….. Bu derste Hikmet-i felsefe ve Hikmeti Kur’âniyenin insanların sosyal hayatına yönelik öğretilerinin karşılaştırılması ile ilgili bir hususlar nazara verilmiş…
Biz öncelikli olarak bu derste bulunan ve
birkaç anlamda kullanılan kavramları ele alacağız. Çünkü bu kavramlar
kullanıldığı yere göre manalar ifade etmektedir. Bu duruma şimdi değinmek
bilahare okuduğumuz derslerde de kast edilen anlamı fark etmekte kolaylık
sağlayacaktır.
BİRİNCİ KELİMEMİZ FELSEFEDİR. Felsefe asli itibariyle var
oluşun nedenselliğini kavramak, bu konuyla ortaya çıkmış soyut, genel ve teorik
problemleri akılcıl ve bilgi yönüyle ele alıp çözmek, hükümler belirleyerek
düşünce temelleri oluşturmaya yönelik bilimsel ve ilimsel faaliyetlerin tümünü
kapsayan araştırmalar ve çalışmaların toplandığı ilkeler bütünüdür.
Bu noktada felsefenin niteliğini belirleyen temel değer
ölçüsü , ilgili konuda ortaya çıkartılan felsefenin doğuş ve beslendiği
kaynağın ne olduğudur.
İlgili dersin ilk satırında geçen Hikmet-i felsefe ve
Hikmeti Kur’âniye ibareleri söz konusu hayat-ı içtimaiye-i beşeriye alanında,
kendilerini meydana getiren kaynak verişlerine göre bir sunum yapacaklardır.
Söz konusu kıyaslarda dikkat edilmesi gereken en önemli
husus, iddia nedir? Davanın destekleyici delilleri nelerdir? Ve önerme ne vaat
etmektedir? Eğer bu ölçü ile ifade edilen konuya teveccüh edersek,
gerek kabul gerekse red meyilleri tahkiki olarak oluşacaktır. Tahkiki oluşan meyiller ,
hakkında hükme varılacak olan şeylerin irade ve karar aşamalarını doğru ve
istikametli bir şekilde hakikate eriştirir.
Bu derste bunun önemli bir örneğini göreceğiz.
İKİNCİ KELİMEMİZ HİKMETTİR. Bu kelime anlam itibariyle;
felsefe , din, hukuk ve tasavvuf alanlarında o mesleğin içerdiği doktrinlerin
altında toplandığı bir çatı kavramdır. Bu anlamıyla hikmet Felsefenin bilincini
oluşturur.
Şöyle ki; İktidar
ölçüsüyle varlıkların mahiyet ve hakikatlerini lüzumsuz bilgi ve teorilerden
arındırıp akla uygun bir şekilde bilinmesini sağlamak, kavram ve anlam
taşkınlarını engelleyip eşya ve öğretideki menfaati ortaya çıkarmak, zihni kabiliyet ve ustalıkla tanım ve işleyiş prensipleri
belirleyip lüzumlu hükümleri koymak ..iş
en iyi bir şekilde ve gerçekçi gerekliliğini gözeterek gerçekleştirmek, ilim ve
fiil bütünlüğünü temin ederek hayatı
beslemek, insanın yaratılışa ait sebep sonuç ilişkileri bağlamında ilahi iradenin rölünü keşfetmesine yönelik
anlam arayışının önünü açmak ve yolunu aydınlatmaktır.
GEREK ORTAYA KOYULAN VE İDDİA EDİLEN FELSEFE OLSUN, GEREKSE
O FELSEFENİN GÜÇ KAYNAĞI OLAN HİKMETİN İLERİ SÜRDÜĞÜ ÖNERMELER OLSUN, NEŞET
ETTİĞİ EFKAR SADECE BEŞERİ VE ARZİ İSE HAKİKASİZ BİR SAFSATADAN İBARETTİR.
