6.7.26

6 MÜNACAT

  

MÜNACAT 1 :

Yâ İlahî !

Nasıl bir kırıma uğradığımı görüyorsun..

İçimin dolmadan nasıl boşaltıldığını da…

Yolumun haramiler tarafından nasıl kesildiğini..

Vehim dağlarından düşen kayaların fehmimin dar geçitlerini nasıl kapadığını da…

Ruhumun nasıl köşe bucak taciz edildiğini de biliyorsun..

Hiç beklemediğim zamanlarda nasıl baskınlar yediğimi de ..

İki lafı bir araya getirip sana nasıl seslemediğimi..

Eman dilemekte nasıl şaşırıp kaldığımı da..

Nasıl korktuğumu ..

Elimden kaçan pişmanlıklarımı ..

Gün yüzü görmemiş gözyaşlarımın nasıl doğman kirpiklerimde öldüğünü de görüyorsun…

Omuzuma astığım hayal heybemin kucağının hep nasıl boş kaldığını da biliyorsun…

Sanki ab-ı hayatı yedi kat yerin altına gömülmüş , nefesi daha ilk arşında kesilmiş bîçareliğimde sana aşikâr…

Tükendiğimi en iyi sen biliyorsun..

Her gün biraz biraz daha eriyip bittiğimi de…

Gönül bahçelerinde istenmediğimi, dost sofralarına nasıl davet edilmediğimi, bir rüya penceresi olsun sevgilinin yurduna nasıl açılmadığını ..o seher yellerinin , bülbül ve güllerinin hiçbir sabahımda bana şakımadığını , salınıp gelen kokular taşımadığını da…

Buna dayanmak zor..

Kalbimin işgal edilmiş yerinde kurulan lanetli otağın saçtığı zehrin buhurundan aklımın tutsaklığına şahit olmak.. vicdanımın canına ot tıkayan zafer çığlıklarına katlanmakta…

Umud denilen helalimin mihrini verememenin kederi de yıkıcı ve ezici…

Kalabalıklar içinde kaybolmak bu olsa gerek………….

“Bana ne oldu” diyemeyeceğim ..bana o kadar çok şey oldu ki hangi birini söyleyeyim…

Bir tebessüm seğirtisinin yüzümde nasıl birden donduğunu..

Bin bir perdenin arasından elime düşen güzellik gölgelerinin nasıl hunharca yağmalandığını..

Boynumdaki yağlı ilmeğin her an beni meşum bir dehlize nasıl çektiğini görüyorsun…

Kuşatma altında olduğumu en iyi sen biliyorsun…

Gönül kilerimin nasıl bî-erzâk kaldığını ..

Yardımcı kuvvetlerin tipiye yakalanıp nasıl gelemediğini..

“Yettim”, “yetiştim” diye hiçbir sesin nasıl duyulmadığını..

Nasıl arkamdan “buradayım” diye kimsenin bağırmadığını..

Her çaldığım kapının sessizce nasıl üstüme kapandığını..

Birkaç satırlık teselli mektuplarına nasıl sarıldığımı..

Sonra görünmeyen bir elin nasıl gelip kollarımı gevşetip beni bir çukura gömdüğünü de biliyorsun…

Kendimden yorulduğumu..

Tek başına yürüyemeyeceğimi..

Bencileyin hiç bir düğümü çözemeyeceğimi..

Bir şeyleri anlamak ve yaşamak için takatimin kalmadığını..

İyi niyetli olup olmadığımı yine en iyi sen biliyorsun…

Burası benim artık bir adım bile atamayacağım yer..

Bu çizgiyi ben kendimle geçemem..

Beni yutan bu kara delikten ben kendi kendime çıkamam…

Ve bu sefaletimden başka sana sunabilecek hiçbir şeyim yok…

Ve benim senden başka hiç kimsem yok..

Ve beni bu düşkünlüğümle senden başka hiç kimse kabullenemez..

Çünkü kimse onun üzerine ,üzerimde taşıdığım kirlerden bulaştırmamı istemez..

Sen münezzehsin..

Hiçbir çirkinlik ve fenalık sana ulaşamaz..

Hiçbir şey sana fayda ve zarar veremez..

Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan sensin...

Ve sen sahibimsin…

Efendimsin, kölenim…

Sana layık olamadığım bir gerçek..

Huzurundan kaçtığımda…

Defalarca beni çöllerden toplayıp açlığımı, susuzluğumu, sensizliğimi giderdiğinde gerçek..

Sonsuz merhamet sahibi olduğunda bir hakikat..

Senden başka dönülecek bir yerin de olmadığı doğru..

Senden başka yaraları sarabilecek olan da yok..

Şefî de sensin ve kim olursa olsun onun destinde olan yed de senin…

Hâdî, Muğîs, Muîn de ancak sensin…

Bütün kilitler senin iradenle , ol demenle açılır..

Eğer beni bağışlarsan her şey düzelir..

Bağışla lütfen…

Çok sevinirim..

Ve sen sevindirmeyi seversin…....

*Keşke içimde çoşar bir duygu ile sana bazı tahiyyeler verebilseydim.* .

*Körük gibi kalkıp inen göğsümden mahfi bir sada ile adını inleyebilseydim.* .

*Keşke hıçkırıklarım genzimde tutunamayıp kendilerini ifşa etseydi.* .

*Keşke soluk soluğa sırrıma mıhladığın sevi mührünü kemal-i edeple önünde öpebilseydim…*

*Boynumun vurulması uğruna o şarab-ı mukaddesi bir lahuti cezbe ile kana kana bab-ı cemal semâ’ında içebilseydim…*

*Keşke her şeyi unutup hiç eşiğinden ayrılmamış olmanın neşesiyle kendimden geçebilseydim…*

*Keşke….......*

Sana zor yok ey eşsiz güzellik..

Sana zor yok her şeyin hüsnü kaşısında eriyip, celali karşısında titrediği…

Beni benim zavallılığım için bağışla..

Benim kimsesizliğime  acıyıp dost âgûşunu aç..

Beni göz açıp kapayıncaya kadar benimle baş başa bırakma..bir çocukla ilgilendiğin merhametinle benimle ilgilen…

Benim senden başka sığınacak kimsem yok..

Sen beni kabul etmezsen kıyametim kopar..

İnanıyorum ki sen bunu istemezsin..

Yok olup gitmemi , bu pejmürde halimle sürünüp rezil rüsva olmamı da istemezsin…

İsyanlarımı , firarlarımı, nankörlüklerimi, taşkınlıklarımı, bedbinliklerini , yüzsüzlüklerimi , kabalıklarımı , şükürsüzlüğümü , düşüncesizliğimi , türlü cürümlerimi bağışla…

Nedameti mi biliyorsun..

Senden ayrı düşmenin cehennemimde nasıl yandığımı da..

Nasıl hamisiz bir şekilde hayat tünellerde kıvrandığımı da..

Her şeyin anlamını nasıl yitirdiğini..

Emellerimin beni nasıl terk ettiğini,

Cephemde asılı terzil yaftasının bende hiçbir tutamak bırakmadığını görüyorsun..

Halimle, kalimle itiraf ettiğim çaresizliğimi en iyi sen biliyorsun..

Beni böyle naçar koyma..

Ne olur beni yüz sürdüğüm eşiğinden geri çevirme..

Boğucu zulmet zindanlarına döndürme..

Zalim avcıların tuzaklarına düşürme

Kar ve dolu suları ile kalbimi  yıka..

Fıtrat kâbemi teveccühünle abad et…

Muhtaç olduğum harem-i hizmetine bende kıl…

Ne olur hatalarımdan geç de sakın benden geçme..

Yâ Hûuu!

Yâ zelcelâli ve'l-ikrâm ……

Âmîn.. Âmîn.. Âmîn…

….

 

MÜNACAT 2:

 

E‘ûzu billâhi mine'ş-şeytâni'r-racîm..

Bismillâhirrahmânirrahîm

Elhamdülillâhi Rabbil Âlemîn,Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihi ecmaîn………….

Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi'l-aliyyi'l-azîm ..

 

Ey kullarını dünya ve ahirette günahları yüzünden rezil etmeyen onların kusurat ve kabahatlarını  örtüp gizleyen.. cezalandırmayan , mağfiret ediciliği ileri seviyede bulunan Gafûr :

 

Gizli açık günahlarımı , su-i zanlarım , yanlış mübaşetlerim ,kabiliyetsizliklerimle düştüğüm belaların hükümlerini , bilerek ve bilmeyerek sırtıma yüklendiğim günahlarımı , isteyerek veya iltibas ile boynuma asılan veballerimi mağfiret eyle… Tümünden pişman olduğum bu kokuşmuşluğun ağır butlanından , aklıma , kalbime verdiği sıkıntıdan, ruhumda oluşturduğu darlıktan sana sığınıyor ve ;

 

“ Estağfirullâh. Estağfirullâh. Estağfirullâhe'l-‘azîm el-kerîm, ellezî lâ ilâhe illâ hû, el-Hayye'l-Kayyûm ve etûbu ileyh” (Azamet sahibi, kendisinden başka ilah olmayan, diri ve her şeyin sahibi olan Allah'tan af diler ve ona tövbe ederim.) …… diyorum…

 

Ey kullarının seyyiatlarından tekrar tekrar geçen Ğaffar :

 

Müteaddit defa düştüğüm seyyiat çukurlarından beni çıkartıp, huzuruna gelmeme izin veren sensin.. umutsuzluğa düştüğüm kendimden yıldığım zamanlarda içime doğdurduğun ümit ışığı ile yönelişimi karşılayan senin tükenmez affediciliğin ile ilgili ihsas ettiğin histir… cürümlerimi setretmekten usanmayan .. kullarından kolayına vaz geçmeyen sensin…bu baha biçilmez ilgine ciddiyetle karşılık vermediğimden, zaaflarıma yenilip pest ahlaklarla düşkünlük gösterdiğimden dolayı çokça bağışlayıcı olduğun inayete kaçıyor ve bir kez daha yüzümü kapkara yapan kalbimi siyah noktalara boğan günahlarımın öldürücü şerrinden sana sığınıyor ve:

 

“Estağfirullâh. Estağfirullâh. Estağfirullâhe'l-‘azîm el-kerîm, ellezî lâ ilâhe illâ hû, el-Hayye'l-Kayyûm ve etûbu ileyh” …diyorum…

 

Ey acıyıp bağışlaması her şeyi kuşatmış olan Rahmân:

 

Senin rahmetin benimde melceim ve halâskarımdır…Recam’ın nefes aldığı liman senin Rahmet limanındır…Tükenmişliğimin yakıcı ateşini serinleten , başımdaki dumanlı kaybolmuşluğu selamete çıkarmasını intizar ile yollarına baktığım yine senin rahmet tecellilerindir….. Senin tün yarattıklarını ihata eden rahmetine gösterdiğim vefasızlığı, saygısızlığı, görmeden gelmişliğimi affet… öz irademe teslim ile tevdi ettiğin kendime  zulm ettiğim için beni bağışla....nefsimdeki menfi temayüllerin önünü kesme konusunda düştüğüm ataleti , hislerimi istila eden müptelalıkların önünü açmamı , ellerimle kendim için hazırladığım tuzakları , şeytanın bana kolayca erişmesi için beni ona yaklaştıran sinsi düşkünlüklerimi affetmeni istiyor ve bütün varlığım ve de pişmanlıklarımla :

 

“ Estağfirullâh. Estağfirullâh. Estağfirullâhe’l-‘azîm el-kerîm, ellezî lâ ilâhe illâ hû, el-Hayye’l-Kayyûm ve etûbu ileyh” …diyorum…

 

Ey engin merhamet sahibi Rahîm..

 

Senin merhametin zavallı kalbimin en büyük tesellisidir…günahlarımdan dolayı başıma yıkılan enkazın altından sesimi ulaştırmama cesaret veren de yine senin sonsuz merhametindir…Dünya ve ahiret alemlerinde ve tüm menzillerinden ihtiyaç duyduğum ve duyacağım hacetlerimi bana ulaştıracak ve korktuklarımdan emin edecek olan da senin merhametindir…Kulun olmaktan ve sana ait olmaktan başka elimde hiç bir şey yok ..dönüşümü , ümidimi , senden olan intizarlarımı kabul eyle… Ve beni senden uzaklaştıran ,ayağıma dolaşan , latifelerimi kör edip sersemleştiren , masiva ile meşgul edip canıma yanlızlık ..kimsesizlik.. hamisizlik otunu tıkayıp ateşe vererek ruhumu boğduran her türlü seyyiatımı bağışlamanı , din gününün dehşetinden , kabir ve cehennem azabının kahredici şerrinden  beni azat  etmeni diliyor ve :

 

“Estağfirullâh. Estağfirullâh. Estağfirullâhe’l-‘azîm el-kerîm, ellezî lâ ilâhe illâ hû, el-Hayye’l-Kayyûm ve etûbu ileyh” …diyorum…

 

Ey kullarını tövbeye muvaffak kılan ve tövbelerini kabul eden Tevvâb..

