışmayı gerekli kılmaktadır.

 

……… *Evet, imanlı fazilet, medar-ı tahakküm olmadığı gibi, sebeb-i istibdat da olamaz. Tahakküm ve tagallüb etmek faziletsizliktir. Ve bilhassa ehl-i faziletin en mühim meşrebi, acz ve fakr ve tevazu ile hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye karışmak tarzındadır. Lillâhilhamd, bu meşrep üstünde hayatımız gitmiş ve gidiyor* ….. Lem’alar

 

*Düstur-u teavünün şe'ni, birbirinin imdadına yetişmektir*.

 

Çünkü teavün sadece bir birinin ve muhtaç olanlara yardım etmek anlamını taşımamaktadır. Teavün bir fiil ve davranışın gerekliliğini emreden bir hakikati tanımlamaktadır…

 

…………. *Hattâ bir taş, taşlığıyla beraber, kubbeli binalarda ustanın elinden çıkar çıkmaz başını eğer, arkadaşıyla birleşmeye meyleder ki, sukut tehlikesinden kurtulsunlar. Maalesef, insanlar teavün sırrını idrak edememişler. Hiç olmazsa taşlar arasındaki yardım vaziyetinden ders alsınlar!* ” …İşârâtü'l-İ'câz

 

…………. Kuvvette hak vardır, çıkarını korumak bir zorunlu esastır, büyük balık küçük balığı yutar, yaşamak için başkasının hayatına son ver, sen ari bir ırk ve güçlü bir milletin  halkındansın  bu şeref ve üstünlük sana yeter…herşeyi kendi nefsine feda etmekten geri durma , hayatın her türlü lezzeti al, en önemli sensin ..sen tok olduktan sonra aç kalan kalsın sana ne  diyen ………………..*Felsefenin şakirdi, kendi nefsi için kardeşinden kaçar, onun aleyhinde dâvâ açar. Kur'ân'ın şakirdi ise, semâvat ve arzdaki umum salih ibâdı kendine kardeş telâkki ederek, gayet samimî bir surette onlara dua eder. Ve saadetleriyle mes'ut oluyor. Ve ruhunda şedit bir alâkayı onlara karşı hisseder* ..Mesnevi-i Nuriye

 

……… *Allah’ın en sevdiği amel, aç olan bir muhtaca yemek yedirmek veya onun bir borcunu ödemek ya da onun bir sıkıntısını gidermektir*.  Hz. Muhammed  A.S.M

 

*Dinin şe'ni, uhuvvettir, incizabdır*.

 

Çünkü İslamiyetin en ehemmiyet verdiği konulardan birisi mü’minler beyninde olan kerdeşliktir. Konunun ehemmiyeti bir çok şekilde belirtilmiştir.

Emr-i İlahi noktasında bakılırsa:  *Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki rahmete eresiniz* ..Hucurât / 10

 

Nebevi talim esasından rasat edilse:

 

" *Sizden biriniz kendisi için sevdiğini kardeşi için de sevmedikçe tam îman etmiş olamaz! Mü'minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve yardımlaşmakta bir tek vücut gibidirler. O vücudun bir âzası rahatsız olduğu zaman diğer âzâlar da onun acısına ortak olur. Mü'minler parçaları birbirine bağlanmış bir bina gibidirler, birbirlerine destek olurlar."……. Hz. Muhammed  A.S.M

 

………..*Kimin himmeti yalnız nefsi ise, o insan değil. Çünki insanın fıtratı medenîdir. Ebna-i cinsini mülahazaya mecburdur. Hayat-ı içtimaiye ile hayat-ı şahsiyesi devam edebilir. Meselâ: Bir ekmeği yese kaç ellere muhtaç ve ona mukabil o elleri manen öptüğünü ve giydiği libasla kaç fabrikayla alâkadar olduğunu kıyas ediniz. Hayvan gibi bir postla yaşıyamadığından ebna-i cinsiyle fıtraten alâkadar olduğundan ve onlara manevî bir fiat vermeğe mecbur bulunduğundan fıtratıyla medeniyetperverdir. Menfaat-ı şahsiyesine hasr-ı nazar eden, insanlıktan çıkar, masum olmayan câni bir hayvan olur. Birşey elinden gelmese, hakikî özrü olsa o müstesna!* ." …..Hutbe-i Şamiye

 

Kısaca tüm bu emir ve terbiye müminleri islâm kardeşliğine çeken bir hissi ulviyi meydana getirir.Velev insan ben merkezli olmasın ve dünya sevgisi ona  kendisini hasr-ı nazar ettirip menfat-i şahsiyesini elde etme ve korumayı birinci gaye yaptırmasın…

 

*Nefsi gemlemekle bağlamak, ruhu kemalâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe'ni, saadet-i dâreyndir*.

 

Evet, nefs-i emmare mahiyeti itibariyle meşgul oldukları ile insanı kemalattan mahrum eden, dünyaya çağıran, hazır lezzetleri tercih eden ,yasaklara ve zararlı olanlara meyilli olan,kör hissiyat sahibi bir mahluktur. …………. *Demek, ey nefis, nefsine muhabbet değil, belki adavet etmelisin yahut acımalısın veyahut, mutmainne olduktan sonra, şefkat etmelisin* ..prensibi ile …………….. *belki noksaniyetlerini görüp tekmil etmeye bina edilen şefkat ile onu terbiye etmek ve onu hayra sevk etmek neticesi*………… veya akıl kalp ve ruh ittifakı ile…yahut kalp ve ruhun derece-i hayatında bir tarzı hayat yaşamak suretiyle onu fena ve fani şeylerden çekerek , ruhu nefsin hizmetinden kurtarmak hikmetiyle sahip olunan manevi özgürlük ve hayat mertebesi iki dünya saadetini temin eden bir esastır…

 

Çünkü kalp ve ruhun derece-i hayatı geniştir…elleri iki dünyanın da meyveleri alamaya müsaittir…ve hakeza…………………..

 

Hatime:

 

 

*Risaletü'n-Nur, sair ulemanın eserleri gibi, yalnız aklın ayağı ve nazarıyla ders vermez; ve evliya misilli yalnız kalbin keşf ve zevkiyle hareket etmiyor. Belki akıl ve kalbin ittihad ve imtizacı ve ruh ve sair letâifin teavünü ayağıyla hareket ederek evc-i âlâya uçar. Taarruz eden felsefenin değil ayağı, belki gözü yetişmediği yerlere çıkar, hakaik-i imaniyeyi kör gözüne de gösterir*. Kastamonu L.

...........

.

 

 

Mütalaa Ders notları 69 : Yaratılışa dair 2

 

İ'lem eyyühe'l-aziz!

 

Cenab-ı Hakk'ın insana verdiği nimetler, ister âfakî olsun ister enfüsî olsun, bazı şerait altında insana gelip vusul buluyor.

Mesela ziya, hava, gıda, savt ve sadâ gibi nimetlerden insanın istifade edebilmesi ancak göz, kulak, ağız, burun gibi vesaitin açılmasıyla olur.

Bu vesait, Allah'ın halk ve icadıyla olur. İnsanın eli, kesb ve ihtiyarında yalnız o vesaiti açmaktır.

Binaenaleyh o nimetleri yolda bulmuş gibi sahipsiz, hesapsız olduğunu zannetmesin.

Ancak Mün'im-i Hakiki'nin kasdıyla gelir, insan da ihtiyarıyla alır.

Sonra ihtiyaca göre in'am edenin iradesiyle bedeninde intişar eder. …….. Mesnevî-i Nuriye

 

…………..

 

Cenab-ı Hak nimet cihetinde halk ettiği her şey için bir sunum tarzı belirlemiştir. Bu sunum tarzlarının her birinin kendine göre bir hayat mertebesi ve sanatlı hikmeti vardır. Bu yaratma hakimiyet ve güzelliğinin bir tezahürü ve kudretin hadsiz gücünün gayet latif bir gösterimidir.

 

Ağaçlar, et ve sütünden istifade ettiğimiz hayvanlar, toprak zeminden midemize uzatılan mütenevvi nebatatın her biri bu nihayetsiz hilkat estetiğinin ve kendini bu yönüyle de göstermek isteyen mahfi bir hazinenin,  binler perdeler arkasından kendini tefekkür ehline göstermesi ve şakirin zümresine iltifat-ı şahanesidir.

 

Bu bağlamda nimetler, tür ve muhataplarına göre zarflara koyulur. Bir kısmı zahiri bir kısmı ise batıni vesait ile gönderilir. Ve bu gönderine her nimetin idrak ve istimali için mazharların istidatları, maddi manevi donanımları, istifade araçları da hazır edilmiştir.

 

Bu dahi tüm icat,vücut ve muhatap ve mukabele bileşenleri ile Razık ve Münim’ in itasını ve ikramına mazhar olma bütünlüğüne mazhariyet tenasübü ve ayine kayfiyeti ile  bir elden çıkmıştır.

 

Bununla birlikte kudret ,hayata bir hareket tayin ettiğinden ve faaliyeti ihtiyaçlar belirlediğinden zişuur mahlukatının bu alış verişe ihtiyaç, iztırar, kavli ve hali bir şekilde tüm hacet meratibi ile teveccüh etmesi esastır. Ki , alışta farkındalık  , verişte cud ve seha beynindeki imtizaç tahakkuk etsin. Yani bilerek verilen idrak edilerek alınsın. İşte bu ihtiyaç, iztırar, kavli ve hali teveccüh beşerin kesbinin miftahıdır. Onunla kerem kapısına gider, halini beyan eder hissesini alır. Bu noktada kesp olmaz ise takdir olmaz, farkındalık bulunmaz. Takdir ve farkındalığın olmadığı yerden de ne tefekkür nede şükür meyvesi alınmaz.  Rububiyet ve uluhiyetin uhdesine aldığı iktizalar ile meydana getirilen nimetlendirmek fiili , insan fehminde manasını ifade edememiş olur. Bu nedenle idrak ile kesp , yani anlayarak,görerek elini uzatmak maslahaten elzemdir.

 

Eğer insan çok şeye ülfet ettiği gibi havadan suya her şeyi göre göre aleminde basit bir nimet seviyesine indirse ,daha sonra onları esbaba verebilir ve yolda bulunmuş zannedebilir. Bu vartaya düşmemek için , kendisine vasıl olan nimetlerdeki  vesaiti ve kendindeki muhatap letaifi ve ihtiyaçlar dairesindeki fıtri istemlerin karşılığının bi tamamiha verildiği müşahade etmesi lazımdır ki, kendine ,nev’nine vesait muhtaçlara gönderilen hiçbir nimeti  tesadüfe hamletmesin.