ÇÜNKÜ HAKİKİ HİKMET ; YARATICININ YARATTIKLARI İLE İLGİLİ
MAHİYETİ BELİRTMESİ, VAR ETME AMACI, İŞLEYİŞİ VE NETİCEDE ALACĞI KONUM VE
VAZİYETİ , SOYOPSİKOLOJİK VE PSİKOLOJİK
GELİŞİM EVRELERİNE AİT BİLGİLERİN VERİLMESİ, NEREDEN NEREYE , DÜNYA ,
UKBA VE EŞYAYANIN HAKİKATİNE DAİR FİZİK VE METAFİZİK BOYUTLARININ AÇIKLANMASI,
VE TEBLİĞ VE İRŞADDA – KİTAP VE NÜBÜVVET GİBİ- KULLANILAN ARGÜMAN VE
VASITALARIN YERİNDELİĞİ,UYGUNLUĞU, TESİRLERİ VE DESTEKLENMELERİ VB. BİR ÇOK HAKİKATTEN
TEŞEKKÜL ETMİŞ GERÇEKLİK HAK VE SÖZ
SAHİBİNİN ALLAH OLDUĞUNU GÖSTERMEKTEDİR.
İ'lem
eyyühe'l-aziz!
*İnsanın vehim, farz,
hayal duygularına varıncaya kadar bütün hassaları bilâhare rücû edip bilittifak
Hakka iltica ettiklerini ve bâtıla hiçbir ihtimal ve imkânın kalmadığını ve
KÂİNATIN ANCAK VE ANCAK KUR'ÂN'IN İZAH ETTİĞİ ŞEKİLDE BULUNDUĞUNU GÖRDÜM*.
Mesnevi-i Nuriye
(Hakikatsiz ve sadece eşyanın görünen yüzüne bakıp ondaki
hikmeti görmekten mahrum , herşeyi maddede arayan , DİNDEN RUH ALMAYAN aklın
körlüğü ile kainat ve hadisata bakan )……….Felsefe, herşeyi çirkin, korkunç
gösteren siyah bir gözlüktür. …… İman ise, herşeyi güzel, ünsiyetli gösteren
şeffaf, berrak, nuranî bir gözlüktür………. Lem’alar………. İMAN in kısa tanımıyla
aklın önüne serdedilen ve iradenin tercihine vaz edilen , Allah’ın uluhiyet ve
Rububiyetine ait delilleri hak ve hakikat olarak onaylamak ve bu onamayı
şehadet dili ile ikrar etmektir. Bu bağlamda imanın her şeyi güzel
göstermesi Marifetullah ile inkişaf
etmesine bağlıdır..Çünkü her bir eşyanın hakikati bir esma-i ilahiyeye
dayanır..ilaahir…
Evet, Felsefe hakikat nazarını kaybedip, şuursuz kaldığında
; herşeyi, hattâ kendisini dahi inkâr eden, olumlu veya olumsuz hiçbir hükme
varmayan daima şüphe içinde kalmayı esas alan bir felsefi zihniyet ve tutum
sahibi sofastailerin elinde cerbezeli ve aldatıcı bir araca dönüşüyor ve Hikmet
ehlinin elinde kainatın tılsımını açan
bir anahtara inkılap edip mutlak maslahat ve daimi iyilik üretip hakikate
vusule hizmet ediyorsa…………….
Bu yönüyle, Hâkim-i Hakem-i Hakîm-i Zülcelâli ve’l-Cemal’in
Ehl-i Hakkın eline ihsan ettiği hikmet-i
hakikiye,
Hak ve adalet ( zanna göre müstahak olunun sonuç) olarak da Ehl-i dalalet dalaletini arttıran
bir felsefe-i sakimedir… ( hastalıklı yanlış yolda olan karanlık felsefe)
Haşiye: Beşerde hikmet, maharet, fayda ve zararın tefriki,
maslahat üzere hareket, zarardan içtinap, faideyi irtikâptır.
Allah’ta C.C Hikmet; Kusursuz icad, noksansız tasarruf ,
vücutta tenasüp, ihkak-ı hakta adalet ile Hakîm sıfatının tecellisidir.