 

Sana yönelmek, huzurunda hatalarımı itiraf edebilmek senin lütfundandır... Unuttuğum günahlarımı bana hatırlatıp beni hacalet içine çekerek utanç dolu yüzleşmelere beni muvaffak kılman ..ancak senin beni affetmek için açtığın gösterdiğin bir sakınmanın eseridir…

Günahlarımdan gözlerimin yaşarması , kalbinin ezilmesi  ,başımın ağırması, duygularımın allak bullak olup dilimin; aman Yâ Rabbi! Aman Yâ Rabbi diye oradan oraya mağfiret için telaşlanıp koşuşturması ancak senin lütfundandır….çünkü günahlarımı senden başkası affedemez.. ve sen merhamet edip kusurlarımı bağışlamaz isen hiçbir şeyin bana bir faydası olamaz… bundan anlıyorum ki, içimi dışıma çıkararak beni tüm ağırlıklarımdan kurtarmak istiyorsun… bu nedenle çirkin günahlarımla hesaplaşmak acıda olsa bunu büyük bir sevinçle kabul ediyorum… vermek istemeseydi istemek vermezdi fehvasınca; “affedecek olmasaydı” hatırlatmazdı diye teselli ve umut buluyorum…

Bu nedenle huzurunda iki büklüm olup tek tek tüm günahlarımı itiraf ediyorum ki, affına mazhar olayım.. hiç bir şeyi gizlemeye çalışmayayım ki şeytan bende işleyecek bir şantaj madeni bulmuş olmasın…tüm düşkünlüklerimi, fena meyillerimi, ifrat ve tefrit hallerimi, mağlubiyetlerimi, istismara açık yanlarımı, kötü düşünce ve hayallerimi , kaybettiğim iyimserliğimi, tevekkülsüz gafletimi , haddi aşan titizlik ve tedbirlerimi , vazife sizlikle neden olduğum zararları , neden olduğum olumsuzlukları, başkasını uğrattığım kayıpları , vefasızlıklarımı , yaptığım haksızlıkları gözümün önüne getiriyor ve büyük bir nedametle:

 

“Estağfirullâh. Estağfirullâh. Estağfirullâhe’l-‘azîm el-kerîm, ellezî lâ ilâhe illâ hû, el-Hayye’l-Kayyûm ve etûbu ileyh” … diyorum…

 

Ey ibadına hadsiz derecede şefkat gösteren Raûf…

 

Her şeyin bittiğini vehm ettiğim zamanda kalbime telkin olunan senin şefkatindir…Hayat serüvenime baktığımda girdiğim berzah ve mahdut tünellerden beni çıkarıp zorluk hendeklerini atlatan..her sıkıştığımda yanı başımda olan..vesileler, sebepler ve nedenler diliyle benimle konuşup başımı okşayan senin sonsuz şefkatindir…Her yoldan çıkışımda elimden tutup beni emin bir yere bırakan ve gözeten sensin…Tüm bu iyiliklerine, ihsan ve ikramına karşı asi oluşumu bağışla… Ve beni ne olursa olsun bu hadsiz şefkatinden mahrum etme…ben ancak senin kulunum ve senden başka bana kimse senin gibi şefkat ve merhamet edemez… Yüzümü ,kalbimi, ruhumu ,vicdanımı ve tüm duygu ve düşüncelerimi yıpranmışlığı, kirlenmişliği, kırılmışlığı ile şefkatinin önüne seriyor ve :

 

“Estağfirullâh. Estağfirullâh. Estağfirullâhe’l-‘azîm el-kerîm, ellezî lâ ilâhe illâ hû, el-Hayye’l-Kayyûm ve etûbu ileyh ” …diyorum…

 

Ey hiçbir sorumluluk kalmayacak , hiçbir iz bırakmayacak şekilde günahları affeden Afüvv..

 

Beni üzerimde hiçbir günahın izi kalmayacak şekilde affeyle…Günahlarımdan neşet eden hastalıkların istilasından ve iptilasından koruyuver..

Hududu aşmış olmamın , şımarıklık ve hadsizliğin istidatlarıma yüklediği vebalin külfetinden hakikatimi kurtar…

Dilimle, elimle , niyetlerimle ortaya çıkardığım ve faili olduğum tüm çirkinlikleri meccanen temizleyip benden uzaklaştır…

Günahlarıma şahit olan ve işleyen tüm azalarımı   seyyiatlarımın pasından kirinden arındır…

Suç ortağı olduğum cürümleri bir daha hesabı görülmeyecek şekilde bağışla…

Mazimden gelen , iradem haricinden letaifime bulaşmış, adeta miras gibi kucağımda bulduğum ve sanki doğal akış gibi görüp sürdürerek bugüne taşıdığım tüm manevi sıkleti üzerimden kaldır…

İnsaniyetimin önüne engel olarak duran , gelişimime mani olan, hikmetten ..anlayıştan.. kavrayıştan

İz’andan ..hakkı kabul edip yaşamaktan .. kötülü engelleyip iyiliği yaymaktan ..marazatı celb edip afiyeti def eden..  ünsiyetten beri tutup mevcudat ve masnuata karşı yabancı kılan ve fıtratımda derç edilmiş tüm kemalâttan beni mahrum eden görünen görünmeyen , bilinen bilinmeyen, hatırlanan hatırlanmayan, anlaşılan anlaşılamayan her ne kadar hastalık, kalıntı, hata, kusur günahım varsa hepsini benden uzaklaştırmanı yalvarıyor ve; 

 

“Estağfirullâh. Estağfirullâh. Estağfirullâhe’l-‘azîm el-kerîm, ellezî lâ ilâhe illâ hû, el-Hayye’l-Kayyûm ve etûbu ileyh” …diyerek sana iltica ediyorum…

 

Yâ Allah .. Yâ Allah .. Yâ Allah...Yâ rabbe's-semâvâti ve'l-ard, yâ zelcelâli ve'l-ikrâm…

 

Senin kullarına en büyük ihsanın onları bağışlamandır..

Çünkü insan zalim ve cahil olduğu cihetle ihanete açık ve de nisyana müpteladır…

Düşmanı kendi içinde severek beslediği gibi harici adavetlerinde hedefindedir..

Meyilleri ve mahiyetinde olan zaaf ve aczi onu birçok hataya duçar etmektedir..

Ve önünde iki yol ve iki dehşetli akıbet onu hayat kitabına yazdırdıkları ile birlikte ya saadet ya da felaket için beklemektedir…

Bu durumda olan bir kulun senin rahmetinden , merhametinden ve affediciliğinden başka ne umudu olabilir…

Onu bekleyen akıbetin mutluluk kısmını kimse veremeyeceği gibi itap kısmını kim durdurabilir…

Allah’ım ne benim ne de diğer kullarının senden başka ne sığınacak bir yeri ne de senden çalabileceği bir başka kapı var…

Bizim tek varlığımız ve zenginliğimiz sensin…

Eğer sen beni affetmezsen ben sadece bir ebedi hayatın keyfiyetini kaybetmiş olmam ;

Ben seni kaybetmiş, iltifatını kaçırmış olmanın çıldırtan karanlığında ve sonsuz azabı içinde kalırım…

Bu azap yedi cehenneminden büyük olan bir cehennemdir…

Ben bunun yandırıcı , yok edici, bitmeyen azabının dehşetinden bir kuş yavrusu gibi senin merhametine sığınırım…

Yâ Rabbi ! Ben ümmet-i Muhammed’indenim..

Benim bağışlarsan Raûf ve Rahîm isminle andığın habibin çok sevinir…

Hem benim hilkatimde ve kalbimde ondan bir nur da var…

Ve sen “ ……….. sen içlerinde iken Allah, onlara azab edecek değildi. İstiğfar ettikleri sürece de Allah onlara azab edecek değildir ……buyurdun………. Yâ İlahî! İşte o sevgili habin A.S.M  âtân ile içimizde ve ben ve biz sana istiğfar ediyoruz:

 

“ Allâhümme ente Rabbî lâ ilâhe illâ ente halaktenî ve ene abdüke ve ene alâ ahdike ve vâ’dike mesteda’tü eûzü bike min şerri mâ sana’tü ebû ü leke bi-ni’metike aleyye ve ebû ü bi zenbî fağfirlî fe innehû lâ yağfiruz-zünûbe illâ ente .”………. (“Allah’ım! Sen benim Rabbimsin. Sen’den başka ibâdete lâyık ilâh yoktur. Beni Sen yarattın. Ben Sen’in kulunum. Ezelde Sana verdiğim sözümde ve vaadimde hâlâ gücüm yettiğince durmaktayım. İşlediğim kusurların şerrinden Sana sığınırım. Bana lutfettiğin nîmetleri yüce huzûrunda minnetle anar, günâhımı îtirâf ederim. Beni affet, şüphe yok ki günahları Sen’den başka affedecek yoktur.”)

..

Âmîn..Âmîn..Âmîn....

 

MÜNACAT 3 :

 

E‘ûzu billâhi mine'ş-şeytâni'r-racîm..

Bismillâhirrahmânirrahîm…

Elhamdülillâhi Rabbil Âlemîn,Vessalâtü vesselâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihi ve sahbihi ecmaîn………….

Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi'l-aliyyi'l-azîm ..

 

Ya Rabbi!

 

Yunus A.S denize atıldığında nasıl büyük bir balık gelip onu yuttu ise, düştüğüm gaflet denizindeki heva-i nefs balığı beni yuttu…

 

Nasıl ki, deniz, gece, dalgalar ve balık ittihat edip onun harabiyeti için vaziyet aldı ise, zamanın istila eden iptila şartları , görenek, gelenek, umumun iştirak ettiği medeniyet fanteziyeleri, dikkati çeken malayani illüzyonlar , menfi meyillerin getirdiği ruhi inkibaz halleri, hayatımın merkezine çöreklenmiş faydasız işler , ferasetimin hastalığı, idrakimin küsufu nedeniyle ileriyi göremeyen basiret marazının  tedenni ve  fena ile yaptığı işbirliği beni boğmaya başladı…

 

Aynı Yusuf A.S için o anda nasıl esbab bi’l-külliye sukut etti ise, benimde iradem söndü.. ihtiyarım selbedildi.. olumlu ,yapıcı duygularım tesellisini yitirdi ..zavallı kalbimin sesi kesildi..seninle nefes alan vicdanım elemler içinde kaldı.. nurundan karanlığa tedenni eden ruhum sersemleşti..  desise ve vesveselerin acımasız saldırıları devam edip daha da parçalanmamı sağlamak için durmadan çalışıyor..bu nedenle muhakeme ve muvazenem de hummalı bir musibete tutuldu…

 

Kendime yönelik çaresizlik her yerimi sardı.. İçin için bağırmalarım sanki kasavetle karşılık buluyor.. korkularım beni hiçbir şey yokmuş gibi davranma ahmaklığına doğru kamçılıyor.. eğer devekuşu gibi başımı kuma sokar , akılsız acemeler gibi bana ne olduğunu intikal edemez isem kaçınılmaz kötü bir son beni bekliyor olacak.

 

Adeta bir direğe hareketsiz bağlanmış gibiyim..

 

Yunus A.S bu durumda iken belki son mecaliyle:  Lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî kuntu minez zâlimîn… "Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni her türlü eksiklikten tenzih ederim. Ben gerçekten zalimlerden (kendine haksızlık edenlerden) oldum." Diyerek senin merhametini üzerine celp etti..

 

Sen onun nidasına cevap verişindeki gerekçeyi söyle söyledin:  Eğer Allah'ı tesbih edenlerden olmasaydı, tekrar diriltilecek güne kadar balığın karnında kalacaktı………….. Biz de duâsını kabul ile icabet ettik de kendisini gamdan kurtardık ve işte mü'minleri böyle kurtarırız………..dedin…

 

O senin birliğinin ,senden başka bir ilah olmayışının , sebeplerin ve hadiselerin senin kudret elin, iraden  ve emrinle gerçekleştiğine yönelik bilincin, tüm noksan sıfatlardan münezzeh oluşunun , yaptığın her işte bir hikmet ve rahmet eseri bulunuşunun, her şeyi bilici ve görücü oluşunun farkında ve yakininde olmakla birlikte;  nefsin hilesinin, oyunlarının, telkinlere kapılıp aldana bilen , acele hareket eden, meşakkatten kaçan ,sorumluluk almak istemeyen, peşinci ve sabırsızlığı hakkındaki kabulünü ve onu dinlemek suretiyle içine girdiği girdaptaki nedenin kendisi olduğu itirafı da yapmıştı..

 

İrade-i cüziyesi ile kendi nefsi hakkında verdirdiği hükmün tüm ağırlığını sonuçları ile birlikte hiçbir mazeret üretmeden uhdesine almıştı.

 

Senin kaderini, işlettirdiğin sistemini, sebep sonuç ilişkilerine yönelik çıktılardaki planlayıcı ve uygulayıcı iradenin cezai karşılığını tıpkı Adem A.S gibi “...Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.”.. durumunu sindirerek ilahi takdirine ram olmuştu…

 

Ve sen bu şuurlu ikrardan , Rahmaniyetin , Merhametin ile birlikte Vefan ile razı oldun…Çünkü habibin A.S.M ‘ın : "Bolluk ve rahatlık zamanında Allah'ı tanı ki, zorluk ve sıkıntı anında O da seni tanısın" söylediği  ve senin “yalnız beni anın ki ben de sizi anayım” dediğin üzere bir icap gerçekleşti…..Yunus peygamberin A:S seni daimi anması onun hakkında bir kurtuluş liyakatını da getirmiş oldu…

 

Burada anlaşılan sen mutlak ve kavi bir imandan , ihlaslı bir yakarıştan, mutlak bir teslimiyetten, marifetli bir umuddan , salih amellerin çokluğundan , ahde vefalı -sadakatli bir kulluk ile imdat dileyen, medet isteyen, kusurunu önünde tüm samimiyeti ile itiraf eden ibadından razısın.. bu rızan senin necat emrinin süratini iktiza ediyor.. tüm kötü gidişatın abus yüzünü mütebessim şefkatli bir sima-i maneviye çeviriyor…

 

Bu nedenle   “doğrudan ilahi nazarın ve kudretinin temas etmesiyle”     birdenbire geceyi, denizi ve hutu ona musahhar ettin..

 

O nur-u tevhid ile (   bütün kâinata ihata eden rububiyetine ve zerrelerden yıldızlara kadar cüz’î ve küllî her şey senin  kabza-i tasarrufunda ve kudret ve iradenle olduğuna kat’î iman ettiği ; ve mülkünde hiçbir şerikinin olmadığına ve Lâ ilâhe illallah kelime-i kudsiyesine, hakikatlerini kalben tasdiki.. müsebbibü’l-esbab olarak yalnızca seni bildiği..bu azim tecelli içinde rahmetinin birlik ve yakınlık penceresinden ona medet verdiğini..şah damarından karip, kalbinin en gizli hatıratına muttali olduğunu.. gücünün her şeye yettiğini, kün emrine malikiyetini ..rahmetinin kuşatıcılığını, merhamet ve şefkatinin enginliğine olan itimadından medet alan huzur.. hal ışığı  ve şuur aydınlığı  ile ….)     hutun karnını bir tahte’l-bahir gemisi hükmüne getirdin..

 

Ve zelzeleli dağvari emvac dehşeti içinde; denizi, o nur-u tevhid ile emniyetli bir sahra, bir meydan-ı cevelan ve tenezzühgâhı yaptın..

 

Yine o tevhid nuru ile sema yüzünü bulutlardan süpürüp, kameri bir lamba gibi başı üstünde bulundurdun..