 

Çünkü  mahlukatın, masnuatın tüm mevcudatın ihtiyacı olan şeyler onları yaratan ,tüm hacetlerini görüp bilen ve ona göre tam bir muvafakat ve mutabakat uyumu veren Ancak Mün'im-i Hakikidir. İnsanda yukarıda arz ettiğimiz ihtiyaç, iztırar, kavli ve hali vaziyetlerinin diliyle ve ihtiyari ile bilerek, hissederek, görerek ,dokunarak, tadarak vs alır. Yine yukarıda ifade edildiği gibi buradaki mutlak maslahat, bilerek verenin elinden hakiki keremi bilerek almaktır.

 

Eğer bu nimetler maddi nimetler ise ihtiyar-ı beşerin alıp istimali ile birlikte vücuda girer ve tekrar yaratanın ve ikram edenin eliyle fizyolijik hayata medet verir…

 

Buraya kadar metne tabi bir yol takibi gelinmiş oldu. Şimdi ise atıf manalar ile birkaç adım atmaya çalışalım.

 

Öncelikle nimetlerin ihsanında ve hadisatın cereyanında Cenab-ı Hak sebepleri istimal etmektedir. Bunun nedeni her zarfta bulunan mazrufun ehlince kıraatı mümkün olsa da alel ekser kariler bu karineyi okuyamıyor.

 

Bu manayı ifade için şöyle demiş:

 

……..Ey esbab-perest gafil! Esbab bir perdedir; çünkü izzet ve azamet öyle ister. Fakat iş gören, kudret-i Samedâniyedir; çünkü tevhid ve celâl öyle ister ve istiklâli iktiza eder.

 

Sultan-ı Ezelînin memurları, saltanat-ı Rububiyetin icraatçıları değillerdir. Belki o saltanatın dellâllarıdırlar ve o Rububiyetin temâşâger nazırlarıdırlar.

 

Ve o memurlar, o vasıtalar kudretin izzetini, Rububiyetin haşmetini izhar içindir, tâ umur-u hasise ile kudretin mübaşereti görünmesin. Acz-âlûd, fakr-pîşe olan insanî bir sultan gibi, acz ve ihtiyaç için memurları şerik-i saltanat ittihaz etmiş değildir.

 

Demek esbab vaz edilmiş, tâ aklın nazar-ı zahirîsine karşı kudretin izzeti muhafaza edilsin. Zira, âyinenin iki vechi gibi, herşeyin bir mülk ciheti var ki, âyinenin mülevven yüzüne benzer; muhtelif renklere ve hâlâta medar olabilir.

 

Biri melekût'tur ki, âyinenin parlak yüzüne benzer. Mülk ve zahir vechinde, kudret-i Samedâniyenin izzetine ve kemâline münâfi hâlât vardır. Esbab, o hâlâta hem merci, hem medar olmak için vaz edilmişler.

 

Fakat melekûtiyet ve hakikat cânibinde herşey şeffaftır, güzeldir, kudretin bizzat mübaşeretine münasiptir, izzetine münâfi değildir. Onun için, esbab sırf zahirîdir; melekûtiyette ve hakikatte tesir-i hakikîleri yoktur.

 

Hem esbab-ı zahiriyenin diğer bir hikmeti şudur ki: Haksız şekvâları ve bâtıl itirazları Âdil-i Mutlaka tevcih etmemek için, o şekvâlara, o itirazlara hedef olacak esbab vaz edilmiştir. Çünkü kusur onlardan çıkıyor ve onların kabiliyetsizliğinden ileri geliyor.

 

Bu mesele kendi içinde çok muazzam bir hakikati ders vermektedir.  İrade-i İlahiye ve tecelliyi esma hakkında çok esrarlı ve perdeli  bir müdafaa  ile birlikte, kulları da ; olan biteni yanlış anlamak, vakayı  kavrayamamak, nefsinin hoşuna gitmemek, aklen idrak edememek, havsalası almamak, desiseye ve evhama mağlup olmak, hadisatın tazyikiyle dengeyi kaybetmek, hayal kırıklığına uğramak, itiraza yönelmek ,  öfkelenmek, isyana meyletmek ,haddi aşmak gibi girişimlerle başlarına gelecek büyük bir kahırdan muhafaza edin bir hikmet perdesi icraat-ı Rububiyet üzerine çekilmiş.

 

Ki, bu perdeler ; hadiselerin devamında meydana çıkan sonuçların kabulü, tazyikin azalması ile tesirin kırılması , güzel sonuçların terettübü, müspet düşünce temayülü ,kendine gelme ,durulma gibi haletler ile silkelenebilir, tozdan topraktan arına bilir ,taciz derine nüfuz etmez ve onarıla bilirliğin önünü açsın.

 

Eğer perdeler olmasa, insanlar şekvalarını direkt izhar etseler,  bu cehalet ve cüret  Rububiyeti  nankörane tavrı ile müteessir eder, başını örse vurur, elini kırar, telafisi mümkün olmayan hadler ve hükümlere düçar olunabilir.

 

Bu perdedarlığın bir başka mahfi bir yönü var ki gayet garip ve aciptir. O da şudur ki; Cenab-ı Hakkın  vaz ettiği teklifin idrakinde zorlanacak olanlara tanıdığı bir toleranstır. Yani sizi ademden çıkarıp vücuda getirmem, tecelliyat-ı esmama mazhar kılmam, marifetimin mihtafını nefsinize takmam, şah damarınızdan yakın bulunmam , tercihler sunup iradenizden ihtiyarınızla bilerek yönelinişi istemem, kötülükten ,nifaktan, küfürden uzak durmanızı salık vermem , tahşidat ve merhametimle üzerinize titrememdeki maksadı anlayamayarak şikayetlerde bulunmanız, beğenisiz ve takdirsin kalmanız , vicdan ve aklınızı kullanmadığınızdan sizi mesul kılacağından size sebeplerle boğuşmanız suretiyle hakikati görmeniz  için size  zaman tanıyorum… Bir diğer mana ………… Hâlıkın bütün tezahürat-ı rububiyetine geniş ve küllî bir ubudiyetle mukabele eden ve bütün makàsıd-ı İlâhiyesine karşı…………….vaziyet-i marziye alan ibadına yüklenen külfete bir hiffet ve kefaret getirmektir……….

 

Bu ikinci manaya bir başka açıdan delalet eden bir bab:………. *Hem o Rahmân'ın nihayetsiz rahmetinden uzak değil ki, nasıl vazife uğrunda, mücahede işinde telef olan bir nefere şehadet rütbesini veriyor ve kurban olarak kesilen bir koyuna, âhirette cismanî bir vücud-u bâki vererek Sırat üstünde, sahibine burâk gibi bir bineklik mertebesini vermekle mükâfatlandırıyor. Öyle de, sair zîruh ve hayvanatın dahi, kendilerine mahsus vazife-i fıtriye-i Rabbâniyelerinde ve evâmir-i Sübhâniyenin itaatlerinde telef olan ve şiddetli meşakkat çeken zîruhların, onlara göre bir çeşit mükâfat-ı ruhaniye ve onların istidatlarına göre bir nevi ücret-i mâneviye, o tükenmez hazine-i rahmetinden baîd değil ki bulunmasın; dünyadan gitmelerinden PEK ÇOK İNCİNMESİNLER, belki memnun olsunlar. Lâ ya'lemu'l-ğaybe illâllah*…………….

 

Aslında azimet olan ………… *Ey insan-ı müştekî! Sen mâdum kalmadın, vücut nimetini giydin, hayatı tattın, câmid kalmadın, hayvan olmadın, İslâmiyet nimetini buldun, dalâlette kalmadın, sıhhat ve selâmet nimetini gördün, ve hâkezâ... Ey nankör! Daha sen nerede hak kazanıyorsun ki, Cenâb-ı Hakkın sana verdiği mahz-ı nimet olan vücut mertebelerine mukàbil şükretmeyerek, imkânât ve ademiyat nev'inde ve senin eline geçmediği ve sen lâyık olmadığın yüksek nimetlerin sana verilmediğinden, bâtıl bir hırsla Cenâb-ı Haktan şekvâ ediyorsun ve küfrân-ı nimet ediyorsun*?.......olmasına rağmen ekser iltimasın sebebi ise …………. "*Rahmetim herşeyi kaplamıştır*." A'râf Sûresi, 7:156…..Hakikatidir……….

 

Evet icrat-ı Rububiyetin  ham insan türünün nefsine ağır gelecek yönleri çoktur. Yukarıda işaret edildiği gibi , Allah hem izzet- i Samadaniye ve Sübhaniyesini  aziz tutmak hem de merhamet ettiği kullarının aciz nefsini  şekavet-i ebediyeden korumak için esbab perdesini var etmiştir.

 

Ancak bu perde mülk üstüne çekilmiş tenteneli bir perdedir. Melekût cihetinde ise belki perdeden ziyade zayıf bir tül vardır.

 

Mesela hayat yirmi sekiz cihetiyle perdesiz bir tecellidir.

 

Hidayet sebepsiz Allah’ın elindedir.

 

Hissiyatların tertibi , kuvvaların tanzimi, letaifin tezyini , halk ve icadın vücudu müstakilen ve bedi’ bir surette onun dest-i gaybındadır.

 

Esbab dahil herşeye vurduğu sikke, tanımladığı hasiyet, deruhte ettiği vezaif, takdir ettiği mahiyet , her şeye hakim olan celal ve vahidiyet tüm perdeleri dürüp kaldırır.

 

Bu nedenle mülk ve melekût cihetlerinin hükümleri ayrıdır. Esbabın tesiri muvakkattır. Manası tahsil edildiğinde zarfı yırtılır ve atılır. Bu meyanda hikmetten illet tarafına geçiş vaciptir.

 

Yani;

 

……… "Hem bir mezraadır.  Ek ve mahsulünü al, muhafaza et; muzahrafatını at, ehemmiyet verme.

 

"Hem birbiri arkasında daim gelen, geçen âyineler mecmuasıdır. Öyle ise onlarda tecellî edeni bil, envârını gör ve onlarda tezahür eden esmânın tecelliyâtını anla ve Müsemmâlarını sev; ve zevâle ve kırılmaya mahkûm olan o cam parçalarından alâkanı kes.

 

"Hem seyyar bir ticaretgâhtır. Öyle ise alışverişini yap, gel; ve senden kaçan ve sana iltifat etmeyen kafilelerin arkalarından beyhude koşma, yorulma.

 

"Hem muvakkat bir seyrangâhtır. Öyle ise nazar-ı ibretle bak ve zahirî, çirkin yüzüne değil, belki Cemîl-i Bâkîye bakan gizli, güzel yüzüne dikkat et, hoş ve faideli bir tenezzüh yap, dön; ve o güzel manzaraları irâe eden ve güzelleri gösteren perdelerin kapanmasıyla, akılsız çocuk gibi ağlama, merak etme.