BU DESTE ÇOKLUKLA GEÇEN ÜÇÜNCÜ KELİMEMİZ ŞE’NDİR. Bu ibare bulunduğu
makama göre tefsir edilen anlamlara sahip bir ibaredir.
Örneğin HÂLIK ( yaratıcıda) yaratma fiili ŞE’Ndir. Yani
halikiyetinin bir özelliği ve onun bu yaratma
,icat etme, vücuda getirip tasarrufta bulunma fiildeki ŞAN’ININ keyfiyetidir.
*Yes-eluhu men fî-ssemâvâti vel-ard(i)(c) kulle yevmin huve
fî şe/n(in)- Rahman Suresi 29. Ayet…………….*Göklerde ve yerde bulunanlar,
O'ndan isterler. O, her gün yeni bir iştedir*… (Tasarruftadır, Yaratmadadır)
Sair işlevsel anlamları : Bir şeyin hususiyetinin fiilî
tezâhürü, neticesi ve eseri, iş-işin kastı, tavır, hali gibi manalara
gelmektedir.
Söz konusu dersteki
ŞE’N ; ilgili ifadeye bağlı olarak tezahür eden ve edecek olan durum ve
hadisenin veya kavramın mahiyetinden bulunan HALİN GEREĞİ ile ortaya çıkacak
sonuç şeklinde açıklanmaktadır.
BU DESTE GEÇEN DÖRDÜNCÜ KELİMEMİZ TERBİYEDİR.
Lugat Manası ile Terbiye: Allah'ın emirlerine itaat ederek
ruhen ve cismen yükselmeye ve yükseltmeye çalışmak.
·
Kemale ermeğe, nizam ve emirleri dinlemeğe
çalışmak. Allah rızası yolunda gitmeyi öğrenmek.
·
Kişiyi yavaş yavaş rûhen ve bedenen yetiştirmek,
olgunlaştırmak.
·
Edeblendirme, cezâlarını verme.
·
Belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme,
olgunlaştırma.
·
Eğitim, öğretim…anlamlarına gelmektedir.
Görüldüğü gibi bu kelime de bulunduğu makama göre tefsir
edilir.
Hülasa: Rabbimizin elinde terbiye: Rububiyet,………Kulun elinde
ise en geniş anlamıyla Ubudiyet-i
Külliye olarak tezahür eder.
………….*Ve keza, rububiyet-i âmme, ubudiyet-i külliye ister…………Tezahür-ü
Rububiyete karşı, ubûdiyet-i külliye-i insaniye*……………
Terbiye ibaresinin dersteki
anlam istimali , Eğitim , Öğretim, Talim şeklinde görülmektedir.
Şimdi derssin ilgili bölümüne geçiş yapıyoruz..
*ÜÇÜNCÜ ESAS*
*Hikmet-i felsefe ile
hikmet-i Kur’âniyenin hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye verdiği terbiyeler *(
öğretiler ve kendi meydana çıkış özelliğine göre hayata yönelik tanımlayıp talim ettiği prensipler) :
“ *Amma hikmet-i
felsefe ise, hayat-ı içtimaiyede nokta-i istinadı “ kuvvet” kabul eder*.
Dinden ruh almayan , arzi, şahsi, arizi , düşkün fikirli
içtihatlarla ortaya çıkmış olan ve herşeyi maddi ve zahiri nazarla gözlemleyip hükümler çıkaran , nursuz
karanlık felsefi görüş; sosyal hayatın
kuvvet ilkesiyle tesis edilebileceğini
ve kuvvete bağlı bir rejimin
ancak hukuku tesis edebileceğini kabul eder.
*Hedefi “menfaat“
bilir. Düstur-u hayatı “cidal“ tanır*.
Kuvvetin hakimiyetine bağlı bir toplumsal oluşumun varlığını
sürdürmesi ancak çıkarlarını korumaya yönelik girişeceği mücadele ile mümkün
olduğunu salık vererek cidali bir hayat düsturu olarak benimsemiştir.
*Cemaatlerin
rabıtasını “unsuriyet, menfi milliyeti“ tutar*.