 

Yine o nur ile her taraftan onu tehdit ve tazyik eden o mahlukat,…….  "….bizden tevahhuş etme. Hareketlerimizden korkma. Hepimiz bir Hâlıkın memurlarıyız" diye, me'nus ve emniyet verici sesleri kalben işittirip……..   her cihette ona dostluk yüzünü gösterdi..

 

Yine  nur ile Tâ sahil-i selâmete çıktı, şecere-i yaktîn altında o lütf-u Rabbanîyi müşahede etti…

 

Bu ne kutlu ve büyük saadet ve sen ne kadar yakın ,latif ,hakîm ve rahimsin…

 

Ya Rabbi ! Bende senin bu eşşiz refet’inden nasiplenmek ve rızıklanmak istiyorum..

 

Beni yutup ebedi hayatıma kast eden bu zararlı düşmanın tehlikesinden beni sürüklemesinden , yeis zindanına atıp umudumu kırmasından, beni uyuşturup dünyevi ve zararlı arzularını gerçekleştirmek için kullanmasından sana sığınıyorum…

 

Bende Hazret-i Yunus aleyhisselâma iktidaen, umum esbabdan yüzümüzü çevirip doğrudan doğruya Müsebbibü’l-esbab olan sen Rabb’ime iltica edip; kusurlarımı , umarsız gafletimi, hevalarımın kördüğümlerini , kendimle baş edemeyişimi ,emrine itaatsizliğimin zararlarını , firarlarımı , sevimsiz inatlarımı , kör hissiyatımın bayıcı ufunetini , lakayıtlıklarımı ,aymazlıklarımı , azgınlıklarımı ,  iyi ve kötüyü tefrik edemeyen cahilliklerimi , kanayan yaralarımı gül goncası görmelerimi , ebedi hayatıma kast eden düşmanlarımı dost sanmalarımı , ahbaplar meclisinde ortaya koyduğum şımarık bozgunculuklarımı, gereksiz vaveylalarımı , kendimi bir şey zannedip kustuğum tekebbürlerimi , dilimden düşürmediğim tekeffüllerimi, riyadan ucpdan üzerine sinmiş kirleri , kendimi satmak için sergilediğim düşkünlükleri , kuşku nöbetlerimi ,gabiliklerimi, affedici olmayışımı ,kindarlığımı, cimriliğimi , öfkemi , kuruntularımı , kovulmuş şeytana kulak verişlerimi , haset bulaşmış gözlerimi , tahammülsüzlük karışmış tavırlarımı , her şeyin kötüsünü düşünmek saplantılarımı , teveccüh ettiğim her güzelliğe bir çirkinlik bulup yapıştırmalarımı , gönlümü daraltışımı, vicdanımız azap içinde bırakışımı ,latifelerimi küstürüşümü kendi kendime kurduğum tuzaklarımı son nefesim gibi bir solukta itiraf ediyor……      Lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî kuntu minez zâlimîn…  "Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Seni her türlü noksanlıktan/eksiklikten tenzih ederim. Şüphesiz ben zalimlerden (emrine inkiyad etmeyerek , kendime karşı olan sorumluluklarımı yerine getirmeyerek , hakikatimin yüzünü hakka çevirmekte gafil davranarak , irade ve ihtiyarıma emaneten teslim ettiğin tercih etme özgürlüğümü menfi yönde kullanarak kendine haksızlık edenlerden) oldum." Diyerek nazar-ı merhametini üzerime çekmeyi diliyorum…..  Tâ ki rahmetin yetişsin…beni de kurtarsın…

 

Çünkü Hâlık-ı semavat ve arz olan senden  başka hangi sebep var ki en ince ve en gizli hatırat-ı kalbimi bilecek ve benim  için istikbali, âhiretin icadıyla ışıklandıracak ve dünyanın yüz bin boğucu emvacından kurtaracak?  Hâşâ, sen Zat-ı Vâcibü’l-vücud’dan başka hiçbir şey, hiçbir cihette senin  izin ve iraden olmadan imdat edemez ve halâskâr olamaz…

 

Yâ Rabbi !  Aleyhimde ittifak eden mazarratı ancak sen def edebilirsin…

Benim ve sevdiklerim için hem dünya hem ahirette güzel bir geleceği sen hazırlayabilir ve verebilirsin…

Ve korktuklarımdan ancak beni sen koruyabilir ve belalardan sen sakınabilirsin…

Hastalıklarıma sen şifa verebilir, ihtiyaçlarıma sen kâfi gelebilirsin…

Beni benim cahilliğime , düşkünlüğüme , beceriksizliğime terk etme..

İtirafımı , aczimi, fakrımı , hayatıma karşı olan güçsüzlüğümü kabul et…

Verdiğin emanetleri kollayamadığım için beni bağışla..

Yaratılışımdan maksut olan neticeyi veremediğimden dolayı beni affet..

Marziyatını gerçekleştirme , yalnızca seni hoşnut etme gayesini hatırımdan çıkartıp , kendi arzularımın peşinden gidişimin yönünü rızanı kazanma idrakine çevir..

Beni uyumlu kıl ..bozgunculardan fesat çıkartıcılardan vefasızlardan yapma..

İnsanda görmeyi en çok sevdiğin merhamet ve cömertlik hasletini bana lütfet..

İbadetlerimi şuurlandır , kulluğumu kolaylıklarla ihsanlarınla zenginleştir..

Takatim yetmeyen , ulaşamadığım hayırları ve güzellikleri bana yaklaştır…

Bende istemediğin ne varsa onları benden meccanen uzaklaştır…

Benim Mabud’um, Rabb’im, melceim, halâskârım, maksudum umum kâinat kabza-i tasarrufunda, zerrat ve seyyarat dahi taht-ı emrinde olan sensin…ben senin abd-i acizinim….

 

Ya Rabbi!  Yunus Aleyhisselâmın münacatına ve efendimizin A.S.M bu münacat hakkındaki tergibatına iktida ve istinaden ;    Vücudumum tüm zerratı ve mahiyetimin tüm hakikatiyle Lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî kuntu minez zâlimîn diyor… alem-i faniden alem-i bakiye kadar her neye ihtiyacım var ise onları ;……… kendim ,sevdiklerim , kardeşlerim , muhabbet ve ilgiyle alakadar olduklarım ve ümmet-i Muhammed ‘in mazlumları , muhtaçları , kaybolmuşları , seni arayanları , pişmanları , iman evine dönmek için dolanan şaşkınları , günah çukurlarından çıkmak uğruna çırpınıp kan ter içinde kalanlar  için  nazar-ı merhametinin aṭā' ve  i'ṭā'sından yalvarıyorum…

 

Matlubum olan mağfireti lütfedersen benim ve bizim için ebedi bayram olur.. hem Sen çok affedicisin, affetmeyi seversin…

Ne olur Affet !....Âmîn..Âmîn..Âmîn…


MÜNACAT 4 :

 

Allah'ım asi kullarını , iki yüzlü riyakarları , yer yüzünde fesat çıkaran fasıkları , münafıklık yapanları ve senin icrat-ı rububiyetini ve mutlak hakimiyeti inkâr eden kâfirleri cehennemle cezalandıracağını söylüyorsun….bu yakıcı sonu kendi elleriyle, dilleriyle, niyetleri ile hazırladıklarını beyan ediyorsun..

 

Bu şiddetli tehdit ve akibetin zerre kadar bana temas etmesinden , bu su-i ahlak ve bozuk seciyeden huy kapmış olmaktan , çeşitli sebeplerle etkilenip bu ahlak-ı rezilenin zerk ettiği  menfur duygu ve düşünleri taşımaktan , bu korkunç sefaletin dürtüsü ve kışkırtmasıyla hareket etmekten , asabiyeye mağlup olup türlü rezilliklere taraftarlık yapmaktan ,  şeytanın ve nefsimin iğvasına kapılıp kör hissiyatımla cahilce ve ahmakça fıtrat ve hakikate karşı muhalif hareket etmekten sana sığınıyorum..

 

Eğer bu azabı hak eden bir şey yapmış isem, bilerek veya bilmeyerek bu sevmediğin hallere girmiş ve çirkinliklere bulaşmış ve bu iltibastan kendi hakkımda bir cezaya istihkak kesbetmiş isem, takat getiremeyeceğim bu nar-ı cahimin  şerrinden senin rahmetine ,keremine ; Allâhumme ecirnâ mine’n-nâr..  Allâhumme ecirnâ mine’n-nâr ..  Allâhumme ecirnâ mine’n-nâr ,  Allâhumme ecirnâ min kulli nâr..  Allah'ım, beni/bizi  ateşten ..her türlü ateşten koru ! diyerek iltica ediyorum…

 

Allah’ım ahir zamanın fitne ateşi her yeri sarmış durumda.. Dalalet ve hiyanet gerek zehirli balları, gerek şatafatlı fanteziyeleri , gerek cerbeze ve hileleri ve menhus lezzet-i şeytaniyeleri ile insanlığa hususen de ehl-i islâma hücum etmiş bulunmakta….bu fitnenin alevleri beni ve alakadar olduğum dairede bulunanları kuşatmış ve kırılması zor bir çemberin içine almış durumda… Duygularım , fikrim ,hayallerim, dünya görüşüm ve hayat anlayışım ,inancım, üzerine titrediğim değerlerim bu semli havanın baskısı altında zarar gördü… Kalbim , ruhum ve latifelerimin üzerine kapkara dumanlar  çöktü… Bu menfi ilişki ve iktibaslardan dolayı varidat-ı maneviyem kâfi gelmemeye başladı..   Dünyevi ve uhrevi hayatım tehdit altında .. Nefes almam güçleşti…ayaklarım dinim üzere sabit durmakta zorlanıyor.. Varidat ve istidat olarak tükenmenin eşiğine geldiğimi, kuvvetimin bittiğini, yorgunluğumun adeta benim bir ölüm uykusuna sürüklediğini hissediyorum…Beni bu durumdan ancak sen çıkartabilir ve yaralarımı ancak sen sarabilirsin…Bana teveccüh etmen için merhamet kapında mutlak aczimle durup; Allâhumme ecirnâ mine’l-fitneti’d-dînîyyeti ve’d-dünyeviyyeh………Allah'ım, beni/bizi  dinî ve dünyevî fitnelerden koru ! Allâhumme ecirnâ min fitneti âhiri’z-zamân…..Allah'ım, beni/bizi ahir zaman fitnesinden koru……diyerek sana yalvarıyorum…

 

Allah’ ım yalancı mesihlerin , aldatıcı kurtarıcıların ,desiselerinden…………  "Hz. Âdem'in yaratılışından itibaren Kıyamete kadar geçen süre içerisinde Deccaldan daha büyük bir hadise (diğer bir rivayette daha büyük bir fitne) yoktur." Diye efendimizce A.S.M ciddiyeti ifade edilen ……… gerçeği gizleyen, yalan söyleyen ve hakkı batıla karıştıran, hile ile iş yapan , imanımızı ifsat eden, manevi yıkımlara neden olan , tüm etkileme unsurlarını ustaca kullanan , gerek korkutma, gerek imrendirme, gerek rüşvetler verme, arzu, his ,heva ve şehveti tahrik etme, hırs ,kibir ce zulm ateşlerini yakarak kendilerine taraftar bularak hakimiyeti ele geçirme ,tahrip etmenin kolaylığından ve inkar-ı uluhiyetten  elde ettikleri bir küstahlık gücüne sahip olan deccal ve sistemlerinin cazibedar fitnesinden , kurdukları oyun ve medeniyet fantezilerinden ,  türetilmiş gelenek ve  görenek öğretilerinin tahripkâr  fısıltılarından  , insi ve cinni şeytanların efkar-ı batılası olan moda rüzgarlarının  pislik işlerinden , ukbayı verip dünyayı aldıran iflas tuzaklarından , bin türlü alçaklık vesveseleri ile yapan bu müfsid komitecilerin  şerrinden senin hıfz ve emanına firar ediyor………. Allâhumme ecirnâ min fitneti’l-mesîhi’deccâli ve’s-sufyân……….. Allah'ım, beni/ bizi Mesih Deccal ve Süfyan fitnesinden koru….diyerek dergah-ı izzetine yüz sürüyorum…

 

Allah’ım "Zulüm, başına adalet külâhını geçirmiş. Hıyanet, hamiyet libasını giymiş. Cihada, bağy ismi takılmış. Esarete hürriyet namı verilmiş. Ezdad, suretlerini mübadele etmişler."..şeklinde ifade edilen …………. “Onlar dünya hayatını seve seve âhirete tercih ederler.”…….Buyurduğun … Bu asır, hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı uhreviyeye, ehl-i İslâm'a da bilerek, severek tercih ettirdi….hakikatiyle gözümüzün önüne olan ve içinde olduğumuz , türlü bidatlar, dalaletlerin sinsi etkisinin çevrelediği yoğun bir taciz altındayım….hayat-ı ebediyeme zararı dokunacak bir çok belanın içine düştüm…bunlarla tek başına mücadele etmem ve karşı koymam imkânsız………. Bu nedenle ; Allâhumme ecirnâ mine’d-dalâlâti ve’l-bid’iyyâti ve’l-beliyyât……. Allah'ım, beni/bizi dalaletlerden, bid'atlardan ve belalardan koru….diyerek senin inayetinden medet ve necat istiyorum…….. İhtiyacım olan intibahı, tesanüdü ,ünsiyeti ,uhuvveti , birlikteliği ihsan etmen için muhtaciyetimi ilan ediyorum…kuvve-i maneviyemi ve  şevkimi kıran , birlikteliğimi bozan her türlü olumsuz cereyanın etki ve şerrinden içtinap edebilmek lütfuna beni erdirmeni niyaz ediyorum..