 

"Hem bir misafirhanedir. Öyle ise, onu yapan Mihmandar-ı Kerîmin izni dairesinde ye, iç, şükret. Kanunu dairesinde işle, hareket et. Sonra arkana bakma, çık, git. Herzekârâne, fuzulî bir surette karışma. Senden ayrılan ve sana ait olmayan şeylerle mânâsız uğraşma ve geçici işlerine bağlanıp boğulma"………….

 

Konuya başka bir açıdan delalet eden bir bab :

 

………… Esbabın içtimaı, müsebbebin icadına bir duadır. Yani, esbab bir vaziyet alır ki, o vaziyet bir lisan-ı hal hükmüne geçer; ve müsebbebi, Kadîr-i Zülcelâlden dua eder, isterler. Meselâ su, hararet, toprak, ziya, bir çekirdek etrafında bir vaziyet alarak, o vaziyet bir lisan-ı duadır ki, "Bu çekirdeği ağaç yap, yâ Hâlıkımız" derler. Çünkü, o mu'cize-i harika-i kudret olan ağaç, o şuursuz, câmid, basit maddelere havale edilmez…………

 

…………Elhasıl: Sebep gayet âdi, âciz ve ona isnad edilen müsebbep ise gayet san'atlı ve kıymetli olduğundan, sebebi azleder. Hem müsebbebin gayesi, faidesi dahi, câhil ve câmid olan esbabı ortadan atar, bir Sâni-i Hakîmin eline teslim eder. Hem müsebbebin yüzündeki tezyinat ve maharetler, kendi kudretini zîşuurlara bildirmek isteyen ve kendini sevdirmek arzu eden bir Sâni-i Hakîme işaret eder…..

 

Evet, şimdi dersimiz olan paragrafı tekraren alıp konuyu ;  hikmet  ,hakikat, vazife ,tavzifat , Hak ve ibad  esasıyla  izah eden  bir mütemmim manayı paylaşacağız.

 

Dersimiz:

 

İ'lem eyyühe'l-aziz! Cenab-ı Hakk'ın insana verdiği nimetler, ister âfakî olsun ister enfüsî olsun, bazı şerait altında insana gelip vusul buluyor. Mesela ziya, hava, gıda, savt ve sadâ gibi nimetlerden insanın istifade edebilmesi ancak göz, kulak, ağız, burun gibi vesaitin açılmasıyla olur. Bu vesait, Allah'ın halk ve icadıyla olur. İnsanın eli, kesb ve ihtiyarında yalnız o vesaiti açmaktır.

 

Binaenaleyh o nimetleri yolda bulmuş gibi sahipsiz, hesapsız olduğunu zannetmesin. Ancak Mün'im-i Hakiki'nin kasdıyla gelir, insan da ihtiyarıyla alır. Sonra ihtiyaca göre in'am edenin iradesiyle bedeninde intişar eder. ………….Mesnevî-i Nuriye

 

Mütemmim Bab:

 

İ'lem eyyühe'l-aziz! Gafil olan insan, kendi vazifesini terk eder, Allah'ın vazifesiyle meşgul olur. Evet, insan, gafletten dolayı, iktidarı dahilinde kolay olan ubudiyet vazifesinin terkiyle, zayıf kalbiyle rububiyet vazife-i sakîlesinin altına girer, altında ezilir. Ve aynı zamanda bütün istirahatini kaybetmekle âsi, şakî, hâin adamların partisine dahil olur.

 

Evet, insan bir askerdir. Askerlik vazifesi başka, hükûmetin vazifesi başkadır. Askerlik vazifesi tâlim, cihad gibi din ve vatanı koruyacak işlerdir. Hükûmetin vazifesi ise, erzakını, libasını, silâhını vermektir. Binaenaleyh, erzakını temin için askerliğe ait vazifesini terk edip ticaretle-meselâ-iştigal eden bir asker, şakî ve hâin olur. Bu itibarla, insanın Allah'a karşı ubudiyet, vazifesidir. Terk-i kebâir, takvâsıdır. Nefis ve şeytanla uğraşması, cihadıdır.

 

Amma gerek nefsine, gerek evlât ve taallûkatına hayat malzemesini tedarik etmek Allah'ın vazifesidir. Evet, madem hayatı veren Odur. O hayatı koruyacak levazımatı da O verecektir. Yalnız, hükûmetin asker için ofislerde cem ettiği erzakı askerlere taşıttırdığı, temizlettirdiği, öğüttürdüğü, pişirttiği gibi, Cenâb-ı Hak da hayat için lâzım olan levazımatı küre-i arz ofisinde yaratıp cem ettikten sonra, o erzakın toplanmasını ve sair ahvalini insana yaptırır ki, insana bir meşguliyet, bir eğlence olsun ve atâlet, betâlet azabından kurtulsun…….. (Rahmeten ve hikmeten İnsan kesbinin lüzumu )

 

Ey insan! Rahm-ı mâderde iken, tıfl iken, ihtiyar ve iktidardan mahrum bir vaziyette iken, seni pek leziz rızıklar ile besleyen Allah, sen hayatta kaldıkça o rızkı verecektir. Baksana: Her bahar mevsiminde sath-ı arzda yaratılan enva-ı erzakı kim yaratıyor ve kimler için yaratıyor? Senin ağzına getirip sokacak değil ya! Yahu, eğlencelere, bahçelere gidip dallarda sallanan o güleç yüzlü leziz meyveleri koparıp yemek zahmet midir? Allah insaf versin! ………. ( İnsanın bu kadar ayağına gelen nimetleri tazimle almasını iktiza eden  nazar-ı insafın gerekliliği) …

 

Hülâsa: Allah'ı itham etmekle işini terk edip Allah'ın işine karışma ki, nankör âsiler defterine kaydolmayasın.

 

Yani O .. Allah Rabliğinin iktiza ettiği her şeyi  yerli yerine yaptı ,yapıyor…sende sana verilmiş cihazat ile  kulluğun mucibince gereğini yap. Haddini bil, ölçülü ol, sınırlara dikkat et, tembellik yapma, vazifeni uhdene al, sana tanınan meşru dairede amel et , hamd ve  şükür , tefekkür  ve  ubudiyet ile kulca mukabelede bulun…………..

 

Haşiye:

 

Aynı maddi nimeler gibi manevi nimetleri karşılayacak  insan mahiyetinde bir çok menfez tanzim edilmiştir.

 

Örneğin:

 

…………. Zira insanın nefsi, rahmaniyetin cilveleriyle, kalbi de rahîmiyetin tecelliyatıyla nimetlendikleri gibi; insanın aklı da hakîmiyetin letaifiyle zevk alır, telezzüz eder. İşte bu itibarla ağız dolusuyla “Elhamdülillah” söylemekle hamd ü senaları istilzam eder………..

 

Evet,

 

………….Bil ki, şu âlemin fenâsından sonra sana refakat etmeyen ve dünyanın harabıyla senden mufarakat eden birşeye kalbini bağlamak sana lâyık değildir. Hususan senin asrının inkırazıyla seni terk edip arka çeviren ve bahusus berzah seferinde arkadaşlık etmeyen ve hususan seni kabir kapısına kadar teşyî etmeyen,  hususan bir iki sene zarfında ebedî bir firak ile senden ayrılıp günahını senin boynuna takan, hususan senin rağmına olarak husulü ânında seni terk eden fâni şeyler ile kalbini bağlamak kâr-ı akıl değildir.

 

Eğer aklın varsa, uhrevî inkılâbâtında, berzahî etvârında ve dünyevî inkılâbâtının müsâdemâtı altında ezilen, bozulan ve ebedî seferde sana arkadaşlığa muktedir olmayan işleri bırak, ehemmiyet verme, onların zevâlinden kederlenme.

 

Sen kendi mahiyetine bak ki: Senin lâtifelerin içinde öyle bir lâtife var ki, ebedden ve Ebedî Zâttan başkasına razı olamaz. Ondan başkasına teveccüh edemiyor. Mâsivâsına tenezzül etmez. Bütün dünyayı ona versen, o fıtrî ihtiyacı tatmin edemez. O şey ise, senin duygularının ve lâtifelerinin sultanıdır. Fâtır-ı Hakîmin emrine mûtî olan o sultanına itaat et, kurtul………….

 

.

Mütalaa Ders notları 68 : Yaratılışa dair

Cenab-ı Hak nimet cihetinde halk ettiği her şey için bir sunum tarzı belirlemiştir. Bu sunum tarzlarının her birinin kendine göre bir hayat mertebesi ve sanatlı hikmeti vardır. Bu yaratma hakimiyet ve güzelliğinin bir tezahürü ve kudretin hadsiz gücünün gayet latif bir gösterimidir.

 

Ağaçlar, et ve sütünden istifade ettiğimiz hayvanlar, toprak zeminden midemize uzatılan mütenevvi nebatatın her biri bu nihayetsiz hilkat estetiğinin ve kendini bu yönüyle de göstermek isteyen mahfi bir hazinenin,  binler perdeler arkasından kendini tefekkür ehline göstermesi ve şakirin zümresine iltifat-ı şahanesidir.

 

Bu bağlamda nimetler, tür ve muhataplarına göre zarflara koyulur. Bir kısmı zahiri bir kısmı ise batıni vesait ile gönderilir. Ve bu gönderine her nimetin idrak ve istimali için mazharların istidatları, maddi manevi donanımları, istifade araçları da hazır edilmiştir.

 

Bu dahi tüm icat,vücut ve muhatap ve mukabele bileşenleri ile Razık ve Münim’ in itasını ve ikramına mazhar olma bütünlüğüne mazhariyet tenasübü ve ayine kayfiyeti ile  bir elden çıkmıştır.

 

Bununla birlikte kudret ,hayata bir hareket tayin ettiğinden ve faaliyeti ihtiyaçlar belirlediğinden zişuur mahlukatının bu alış verişe ihtiyaç, iztırar, kavli ve hali bir şekilde tüm hacet meratibi ile teveccüh etmesi esastır. Ki , alışta farkındalık  , verişte cud ve seha beynindeki imtizaç tahakkuk etsin. Yani bilerek verilen idrak edilerek alınsın. İşte bu ihtiyaç, iztırar, kavli ve hali teveccüh beşerin kesbinin miftahıdır. Onunla kerem kapısına gider, halini beyan eder hissesini alır. Bu noktada kesp olmaz ise takdir olmaz, farkındalık bulunmaz. Takdir ve farkındalığın olmadığı yerden de ne tefekkür nede şükür meyvesi alınmaz.  Rububiyet ve uluhiyetin uhdesine aldığı iktizalar ile meydana getirilen nimetlendirmek fiili , insan fehminde manasını ifade edememiş olur. Bu nedenle idrak ile kesp , yani anlayarak,görerek elini uzatmak maslahaten elzemdir.