Bu bağlamda toplum birliğini sağlayacak olan ve milli
bozulmayı engelleyecek bağ ise ırkçılık ve kendi ırki üstünlüğünü kabul etme,
üstün görme , başka milletleri aşağılama duygularıdır düşüncesini yaşatır.
*Semerâtı ise,
“hevesât-ı nefsâniyeyi tatmin ve hâcât-ı beşeriyeyi tezyiddir*. ”
Kuvvet,menfaat, cidal, ırkçılık gibi prensipler ve bu prensiplere bağlı oluşturulan
içtimai hayatın neticesi ; zevk
unsurları ile nefsani ve hayvani
duyguları tatmin etmek ve zeval-i lezzetten gelen elemi teskin etmek ve tam
itminan vermeyen lezzetlerin süreklilik arayışına karşı yeni yeni ihtiyaçlar türetme ve zaruret saikiyle tüketim
toplumları meydana getirip,
Haksızlıklar, zulümler , sosyal dejenerasyon, güvensiz
toplumlar, psikolojik deformasyonlar ile beşerin beynini bin parçaya bölmektir.
Saadet yolu zannedilen, aristokrat sınıfın elinden çıkmış
önermelerle ile sosyal adalet olarak
talim edilen doktrinlerin hakikat nezdindeki konumu ve durumu bu beklentiyi
karşılamaktan çok uzaktır. Verimsiz zeka mahsulü olan bu hayat görüşünün;
sosyal hayat için tanımladığı idame ve denge unsurların muhtevi olduğu hakikate vakıf olmadıkları açıkça
görülmektedir.
Çünkü bu öğretiler ve dikta uygulamaları beşere hiçbir
mutluluk getirmemiştir , getirememektedir, getiremeyecektir.
*Halbuki, kuvvetin
şe’ni tecavüzdür*.
Çünkü kontrolsüz bir kuvvet ve adalet ile had altına alınmamış bir gücün tavrını
belirleyecek olan davranış biçimi; kolay
olanın çabuk elde edilirliğinin getirdiği iştah ile başkalarının hakkını gasp etmek,
mazlumları ezmek gibi aşırılıklar ve taşkınlıklar olacaktır.
*Menfaatin şe’ni, her
arzuya kâfi gelmediğinden, üstünde boğuşmaktır*.
Çünkü insanda menfaate erişmenin uyandırdığı duygu tatminsizliktir. İnsanın
nazarı her nereye gitse orada bir ihtiyaç görecek ve onu elde edebilmek için
öğretilmiş kazanım yöntemleri ile harekete mecbur kalacaktır. Sevimli
gösterilen rekabet hukuk tanımaz, hak ihlaline müsait, pervasızlıkla hareket mesajı veren ,
başkasının değerlerini yer ile yeksan edebilecek bir boğuşma öğretisidir.
*Düstur-u cidâlin
şe’ni çarpışmaktır*.
Çünkü mücadelenin içinde barındırdığı durum hedefe ulaşmak için gerekli görülen çatışmaya
girmektir. Nerede bir mücadele alanı açılmış ise orada bir müsabaka ve müsademe
meydanı vardır.
*Unsuriyetin şe’ni,
başkasını yutmakla beslenmek olduğundan, tecavüzdür*.
Irkçılık ve üstünlük sanrıları , öğretilmiş milliyetçilik
tarihsel verilerden de izlenebildiği üzere bir çok ırkın hayat ve etki sahnesinden silinmesine, bulundukları
coğrafyadan silinmesini, öldürüp öldürülmelerine neden olmuştur. Irkçılık ………….*Ve
birbirinizle tanışmanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık*…Hucurât
Suresi 13 Ayetteki buyrulan hikmete zıt olduğundan büyük bir hadsizliktir,
zülümdür, fıtrata muhalefettir.
*İşte bu hikmettendir
ki, beşerin saadeti selb olmuştur*.