 

Allah’ım yüzü sana dönüp hakikatini bulup ulvi bir ruha erişemeyen , yüzünü dünyaya ve hevasına çevirip  adeta hayvaniyet sıfatlarıyla emareye dönen nefsim her kötülüğü ister…

Onun tezkiyesizliği, terbiyesizliği demek benim için büyük bir felaket anlamına gelir…

Lehinde olanı aleyhinde zanneden , ahmaklıkta kör bir noktaya evrilmiş, tüm olumsuz yönlerini çıkar algısıyla savunup nihayetsiz tedenniye musap olan bir kişiliğe sahip olmak ne kadar feci bir durum…Ne büyük bir kaybolmuşluktur…

Allah’ım göz açıp kapayıncaya kadar beni bu yönümle baş başa bırakmamanı yakarıyor……….. Allâhumme ecirnâ min şerri’n-nefsi’l emmârah………. Allah'ım, beni/bizi kötülüğü emreden nefsin şerrinden koru……….. Allâhumme ecirnâ min şurûri’n-nufûsi’l-emmârati’l-fir’avniyyeh………….. Allah'ım, ben/bizi firavunlaşmış, kötülüğü emreden nefislerin şerlerinden koru…diyerek hıfzına sığınıyorum….Ki senin ikramın,hıfz ve güvencenle yüzüm sen Hüda’ma dönsün…

 

Allah’ım dessas zalimlerin , aldatıcı komitelerin , propagandacı şer odaklarının en çok ifsat edip ileri derecede kullandıkları taife kadınlardır…onları çok çabuk fitne ateşine düşürüyorlar…ve muzır bir tahrip silahına döndürüyorlar…Kadınların fıtratında olan ulvi seciyeler olumlu alanlarda üretken bir berekete ve asalete sahip olduğu gibi, menfi anlamda istimal edildiğinde zıddıyla ciddi bir yıkıcılığa dönüşebiliyor…Hevayı tahrik etmek, sefahate heyecan uyandırmak, israfı teşvik etmek, haramı cazip hale getirmek  , harabiyete sürükleyecek duygu ve düşünce körlüğünü oluşturacak cazibe ve etkiyi canlandırmak gibi projelerden yer alıyorlar…onların bu temayülleri ve ifsatları ve fiilleri aile yapısını çökerten , bireylerini kimliksizleştiren , toplumu niteliksizliğe taşıyan bir çok menfi tesir meydana getirmektedir………Sen bu fesada sürüklenen ,ifsat edilen , fıtratları su-i istimal edilen, ulvi seciyeleri kırılan kadınları kapıldıkları bu selden çıkar..ve iki hayatlarınıda sevdikleriyle beraber kurtar……. Az olmayan bu nevi vukuat da gösteriyor ki mübarek taife-i nisaiye, fıtraten yüksek ahlâka menşe olduğu gibi fisk u sefahatte dünya zevki için kabiliyetleri erkek derecesinde değildir. Demek kadınlar terbiye-i İslâmiye derecesi içinde mes’ud bir aile hayatını geçirmeye mahsus bir nevi mübarek mahlûkturlar. Bu mübarek mahlûkları ifsad eden komiteler kahrolsunlar. Allah, bu muhterem hemşirelerimi de bu serserilerin şerlerinden, muhafaza eylesin!............Âmin

 

Evet, Bununla birlikle bu fesat komiteleri ile birlikte iş yapan, öncelikli olarak, bir sermaye gördükleri kendi türlerini yoldan çıkarmaya çalışan.. hemcinsliklerini kullanarak kızları kadınları peşlerinden sürüklemek için türlü türlü araçlar ,uyarıcı söylemlerle arsız teşhir ve cesaretli ahlaksızlıklar sergileyen, yıkıcı duygularla masumiyet ve mahremiyeti yok eden , ruhunu şeytana satmış, deccalın emrine girmiş , mukaddesatı ayaklar altın almış, yılan gibi zehirlemekten zevk alır hale gelmiş ,nevine ve insanlığa ihanet etmeyi hayat amacı olarak benimsemiş bozguncu ve kötü  kadınlar taifesinin şerrinden ………… Hem de cehaletini yenememiş,  yakımızda içimizde olabilen, laf taşıyıcı, dedikoduya meyyal ,hasid, tahammülsüz, kindar , kıskanç , kompleksli, bozuk fikirli, zayıf iradeli ,elindeki ile yetinemeyen, görgüsüz ,kaba karakterli , büyüden faldan medet uman müfsid kişilikli  basit ama bir o kadar da tahripkâr olabilen bu kadınlarında şerlerinden…….ricalen ve nisaen tüm ümmet-i Muhammed A.S.M adına senin koruyuculuğa iltica ederek……….. Allâhumme ecirnâ min şerri’n-nisâ’………….  Allah'ım, beni/ bizi (bu müfsid ve kötü) kadınların şerrinden koru……..  Allâhumme ecirnâ min belâi’n-nisâ’……. Allah'ım, beni/bizi (bu kötü ve müfsid) kadınların belasından koru…………. Allâhumme ecirnâ min fitneti’n-nisâ’………… Allah'ım, beni/bizi (bu kötü ve müfsid)  kadınların fitnesinden koru…………diyerek bana ve sevdiklerime eman vermeni diliyorum….

Âmîn Âmin Âmin………..

 

MÜNACAT 5 :

Allah’ım kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe ya da cehennem çukurlarından bir çukur olarak ebed aleminin ilk menzili olarak kaçınılmaz bir sonla bizi beklemektedir…

Ölüm hendeğini suhuletle  atlayıp o daracık yere imanla indirildiğimizde binlerce heyecan ve endişe ile inmiş  olacağız… orada bize yol gösterecek olan vazifeleriler amellerimize, ahiret azığımıza, bu geri dönülmez yolculuktaki yol hazırlığımıza göre bizi karşılayacaklar…

Kabul ettiğin; namaz niyaz vs sair  ibadetlerimiz, kur’anınla olan birlikteliğimiz , hele de her gece okuduğumuz mülk süremiz , habibine ve ehli beytine emrettiğin muhabbetimiz ve kalbimizin sırrında sana taşıdığımız sevgimiz varsa ..biz oranın nazlı konukları olarak hoşamedi edileceğiz…Meleklerin bize güzel ve güler yüzlerini gösterecekler…bizi dünya firakımızdan duyduğumuz kedere karşı teselli edecekler…adalet ve hikmet iktizasında sordukları soruların cevaplarını ünsiyet ile tahsil edecekler…Güzel işlerimiz bize refakat edecek..türlü türlü şefaatler baş ucumuzda bekleyecek…sonra yerimizi genişletecekler…cennete pencereler açılacak..oradam o mülkü bakiyi temaşa edeceğiz…eğer ruhumuz dünyada cesedimize galip gelmişse..bazılarımız ara ara ..bazılarımız daimi serbest dolaşım nimetlerine mazhar olacaklar…

Eğer gaflet eder, fani dünyayı baki zanneder, kendimizi layemut görme yanılgısına düşersek, bize verilen nimetlerden sorgulanacağımız gerçeğini unutursak, ebedi burada kalacak gibi hayatımızı har vurup harman savurur, heybemiz boş, kalbimiz boş, ruhumuz paramparça şiddetli ve korkunç bir ölümle toprağın altına avdet edersek bizi çok sıkıntılı haller beklemektedir.. Aman Allah’ım .. Âman Allahım, beni ve Ümmet-i Muhammedî bu feci duruma düşmekten koru…Kabrimizi bize zindan edecek günahlarımızı affet, kötü amellerimizi hayat defterimizden siliver…mağfiretinle yolcula, şefkatinle karşıla bizi..biz senin habibinin üzerine titrediği ümmetindeniz..bizi Muhammedine A.S.M bağışla…

Bizi salihler salihalar olarak huzuruna al..

Meleklerin bizden tiskinmesin..

Ruhumuz cennet çiçeklerinin kokuları ile bezensin…

Cennetin ipekleri ile cesed-i misaliyemiz süslensin..

Rücümüz hem bizim için hem de evvel gidenlerimiz için bir sevinç vesilesi olsun…

Allah’ım bizi kabir azabına uğratma.. bizi bu azaba sürükleyen tüm hatalarımızı hayatımızdan çıkar…

Yaratılış bilinci ve vazifesiyle yaşat …

Akıbetimizi kaybetmişlerin akıbetinden uzaklaştır… O herşeyin bitip işin sonunun nereye vardığına yakinen şahit olacağımız yerin korkutuculuğundan ,içinde sakladığı her türlü sıkıntıdan tüm aczimle ,zayıflığımla, yenilgilerim ve senden olan ümitlerimle ………. Allâhumme ecirnâ min azâbi’l-kabr Allah'ım, beni/bizi kabir azabından muhafaza et diye sana yalvarıyorum…

Allah’ım mah-ı muharremdeyiz…bugün Aşure günü..senin ihsan günündür..

Sen bugün:

·         Hz. Âdem'in (as) tevbesini kabul edip büyük bir kederden kurtardın..

·         Hz. Nuh (as) gemisini Aşûre Günü emniyete erdirdin..

·         Halil’in olan Hz. İbrahim ateşten o gün ateşten halas ettin…

·         Hz. Yusuf, kardeşleri tarafından atıldığı kuyudan Aşûre Günü çıkardın…

·         Biricik evladı olan Hz. Yusuf’un  özlemiyle ve hasret göz yaşlarıyla  gözleri kör olan Hz. Yakub'un (as), gözlerini o gün açtın..

·         Hz. Yunus (as) balığın karnından Aşûre Günü sahil-i selâmete çıkardın..

·         Sabır kahramanı Hz. Eyyûb’u (as) hastalığından bu gün şifaya kavuşturdun..

·         Hz. Musa'yı  (as) ve beraberindekileri  Aşûre Gününde denizi yardığın bir mucize ile Firavunun ordusunun zülmünden kurtarıp, düşmanlarına denizi büyük bir mezar yaptın…

·         Adem (as9-) gibi Hz. Davud'un (as) tevbesini de yine  o gün kabul ettin…

·         Hz. İsa’yı  (as) o gün dünyaya gönderdin ve o yine gün semâya yükselttin…

·         Ve bizim bitmeyen acımız , kanayan yaramız olan Kerbela faciasında Hazret-i Hüseyinʼin (r.a.) Ailesi ,sadık dostlarını bugün şahadete ulaştırdın…Ya Rabbi ! Bu zümre-i asaleti bugünkü dersimizden,bereketinden ,ihsan edeceğini umduğumuz sevabından külliyen hissedar eyle…

Hususen Hz.Hüseyin kardeşi Zeyneb’e R.anha… Ve ülkemizde    Sümbül efendi camii avlusunda ..sümbül efendinin muhabbet ve hürmet halkasında medfun bulunan Çifte Sultanlar (Hazret-i Fâtıma, Hazret-i Sâkine) olarak anılan mübarek kızlarına selâmlarımızı ulaştır…onları ziyaret etme imkanını , feyizlerinden istifade edebilme ihsanını lütfet Allah’ım…

Allah’ım bugün bizi de necat ehli kıldıklarından eyle…her ne endişemiz, esaretimiz, mağlubiyet bağlarımız, düşkünlüklerimiz, dünya ve ukba hayatımızı tehdit eden inanç, zaaf, durum ve davranışlarımız varsa hepsinden kurtar..Azat et…Ne olur şefkatlı sahibimiz…biricik seyyidimiz…Eşssiz güzelliğimiz..cemil ve latif olan rabb-i rahimimiz….Âmin Âmin Âmin…

 

Allah’ım bizi kıyametin dehşetinden de koru..o ne dehşetli bir gündür…Efendimiz A.S.M kıyametin inkarcıların üzerine kopacağını, müminlerin o dehşeti görmeyeceğini müjde veriyor…Ya Rabbi bizi ,neslimizi, ümmet-i Muhammedi mümin kıl ve küfrün bu korkunç akıbetiyle yüzleştirme… Allah’ım..bu zorlu günün azabından ,cefasından ve onunla karşılaşmak tehlikesinden senin inayetine firar ediyor ve…. Allâhumme ecirnâ min azâbi yevmi'l-kıyâmeh……. Allah'ım, beni/bizi kıyamet günü azabından koru….diyorum…….

Allah’ım azgın, emirini dinleyemeyen, marziyatını dikkate almayan, gerçekleri örten , bozgunculuk, iki yüzlülük,sapkınlık yapan, iyiliğe engel olup inanan insanlara ,inançlarına savaş açıp, isyan ve kibirleri ile uluhiyet ve rububiyetine karşı meydan okuyan, mukaddesat tanımayan, zalim ve hain olan kafir, münafık ve fasıkların hak ettiklerine karşılık senin itap ve azap yeri olarak takdir ettiğin cehennem, çok korkunç bir yer olarak hem senin tarafından hem de ehli keşif ve efendimiz tarafından anlatılmaktadır.

Ve oraya sadece bu şerli zümre değil bir kısım sevabı az seyyiatı çok inanç sahibi günahkâr Müslümanlarında gireceği ifade edilmiştir.. Hayatlarını sui istimal eden, tövbesini geciktiren ,huzuruna çıkmayan, evamirine karşı tembellik yapan, nefsinin hilesine kapılıp şeytana kulak vererek sermayesini tüketmiş olan ibadın da hak ettiği azap ve itapla dereceli bir şekilde yüzleşecek olduğu beyan edilmiştir..

Buradan baktığımıda benim içinde büyük bir risk olduğunu düşünmekteyim…Çünkü amelim az..günahlarım çok…hem güvenebileceği hiçbir iyi işim olmadığı gibi,kendimi bu yönüyle güven içinde diye telakki etsem UCB çukuruna düştüm demektir…….Allah’ım senin beni affetme lütfundan başka umudum yok..tek umudum senin affediciliğine tümüyle muhtaç olan acz sahibi olmamdır…

Allah’ım ben çok zayıfım.. Ateşten, itaptan, azardan, öfkeden ,yüksek ses ve hitaplardan, sevilmemiş olmaktan, istenmemekten, sertçe karşılanmaktan , endişeye düşmekten , belirsizlikten çok korkarım… Allah’ım beni cehennem azabı ile korkutma….beni ,sevdiklerimi, ümmet-i Muhammedi kayır Allah’ım… Allah’ın celaldarene olan bu kahır merkezinin azap ve itabından tüm ruhumla,aklımla,kalbimle,nefsimle senin rahmet ve merhametine sığınıyor ve Allâhumme ecirnâ min azâbi cehennem…………Allah'ım, bizi cehennem azabından koru…diye yalvarıyorum…

Allah’ın senin kahrediciliğine asla karşılaşmak istemem….o sıfatının tecellisine hiç bir şey dayanamaz…hem böyle bir tecelliye muhatap olmak ayrıca çok başka bir felaket demektir…Sen güzelsin güzeli seversin…latifsin..cemilsin ..ihsan ve kerem sahibisin..hem sabur ve halimsin…hem rauf,rahman ve rahimsin…tüm bu bedi’ hüsnün tecellisinden uzaklaşıp Kahhar ismine muhatap olabilecek bir iş,düşünce,hareket,niyet üzerinde olmaktan büyük bir haşyetle sana sığınırım….Seni kızdırmak, hiddetine uğramak fecaatinden ben koru Allah’ım…Ne nefsimin ,ne şeytanın ne de insi ve cinni avanelerinin beni senin karşına asi ,serkeş bir kul olarak çıkarmalarına meydan verme… Allah’ım böyle bir akıbete musap olmaktan şiddetle çekiniyor ve……….. Allâhumme ecirnâ min azâbi kahrik Allah'ım, bizi Kahhar isminin tecellisi olan azabından koru….demekle birlikte ..ayrıca kahrının ebediyette tecellilerinden biri olan ateşle karşılaşmaktan içtinap ile ….Allâhumme ecirnâ min nâri kahrik…. Allah'ım, bizi Kahhar isminin tecellisi olan ateşinden koru….diyerek mağfiret ve rahmet tahassüngahına iltica ediyorum……….