 

Eğer insan çok şeye ülfet ettiği gibi havadan suya her şeyi göre göre aleminde basit bir nimet seviyesine indirse ,daha sonra onları esbaba verebilir ve yolda bulunmuş zannedebilir. Bu vartaya düşmemek için , kendisine vasıl olan nimetlerdeki  vesaiti ve kendindeki muhatap letaifi ve ihtiyaçlar dairesindeki fıtri istemlerin karşılığının bi tamamiha verildiği müşahade etmesi lazımdır ki, kendine ,nev’nine vesait muhtaçlara gönderilen hiçbir nimeti  tesadüfe hamletmesin.

 

Çünkü  mahlukatın, masnuatın tüm mevcudatın ihtiyacı olan şeyler onları yaratan ,tüm hacetlerini görüp bilen ve ona göre tam bir muvafakat ve mutabakat uyumu veren Ancak Mün'im-i Hakikidir. İnsanda yukarıda arz ettiğimiz ihtiyaç, iztırar, kavli ve hali vaziyetlerinin diliyle ve ihtiyari ile bilerek, hissederek, görerek ,dokunarak, tadarak vs alır. Yine yukarıda ifade edildiği gibi buradaki mutlak maslahat, bilerek verenin elinden hakiki keremi bilerek almaktır.

 

Eğer bu nimetler maddi nimetler ise ihtiyar-ı beşerin alıp istimali ile birlikte vücuda girer ve tekrar yaratanın ve ikram edenin eliyle fizyolijik hayata medet verir…

 

Buraya kadar metne tabi bir yol takibi gelinmiş oldu. Şimdi ise atıf manalar ile birkaç adım atmaya çalışalım.

 

Öncelikle nimetlerin ihsanında ve hadisatın cereyanında Cenab-ı Hak sebepleri istimal etmektedir. Bunun nedeni her zarfta bulunan mazrufun ehlince kıraatı mümkün olsa da alel ekser kariler bu karineyi okuyamıyor.

 

Bu manayı ifade için şöyle demiş:

 

……..Ey esbab-perest gafil! Esbab bir perdedir; çünkü izzet ve azamet öyle ister. Fakat iş gören, kudret-i Samedâniyedir; çünkü tevhid ve celâl öyle ister ve istiklâli iktiza eder.

 

Sultan-ı Ezelînin memurları, saltanat-ı Rububiyetin icraatçıları değillerdir. Belki o saltanatın dellâllarıdırlar ve o Rububiyetin temâşâger nazırlarıdırlar.

 

Ve o memurlar, o vasıtalar kudretin izzetini, Rububiyetin haşmetini izhar içindir, tâ umur-u hasise ile kudretin mübaşereti görünmesin. Acz-âlûd, fakr-pîşe olan insanî bir sultan gibi, acz ve ihtiyaç için memurları şerik-i saltanat ittihaz etmiş değildir.

 

Demek esbab vaz edilmiş, tâ aklın nazar-ı zahirîsine karşı kudretin izzeti muhafaza edilsin. Zira, âyinenin iki vechi gibi, herşeyin bir mülk ciheti var ki, âyinenin mülevven yüzüne benzer; muhtelif renklere ve hâlâta medar olabilir.

 

Biri melekût'tur ki, âyinenin parlak yüzüne benzer. Mülk ve zahir vechinde, kudret-i Samedâniyenin izzetine ve kemâline münâfi hâlât vardır. Esbab, o hâlâta hem merci, hem medar olmak için vaz edilmişler.

 

Fakat melekûtiyet ve hakikat cânibinde herşey şeffaftır, güzeldir, kudretin bizzat mübaşeretine münasiptir, izzetine münâfi değildir. Onun için, esbab sırf zahirîdir; melekûtiyette ve hakikatte tesir-i hakikîleri yoktur.

 

Hem esbab-ı zahiriyenin diğer bir hikmeti şudur ki: Haksız şekvâları ve bâtıl itirazları Âdil-i Mutlaka tevcih etmemek için, o şekvâlara, o itirazlara hedef olacak esbab vaz edilmiştir. Çünkü kusur onlardan çıkıyor ve onların kabiliyetsizliğinden ileri geliyor.

 

Bu mesele kendi içinde çok muazzam bir hakikati ders vermektedir.  İrade-i İlahiye ve tecelliyi esma hakkında çok esrarlı ve perdeli  bir müdafaa  ile birlikte, kulları da ; olan biteni yanlış anlamak, vakayı  kavrayamamak, nefsinin hoşuna gitmemek, aklen idrak edememek, havsalası almamak, desiseye ve evhama mağlup olmak, hadisatın tazyikiyle dengeyi kaybetmek, hayal kırıklığına uğramak, itiraza yönelmek ,  öfkelenmek, isyana meyletmek ,haddi aşmak gibi girişimlerle başlarına gelecek büyük bir kahırdan muhafaza edin bir hikmet perdesi icraat-ı Rububiyet üzerine çekilmiş.

 

Ki, bu perdeler ; hadiselerin devamında meydana çıkan sonuçların kabulü, tazyikin azalması ile tesirin kırılması , güzel sonuçların terettübü, müspet düşünce temayülü ,kendine gelme ,durulma gibi haletler ile silkelenebilir, tozdan topraktan arına bilir ,taciz derine nüfuz etmez ve onarıla bilirliğin önünü açsın.

 

Eğer perdeler olmasa, insanlar şekvalarını direkt izhar etseler,  bu cehalet ve cüret  Rububiyeti  nankörane tavrı ile müteessir eder, başını örse vurur, elini kırar, telafisi mümkün olmayan hadler ve hükümlere düçar olunabilir.

 

Bu perdedarlığın bir başka mahfi bir yönü var ki gayet garip ve aciptir. O da şudur ki; Cenab-ı Hakkın  vaz ettiği teklifin idrakinde zorlanacak olanlara tanıdığı bir toleranstır. Yani sizi ademden çıkarıp vücuda getirmem, tecelliyat-ı esmama mazhar kılmam, marifetimin mihtafını nefsinize takmam, şah damarınızdan yakın bulunmam , tercihler sunup iradenizden ihtiyarınızla bilerek yönelinişi istemem, kötülükten ,nifaktan, küfürden uzak durmanızı salık vermem , tahşidat ve merhametimle üzerinize titrememdeki maksadı anlayamayarak şikayetlerde bulunmanız, beğenisiz ve takdirsin kalmanız , vicdan ve aklınızı kullanmadığınızdan sizi mesul kılacağından size sebeplerle boğuşmanız suretiyle hakikati görmeniz  için size  zaman tanıyorum… Bir diğer mana ………… Hâlıkın bütün tezahürat-ı rububiyetine geniş ve küllî bir ubudiyetle mukabele eden ve bütün makàsıd-ı İlâhiyesine karşı…………….vaziyet-i marziye alan ibadına yüklenen külfete bir hiffet ve kefaret getirmektir……….

 

Aslında azimet olan ………… *Ey insan-ı müştekî! Sen mâdum kalmadın, vücut nimetini giydin, hayatı tattın, câmid kalmadın, hayvan olmadın, İslâmiyet nimetini buldun, dalâlette kalmadın, sıhhat ve selâmet nimetini gördün, ve hâkezâ... Ey nankör! Daha sen nerede hak kazanıyorsun ki, Cenâb-ı Hakkın sana verdiği mahz-ı nimet olan vücut mertebelerine mukàbil şükretmeyerek, imkânât ve ademiyat nev'inde ve senin eline geçmediği ve sen lâyık olmadığın yüksek nimetlerin sana verilmediğinden, bâtıl bir hırsla Cenâb-ı Haktan şekvâ ediyorsun ve küfrân-ı nimet ediyorsun*?.......olmasına rağmen ekser iltimasın sebebi ise …………. "*Rahmetim herşeyi kaplamıştır*." A'râf Sûresi, 7:156…..Hakikatidir……….

 

Evet icrat-ı Rububiyetin  ham insan türünün nefsine ağır gelecek yönleri çoktur. Yukarıda işaret edildiği gibi , Allah hem izzet- i Samadaniye ve Sübhaniyesini  aziz tutmak hem de merhamet ettiği kullarının aciz nefsini  şekavet-i ebediyeden korumak için esbab perdesini var etmiştir.

 

Ancak bu perde mülk üstüne çekilmiş tenteneli bir perdedir. Melekût cihetinde ise belki perdeden ziyade zayıf bir tül vardır.

 

Mesela hayat yirmi sekiz cihetiyle perdesiz bir tecellidir.

 

Hidayet sebepsiz Allah’ın elindedir.

 

Hissiyatların tertibi , kuvvaların tanzimi, letaifin tezyini , halk ve icadın vücudu müstakilen ve bedi’ bir surette onun dest-i gaybındadır.

 

Esbab dahil herşeye vurduğu sikke, tanımladığı hasiyet, deruhte ettiği vezaif, takdir ettiği mahiyet , her şeye hakim olan celal ve vahidiyet tüm perdeleri dürüp kaldırır.

 

Bu nedenle mülk ve melekût cihetlerinin hükümleri ayrıdır. Esbabın tesiri muvakkattır. Manası tahsil edildiğinde zarfı yırtılır ve atılır. Bu meyanda hikmetten illet tarafına geçiş vaciptir.

 

Yani;

 

……… "Hem bir mezraadır.  Ek ve mahsulünü al, muhafaza et; muzahrafatını at, ehemmiyet verme.

 

"Hem birbiri arkasında daim gelen, geçen âyineler mecmuasıdır. Öyle ise onlarda tecellî edeni bil, envârını gör ve onlarda tezahür eden esmânın tecelliyâtını anla ve Müsemmâlarını sev; ve zevâle ve kırılmaya mahkûm olan o cam parçalarından alâkanı kes.

 

"Hem seyyar bir ticaretgâhtır. Öyle ise alışverişini yap, gel; ve senden kaçan ve sana iltifat etmeyen kafilelerin arkalarından beyhude koşma, yorulma.

 

"Hem muvakkat bir seyrangâhtır. Öyle ise nazar-ı ibretle bak ve zahirî, çirkin yüzüne değil, belki Cemîl-i Bâkîye bakan gizli, güzel yüzüne dikkat et, hoş ve faideli bir tenezzüh yap, dön; ve o güzel manzaraları irâe eden ve güzelleri gösteren perdelerin kapanmasıyla, akılsız çocuk gibi ağlama, merak etme.

 

"Hem bir misafirhanedir. Öyle ise, onu yapan Mihmandar-ı Kerîmin izni dairesinde ye, iç, şükret. Kanunu dairesinde işle, hareket et. Sonra arkana bakma, çık, git. Herzekârâne, fuzulî bir surette karışma. Senden ayrılan ve sana ait olmayan şeylerle mânâsız uğraşma ve geçici işlerine bağlanıp boğulma"………….