İşte fıtratın hakikatine ve yaratılışın hakiki prensip ve
ilkelerine karşı kulak tıkayarak, çeşitli ahmaklık ve düşmanlıklarla karşı
durarak, ve öğretilmiş ve kabul edilmiş önermeleri aynı hayat kabul edip
hükümlerince hareket ederek tanzim edilmeye çalışılan bir hayat hiçbir topluma
ve bireye mutluluk getirmemiş ve muhtemel mutluluğunda yolunu kesmiştir.
Evet,
" *Gayr-i meşru tarik ile bir maksada giden zat,
galiben maksudunun zıddıyla görür mücazat*. "… Lemaat
*Amma hikmet-i
Kur’âniye ise, nokta-i istinadı, kuvvete bedel “hakkı“ kabul eder. Gayede
menfaate bedel “fazilet ve rıza-i İlâhîyi” kabul eder. Hayatta düstur-u cidal
yerine “düstur-u teâvünü” esas tutar*.
…………..*İşte, diyanete itaat etmeyen felsefenin böyle yolunu
şaşırdığı içindir ki, ene kendi dizginini eline almış, dalâletin herbir nev’ine
koşmuş. İşte şu vecihteki enenin başı üstünde bir şecere-i zakkum neşvünemâ
bulup âlem-i insaniyetin yarısından fazlasını kaplamış*.
*İşte, o şecerenin kuvve-i şeheviye-i behîmiye dalında
beşerin enzârına verdiği meyveler ise, asnamlar ve âlihelerdir. Çünkü,
felsefenin esasında kuvvet müstahsendir. Hattâ “El-hükmü li’l-galib” bir
düsturudur. “Galebe edende bir kuvvet var; kuvvette hak vardır” der. Zulmü
mânen alkışlamış, zalimleri teşçi etmiştir ve cebbarları ulûhiyet dâvâsına sevk
etmiştir*.
*HAŞİYE-1 DÜSTUR-U NÜBÜVVET “KUVVET HAKTADIR; HAK KUVVETTE
DEĞİLDİR” DER, ZULMÜ KESER, ADALETİ TEMİN EDER*… SÖZLER
…………. *Ey ikinci, bozuk Avrupa! Senin çürük ve esassız
esaslarının bir kısmı şunlardır ki: “En büyük melekten en küçük semeğe kadar
herbir zîhayat kendi nefsine mâliktir ve kendi zâtı için çalışır ve kendi
lezzeti için çabalar. Onun bir hakk-ı hayatı var. Gaye-i himmeti ve hedef-i
maksadı yaşamak ve bekàsını temin etmektir” diyorsun*.
*Ve Hâlık-ı Kerîmin kerem düsturlarından ve erkân-ı kâinatta
kemâl-i itaatle imtisal edilen düstur-u teavünle, nebâtat hayvânâtın imdadına
ve hayvânat insanların yardımına koşmasından tezahür eden o umumî kanunun
rahîmâne, kerîmâne cilvelerini cidal zannedip, “Hayat bir cidaldir” diye,
ahmakane hükmetmişsin*.
*Acaba, o düstur-u teavünün cilvesinden olan, zerrât-ı
taâmiyenin kemâl-i şevkle beden hücrelerinin gıdalandırılması için koşmaları
nasıl cidaldir? Nasıl bir çarpışmaktır? Belki o imdat ve o koşmak, Kerîm bir
Rabbin emriyle bir teavündür*……lem’alar
*Cemaatlerin
rabıtalarında unsuriyet, milliyet yerine “rabıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî“
kabul eder*.