 

Ki bu ateş beni ne kabirde , ne mizanda , ne sıratta ,nede ondan sonra asla takip etmesin…Benim zayıflığım, itiraflarım, tövbelerin, korkularım, saygım, sana ve efendimize olan fıtrat, hilkat ve mazhariyet lütfundan sevgim ile sana yöneldiğim dualarım var….Her kusurumu , düşkünlüklerimi, manevi hastalıklarımı itiraf ediyorum…nefsimin her türlü şerrinden istiaze etmekle birlikte enaniyetimi , gurulu, kibirli, riyalı, hasetli ,savunucu yanlarımı asla kabul etmiyorum…bunların üzerimde görünmesi benim ihtiyar ve irademle değildir… Ben tüm bu ademiyat gürühünü redediyorum… Çeşitli nedenlerle etkisi altında kaldığım , istikameti ve kalbi selimi yitirdiğim zamanlarda bulaştığım tüm pisliklerden beni meccanen kurtarmanı niyaz ediyorum…Aklım başıma geldiğinde tüm yakışıksız hallerimden tiskindiğimi, düşkünlüğümü affetmeni yalvarıyorum…Allah’ım benim senden başka gidecek hiçbir yerim yok….hem iyi yok….iyi ki gidilecek bir tek sen varsın…

Sen kusurları örten ,silen, izini bile bırakmayan gerçek bir dostsun…………

Sen pişmanlıklarımıza merhamet edensin..

Sen utandığımız günahlarımızı yüzümüze vurmayansın..Sen bizim biricik Allah’ımızsın…

 

Lütfen beni sana dönüş yolumun ve uğrayacağım menzillerimde her türlü ateş ve ateşlerin şerrinden koru…

Allâhumme ecirnâ min azâbi’l-kabri ve’n-nîrân………… Allah'ım, bizi kabir azabından ve ateşlerden koru.

Allah’ım kalbimi de kabrimi de nur eyle… Zayıf bedenimi ve ruhumu ateş azabı ile muhatap etme…sen beni bağışlar ve kulluğuna kabul edersen benim için her yer  gülistan olur…

Ne olur canımı yakma.. dayanılmaz azaplara karşı tutma…..Hz. Ali K.V ‘nin dediği gibi …her ne kadar günahlarda aşırı gitsekte, umudumuz yine sensin……..Alemlerin umudu sensin….Umudum sensin……..

Allah’ım bugünün hürmetine uhrevi ve dünyevi istikbalime mağfiret ve kabul müjdemi ver…ve bana bunu bana ihsas et ..ve beni keremine karşı vefalı, vakur, şükreden kıl……….Âmin Âmin Âmin

 

 MÜNACAT 6 :

Allah’ım! İnsanın mahvına  sebep olan , hakikatini bulması ve yaşamasına engel bazı kalbi hastalıkların olduğunu öğrendik.

 

Bu hastalıklar bizim iki dünyamızı da helâkete sürükleyen mahiyetiyle bu hastalıklar :

 

Herhangi bir şeyi isteme, arzu etme, aşırı şekilde bağımlı olma, şiddetli ve sonu gelmeyen istek, duygu ve talep taşkınlığı , aç gözlülük manası ile HIRS..

 

Başkasının sahip olduğu maddî veya mânevî imkânların kendisine intikal etmesi veya kıskanılan kişinin bu imkânlardan mahrum kalması yönündeki istek ,niyet  ……. bir nîmeti çekememe, kendisine faydası olmadığı halde kıskançlık sebebiyle karşısındakinin sâhip olduğu nîmetten mahrum kalmasını isteme   manası ile HASET..

 

Kişinin kendini üstün görmesi ve bu duyguyla başkalarını aşağılayıcı davranışlarda bulunması..kendini beğenme böbürlenme… İnsanları ve sair canlıları küçümseme, mevcudatı tahkir.. Sana ait Kibriya ve azamet sıfatlarını kendi üzerinde görme ve gösterme çabası manası ile azim bir zulm olan KİBİR..

 

Bir kimsenin hak etmediği bir meziyeti, mertebeyi kendisinde zannetmesi..buna inanarak kendini içten içe beğenmesi,diğer insanlardan üstün olduğunu düşünmesi  ..yaptığı iyiliklere karşılık beklemesi, amelini büyük görüp  güvenmesi, malıyla,soyu ile ,nesli ile övünmesi gibi manalarıyla UCB..

 

Saygınlık kazanma, çıkar sağlama gibi dünyalık elde etmek amaçlarla kendisinde üstün özellikler bulunduğuna başkalarını inandıracak şekilde davranma.. Olduğundan başka türlü görünme, özü sözü bir olmama, iki yüzlülük.. Bir ibâdet veya iyiliğin senin  rızân için değil gösteriş yapma..kendi nefsinin tatmini gözetme..dikkkati ilgiyi üzerine  çekerek senin ihsanını keremini hidayet ediciliğini perdeleme gibi anlamlarıyla RİYA..

 

Başkalarının görmesi, işitmesi için yapılan iş, riyâ ile karışık davranış biçimi olmakla birlikte şöhret olma, bilinmeyi isteme haliye SÜM‘A…

 

Övünme, iftihar, gururlanma isteğini dışarı vurma halka gösterme istek ve hareketi manası ile FAHR…

 

Ve  mal ve servet çoğaltmak, acelecilik, süslenmek ve bunu sevmek, meslek, mezhep ve meşrep  taassubu, tamah, cimrilik, yemeğe düşkünlük, kuvve-i şeheviye, akliye ve gadabiyede ifrat ve tefrit sahibi olmak  olmak ve sû-i zan etmek gibi insanın dem ve damarlarına sirayet eden sinsi hastalıklar nevinden imiş..

 

Ya Rabbi! Senin rızan dışında başkasının hoşnutluğunu kazanma duygu ve düşüncesine sahip olmaktan..

 

İbadet ve amellerimde dünyevi ve uhrevi çıkar peşinde bulunmaktan..

 

Görsünler, bilsinler, taktir edip övsünler, beni önemsesinler, kıymet versinler, saygı göstersinler , yaptığım iyilikleri aralarında konuşsunlar, beni gördüklerinde oturuşlarını düzeltsinler, girdiğim meclislerde ayağa kalkıp bana yer versinler, ben bilmesem de benim kemalatıma dair şeylerden söz etsinler, beni bilgili görgülü akıllı ve maharetli olarak bilsinler , kendimde meziyet gördüğüm şeylerin naşiri olup beni yüceltsinler gibi korkunç duygu ve düşünceleri taşımaktan ,üzerimde kokusunu bulundurmaktan , bir anlık bile olsa temas etmekten ............tüm aczim, fakrım ve sana karşı olan zilletimle izzetine sığınıyorum…Beni /bizi bu bedbinlik ve rezillik halinden ,cehenneminden, rezaletinden koru Allah’ım…

 

Allah’ım itidalden uzaklaşmaktan.. dünyanın mal ve zevklerine yatkınlık ,düşkünlük duygusu ve düşüncesi taşımaktan.. meşru isteklerimde aceleci olmaktan.. takva esaslarına gaflet edip zahirimle dikkat çekmekten ve bu yönüyle görünmeyi beğenilmeyi istemekten.. taassup sahibi olup, aklımda ,kalbimde fikrimde ; sair ehli sünnet dairesinde bulunan insanları küçümseyen, dışlayan tavır ve düşünceler barındırıp su-i zan sahibi olmak gibi pest ahlaklardan beni sakınmanı niyaz ediyorum..Beni bu sevimsiz ve denî şeylerin soysuzluk ve alçaklığından  beni/bizi  hıfz etmen için ……….. Allâhumme ecirnâ mine’r-riyâ’i ve’s-sum’ati ve’l-ucubi ve’l-fahr…………Allah'ım, riyadan, gösterişten, kendini beğenmekten ve övünmekten koru…diyerek kendimi/zi senin eman ve muhafaza ediciliğine emanet ediyorum…

 

Ya Rabbi! Bu ifsat edici hastalıkların manevi hayatımı tehdit etmesinin yanında psikolojime,ruh sağlığıma da çok ciddi etkileri olabileceği kat’i görünüyor…

 

Mesela kibir; haddi zatında çirkin bir vasıf olmakla birlikte ,zerre kadar miktarıyla cennete gitmeme ve rızanı tahsil etmeme asla imkan vermeyen bir maraz olmakla birlikte ; hoş olmayan  bir şekilde gururlanan ve diğer insanlardan daha önemliymiş ya da diğer insanlardan daha fazlasını biliyormuş gibi davranmama neden olması bağlamında tam bir karaktersizlik yükünü üzerime yükleyecek bir veballi külfettir.

 

Ayrıca gerçeği ve hakkı inkâr etmek, insanları küçük ve hor görmek gibi imana zıt bir muhalefet mizacını taşıttıracak melanete benziyor.

 

Kendini beğenme, koruma kabullendirme ,yetenek teşhiri, kabiliyet izharı gibi birçok kötü ahlak eseri vaziyeti yaşamak dehşetli bir hasret olsa gerek…

 

Bir insanın şahsi hayatı ,içtimai hayatı bu hastalıkların altında mahvolur.

 

Ve senin tarafından sevilmemek, hakikatçe istiskal görmek ,soğuk düşmek,maksudunun tersi ile mukabele görmek…kaderin bu durumlara taktir ettiği cezaların silesini yemek ..kefareti olmayacak cezalara musap olmak tam bir felakettir…

 

Allah’ım ! Böyle bir insan olmaktan kaçıyorum…Ben senin aciz ve fakir bir kulunum..Benim tek zenginliğim sana olan intisabım ve muhtaciyetimdir…

 

Benim üzerimde görünen nimetler senindir…Neyim varsa ve neyim olacaksa hepsi senin fazlındandır…

 

Benim vücut,icat noktasında hiçbir iddiam ve zimmetime aldığım zerre kadar bir şeye malikiyetim yoktur…

 

Senin bildirmenle bildim..öğretmenle öğrendim..dilemenle diledim…

 

Benden bana sadece kusurlarım, beceriksizliklerim, tağyir ettiğim güzellikler, hakkıyla takdir edemediğim iyiliklerin ezikliği ve mahcubiyeti vardır…

 

Nefsimin tüm varlık davalarını …Şeytanın aldatıcı desiselerini, dağıttığı yargıları ,tüm menhus önermelerini , menfi duygularını tesir altına almaya çalışan tanımlama ve yorumlarını , kendimi bana önemseten ,pohpohlayıp gururumu havalandıran , meziyetlerim  olarak burnumun ucana getirilen mugalata ve cerbeze telkinatını tümden red ediyorum…

 

Ve kalp hastalığına mağlup olup , bilerek bilmeyerek işlediğim tüm günahlardan, cürümlerden, beslediğim niyet düşüncelerin yara berelerinden ömrümün geçen dakikaları  adedince Estağfirullah el-Azîm …diyerek affımı talep ediyor beni bağışlamanı bu marazların kötü arkadaşlığından hiçbir iz kalmayacak şekilde kurtarmanı yalvarıyorum…

 

Ya Rabbi! Nasıl bu hastalıklardan beni koruman için yalvarıp sana sığınıyorsam.. Bu hastalıkları taşıyan münafıkların, fasıkların, zalimlerin ,hainlerin şerrinden de beni/bizi ve alakadrlık dairemde bulunan sevdiklerimi ..iman ve İslam hizmetinde ve dairesinde  bulunan mümin erkek ve kadınları, dünyanın her yerinde ve hayatın her alanında ve tüm ehl-i imanı koru  ey Rahimlerin en merhametlisi! Âmîn Âmin Âmin...

27.3.26

Mütalaa Ders notları 83 : Muhtelif Mektuplar ve Şamlı Hafız Tevfik'in Müstedrek Hadisine İtiraza Cevap...

 

1-     Bu satırlarda Hafiz Ali ( R.H) Ağabeyin kendine has ve takdire şayan  ilmi üslubu görülmektedir.

İzahımızda Muvafakat görülmez ise bir mana olarak nazar-ı müsamaha ile bakılsın..

Şimdi tarafımızdan İhata edilmesi  mümkün olmayan  bu ufka sadece acz ile teveccüh edip istihracımızı nakl edeceğiz.

Şöyle ki:

Mektubun başında :

 

………… Otuz Birinci Mektubun On Beşinci Lem'asının birinci kısmını, büyük bir meserretle aldım… ifadesi geçmektedir………. Mektubun  bu satırda *Otuz Birinci Mektubun On Beşinci Lem'a* isimli bir eserden bahsedilmektedir ki, mektup bu esere yönelik yazılmıştır.

 

Söz konusu *Otuz Birinci Mektubun On Beşinci Lem'ası*  ; Sözler, Mektubat ve On Dördüncü Lem’a’ya kadar olan kısmının fihristesidir.

 

Hafız Ali ( R.H)  eline geçen eserden duyduğu sevinci, Sözler kitabının mahiyet-i ve zenginliğini  , nazarın ihatasızlığı ile bu muhteviyatın görülemeyeceğini , Sözler kitabı özelinde ve Fihrist eserin , numune olarak el altında bulunması , bir parçası olarak bütünü gösteren bir manayı taşıyan bu eserin lüzumunu  ve çok yerinde olduğunu beyan buyuran satırlardan sonra …

 

Ey sevgili Üstad!