 

Evet, şimdi konuyu ;  hikmet  ,hakikat, vazife ,tavzifat , Hak ve ibad  esasıyla  izah eden  bir mütemmim manayı paylaşacağız.

 

………..Evet, insan bir askerdir. Askerlik vazifesi başka, hükûmetin vazifesi başkadır. Askerlik vazifesi tâlim, cihad gibi din ve vatanı koruyacak işlerdir. Hükûmetin vazifesi ise, erzakını, libasını, silâhını vermektir. Binaenaleyh, erzakını temin için askerliğe ait vazifesini terk edip ticaretle-meselâ-iştigal eden bir asker, şakî ve hâin olur. Bu itibarla, insanın Allah'a karşı ubudiyet, vazifesidir. Terk-i kebâir, takvâsıdır. Nefis ve şeytanla uğraşması, cihadıdır.

 

Amma gerek nefsine, gerek evlât ve taallûkatına hayat malzemesini tedarik etmek Allah'ın vazifesidir. Evet, madem hayatı veren Odur. O hayatı koruyacak levazımatı da O verecektir. Yalnız, hükûmetin asker için ofislerde cem ettiği erzakı askerlere taşıttırdığı, temizlettirdiği, öğüttürdüğü, pişirttiği gibi, Cenâb-ı Hak da hayat için lâzım olan levazımatı küre-i arz ofisinde yaratıp cem ettikten sonra, o erzakın toplanmasını ve sair ahvalini insana yaptırır ki, insana bir meşguliyet, bir eğlence olsun ve atâlet, betâlet azabından kurtulsun…….. (Rahmeten ve hikmeten İnsan kesbinin lüzumu )

 

Ey insan! Rahm-ı mâderde iken, tıfl iken, ihtiyar ve iktidardan mahrum bir vaziyette iken, seni pek leziz rızıklar ile besleyen Allah, sen hayatta kaldıkça o rızkı verecektir. Baksana: Her bahar mevsiminde sath-ı arzda yaratılan enva-ı erzakı kim yaratıyor ve kimler için yaratıyor? Senin ağzına getirip sokacak değil ya! Yahu, eğlencelere, bahçelere gidip dallarda sallanan o güleç yüzlü leziz meyveleri koparıp yemek zahmet midir? Allah insaf versin! ………. ( İnsanın bu kadar ayağına gelen nimetleri tazimle almasını iktiza eden  nazar-ı insafın gerekliliği) …

 

Yani O .. Allah Rabliğinin iktiza ettiği her şeyi  yerli yerine yaptı ,yapıyor…sende sana verilmiş cihazat ile  kulluğun mucibince gereğini yap. Haddini bil, ölçülü ol, sınırlara dikkat et, tembellik yapma, vazifeni uhdene al, sana tanınan meşru dairede amel et , hamd ve  şükür , tefekkür  ve  ubudiyet ile kulca mukabelede bulun…………..

 

Haşiye:

 

Aynı maddi nimeler gibi manevi nimetleri karşılayacak  insan mahiyetinde bir çok menfez tanzim edilmiştir.

 

Örneğin:

 

…………. Zira insanın nefsi, rahmaniyetin cilveleriyle, kalbi de rahîmiyetin tecelliyatıyla nimetlendikleri gibi; insanın aklı da hakîmiyetin letaifiyle zevk alır, telezzüz eder……….. Denildiği gibi insanın her bir manevi hassasının kendine mahsus nimeti olduğu gibi,  her bir letaifinin de kendine mahsus bir rızkı vardır…  Latifelerin sultanı olan kalp ve vicdan ise ancak Allah ile ve onun yad’ı zikri ile itminan bulur.. mutmain olur onların rızkı- maneviyesi ve ruhiyesi   Marifetullah ve Marifetullahtan  neşet eden Muhabbetullah’dır…

 

.

Mütalaa Ders notları 67: Sâni-i Zülcelâlin âlem-i ekberdeki san’atı

 

Sâni-i Zülcelâlin âlem-i ekberdeki san’atı o derece mânidardır ki, o san’at bir kitap suretinde tezahür edip, kâinatı bir kitab-ı kebir hükmüne getirdiğinden, akl-ı beşer, hakikî fenn-i hikmet kütüphanesini ondan aldı ve ona göre yazdı."

Mektubat, Yirminci Mektup

 

Yaptığı, yarattığı  her şeyi Sanatkârane  yapan..

Ustalıkla, beceriklilikle, bilerek, hüner çerçevesinde işleyip meydana getiren ,

Büyüklük, azamet, yücelik sahibi Allah’ın vücuda getirdiği bu kainattaki sanatı…….yani eşsiz yaratıcılığı ile var ettiği eserlerini; göze, gönle, akla, fikre, düşünceye, tefekküre uygun ve tenezzühe, temaşaya, idrake, takdire, tebrike şayan tasarlaması, ilmiyle anlamlandırıp , estetikle tezyin ederek  nazara vermesi ,

Adeta her bir asarını bir dellala, bir mübelliğe , bir  mektuba , bir naşire çevirmesi öyle anlamlıdır ki, o sanat, yüklendiği görünen ve görünmeyen muhteviyatla bir kitap gibi göründüğüne istinaden kainatı da ;

Babları, fasılları, satırları, cümleleri, harfleri def'aten, bilâ-külfet yazdığı bir kitap hükmüne getirmiştir.

Bu ………… kitap—bahusus öyle bir kitap ki, her kelimesi içinde küçük kalemle bir kitap yazılmış; her harfi içinde ince kalemle muntazam bir (sanatkarını öven ,onu yad eden bir) kaside vardır.

Hem ……….. kâinat kitabında öyle büyük harfler vardır ki, o harflerin bir kısmında bir kelime yazılıdır. Bir kısmında bir kelam, bir kısmında bir kitap yazılıdır. Meselâ, o kitapta bahr, şecer, arz birer harf makamındadırlar. Birinci harfte semek kelimesi, ikincisinde şecer kelâmı, üçüncüsünde hayvan kitabı yazılmıştır. Hattâ, Yâsin suretinde tam Yâsin Sûresi yazıldığı gibi, bazı masnûatta, bir kelime olan isminde, çekirdeğinde o masnûun sûresi ve kitabı yazılmıştır…. (M.N)

Evet,

İlimle uğraşan , bilme, anlama, keşfetme yolunu sevmiş  insan aklı ;

İnkâr edilemeyecek şekilde var olan,

Asli hüviyetiyle bulunan,

Uydurma olmayan, doğru,

Sahih, gerçeğin ta  kendisi durumunda olan,

Sâhici, özüyle, delaletiyle  tam da gerektiği  gibi olan,

Taşıması gereken nitelikleri taşıyan,

Sözlü ve özlü edilen hilkat iddiası  ve fıtrat davası ile mutabakatı bulunan,

Her şeyin her şeyle bağlı olduğu çekici  bir koordinatta.. mebde ve müntahada şüpheye yer bırakmayan,

Lazımları ve aidiyet uyumluluğu kesinlik kazanmış, 

Muhakemenin aradığı denge-bilinç keyfiyetine haiz,

Maksadı manasında  toplamış hâlis felsefe  ilminin……………… yani; akıl yürütmeye ve gözleme dayalı gerçek arayışı ile  her türlü mesnetsiz kabulden ve peşin hükümden uzak , hür bir irade ile varlıkları ve onlar ile ilgili kullanılan kavramları  inceleyen aklî ve rasyonel bilgi disiplini olan hikmetle  meydana getirdiği , varoluşsal gerçekliğin temellerini ve tanımları oluşturulan ilkeler bütünlüğünün toplandığı                           kütüphanesini ;  kâinat  kitab-ı kebir’inden manayı harfi ile keşfettiği , sesli sessiz Sözler’den, mahvi açık Mektuplar’dan, katreli reşhalı Lem’alar’dan, kalemden , kelamdan ,Kehkeşan’dan sudur eden  Şua’lardan , Furkan’nın sinesinden yansıyan İşarat ve İ’cazlardan  okudu, aldı, yazdı , kendi muarrif külliyatını oluşturdu.

Evet,

Hakikat ilmini, hakikî hikmeti istersen, Cenâb-ı Hakkın marifetini kazan. Çünkü, bütün hakaik-i mevcudat, ism-i Hakkın şuââtı ve esmâsının tezâhürâtı ve sıfâtının tecelliyâtıdırlar.

Maddî ve mânevî, cevherî-arazî, herbir şeyin, herbir insanın hakikati, birer ismin nuruna dayanır ve hakikatine istinad ederler. Yoksa, hakikatsiz, ehemmiyetsiz bir surettir………….Sözler…

Evet ,

Ârife işaret yeter..hassasından ve konunun içine çok mana işlendiğinden konuyu bu sadette bırakıyoruz.

Yine Ârife işaret yeter…esasından bir cümle ile hatime verelim İnşâallah…

Nasıl, Fenni hikmet dersleri kainatının simasında okunuyor ise ,  Hakikat ilmini, hakikî hikmet ise sanatkarın tecelli ettiği mülk ve melekût aynalarında görünür, hissedilir, bilinir.

Bizlerin her çalışması, ilgisi, öğrenmesi, yaşama isteği, niyeti, ameli ; Alemi Asgar, yani küçük kainat olan hakikatimizin kitabını yazmamız, belki hakikatiyle ,belki suretiyle, belki çıktıları ile ebediyen baş ucumuzda bulunacak olan şahsi kütüphanemizi oluşturmamız anlamına gelir.

El Hasıl,………… Güzel gör, hem güzel bak. Tâ güzel düşünmeli. Güzel bil, hem güzel düşün. Tâ leziz hayatı bulmalı………….. Lemeât

Mütalaa Ders notları 66: Ahirette ruhların cesetlere gelmesi

 

Ruhların cesedlere gelmesinin önceliği , meyyit olan aza ve hüceyrata hayat tecellisidir. Yani ruhun evi olan cesed cansızdır, ruh evine gelerek onu ışıklandırır. Bu durum , ölü olan arazinin ve sahibi tarafından ıslah ve imar  edilmesi anlamına gelen İHYA hareketinin gerçekleşmesidir. İhyanın gerçekleşmesi, arazinin ne mahsül  verceğinden önceki hazırlık safhasıdır. Bu bağlamda ihyadan sonra İNŞA gelir. İnşa ise arazinin işlenmiş durumunun vereceği neticenin görünür olmasıdır.

 

Bu durumu cesedin ruhun evi olması üzerinden anlatırsak, o evde yaşanmış olan ve kayıt edilen her şeyin  , zaman, mekan, eşya ve eylemler bütününde bir araya getirilmesidir diyebiliriz.