………….." *Menfi
milliyette ve unsuriyet fikrinde ifrat edenlere deriz ki* :"
" *Evvelâ: Şu
dünya yüzü, hususan şu memleketimiz, eski zamandan beri çok muhaceretlere ve
tebeddülâta maruz olmakla beraber, merkez-i hükûmet-i İslâmiye bu vatanda
teşkil olduktan sonra, akvâm-ı saireden pervane gibi çokları içine atılıp
tavattun etmişler. İşte bu halde Levh-i Mahfuz açılsa, ancak hakikî unsurlar
birbirinden tefrik edilebilir. Öyleyse, hakikî unsuriyet fikrine hareketi ve
hamiyeti bina etmek, mânâsız ve hem pek zararlıdır. Onun içindir ki, menfi
milliyetçilerin ve unsuriyetperverlerin reislerinden ve dine karşı pek lâkayt
birisi, mecbur olmuş, demiş: 'DİL, DİN BİR İSE MİLLET BİRDİR’*.'"…….Mektubat
………. *Bütün kuvvetimle derim ki: Terakkimiz, ancak
milliyetimiz olan İslâmiyetin terakkisiyle ve hakaik-i şeriatın tecellisiyledir*…
Divan-ı Harb-i Örfî
……. *hazinelere değer olan İslâmiyet milliyetine, yani üç
yüz milyon İslâmın uhuvvetlerini ve mânevî yardımlarını kazandıran İslâmiyet
milliyetine, binler ruhu da olsa, acaba istihfaf-ı hayat etmezler mi?*....
Münazarat
…………*Zira, milliyetimizin rûhu İslâmiyettir; hakiki ve nisbî
ve izâfîden mürekkeptir. Başka millete benzemiyor*…. Münazarat
…… *Evet, kemal ve şerefin mikyası İslâmiyettir*……….İşaratü'l-İ'caz
*Gayâtı, hevesat-ı
nefsâniyenin tecavüzâtına sed çekip ruhu maâliyâta teşvik ve hissiyat-ı
ulviyesini tatmin eder ve insanı kemâlât-ı insaniyeye sevk edip insan eder*.
Çünkü:
*Kur’ân*;
• şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi,
• ve âyât-ı tekvîniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin
tercüman-ı ebedîsi,
• ve şu âlem-i gayb ve şehadet kitabının müfessiri,
• ve zeminde ve gökte gizli esmâ-i İlâhiyenin mânevî
hazinelerinin keşşafı,
• ve sutûr-u hâdisâtın altında muzmer hakaikin miftahı,
• ve âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanı,
• ve şu âlem-i şehadet perdesi arkasında olan âlem-i gayb
cihetinden gelen iltifâtât-ı ebediye-i Rahmâniye ve hitâbât-ı ezeliye-i
Sübhâniyenin hazinesi,
• ve şu İslâmiyet âlem-i mânevîsinin güneşi, temeli,
hendesesi,
• ve avâlim-i uhreviyenin mukaddes haritası,
• ve Zât ve sıfât ve esmâ ve şuûn-u İlâhiyenin kavl-i
şârihi, tefsir-i vâzıhı, burhan-ı kàtıı, tercüman-ı sâtıı,
• ve şu âlem-i insaniyetin mürebbîsi,
• ve insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyetin mâ ve ziyası,
• ve nev-i beşerin hikmet-i hakikiyesi,
• ve insaniyeti saadete sevk eden hakikî mürşidi ve hâdîsi,
• ve insana hem bir kitab-ı şeriat,
• hem bir kitab-ı dua,
• hem bir kitab-ı hikmet,
• hem bir kitab-ı ubûdiyet,
• hem bir kitab-ı emir ve davet,
• hem bir kitab-ı zikir,
• hem bir kitab-ı fikir,
• hem bütün insanın bütün hâcât-ı mâneviyesine merci olacak
çok kitapları tazammun eden tek, câmi’ bir kitab-ı mukaddestir.
• Hem bütün evliya ve sıddıkîn ve urefâ ve muhakkıkînin
muhtelif meşreplerine ve ayrı ayrı mesleklerine, herbirindeki meşrebin mezâkına
lâyık ve o meşrebi tenvir edecek ve herbir mesleğin mesâkına muvafık ve onu
tasvir edecek birer risale ibraz eden mukaddes bir kütüphane hükmünde bir
kitab-ı semâvîdir.
EVET ALDIĞIMIZ DERS VE KUR’ANİ TERBİYE VE NEBEVİ (A.S.M ) TALİM İLE ANLIYORUZ Kİ:
*Hakkın şe'ni,
ittifaktır*.