 

Her nümune levhaları mukaddema görülüyordu ki, yalnız bir parça ile TOPLARIN ve KÜLLÎLERİN nevilerini gösterir. Daha bir şeye yaramaz………..  *ifadesiyle bizim anladığımız ; bundan ( Risale-i Nurdan) önce konulara işaret etmek amacı ile yazılan haricen  tanıtıcı levhalar …… TOPLARIN ve KÜLLÎLERİN  çeşitlerini gösterirler ve bunun dışında bir fayda temin etmez , ifade sadece tabir özelliği ile kalır bir başka manaya  geçilmesine  imkan olmazdı*………..

 

*Burada geçen TOPLAR ifadesini bazı manaları bir araya getirip bir bütünlük oluşturan toplayıcı unsur olarak aklımıza geliyor…Kumaş TOPLARI gibi*…

 

*KÜLLÎLER ise cüzlerin veya türlerin  bir araya gelmesi ile oluşmuş  bütünlük,topluluk ile ilgili bir mantık terimi olarak biliniyor*.

 

BEŞ KÜLLΠ tabiriyle Meşhur olmuş şekliyle : Cins, nevi, kısım , özellik ve araz-ı âm (izafet) diye adlandırılan tümel kavramları ve bunlar arasındaki ilişkiyi ifade eden mantık terimidir. Mektupta bu kullanılan şekli itibariyle 5 külli olarak burada geçen manalara daha uygun görülmektedir.

Evet, BUNDAN ÖNCEKİ LEVHALAR ; TOPLAR VE KÜLLİLERİN İÇERİĞİNDE OLAN TÜRLERDEN , O TÜRLERE AİT ÖZELLİKLER DEN , ONLARIN BAĞ ,ETKİ VE ETKİLEŞİM İÇİNDEKİ YERLERİNDEN KISMEN SÖZ EDER, SINIRLI BİR ŞEKİLDE AÇIKLAMLAR YAPAR , DAHA KAPSAMLI MANLARA İNTİKALE İZİN VERMEZLERDİ…

 

…………….. FAKAT *Otuz Birinci Mektubun On Beşinci Lem'ası*  olarak neşredilen  seraser ( baştan başa) nur  olan hazine-i bînihayenin ( sonsuz hazinenin) fihriste ve nümune levhasının her parçasından, "hanifen müslimen"  ( islâmiyet ve dini hak ile ilgili teslimiyet)  gömleği çıkacak hârika derecede parçaları ve kıymetleri hâvidirler.

 

Nasıl umuma muhalif külliyatla ( intişar etmiş sair eserlerden farklı olarak Risale-i Nur onlardan çok daha  ) hârika olduğu gibi, cüz'iyatlarıyla ( fihristte bir araya getirilmiş parçalarıyla da )  hârika bir hâtemi taşıyorlar. 

 

Evet, Üstadım, bu mektubu istinsah ederken kalb ve ruhum cûş u hurûşa gelerek bütün envâr-ı resâili kemâl-i şevk ve tahassürle görmek istiyordular.

 

Demek, Üstadım, umum risalelerin her parçasına ihtiyacımız olduğu gibi, HER PARÇAYI DA BİRDEN ( bir fihrist eliyle de) GÖRMEYE ŞİDDETLE İHTİYAÇ VARMIŞ.

 

Cenâb-ı Vâcibü'l-Vücud size kemâl-i rahmet ve merhametinden, o rahmet ve merhametinin iktizasıyla nâil-i mükâfat buyursun. Âmin.

 

 

 Hafız Ali

Barla Lâhikası

 

Aynı konuda Hüsrev (R.H) bir fıkrasını paylaşalım .. İnşâallah  mütemmim bir mana olur…

 

Hüsrev’in fihriste hakkında bir fıkrasıdır.

 

Aziz Üstadım;

 

Senelerden beri vücuda getirilen misilsiz âsâra, Otuz Birinci Mektubun On Beşinci Lem’asıyla öyle misilsiz bir eser daha ilâve buyurulmuş oluyor ki, o şâheserler, böyle şâh bir eseri, o harika bediiyyât böyle bedî bir zübdeyi, o acip telifat böyle acip bir mecmuayı, o azîm hakaik böyle azîm bir külliyât-ı hakaiki ve o nurlu risaleler böyle nurlu bir fihristeyi istiyordu.

 

Yüz binler şükrolsun ol Feyyâz-ı Mutlak Hazretlerine ki, hiçbir müellifin muvaffak olamadığı böyle misilsiz eseri hazine-i rahmetinden ihsan etmekle, YÜZ YİRMİ ADEDE VASIL OLAN KÜLLİYAT-I NURU, YÜZ YİRMİ SAHİFEDEN AŞAĞI OLMAYAN MİSİLSİZ FİHRİSTESİYLE BİR YERDE *TOPLAMIŞ* BULUNUYOR. Bu risalenin menfaati, fevâidi o kadar çok ki, izaha hâcet yok. Bu kıymettar risale, kendi kendini lâyık olduğu bir tarzda methediyor. Hem o kadar güzel methediyor ki; fevkinde beyân olamaz.

 

Hüsrev (R.H)

 

…………

 

2-       Bu mektuba ait şiir formundaki beyanlar, mektup sahibinin bir mana da ilmini, diğer bir manada hamiyetini, bir başka mana da fıtraten sahip olduğu celadetini gösteren bir mahiyete sahiptir.

 

Risale-i Nur eserlerinin hiçbir yerinde olmayan bir usul, tarz-ı beyanına muvafık gelmeyen bir üslup ile de olsa mergup olmuş asar içine derç edilmiştir.

 

Dolayısıyla bizim ilk dikkatimizi çeken serdettiği kelamdan evvel şahsiyetini tanımak gerektiği olmuştur ki; bu üslup ve usulün mağlubiyetindeki esası anlayarak, ifadeye teveccüh edelim.

 

Bu bağlamda bu zatın hayatına dair yayımlanmış bilgilerden muhtasaran bir aktarın yapacağız.

 

 

 

Merhum *OSMAN NURİ TOL*  1885 doğumludur ve Abdullah Yeğin Ağabey gibi Kastamonu/Araçlıdır. Milli Müdafaa Vekâleti  *ALAY MÜFTÜLERİNİN*  en sonuncusudur. Bu görevi Cumhuriyet döneminde de uzun süre yapmış olup, muhtemelen 1940’lı yılların içinde *YARBAY* olarak ordudan emekli olmuştur. Bediüzzaman hazretlerine yazdığı bir mektuptan böyle anlaşılmaktadır. Emekli olduktan sonra da Ankara’da ikamet eden Osman Nuri Tol, 1 Ekim 1955 tarihinde Ankara’da vefat etmiştir. Mezarı Ankara Cebeci Kabristanında bulunmaktadır.

 

Milli Müdafaa sıralarında tanıştığı Bediüzzaman hazretlerine karşı çok büyük dostluğu ve takdiratı olan Osman Nuri Tol, *NAKŞÎ TARİKATI*  mensubu idi.*ÂLİM, FAZIL VE EHL-İ KALP BİR ZAT* olan merhum Osman Nuri, *ANKARA’DA BULUNAN NUR TALEBELERİNE BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİNİN DE ARZU ETMESİYLE MÜZAHİR – kollayan,arka ve sahip çıkan- OLMUŞTUR*. Mustafa Sungur, Abdullah Yeğin ve buraya hatıralarını aldığımız Ahmet Atak bunları anlatmaktadırlar. Osman Nuri Efendi Kurtuluş Semti’nde bulunan evinde uzun yıllar İslami ders ve talimlerde bulunmuştur. *CEMAATİ İSE BÜYÜKELÇİLER, GENEL MÜDÜRLER, HÂKİMLER, GENERALLER İDİ*.

……….. *OSMAN NURİ TOL İLE ÜSTAD BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ HAZRETLERİ ARASINDA KARŞILIKLI MEKTUPLAŞMALAR YAPILMIŞ OLUP, BU MEKTUPLARIN BAZILARI TARİHÇE-İ HAYAT KİTABINDA VE EMİRDAĞ LAHİKALARINDA NEŞREDİLMİŞTİR*.

*Osman Nuri Efendi, Bediüzzaman’a yazdığı mektuplardan biri aşağıda nakledilmiştir*.

 

“Pek mübarek kalbî, ruhî, sırrî dostum!

 

Bilmem, abd-i âcizi hatırladınız mı? Her ihtimale karşı hatırlatayım: Yurdun her tarafında mücahede-i milliyye devam ederken zât-ı hakîmanelerine, Ankarada mücahede-i milliyeye birlikte devamı mutazammın, muhtelif eşhasdan onsekizi mütecaviz davetnâmeler geldiği zaman, bu davetlere icabet edip etmemek hususunda İstanbulda ikametgâhınızda beynimizde tekarrur eden günde buluşarak istişare buyurduğunuz alay müftülerinden dost-u kadiminiz Ankaralı Osman Nuri'yim.

 

Son zamanlarda Millî Müdafaa Vekâleti Müftülüğüne tayin olundum. 25 seneye karib burada müftülük yaptım. Üç sene evvel tekaüd oldum. Şimdi Ankara'da evimde ikamet ediyorum. Zâtınıza ve ehl-i iman ve İslâma leyl ü nehar dua ile imrar-ı hayat eyliyorum. En büyük emelim ve arzum, ölmeden evvel, dünya göziyle zatınızı görmek ve ziyaret etmek, hasbeten lillâh bir sohbetinizde bulunmaktır. Bunu can ü gönülden arzu eyliyorum.” (Tarihçe-i Hayat )

 

*Bediüzzaman Hazretlerinin Osman Nuri Tol ‘a yazdığı mektuplardan biri aşağıda nakledilmiştir.*

 

Aziz, sıddık kardeşim Osman Nuri!

 

“Madem Cenab-ı Hak, senin kudsî niyet ve ihlâsınla Ankara'da en mühim genç Said'leri senin etrafına toplamış. Madem Ankara'da benim bulunmamı lüzumlu görüyorsunuz. Ben de şimdi nafakamla tedarik ettiğim nüshalarımı, o küçük Medrese-i Nuriyeme benim bedelime gönderiyorum. Onların adedince Said'ler, seninle komşu olurlar. Hem fedakâr evlâdın çok fevkinde sadakatla şimdiye kadar hizmetleriyle her biri birer genç Said olarak beş-on Abdurrahmanlarım hükmünde Sungur, Ceylan, Tillo'lu Said, Sâlih, Abdullah, Ahmed, Ziya gibi genç ve çalışkan Said'leri senin yanına hem benim vekilim, hem senin talebelerin olarak benim bedelime o küçücük Medrese-i Nuriyeye nezaret ve bir nevi dershane olarak re'yinize bırakıyorum.” (Emirdağ L.)

 

Hakkındaki Hatıralardan ;

 

………… *SON DERECE OTORİTERDİ*

Osman Nuri Efendi derslerinde bir köşede oturur… Son derece otoriter… Onun karşısında el pençe oturacaksın... Başka türlü derhal rahatsız olurdu... Şöyle bir gülsen; “Ne o beşaret mi var? Biz de bilelim?” diye sorardı. Temel İslam esaslarını ders verirdi…………..

 

 

Görüldüğü gibi Osman Nuri Tol ( R.H) Asker kökenli, uzun yıllar Emir komuta zincirinde bulunmuş, mert ve vicdanlı bir Anadolu insanı olmakla birlikte alim ve fazıl bir kişidir. Dolayısıyla şahsiyetine ait riyasız ihlaslı karakterinin tezahürü ifadelerine sirayet etmiştir.

 

Bu mahiyeti üstadında makbulü olmuş ve onu mühim bir dost olarak kendine yakın görmüş ve manen tekvil etmiştir.

 

HAŞİYE: *Üstadın şahsiyetinde bulunan en mühim hassaslardan biri dostluğa verdiği ehemmiyet ve samimiyete karşı gösterdiği mukabele-i izzettir. Bir mana da kendi ile yaş münasebeti ile akran sayılacak olanlarla ahbabane muaşeretidir. Bacağı Kesik Yeşil Salih gibi Osman Nuri Tol dahi bu sınıftandır addediyoruz*.

 

Evet şimdi bu satırlarar , kısmen mizacı, ilmi mahiyeti, vazife-i içtimaiye ve din-i islâma karşı say ve gayreti ve İmana ve İslâma ait değerleri koruma ve savunma vazife ve vaziyetiyle gayretine şahit olduğumuz satırlara (TARAFIMIZDAN  İZAH YAPILMAMIŞ ŞEKİLDE )  bakalım……….

 

Osman Nuri'nin bir fıkrasıdır.

 

Kitapların en büyüğüsün, Kelâm-ı Kadîm,

Hak kanunların anasısın, Kur'ân-ı Azîm,

Kudsî tarihlerin nur babasısın, Kelâm-ı Kadîm,

Sen, dinimizin bekçisisin, Kur'ân-ı Azîm.

 

 

Dört İlâhî kitabın anası, yalnız sensin,

İftihar eder seninle, bütün din-i İslâm,

Sensiz yaşamak isteyen kalbler gebersin,

Sen hakikatin ilk ve son güneşisin.

 

 

Her varlığın üstünde, sönmeyecek güneşsin,

Bütün gizli ve âşikârın miftâhı sensin,

Seni tanımayan ve tâbi olmayan, her yerde

Sahibinin gazabına uğrasın, gebersin.

 

 

Hükmün, muhakkak kıyamete kadar bâkidir,

Sana inanmayanlar âdi, zelîl, kâfirdir,

Sen, her varlığın üstünde doğan güneşsin,

Seni istemeyenler, dünyada Cehenneme göçsün.

 

 

Hâşâ! Seni beğenmeyen ve yanlış diyenlerin,

Dilleri kesilsin, yere batsın.

Sana hor bakmak isteyenleri, Allah kahretsin,

Sen hakikatın ilk ve son güneşisin.

 

Osman Nuri

 

 

Risale-i Nur Hakkında Yazdığı Sair Bir İfadesi

 

Bir kelimeni, milyonlar defa tekrar okusam,

İlk başladığım lezzeti, daima duyarım.

Sen İslâm ocaklarının sönmez bir lem’asısın,

Sen o misilsiz Zâtın emsalsiz kelâmısın.

 

 

Rabbin en sevgili Resulüne kısmet olan,

Değerli bin bir çeşit ispatlı kelâmısın.

Hangi kitap var ki, asırlarca böyle hürmetle okunsun?