 

Bu dersin üç meselesi bu minvalde bir terkiple okunabileceği gibi – özellikle üçüncü meselede izlene bilineceği şekliyle- inşada olan hakikatin anlam önceliği, ihyanın ehemmiyeti bir hakikatinin özellik olarak konu içinde öne çıkması, misal verilen eşya, mevcudat ve masnuattaki hilkat derecesinin ve varlık sahasındaki mahiyetine efkarı davet ederken neşir tabirinin ihya ve inşa içinde yer alması bir belagat estetiğidir…

 

Ayrıca : Bu konu bağlamında söz konucu anlatımın konuyu akla yaklaştırmakta bir usul olarak istimali açıktır. Çünkü haşirde tüm bunlar , bir aşama , bekleme, sıra takibi gibi bir sürece tabi olmadan  bir anda gerçekleşecektir… Bu meyanda ilgili konu söz konusu dersin içinde geçmektedir…………. Söz etmeye gayret ettiğimiz meseleleri ilgili dersin dairesinde kısmen muhtasaran paylaşacağız ..İnşâallah bu açıdan tekrar okumuş olalım…..

 

 

*Haşirde, ruhların cesedlere gelmesi var*.

 

Ruhların cesetlerine gelmesine misâl ise, gayet muntazam bir ordunun efradı istirahat için her tarafa dağılmışken, yüksek sadalı bir boru sesiyle toplanmalarıdır.

 

*Hem cesedlerin ihyası var*.

 

Cesedlerin ihyası misâli ise, çok büyük bir şehirde, şenlik bir gecede, birtek merkezden yüz bin elektrik lâmbaları âdeta zamansız bir anda canlanmaları ve ışıklanmaları gibi, bütün küre-i arz yüzünde dahi, birtek merkezden yüz milyon lâmbalara nur vermek mümkündür. Madem Cenâb-ı Hakkın elektrik gibi bir mahlûku ve bir misafirhanesinde bir hizmetkârı ve bir mumdarı, Hâlıkından aldığı terbiye ve intizam dersiyle bu keyfiyete mazhar oluyor. Elbette, elektrik gibi, binler nuranî hizmetkârlarının temsil ettikleri hikmet-i İlâhiyenin muntazam kanunları dairesinde, haşr-i âzam tarfetü'l-aynda vücuda gelebilir………..

 

*Hem cesedlerin inşası* ( ruh ile bir araya getirilen  cesedin , haşirdeki hüviyetlerine göre hazırlanıp ortaya çıkartılması işlemi ) *var*.

 

Ecsâdın def'aten inşasının misâli ise:

 

Bahar mevsiminde, birkaç gün zarfında, nev-i beşerin umumundan bin derece ziyade olan umum ağaçların, bütün yapraklarıyla beraber, evvelki baharın aynı gibi, *birden mükemmel bir surette inşaları* ve yine umum ağaçların umum çiçekleri ve meyveleri ve yaprakları, geçmiş baharın mahsulâtı gibi, *berk gibi bir sür'atle icadları* ...

 

Hem o baharın mebde'leri olan hadsiz tohumcukların, çekirdeklerin, köklerin *birden, beraber intibahları ve inkişafları ve ihyaları*, hem kemiklerden ibaret olarak, ayakta duran *emvât gibi bütün ağaçların cenazeleri, bir emirle def'aten  ba'sü bâde'l-mevt" sırrına mazhariyetleri *ve *neşirleri*……….

 

hem küçücük hayvan taifelerinin hadsiz efratlarının gayet derecede san'atlı bir surette *ihyaları*, hem bilhassa sinekler kabilelerinin haşirleri ve bilhassa daima yüzünü, gözünü, kanadını temizlemekle bize abdesti ve nezafeti ihtar eden ve yüzümüzü okşayan, gözümüz önündeki kabilenin bir senede *neşr olan efradı*, benî Âdemin Âdem zamanından beri gelen umum efradından fazla olduğu halde, her baharda sair kabilelerle beraber birkaç gün zarfında *inşaları ve ihyaları*, haşirleri, elbette kıyamette *ecsâd-ı insaniyenin inşasına*  bir misâl değil belki binler misâldirler.

 

Evet, dünya dârü'l-hikmet ve âhiret dârü'l-kudret olduğundan, dünyada Hakîm, Mürettib, Müdebbir, Mürebbî gibi çok isimlerin iktizasıyla, dünyada icad-ı eşya *bir derece tedrici ve zamanla olması*, hikmet-i Rabbâniyenin muktezası olmuş.

 

Âhirette ise, hikmetten ziyade *kudret ve rahmetin tezahürleri için*, maddeye ve müddete ve zamana ve beklemeye ihtiyaç bırakmadan, *birden eşya inşa ediliyor*.

*Burada bir günde ve bir senede yapılan işler, âhirette *bir anda, bir lemhada inşasına* işareten, Kur'ân-ı Mucizü'l-Beyan "Kıyâmetin gerçekleşmesi ise *göz açıp kapayıncaya kadar, yahut ondan da yakındır*." Nahl Sûresi, 16:77. ferman eder.

 

Mütalaa Ders notları 65: Allah'tan Razı Olmak

 

…………Her şeyin Allah’tan olduğunu iman ile  bildiğinde ve buna  iman ve intisabın ile tam kanaat getirdiğinde, hoşuna giden veya  gitmeyen  şeylere rıza göstermen gerekir……. Madem onun rububiyetine razıyız; o rububiyeti noktasında verdiği şeye rıza lazımdır….   Eğer rıza göstermezsen gaflete mecbur kalırsın... ve o gaflet saikiyle ………..Kaza ve kaderine itirazı işmam eder bir tarzda ah, of edip şekva etmek, bir nevi kaderi tenkittir, rahîmiyetini ittihamdır…

Gaflet nazarı..yani aymaz,hakikati anlamaz, kavramaktan yoksun ve zahire perestiş eden bakış açısı bir  nevi tenkit ve herşeyin aslında olan güzelliği ,hikmeti inkar olduğundan manen iftiracıdır……….hem ………hikmet ve rahmet ve güzellik ve maslahat cihetini herkes göremez. Zâhire bakıp itiraz eder, şekvâya başlar. İşte bu haksız şekvâlar Rahîm-i Mutlaka gitmemek hikmetiyle…………… vazifeleri, izzet-i rububiyetin perdesi olmak olan ……esbab-ı zahiriye vaz'edilmiş ve gözlere de gaflet perdesi örtülmüştür……… Tâ güzellikleri görünmeyen ve hikmetleri bilinmeyen şeylerde kudret-i İlâhiyenin izzeti ve kudsiyeti ve rahmetinin ihatası muhafaza edilsin, itiraza hedef olmasın ve hasis ve ehemmiyetsiz ve merhametsiz (görünen) şeylerle kudretin mübaşereti nazar-ı zâhirîde görünmesin….

 

Kâinat hâdiselerinden insanın heva ve hevesine muhalif olan kısım, muvafık olan kısımdan daha çoktur.

 

Çünkü …….. Sâni-i Âlem, arzı istediği gibi ve hikmeti iktiza ettiği gibi yaratmıştır. Sizin, ey ehl-i hayal, teşehhî ile istediğiniz gibi yaratmamıştır, akıllarınızı kâinata mühendis etmemiştir….. Rüzgâr gemilerin keyfine göre esmez………………..

 

Eğer heva sahibi, bu esbab-ı zahiriyeyi görüp Müsebbibü'l-Esbab'dan gaflet etmese, itirazlarını tamamen Allah'a tevcih eder.

 

Yani , çeşitli sebeplerle hikmeten ve dinen  yasaklanan kötü arzulara karşı meyilli olan ,doğruluk, hak ve faziletten saparak haz ve menfaatlere yönelen, görünüşe müptela  bir nefis sahibi olan kimse;  eğer izzet-i Rububiyet önüne çekilen ve haksız şikayetleri ve itirazları önlemek için takdir edilen sebeplere takılmaz ve hangi neticenin hangi sebeple meydana geleceğini takdir eden; hem sebepleri hem de neticeleri yaratan Allah’ı görür ise hak olmayan batıl itirazını , hadiselere karşı duyduğu nefretini, değersiz ve iftira olan sözlerini , hidet ve küfr ve düşmanlığı içeren öfkesini ..Fatır-ı Hakîm ve Mâlik-i Kerîm’e yönelir…

 

Böylelikle………. Kaderi tenkit eden, başını örse vurur, kırar. Rahmeti ittiham eden, rahmetten mahrum kalır ve başını dünyevi ve uhrevi olarak büyük bir belaya sokar….

 

Evet……… Evet, izzet ve azamet isterler ki, esbab, perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında. Tevhid ve ehadiyet isterler ki, esbab ellerini çeksinler tesir-i hakikîden…..

 

 

İ’lem eyyühe’l-aziz!

 

Hiçbir insanın Cenâb-ı Hakka karşı hakk-ı itirazı yoktur. Ve şekvâ ve şikâyete de haddi yoktur. Çünkü, şikâyet eden ferdin hilâf-ı hevesini iktizâ eden, nizam-ı âlemde binlerce hikmet vardır. O ferdi irzâ etmekte, o bin hikmetin iğdâbı vardır. Bir ferdi razı etmek için bin hikmet fedâ edilemez.

 

"Eğer hak onların keyiflerine tâbi olsaydı, gökler ve yer fesâda uğrardı." Mü'minûn Sûresi, 23:71. Kaynak: Hiçbir insanın Cenâb-ı Hakka karşı hakk-ı itirazı yoktur çünkü...

 

Eğer her ferdin keyfine göre hareket edilirse, dünyanın nizam ve intizamı fesada gider.

 

Ey müteşekkî! Sen nesin? Neye binaen itiraz ediyorsun? Cüz’î hevesini külliyat-ı kâinata mühendis mi yapıyorsun? Kokmuş olan zevkini nimetlerin derecelerine mikyas ve mizan mı yapıyorsun? Ne biliyorsun ki, nakmet olarak gördüğün şey belki ayn-ı nîmettir? Senin ne kıymetin var ki, sineğin kanadına müvâzi olmayan hevesini tatmin ve teskin için felek çarklarıyla hareketten teskin edilsin?.............

 

"İ’lem Eyyühe’l-Azîz!

 

 Nefis dâima ızdırablar, kalâklar içinde evhamdan kurtulup tevekküle yanaşmıyor. Hükm-ü kadere râzı olmuyor. Halbuki şemsin tulû ve gurubu muayyen ve mukadder olduğu gibi, insanın da bu dünyada tulû ve gurubu ve sâir mukadderatı, kalem-i kader ile cephesinde yazılıdır. İsterse başını taşa vursun ki, o yazıları silsin; fakat başı kırılır, yazılara bir şey olmaz ha!.. Ve illâ muhakkak bilsin ki: Semâvat ve arzın hâricine kaçıp kurtulamayan insan, *Hâlık-ı Külli Şey'in rububiyetine muhabbetle rızâ-dâde olmalıdır*." ………..Mesnevi-i Nuriye

 

Mütalaa Ders notları 64: Bütün mevcudatın hakaiki, bütün kâinatın hakikati, esmâ-i İlâhiyeye istinad eder.