Çünkü , ortaya çıkan hakikat bilgisine erişilen şey ,hikmetin
gereğine uygun olarak yapılan iş, şüpheden arınmış ve delilleri ile zuhur etmiş
bir gerçeklik, mahiyeti ile uyum içinde bilinmiş bir vasıf, sabit ve doğru
olunduğuna muttali olunmuş bir yakin , medarı niza olan ihtilafı terk edip
ittifak etmeyi iktiza eder.
*Faziletin şe'ni,
tesanüddür*.
Çünkü iman ve
İslamiyet ahlakı ile kazanılmış olan, adalet
nazarı , itidal tutumu, hoşgörü, doğruluk ve dürüstlük gibi ahlaki meziyetler ,
azim ve sebat gibi sıdk ve ciddiyeti gösteren haller, ülfet, kardeşlik ve
dostluk, muhabbet ve yardımlaşma, merhamet,
cömertlik ve isar gibi hasletler, tövbe, teslim, tevekkül, kanaat, itaat gibi kulluk niteliği, hayırda yarışma, tevazu,
ölçü ve tartıda dürüst davranma, selâmlaşma, vakar, cesaret ve şecaat gibi ameli hasletlerden
neşet eden hikmetli fazilet dayanışmayı gerekli kılmaktadır.
……… *Evet, imanlı fazilet, medar-ı tahakküm olmadığı gibi,
sebeb-i istibdat da olamaz. Tahakküm ve tagallüb etmek faziletsizliktir. Ve
bilhassa ehl-i faziletin en mühim meşrebi, acz ve fakr ve tevazu ile hayat-ı
içtimaiye-i beşeriyeye karışmak tarzındadır. Lillâhilhamd, bu meşrep üstünde
hayatımız gitmiş ve gidiyor* ….. Lem’alar
*Düstur-u teavünün
şe'ni, birbirinin imdadına yetişmektir*.
Çünkü teavün sadece bir birinin ve muhtaç olanlara yardım
etmek anlamını taşımamaktadır. Teavün bir fiil ve davranışın gerekliliğini
emreden bir hakikati tanımlamaktadır…
…………. *Hattâ bir taş, taşlığıyla beraber, kubbeli binalarda
ustanın elinden çıkar çıkmaz başını eğer, arkadaşıyla birleşmeye meyleder ki,
sukut tehlikesinden kurtulsunlar. Maalesef, insanlar teavün sırrını idrak
edememişler. Hiç olmazsa taşlar arasındaki yardım vaziyetinden ders alsınlar!* ”
…İşârâtü'l-İ'câz
…………. Kuvvette hak vardır, çıkarını korumak bir zorunlu
esastır, büyük balık küçük balığı yutar, yaşamak için başkasının hayatına son
ver, sen ari bir ırk ve güçlü bir milletin
halkındansın bu şeref ve üstünlük
sana yeter…herşeyi kendi nefsine feda etmekten geri durma , hayatın her türlü
lezzeti al, en önemli sensin ..sen tok olduktan sonra aç kalan kalsın sana
ne diyen ………………..*Felsefenin şakirdi,
kendi nefsi için kardeşinden kaçar, onun aleyhinde dâvâ açar. Kur'ân'ın şakirdi
ise, semâvat ve arzdaki umum salih ibâdı kendine kardeş telâkki ederek, gayet
samimî bir surette onlara dua eder. Ve saadetleriyle mes'ut oluyor. Ve ruhunda
şedit bir alâkayı onlara karşı hisseder* ..Mesnevi-i Nuriye
……… *Allah’ın en sevdiği amel, aç olan bir muhtaca yemek
yedirmek veya onun bir borcunu ödemek ya da onun bir sıkıntısını gidermektir*. Hz. Muhammed
A.S.M
*Dinin şe'ni,
uhuvvettir, incizabdır*.
Çünkü İslamiyetin en ehemmiyet verdiği konulardan birisi
mü’minler beyninde olan kerdeşliktir. Konunun ehemmiyeti bir çok şekilde
belirtilmiştir.