Nasıl bir nankör var ki, gelsin sana dokunsun?

 

 

Hâşâ, sana inanmayanlar kâfirse bile,

Gelsin onun dellâlının yanına otursun.

O dellâldan alınca ders-i ilhamı,

Lânetler eder, inkâr ettiğine Kur’ân’ı,

 

 

İlmin en derin hocası, burhanı,

Zelîl eder, karşısında seni tanımayanı.

Kudsî kitabın çok ünlü, onun dellâlı Üstadım Said

Gönül ister ki, o ayarda bulunsun binler Said.

 

 

Aynı günün sabahı okuduğum, büyük ve kudsî kitabımız olan Kur’ân-ı Azîmüşşândan aldığım nurlu ilham-ı İlâhîden, dolayısıyla güneş gibi kuvvetli olan Risale-i âliyelerinizin âcizde bıraktığı derin his ve tesirlerden doğmuştur.

 

Osman Nuri

 

……………….

 

*İKİNCİ MEKTUBA DA MEKTUP SAHİBİ PENCERESİNDEN BAKACAĞIZ*:

 

*HAFIZ ALİ AĞABEY KİMDİR*?

 

Büyük Hafız Ali ya da Ali Ergin Bediüzzaman'ın nur fabrikası adını verdiği hizmet dairesinin en önemli rüknü ve nur talebelerinin kahramanlarından olup Isparta İslamköy'de nurlara büyük hizmeti etmiş ve kalemiyle iman nurlarını yazıp neşretmiştir. Risale-i Nur'u tanıdıktan sonra kendini tamamen iman-Kur'an hizmetine verdi. İhlaslı ve sade bir yaşam sürmede mümtaz bir nur talebesidir. Tahiri abi ile birlikte Hizbü’l-Ekber-i Kur’aniyenin neşrinde çalışmıştır. Eskişehir ve Deniz hapislerine girdi. Denizli hapsinde Bediüzzaman’ı öldürmek için aşı adı altında zehir verdiklerinde Üstad komaya girer. Hafız Ali bir kenara çekilip ağlayarak ‘Ya Rabbi! Onun yerine benin canımı al’ diye dua eder. Bir müddet sonra hastalanır, hastaneye kaldırılır ve orada şehiden vefat eder.

 

Kendisinden çok istifade etmiş ve yanında bulunmuş ve onu kendine hoca olarak kabul etmiş Hasan ERGÜNAL ( R.H) ‘den Hafız Ali  Ağabey hakkında bir hatıra:

 

“BUGÜN KABRİSTANA GİTTİM” DEDİ VE BAŞLADI AĞLAYARAK ANLATMAYA...

 

Sene 1942. Bir gün 29. Söz’ü yazdım, hocamın yanına gittim… Yanına oturttu beni… Baktı baktı dedi:

 

“Kardeşim! Ben bugün kabristanı ziyarete gittim. Gördüm ki; çoluk çocuk meşgalesiyle, rızık toplamak, kazanmak dolayısıyla, keselerine, torbalarına ahiret azığı olarak bir şey yapamamışlar. Öyle vaveylâ ediyorlardı ki... Ben o acıyı gördüm, dağlara kaçsam unutamayacağım...” Hocam bunları anlatırken ağlıyordu… Siz insan ölünce kurtuluyor zannetmeyin. Nasıl burası bir âlemse, o kabir de öyle bir âlemdir. Adem ve yokluk yoktur...

 

HAFIZ ALİ’NİN VELAYETİNE HZ. ÜSTADIN İŞARETLERİNDEN:

 

“Hâfız Ali Kardeşim! Bir zaman Barla'da Cuma gecesinde dua ederken, senin âmin sesini iki defa sarihan işittim. Arkama baktım. Dedim: "Hâfız Ali ne vakit gelmiş." Dediler: "O burada yoktur." Ben şimdi o vakıadan diyebilirim ki; üç-dört saat mesafeden duama âminini işittirmesi, otuz günlük mesafeden buradaki zaîf davet ve duama kuvvetli ve tesirli bir âmîn hükmünde olan yazıların imdadıma yetişmesi çok manidar bir tevafuktur.” (Kastamonu L. )

 

“...Hâfız Ali'nin bu mektubunu aldığımdan ya altı, ya yedi gün evvel, Karadağ'dan inerken birden diyordum: "Yahu! Ata et, arslana ot atma; arslana et, ata ot ver." Bu kelimeyi beş-altı defa hoşuma gitmiş tekrar ediyordum. Ya Hâfız Ali benden evvel yazmış, bana da söylettirdi veyahut ben evvel söylemişim, ona yazdırılmış. Yalnız bu garib tevafukta bir farkımız var. O, öküze ot demiş; ben, ata ot demişim.” (Kastamonu L. )

 

İslamköylü, Denizli hapishane şehidi, Nur Fabrikası sahibi olan, 1898  merhum Hafız Ali  ( R.H) 17 Mart 1944 tarihinde Denizli’de vefat etmiştir.

 

………….DENİZLİ KABRİSTANINDA MEDFUN HAFIZ ALİ’NİN (R.H.) MEZAR TAŞINDAKİ YAZI:

 

“Mahkeme-i Kübra-yı haşrî’de, Risale-i Nur talebelerinin bayraktarı, Şehîd-i merhum Hâfız Ali.” Rahmetullâh-i Aleyh. Ebeden dâima.” Said Nursi)

 

 

ŞİMDİ BU ZATIN SÖZ KONUSU MEKTUBA ( İZAHSIZ VE TEVİLSİZ ) BAKALIM VE BU MEKTUBUN SONUNDA BU MEKTUBUBA MÜTEMMİMİ OLAN İKİNCİ MEKTUBDA ONUN DERSİNİ NASIL ALDIĞI VE YAŞADIĞI İLE MAZHARİYET-İ NURİYEDEKİ MAKAMINA BİR NEBZE HASRI-I NAZAR EDEREK BİZİ SEVK EDECEĞİ HAKİKATE DOĞRU MEYİL KAPIMIZI ARALAYALIM İNŞÂALLAH.

 

 

Hafız Ali'nin bir fıkrasıdır.

 

Aziz Üstadım,

 

Otuz Birinci Mektubun On Üçüncü Lem'ası, "Hikmetü'l-İstiâze" nâm-ı âliyi taşıyan bir parça-i nuru aldım. Elhamdü lillâh, istinsaha muvaffak oldum. Cenâb-ı Hak, hazine-i bînihayesinden emsâl-i sairesini ihsan buyursun. Âmin, bihurmeti Seyyidi'l-Murselîn.

 

………….. BURADA ÖNCELİKLE BU HİKMETÜ'L-İSTİÂZE RİSALESİ  HAKKINDA FİHRİSTEYE MÜRACAAT EDİP MUHTASAR OLARAK NELERİ İÇERDİĞİNE BAKACAĞIZ VE SONRA LAHİKAYA KALDIĞIMIZ YERDEN DEVAM EDECEĞİZ:

 

ON ÜÇÜNCÜ LEM’A

 

" *Hikmetü’l-İstiâze* " *nâmiyle mâruf, gâyet kıymettar ve kuvvetli ve hakîkatli bir risâledir*.

 

De ki: Sığınırım insanların Rabbine·İnsanların melikine·İnsanların İlâhına·İnsanların kalbine sinsice vesvese verenlerin şerrinden·Cinden ve insanlardan olan şeytanların şerrinden.(Nâs Sûresi:1-6.) sûresinin en mühim bir hakîkatini, De ki: "Ey Rabbim, şeytanların vesveselerinden Sana sığınırım. · Onların yanımda bulunmalarından da, yâ Rabbi, Sana sığınırım. (Mü’minûn Sûresi: 97-98.) âyetinin mühim bir hikmetini ve Allah’ın rahmetinden kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım. ’in en mühim bir sırrını On Üç İşaret ile tefsir ederek, on üç anahtarla, De ki: Sığınırım insanların Rabbine kal’a-i hasînine girmek için kapı açar, tahassüngâhı gösterir.

 

BİRİNCİ İŞARET

 

"Şeytanların kâinatta îcad cihetinde hiç medhalleri olmadığı ve dalâletin müstekreh çirkinlikleri ehl-i dalâleti tenfîr ettikleri halde; ve Cenâb-ı Hak rahmet ve inâyetiyle ehl-i hakka taraftar olduğu ve hak ve hakîkatin câzibedar güzellikleri ehl-i hakkı müeyyid ve müşevvik bulunduğu halde, hizbüşşeytanın çok defa hizbullaha galebe etmesinin hikmeti nedir?" diye suâle karşı gâyet katî ve vâzıh bir cevaptır.

 

İKİNCİ İŞARET

 

"Şerr-i mahz olan şeytanların îcâdı ve ehl-i îmâna taslitleri ve onların yüzünden çok insanların küfre girip Cehenneme girmelerine, Cemîl-i Alelıtlak ve Rahîm-i Mutlak ve Rahmân-ı Bilhakkın rahmet ve cemâli bu hadsiz çirkinliğin ve bu dehşetli musîbetin husûlüne nasıl müsaade ediyor? Ve ne için cevaz gösteriyor?" diye suâline karşı gâyet kuvvetli ve muknî bir cevaptır.

 

ÜÇÜNCÜ İŞARET

 

"Kur’ân-ı Hakîmde, ehl-i dalâlete karşı azîm şekvâlar ve kesretli tahşidât ve çok şiddetli tehdidât, aklın zâhirine göre, adâletli ve münâsebetli belâgatına ve üslûbundaki îtidâline ve istikâmetine münâsip düşmüyor. Âdetâ, âciz bir adama karşı ordulan tahşid ediyor; ve müflis ve mülkte hissesiz, âciz bir adama, kuvvetli bir şerik mevkü verir gibi, ondan şekvâlar etmenin sırrı ve hikmeti nedir?" diye suâline karşı, gâyet katî ve ehemmiyetli bir cevaptır.

 

DÖRDÜNCÜ İŞARET

 

Adem şerr-i mahz ve vücud hayr-ı mahz olduğundan, mehâsin ve kemâlât vücuda ve şerler ve musîbetler ademe istinad ettiğini ve ondan neş’et ettiğini beyân ediyor.

 

BEŞİNCİ İŞARET

 

Cenâb-ı Hak, kütüb-ü semâviyede beşere karşı Cennet gibi azîm bir mükâfatı ve Cehennem gibi dehşetli bir mücâzâtı göstermekle beraber, çok irşad ve mükerrer îkaz ve defaatle ihtar ve müteaddit tehdit ve teşvik ettiği halde; hizbüşşeytanın çirkin ve mükâfatsız ve zayıf desîselerine karşı ehl-i îmânın mağlûp olmalarının sırrı nedir?" diye müthiş suâle karşı muknî bir cevaptır.

 

ALTINCI İŞARET

 

Şeytanların en tehlikeli ve kesretli bir desîsesi olan, "tasavvur-u küfri"yi "tasdîk-ı küfür" sûretinde, "tasavvur-u dalâlet"i "tasdîk-ı dalâlet" tarzında göstermesiyle, hassas ve sâfî-kalb insanlan tehlikelere atmasına mukâbil, ilmî ve mantıkî ve hakîkatli bir cevaptır.

 

YEDİNCİ İŞARET

 

Mûtezile imamları, şerrin îcâdını şer telâkkî ettikleri için, küfür ve dalâletin îcâdını Allah’a vermeyip, güyâ onunla Allah’ı takdîs ediyorlar. Mûtezilenin bu mühim meselelerine ve Mecûsilerin hâlık-ı şerri ayrı telâkkî etmelerine karşı gâyet kuvvetli ve mantıkî bir cevab-ı müskit; hem "Günah-ı kebîreyi işleyen mü’min kalamaz" diyen Mûtezile ve bir kısım Hâricîlere karşı gâyet makbul ve muknî bir cevaptır.

 

SEKİZİNCİ İŞARET

 

"Bâzı risâlelerde katî delillerle ispat edilmiş ki, küfür ve dalâlet yolu o kadar müşkülâtlı ve suûbetlidir ki, hiç kimse ona girmemek gerekti ve kâbil-i sülûk değildir. Îman ve hidâyet yolu o kadar zâhir ve kolaydır ki, herkes ona girmeli idi, dediğiniz halde, bu Hikmetü’1-Istiâze’de, dalâletli yolun kolay ve tahrip ve tecâvüz olduğu için çoklar o yola sülûk ettiğini beyânın, birbirine muhâlif oluyor; vech-i tevfîkı nedir?" suâline karşı, gâyet merakâver ve mantıkî vekatî bir cevap olmakla beraber; "Dalâlette o kadar dehşetli bir elem ve korku var ki, kâfır, değil hayatından lezzet alması, belki hiç yaşamaması lâzım gelirken, ehl-i îmandan ziyâde kendini hayatta mes’ud görmesinin sırn nedir?" diye suâline karşı gâyet güzel bir temsil ile tam kanaat getirir bir cevaptır.

 

DOKUZUNCU İŞARET

 

"Hizbullah olan ehl-i hidâyet, başta enbiyâ ve onların başında Fahr-i Âlem Sallâllahü Teâlâ Aleyhi ve Sellem, o kadar inâyât-ı İlâhiyeye ve imdâdât-ı Sübhâniyeye mazhar olduklan halde, neden hizbüşşeytana karşı bâzan mağlûp olmuşlar? Hem Hâtemü’1-Enbiyânın güneş gibi parlak nübüvveti ve risâletinin komşuluğunda bulunan Medîne münâfıklarının dalâlette ısrarları ve hidâyete girmemeleri ne içindir? Ve hikmeti nedir?" diye suâle karşı herkesi alâkadar edecek güzel ve kuvvetli bir cevaptır.

 

ONUNCU İŞARET

 

İblisin, kendini, kendine tâbi olanlara inkâr ettirmek sûretindeki desîse maskesini yırtarak, İblisin pis ve mülevves yüzünü gösterip, vücudunu ispat eder.

 

ON BİRİNCİ İŞARET

 

Ehl-i dalâletin şerrinden kâinat kızdıklarını ve anâsır-ı külliye hiddet ettiklerini ve umum mevcudât mânen galeyana geldiklerini, Kur’ân-ı Hakîm mu’cizâne ifade ettiğine dâir merakâver bir beyândır.

 

ON İKİNCİ İŞARET

 

Dört suâl ve cevaptır.