 

 

Bu dersimizi mana özünden rasat edebilmek için; öncelikle hilkat suyunun, hikmet pınarının, hakikat-i eşya membaının başına gitmeliyiz.

 

Bu meyanda bir dersin mebdeinde şöyle demiş:

 

Bütün mevcudatın hakaiki, bütün kâinatın hakikati, esmâ-i İlâhiyeye istinad eder.

 

Herbir şeyin hakikati, bir isme veyahut çok esmâya istinad eder.

 

Eşyadaki sıfatlar, san'atlar dahi, herbiri birer isme dayanıyor.

 

Hattâ, hakikî fenn-i hikmet Hakîm ismine ve hakikatli fenn-i tıp Şâfî ismine ve fenn-i hendese Mukaddir ismine, ve hâkezâ, herbir fen bir isme dayandığı ve onda nihayet bulduğu gibi, bütün fünun ve kemâlât-ı beşeriye ve tabakat-ı kümmelîn-i insaniyenin hakikatleri esmâ-i İlâhiyeye istinad eder.

 

Hattâ, muhakkıkîn-i evliyanın bir kısmı demişler:

 

"Hakikî hakaik-i eşya, esmâ-i İlâhiyedir. Mahiyet-i eşya ise, o hakaikin gölgeleridir. Hattâ, birtek zîhayat şeyde, yalnız zâhir olarak yirmi kadar esmâ-i İlâhiyenin cilve-i nakşı görünebilir.

 

Dolayısıyla her bir eşyanın hakikati, yani onu meydana getiren asıl neden Esma-İ İlahiye olup,

Esma-ül Hüsna sahibinin kendini bildirmek, tanıttırmak iradesinin tezahürü noktasında;

Muvafık esmasının hasiyeti ve muhtevi bulunduğu cilveleri ile  mülk ve melekût aynaları olarak var ettiği mevcudat, masnuat, mahlukat , mubsırât  ve gayb alemlerinde ve bu alemlere serpiştirilmiş çok muhtelif  varlıklar, manidar teşekkül , harika tasvirler, mütenevvi renkler,  bedi’ sanatlar , hadsiz rızıklar, kesretli hayatlar, sevk ve idareler , ihya ve inşalar, türlü türlü tatlar, hayranlık uyandıran manzaralar, yaşamı idame ettirmek için lazım ve elzem olanalar, ihata edilmesi mümkün olamayan ilahi ferman ve rabbani mektuplar ,  asli mahiyeti meçhul duygular, hissiyatın memzuç nakışları,  Levh-i Mahv İspatın yazılıp bozulan yazıları, Levh-i Mahfuz’un yazıp kurumuş kalemleri, Arşın damı, Âdem’in  (A.S ) alnı ,Cebrail’in kanadı, Mirat-ı Muhammed’in ( A.S.M) ruhunda  ve nurunda mütecelli olan marifet, muhabbet gibi  ulvi maksatların..  sabit, daim, fıtrî , kevni  ve teşri  kanunlar eliyle , aşikar nevamis , sırrı letâif  diliyle kenz-i gınâ-i mahfisinin kapısını lütfen açarak kendini  âyine ve mazharların kabiliyetlerine göre izhar etmesidir.

 

Evet, bütün isimleri güzel olan ve ziyasını mazhar olanların kabiliyetine göre veren  ve mazharların istidat aynalarına göre görünen bir tezahür sahibi tüm noksan sıfatlardan münezzehtir. Zahir ehline görünen karmaşa  ve eşyaya akseden kargaşa mazharların bu tecelliye karşı verdikleri nakıs aks mukabelesi  nedeni iledir………….. *Çünkü, bütün kusurlar ademden ve kàbiliyetsizlikten ve tahripten ve vazife yapmamaktan—ki birer ademdirler—ve vücudu olmayan ademî fiillerden geliyor*……………*Evet, şemsin ziyasıyla, pis maddeler taaffün eder, kokar, berbat olur*………….. *Nasıl ki, beyaz, güzel güneşin ziyasından bazı maddeler siyahlık ve taaffün alır. O siyahlık, onun istidadına aittir*……….. *Kesb-i şer, şerdir; halk-ı şer, şer değildir*……

 

Buraya kadar bu dersin atfettiği sair derslerden özümseyip çok sıkışık manalar şeklinde bir araya toplamaya çalıştığımız hakikat cümlesi …….. *KADERİN HERŞEYİ GÜZELDİR* cümlesidir.

 

Ki, bu cümle bize her şeyin güzel cihetinin görünmesi ve gösterilmesi için lazım olan HÜSN-Ü ZANNI temin etsin.

 

Eğer şahsi dünyamızda, güzel bakıp güzel görmekten bir nazar, sanattan mas edilecek bir lüb, tefekkürden inikas eden estetik , tasvirden idrak edilen bir mizan , takdir edebilme nezaketinden kalbe düşen bir hoşnutluk, tebrik etmek iradesinden neşet eden bir gönül rahatlığı, teşekkürden kazanılmış bir nezaket eksikliği varsa , anlayış ve kavrayışımıza engel bazı durumlarımız var demektir.

 

Çünkü marifet şuaları muhatabın ayinesinin rengine göre iz düşümü yapacaktır. Kendi mahiyetini bilmeyen.. dünyay neden geldiği hakkında bir fikri olmayan..anlam arayışını tek edip sadece nefsi arzularının tatmini için çaba içine girmiş ..kendine olan düşkünlüğü ve gabiliği ile var oluşsal değerini kaybetmiş , tüm özellikleri enaniyetine hizmet eder bir hale dönüşmüş olan birinin…………… *duyguları, efkârları kâinatın envâr-ı marifetini getirdiği vakit, nefsinde onu tasdik edecek, ışıklandıracak ve idame edecek bir madde bulmadığı için, sönerler. Gelen herşey nefsindeki renklerle boyalanır. Mahz-ı hikmet gelse, nefsinde abesiyet-i mutlaka suretini alır*………..bunun tam tersi olarak……..Biri nefsini sahibini tanımak için şartlamış ve gerekli vazifeyi alıp talim edilen programı uygulamış olsa …………. *Emaneti bihakkın eda eder ve o enenin dürbünüyle, kâinat ne olduğunu ve ne vazife gördüğünü görür. Ve âfâkî malûmat nefse geldiği vakit, enede bir musaddık görür; o ulûm, nur ve hikmet olarak kalır, zulmet ve abesiyete inkılâb etmez*…

 

Demek ki, insanın duyguları, efkârları kâinatın envâr-ı marifetini getirdiği vakit, nefsinde onu tasdik edecek, ışıklandıracak ve idame edecek bir madde bulunmalıdır ki, ona misafireten gönderilen manalar,manzalara, hadisat ,ilgi ve alaka oluşturan şeylerde hakiki hikmeti, kendine faydalı olacak nimetleri görsün,alsın,hamd ve şükürle izyadına çalışsın o şevk-i mutlak dairesine neşe içinde girmiş olsun…

 

Çünkü ……….*Ene*, ( yani Allah’ın kendi ilahi benliğini ,ihsas ettiği beşeri benlik aynası…..yani, Cenâb-ı Hak, bütün esmâsını, insanın nefsiyle insana ihsas ediyor manasının  hakikati………. )  *künûz-u mahfiye olan esmâ-i İlâhiyenin anahtarı olduğu gibi, kâinatın tılsım-ı muğlâkının dahi anahtarı olarak bir muammâ-yı müşkilküşâdır, bir tılsım-ı hayretfezâdır*……….evet……… *Âlemin miftahı insanın elindedir ve nefsine takılmıştır. Kâinat kapıları zâhiren açık görünürken, hakikaten kapalıdır*… yani bu kapı insanın kendini bilmesi, kulluk şurunu takınması , kendisine ışıklanan nuru , eline verilen mücessem nimeti, hissettiği anlam rüzgarları ile ihsas ve ihsan edilen inamın keyfiyetini ,esrarını anlasın, makasıdı kavrasın.

 

Evet,

Kısa görüp denizleri, damlalara çevirme,

Hakikatte, her damlada gizli birer derya var.

 

Hülasa,  eşyaya ( yani yaratılmış her şeye)   bakarken,  öncelikle Allah’ın birliği , hakim-i mutlak oluşu ve her şeyin onun kudret elinden çıktığı tevhid nazarıyla , sonra hikmet ve illet penceresinden açılan Marifetullah  şuuruyla ve bu iki babın imtizacından açılan muhabbetullah kapısıyla bakmak lazımdır.

 

Burada , ince bir manayı ifade edelim……. ASLINDA YARATILIŞA AİT TÜM SUALLERİN MUTLAK KAT-İ VE EN NET CEVABI MUHABBETULLAH DAİRESİNDE BULUNMAKTADIR..Tevhid etmeyen bilemez, bilmeyen sevemez, sevemeyen öğrenemez……

 

Evet,

 

………..Vedûd ismine mazhar olan muhakkıkîn-i evliya, "Bütün kâinatın mayası muhabbettir. Bütün mevcudatın harekâtı muhabbetledir. Bütün mevcudattaki incizap ve cezbe ve cazibe kanunları muhabbettendir"…

 

…………….İşte bundandır ki, Vedûd ismine mazhar olan muhakkıkîn-i evliya, 'Bütün kâinatın mayası muhabbettir. Bütün mevcudatın harekatı muhabbetledir. Bütün mevcudattaki incizap ve cezbe ve cazibe kanunları muhabbettendir.' demişler. Onlardan birisi demiş:"

 

[(Mealen) 'Felek mest, melek mest, yıldızlar mest, gökler mest. Bütün canlılar baştan başa mest. Bütün varlıkların zerreleri beraber ve iç içe mesttirler.']

 

"Yani, muhabbet-i İlâhiyenin tecellisinde ve o şarab-ı muhabbetten, herkes istidadına göre mesttir. Malumdur ki, her kalb, kendine ihsan edeni sever ve hakiki kemâle muhabbet eder ve ulvi cemale meftun olur. Kendiyle beraber sevdiği ve şefkat ettiği zatlara dahi ihsan edeni daha pek çok sever."

 

…………….Elhasıl, biz Şair-i Mısrî'nin tarzında deriz:

 

Derya olunca nefes,

Pârelenince kafes,

Tâ kesilince bu ses,

Çağırırım: Yâ Hak, yâ Mevcud, yâ Hayy, yâ Mâbud,

 

Yâ Hakîm, yâ Maksud, yâ Rahîm, yâ Vedûd!