Emr-i İlahi noktasında bakılırsa: *Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse
kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki rahmete eresiniz* ..Hucurât
/ 10
Nebevi talim esasından rasat edilse:
" *Sizden biriniz kendisi için sevdiğini kardeşi için
de sevmedikçe tam îman etmiş olamaz! Mü'minler birbirlerini sevmekte,
birbirlerine acımakta ve yardımlaşmakta bir tek vücut gibidirler. O vücudun bir
âzası rahatsız olduğu zaman diğer âzâlar da onun acısına ortak olur. Mü'minler
parçaları birbirine bağlanmış bir bina gibidirler, birbirlerine destek
olurlar."……. Hz. Muhammed A.S.M
………..*Kimin himmeti yalnız nefsi ise, o insan değil. Çünki
insanın fıtratı medenîdir. Ebna-i cinsini mülahazaya mecburdur. Hayat-ı
içtimaiye ile hayat-ı şahsiyesi devam edebilir. Meselâ: Bir ekmeği yese kaç
ellere muhtaç ve ona mukabil o elleri manen öptüğünü ve giydiği libasla kaç
fabrikayla alâkadar olduğunu kıyas ediniz. Hayvan gibi bir postla
yaşıyamadığından ebna-i cinsiyle fıtraten alâkadar olduğundan ve onlara manevî
bir fiat vermeğe mecbur bulunduğundan fıtratıyla medeniyetperverdir. Menfaat-ı
şahsiyesine hasr-ı nazar eden, insanlıktan çıkar, masum olmayan câni bir hayvan
olur. Birşey elinden gelmese, hakikî özrü olsa o müstesna!* ." …..Hutbe-i
Şamiye
Kısaca tüm bu emir ve terbiye müminleri islâm kardeşliğine
çeken bir hissi ulviyi meydana getirir.Velev insan ben merkezli olmasın ve
dünya sevgisi ona kendisini hasr-ı nazar
ettirip menfat-i şahsiyesini elde etme ve korumayı birinci gaye yaptırmasın…
*Nefsi gemlemekle
bağlamak, ruhu kemalâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe'ni, saadet-i
dâreyndir*.
Evet, nefs-i emmare
mahiyeti itibariyle meşgul oldukları ile insanı kemalattan mahrum eden, dünyaya
çağıran, hazır lezzetleri tercih eden ,yasaklara ve zararlı olanlara meyilli
olan,kör hissiyat sahibi bir mahluktur. …………. *Demek, ey nefis, nefsine muhabbet değil, belki adavet etmelisin yahut
acımalısın veyahut, mutmainne olduktan sonra, şefkat etmelisin* ..prensibi ile
…………….. *belki noksaniyetlerini görüp tekmil etmeye bina edilen şefkat ile onu
terbiye etmek ve onu hayra sevk etmek neticesi*………… veya akıl kalp ve ruh
ittifakı ile…yahut kalp ve ruhun derece-i hayatında bir tarzı hayat yaşamak
suretiyle onu fena ve fani şeylerden çekerek , ruhu nefsin hizmetinden
kurtarmak hikmetiyle sahip olunan manevi özgürlük ve hayat mertebesi iki dünya
saadetini temin eden bir esastır…
Çünkü kalp ve ruhun
derece-i hayatı geniştir…elleri iki dünyanın da meyveleri alamaya müsaittir…ve
hakeza…………………..
Hatime:
*Risaletü'n-Nur, sair
ulemanın eserleri gibi, yalnız aklın ayağı ve nazarıyla ders vermez; ve evliya
misilli yalnız kalbin keşf ve zevkiyle hareket etmiyor. Belki akıl ve kalbin
ittihad ve imtizacı ve ruh ve sair letâifin teavünü ayağıyla hareket ederek evc-i
âlâya uçar. Taarruz eden felsefenin değil ayağı, belki gözü yetişmediği yerlere
çıkar, hakaik-i imaniyeyi kör gözüne de gösterir*. Kastamonu L.
...........
.