 

Evet, sadet bağlamında devam edersek,

 

İnsan tefekkür ve ubudiyet yoluyla ,ilim ve hikmet pergeliyle kendi istidadını işlenir bir mahiyete taşımalı, kendine bu doğrultuda kemal-i ciddiyet ile yatırım yapmalı ki, düşkün fikirli, sönük akıllı olmasın...hayat yolculuğu onu ebedi saadete namzet edecek kazanımlarla bir değer kazansın.

 

Evet, Rabbimizin yarattığı herşeyin hem evveli hem ahiri hem zahiri hem batını nihayet derecede bir ölçü ve halk edilen eşyanın istidadına muvafık bir şekilde tanzim edilmiştir. Eşya beyninde olan bağlantılar, tepeden tırnağa tesis edilmiş irtibat noktaları , vücudu teşekkül ettiren tüm unsurların bir plan dahilinde ve işlevsel bir sonuç için harika bir gözetimle görevlendirilmesi, her mevcuda layık olanın bir tenasüple verilmesi, cesedin hayatının ruhla idame edilmesi, bedenin hayatının batındaki bir sistemle sağlanması, yıldızların ve gezegenlerin gözle görülmeyen bir denge ile evrilip çevrilmesi, zerratın dizilmesi, nefeslerin itası, manevi teçhizatın döşenmesi  gibi bir çok uyum ve senkronizasyon her şeyi herşeye lüzumlu kılan bir iradenin mükemmel işleyişini göstermektedir.

 

Bu nedenle ; bu güzeldir ,bu çirkindir ..bu eksiktir bu değildir..  gibi bu bütünlüğü bozacak yaklaşımlar cehalettir. Çünkü… *Herşeyde, hattâ en çirkin görünen şeylerde, hakikî bir hüsün ciheti vardır. Evet, kâinattaki herşey, her hadise, ya bizzat güzeldir, ona hüsn-ü bizzat denilir; veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki, ona hüsn-ü bilgayr denilir. Bir kısım hadiseler var ki, zahiri çirkin, müşevveştir. Fakat o zahirî perde altında gayet parlak güzellikler ve intizamlar var*………

 

Evet, …………*Herhangi bir şeyin sonu ve âhiri intizam ve güzellikçe evvelinden aşağı olmadığı gibi; zahiri ve sureti de san'at ve hikmetçe bâtınından güzel değildir. Öyle ise eşyanın içyüzlerini ve nihayetlerini sahibsiz zannedip, tesadüflere havale etme. Çiçekle, çiçekten çıkan semeredeki eser-i san'at ve hikmet; çekirdekle, çekirdekten çıkan filizin eser-i san'at ve nakşından aşağı değildir*.

 

*Binaenaleyh Sâni'-i Zülcelal hem evveldir hem âhir, hem zahirdir hem bâtın*... " *O Evveldir, Âhirdir, Zâhirdir, Bâtındır*." Hadid Sûresi, 57:3…….." *O herşeyi hakkıyla işiten, herşeyi hakkıyla bilendir*." Bakara Sûresi, 2:137.

 

 

 

…………….*Evvelsin, senden önce hiçbir şey yoktur. Sen Ahirsin, senden sonra hiçbir şey yoktur. Sen Zahirsin, senden üstün hiçbir şey yoktur. Sen Batınsın, senden gizli bir şey yoktur*………. Hz. Muhammed  (A.S.M )

 

…………Ey insan! İnsan isen, şu güzel işlere tabiatı, tesadüfü, abesiyeti, dalâleti karıştırma, çirkin etme, çirkin yapma, çirkin olma………...

 

El hasıl;

 

Her neye noksan bakar isen kendi noksanındır senin,

Gel kemâlinle bak, kendi kemâlindir senin.

 

~Hasan Sezai (ks)

 

……….. DERSİN BURADAN SONRA Kİ BÖLÜMÜNÜ DİREKT OLARAK  “ ALLAH’IN YARATMADAKİ TİTİZLİĞİ VE ESMA’ÜL HASNASINI HİLKAT VE SANATLA İZHAR EDİŞİNİN,NOKSANSIZ TASARIM VE TÜM YÖNLERİYLE BİR VARLIĞI VÜCÜDA GETİRİŞİNİN  GAYET HARİKA ŞEKİLDE ÖRNEKLEDİĞİ OTUZİKİNCİ SÖZ ÜÇÜNCÜ MEVKIF ‘IN OKUNMASI TAVSİYE EDİLİR “ …….. DEYİP OKUMAYABİLİRİSİNİZ….

 

EĞER DEVAM EDERSENİZ  İLAVE EDİLEN KISIM ŞÖYLEDİR:

 

Dersin giriş bölümünde : “ *Hakiki hakaik-i eşya, esma-i İlahiyedir. Mahiyet-i eşya ise o hakaikin gölgeleridir*.”..Bahsinin devamından , Allah’ın yaratmaya dair eşyayı  tecelliyat-ı esması ile ihatasının hasiyetine dair harika olan Otuzikinci Söz Üçüncü Mevkıf’tan  birkaç paragraf alacağız… ki, evvelden ahire, zahirden batına, illetten hikmete nasıl bir ilim,irade,kudret  ile muhatabız bir miktar marifet aynamıza yansısın…

 

…………*Nasıl ki gayet mahir bir tasvirci ve heykeltıraş bir zat, gayet güzel bir çiçekle ve insan cins-i latîfinden gayet güzel bir hasnânın suret ve heykelini yapmak istese evvela, o iki şeyin umumî şekillerini bazı hatlarla tayin eder. Şu tayini, bir tanzim iledir, bir takdir ile yapıyor. Hendeseye istinaden hudut tayin ediyor. Şu tanzim ve takdir, bir hikmet ve ilim ile yapıldığını gösteriyor ki tanzim ve tahdid fiilleri, ilim ve hikmet pergârıyla dönüyor. Öyle ise tanzim ve tahdid arkasında, ilim ve hikmet manaları hükmediyor*.

 

*Öyle ise ilim ve hikmet pergârı, kendini gösterecek. İşte kendini gösterdi ki o hudutlar içinde, göz, kulak, burun, yaprak ve incecik püskülcükler gibi şeylerin tasvirine başladı. Şimdi görüyoruz ki içindeki pergârın harekâtıyla tayin edilen azalar, sanatkârane ve inayetkârane düşüyor. Öyle ise o ilim ve hikmet pergârını çeviren, arkada sun’ ve inayet manaları var, hükmediyorlar ve kendilerini gösterecekler*.

 

*İşte ondandır ki bir hüsün ve ziynete kabiliyet gösteriyor. Öyle ise sun’ ve inayeti çalıştıran, irade-i tahsin ve kasd-ı tezyindir. Öyle ise onlar hükmediyorlar ki tezyine, tenvire başladı. Bir tebessüm vaziyetini gösterdi ve hayattarlık heyetini verdi.*

 

*Elbette şu tahsin ve tenvir manasını çalıştıran, lütuf ve kerem manasıdır. Evet o iki mana, onda o derece hükmeder ki âdeta o çiçek bir lütf-u mücessem, o heykel bir kerem-i mütecessiddir*.

 

*Şimdi bu mana-yı kerem ve lütfu çalıştıran ve tahrik eden “teveddüd ve taarrüf” manalarıdır. Yani kendini, hüneri ile tanıttırmak ve halka kendini sevdirmek manaları arkada hükmediyor*.

 

*Bu tanıttırmak ve sevdirmek, elbette meyl-i merhamet ve irade-i nimetten geliyor. Madem rahmet ve irade-i nimet, arkada hükmediyor. Öyle ise o heykeli, nimetin envaıyla dolduracak, tezyin edecek, o çiçeğin suretini de bir hediyeye takacak. İşte o heykelin ellerini, kucağını ve ceplerini kıymettar nimetler ile doldurdu ve o çiçek suretini de bir mücevherata taktı*.

 

*Demek, bu rahmet ve irade-i nimeti çalıştıran, terahhum ve tahannündür. Yani “acımak ve şefkat etmek” manası, rahmet ve nimeti tahrik ediyor*.

 

*Ve o müstağni ve hiç kimseye ihtiyacı olmayan zatta olan terahhum ve tahannün manasını tahrik eden ve izhara sevk eden, elbette o zattaki manevî cemal ve kemaldir ki tezahür etmek isterler*.

 

*Ve o cemalin en şirin cüzü olan muhabbet ve en tatlı kısmı olan rahmet ise sanat âyinesiyle görünmek ve müştakların gözleriyle kendilerini görmek isterler. Yani cemal ve kemal (çünkü bizzat sevilirler) her şeyden ziyade kendi kendini severler. Hem hüsündür hem aşktırlar. Hüsün ve aşkın ittihadı bu noktadandır. Cemal madem kendini sever, kendini âyinelerde görmek ister. İşte heykele konulan ve surete takılan sevimli nimetler, güzel meyveler, o cemal-i manevînin –kendi kabiliyetlerine göre– birer lem’asını taşıyorlar. O lem’aları hem cemal sahibine hem başkasına gösteriyorlar*.

 

*Aynen öyle de Sâni’-i Hakîm, cenneti ve dünyayı, semavatı ve zemini, nebatat ve hayvanatı, cin ve insi, melek ve ruhaniyatı, küllî ve cüz’î bütün eşyayı; cilve-i esmasıyla eşkâlini tahdid ediyor, tanzim ediyor, birer miktar-ı muayyene veriyor. Onun ile bunlara “Mukaddir, Munazzım, Musavvir” isimlerini okutturuyor. Öyle bir tarzda şekl-i umumîsinin hududunu tayin eder ki “Alîm, Hakîm” ismini gösteri*r.

 

*Sonra ilim ve hikmet cetveliyle, o hudut içinde, o şeyin tasvirine başlar. Öyle bir tarzda ki sun’ ve inayet manalarını ve “Sâni’ ve Kerîm” isimlerini gösteriyor*…İlâahir….

 

Evet,

 

Bak kitab-ı kâinatın safha-i rengînine,

Hâme-i zerrin-i kudret, gör ne tasvir eylemiş.

Kalmamış bir nokta-yı muzlim çeşm-i dil erbabına,

Sanki âyâtın Hüdâ, nur ile tahrir eylemiş.

 

 

Hem bil ki:

 

Kitab-ı âlemin evrakıdır eb'âd-ı nâmahdud,

Sütûr-u hâdisat-ı dehrdir âsâr-ı nâmadûd.

Yazılmış destgâh-ı levh-i mahfuz-u hakikatte

Mücessem lâfz-ı mânidardır, âlemde her mevcud.

 

 

Hem dinle:

 

Bir baştan diğer başa herşey, her zaman Lâilâhe İllallah zikrini ilân ediyor ve Yâ Hak, Yâ Hay diye haykırıyorlar.

 

…………Evet, "Herbir şeyde, Onun bir olduğuna delâlet eden bir âyet vardır."………….. diyerek, kalbiyle beraber nefsi dahi tasdik ederek "Evet, evet" dediler.