"Mahdut bir hayatta mahdut günahlara mukâbil hadsiz bir azap ve nihayetsiz bir Cehennem nasıl adâlet olur?"

Hem, "şeriatta denilmiştir ki: Cehennem ceza-i ameldir; fakat, Cennet fazl-ı İlâhî iledir. Bunun hikmeti nedir?"

Hem, "Seyyiât intişar ve tecâvüz ettiğinden, bir seyyie bin yazılmak, hasene bir yazılmak lâzım gelirken; seyyienin bir, hasenenin on yazılmasının sım nedir?"

Hem, "Ehl-i dalâletin kazandıkları muvaffakıyet ve gösterdikleri kuvvet, ehl-i hidâyette bir zaaf ve hakîkatsizlik olduğundan mıdır?" diye, dört suâle gâyet kısa ve kuvvetli dört cevaptır.

 

ON ÜÇÜNCÜ İŞARET

 

Üç Noktadır.

 

Birincisi: Şeytanın en büyük bir desîsesi, hakâik-ı îmâniyenin azameti cihetinde, dar kalbli ve kısa akıllı ve kâsır fikirli insanlan aldatmasına mukâbil, tamamıyla şeytan-ı cinnî ve insîyi de susturacak bir cevaptır.

 

İkinci Nokta: Şeytan, kusurlu insana kusurunu îtiraf etmemek ile istiğfar ve istiâze yolunu kapayıp, enâniyeti tahrik ederek, avukat gibi nefsini müdâfaa ettirir; âdetâ nefsini taksirâttan takdîs ettirmesine mukâbil, herkesi iknâ edecek bir cevaptır. Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusur bulunduğunu ve kusurunu görmek, kusurunu kusurluktan çıkarmak olduğunu beyân eder.

 

Üçüncü Nokta: İnsanın hayat-ı içtimâiyesini ifsad eden en mühim bir desîse-i şeytâniye, "mü’minin birtek seyyiesiyle hasenâtını örtmek" ile, o mü’mine karşı adâvet ettirmeye mukâbil, mîzân-ı ekberde adâlet-i mutlaka-i Ilâhiyenin tecellîsindeki düstur ile, herkese lüzumlu, husûsan hadîdü’1-mîzac ve müşkülpesent insanlara, kıymettar ve haklı ve kuvvetli bir cevaptır.

 

İşte, şu risâle, On Üç İşaret ile, şeytân-ı insî ve cinnînin on üç hücum yollarını kapadığı gibi  “De ki: Sığınırım insanların Rabbine” sûresinin kal’a-i metîninde tahassun etmek için on üç anahtar olup, on üç kapıyı ehl-i îmâna açar.

 

Şu Hikmetü’l-İstiâze Risâlesinin iki mühim kardeşi var. Biri, Yirmi Dokuzuncu Mektubun altıncı risâlesi olan Hücumât-ı Sitte mühim bir kale olduğu gibi, ikinci bir kardeşi olan Yirmi Altıncı Mektubun "Hüccetü’1-Kur’âni ale’şşeytâni ve Hizbihî" nâmındaki risâlesi dahi bir hısn-ı hasîndir. Bu üç risâle birbiriyle münâsebettardır. Ve ehl-i îmâna bu zamanda çok lüzumlu olduğunu ihtar ediyorum. Fakat şu risâleler, tamamıyla Kur’ân’a sâdık olanların ellerine verilebilir. Bid’a ve dalâlete taraftar veya siyasetçiliğe müptelâ olanların ellerine vermemek gerektir. Bilhassa Hücumât-ı Sitte, içerisinde Eski Said’in şiddetli lisânı karıştığı için, en has ve en sâdık kardeşlerime mahsustur. şimdilik hakkı dinlemek ve kabul etmek istidâdında olmayanlara gösterilmemesini tavsiye ediyorum. Hem de, İşârât-ı Seb’a, Hücumât-ı Sitte gibi şimdilik havâssa mahsustur….Lemalar/ Fihrist

 

……………..

 

Mektuba kaldığımız yerden devam ediyoruz:

 

Üstadım efendim, bu azîm hakikati taşıyan risale, fakir talebenizde pek azîm tesirat yaparak, dimağım ve bütün duygu ve hâsselerim, o azîm hakaik üzerine serpilerek, toplanmaz bir hale geldiler. Gündüzde, güneşin ziyası karşısında kalan yıldız böceği gibi, gerek güneşin tarifini ve gerekse kendi şavkıyla daire-i muhîtinde bulunanları tarif edemediği gibi; fakir, aynı hal kesb ettim.

 

Evvela: Bu risale, diğer tevhide dair büyük risalelerin bir büyük kardeşi olabilir. Zira, nasıl ki öbür kütle-i nur, (nurların bütünü)   Cenâb-ı Hakkın âlem-i kebirde cilve-i cemâl ve kemâl ve Esmâ-i Hüsnâsını pek zahir bir tarzda âmâ olanlara da gösterdiler.

 

Aynen bu parça-i Nur, (Hikmetü'l-İstiâze / 13’nci Lem’a)  *âlem-i asgar olan ve Esmâ-i Hüsnâya âyine olan ve hilkat-i dünyanın ruhu mesabesindeki beşerin kemâl ve sukutuna, ebediyet ve ademine sebep olan en büyük vesile ve desiseleri, pek yakînen keşfedip gösteriyorlar*.

 

Saniyen: *BU HAKİKATLERİ DÜŞÜNÜRKEN* kalbime şöyle geldi ki:

 

Nasıl ki, "Hüdhüd-ü Süleymanî, zeminin suyu meçhul olan yerlerinde—hafriyatsız—suyu bulmaya vesile idi" diyorlar.  *Aynen bu risale, Hüdhüd-ü Süleymanî tarzında, âlem-i asgar olan insanın ezdadlardan müteşekkil cism-i vücudunda nur-u iman yatağı olan kalbi, biaynihî gösteriyor*.  Zemin yüzünde zararlı ve zararsız otları teşhis eden kimyagerin âb-ı hayat bulduğu gibi, binde bir hakikatini ancak görebildiğimi anladığım bu eser-i âli, bütün ehl-i iman ve zîşuura, menba-ı hakîkisi olan Kur'ân-ı Hakîm gibi, nurlarıyla âb-ı hayatı serpiyor.

 

 Hafız Ali (r.h.)

 

*AYNI DERS İLE İLGİLİ BİR KAÇ SAYFA İLERİDE OLAN  DİĞER  MEKTUBU*:

 

Hafız Ali’nin fıkrasıdır.

 

Sevgili Üstadım; Bu defa irsaline inâyet buyurulan Hikmetü’l-İstiâzenin İkinci Kısmını aldım. Sekizinci İşaret’te ispat edilip gösterilen hak ve hakikat, dalâlet vâdilerinde uçan serseri mudillerin yollarını pek vâzıh tenvirle, onlara hem kendilerinin ne yaptıklarını, hem cadde-i hakikati göstermekle, îcâzıyla azîm bir mesele tahayyül buyuruluyor.

 

Dokuzuncu İşarette ise, bütün ehl-i iman ve bilhassa risale-i envarla hilkat-i insaniyyenin gaye-i hakikîsini anlamaya çalışan talebeleriniz, ruhen istikbale gittikçe, bu mesele pek geniş bir daire olarak, *Hazret-i Âdem’den beri bütün Peygamberân-ı İzam hazeratının ehl-i dalâlete karşı mağlûbiyeti ve feci hâdiseler çok düşündürüyor ve kalbi zedeliyordu*. “Allah’a hamd olsun. Bu Rabbimin ihsanıdır”. *O geniş daire öyle tenvir ediliyor ki*, *içinde Üstaddan, Fahrü’l-Mürselînden Hazret-i Âdem’e kadar müşkilât, hak ve hakikat kılıcıyla fethedilip, akıl ve kalb “Sadakte ve bilhakkı natakte” diye tasdik ediyorlar*.

 

Onuncu İşareti yazarken elimden kalemi bırakarak hâzırûna okudum. *İçinde temsilin misal değil, hakikat olduğunu ve böyle bir hakikati, ism-i Hakîm ve ism-i Nur ve ism-i Bedî’in cilvesiyle görüleceğini derk ettim*. *VE HAYALEN TATBİKİNE ÇIKTIM*. Pek doğru bir esas olduğunu anladım, Cenâb-ı Hakka şükrettim.

 

On Birinci İşarette gösterilen zecr-i Kur’ânî, *kâinat tarlasının mahsulü, makinasının mensucatı, insan nev’i olduğu ve umum mevcudat semeratıyla o nev’e hizmet ettiklerinden insan hodgâmlığıyla, bedbinliğiyle o azîm gaye-i dünyayı hiçe indirmesiyle, büyük çarklar misillû anâsır-ı külliyenin insan aleyhine hareket ettiklerini ve mühlik mes’uliyetten kurtulmak ancak Kur’ân-ı Hakîmin daire-i kudsiyesine girmek ve Fahrü’l-Mürselîne ittibâ etmekle olacağını beyanla insanı kendine veznettiriyorsunuz*.

 

On İkinci İşaret ve dört sualin cevabının ihtiva ettikleri hakikatler, *BİZİ ARASIRA KENDİ HESABINA ÇALIŞTIRMAK İSTEYEN VE CÜZ-Ü İHTİYARLA* *kendisinde bir varlık görüp, İSTİHKAKA GÖZ DİKEN ve şöhret ve hodfuruşluk tahakkümüyle hebâen çalışan nebatî ve hayvanî nefis ve heva zincirlerini*, altın makaslarla keserek halâs buyuruyorsunuz.

 

On Üçüncü İşaret ve üç noktayla, *her zaman, hususuyla mübarek vakitlerde bizimle uğraşan ve bazı ye’se düşüren, yüzümüzün siyahlığını görmeyip, mü’min kardeşlerimizin ufak tefek çizgiler nev’inden karalarıyla onları bütün siyahlıkla ittiham ettiren, Cenâb-ı Hakkın rahmetini ve Gaffâr ve Rahîm isimlerini tenkide cür’et eden ve bu yüzden büyük tahribatlara sebebiyet verdiren HİZBÜ’Ş-ŞEYTANIN KUVVETİ gösteriliyor*.

 

Muhterem Üstadım; *Bu işareti yazarken, VÜCUT ÂLEMİNE SEYAHATE ÇIKTIM. İşârâttaki noktalar bir müfettiş hükmüne geçti. İzah buyurulan kuvvetler yerinde görülüp, teslim-i silâh etmek üzere idiler. Bize bu kuvvetleri gösteren Kur’ân-ı Hakîmden istimdad ve feyzi, HER HATVELERİMDE istiyordum. Ve bize bu esas hakikat-i hayatın neticelerini, karanlıklarını gösteren Üstadımız, muvaffakiyetimizi Cenâb-ı Haktan dilemekte olduğu, her an kendini göstermektedir. Ve inşaallah halâs edecektir*.

 

Muhterem Üstadım; bu on üç işaret, on üç cevahir kümesini muhtevîdir. Bunlardan bazılarını ipe çizip göstermekle ve çizmemekle ve görmemekle, o cevahir hazinesine ve cevherlerine bir nakîse gelmeyeceğinden eğri ve doğru çizmek istediğim cevherler, inşâallah hüsnünü zâyi etmez.

 

Ey sevgili Üstadım; ne kadar teşekkürât-ı vefîre ifâ etsem ve hayli minnettar olsam, yine ifâ edemeyeceğime kail olduğumdan, dilerim Cenâb-ı Haktan razı olacağınız kadar, nâil-i mükâfât eylesin. Âmin, bihurmeti seyyidi’l-Mürselîn.

 

Hafız Ali (r.h.)

 

HAŞİYE: Bu risale inanç ve psikolojinin mahiyeti ve maruz kaldığı dahili ve harici etkenler ve müdafa ve sığınmanın haritasını gösteren çok mühim akli, manevi bir derstir.

 

İzahına girmediğimiz ancak kısmen kalın puntolarla veya büyük harflerle dikkat çektiğimiz ibare ve ifadelerin bulunduğu yerler sual üretmeye çok müsaittir. Buralardan üretilen sualler veya bu dersin herhangi bir yerinden çıkarılacak sorular olursa inşâallah onlar ile bu dersi daha kapsamlı bir alana taşıyabiliriz.

 

Ve minellâhittevfîk

 

………

 

3-      Soru:

 

İmam Hakim’in "Müstedrek"ine yapılan bir itiraz hakkında ne dersiniz; "Mestedrek" Kütüb-ü Sitte'den midir?

 

İtiraz Edilen Kısım:

 

“(...) Ashab-ı Kütüb-ü Sitte’den İmam-ı Hâkim 'Müstedrek'inde ve Ebu Dâvud 'Kitab-ı Sünen'inde, Beyhakî 'Şuab-ı İman'da tahriç buyurdukları: (...) (Şamlı Hâfız Tevfik).” Barla Lahikası – S.T.Gaybi

 

İddia:

 

Şamlı Hâfız Tevfik’in mektubu, Said Nursî tarafından Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî’ye alınmıştır. Bu mektupta İmam Hâkim’in Müstedrek’inin Ashab-ı Kütüb-ü Sitte’den olduğu belirtilmiştir. Oysa, Müstedrek Kütüb-i Sitte’den değildir.

 

Hâkim’in Müstedrek’ini hiçbir hadisçi altı kitaptan saymamıştır. Said Nursî ve şakirtlerinin hadis ilimlerinde ne kadar ehliyetli oldukları görülmektedir...

 

Cevap:

 

Barla lahikasında şamlı Hafız Tevfik ‘in ( R.H) mektubu içinde geçen:

 

Ashab-ı Kütüb-ü Sitte’den   İmam-ı Hâkim 'Müstedrek'inde ve Ebu Dâvud 'Kitab-ı Sünen'inde, Beyhakî 'Şuab-ı İman'da tahriç buyurdukları* : …… Cümlesine  bakıldığında;

Bu cümle içerisinde 4 hadis kaynağı eserden söz ediliyor . Öncelikli olarak il anlaşılan   mektup sahibinin Hadis ilmine vukufiyetidir. Çünkü  hadisin sıhhatini nazara verecek kaynakları  aktarırken sahih ilmine ait bazı kavramları da kullanmaktadır. Bu satırda   – konunun izahına bakan yönüyle -  iki dikkat çekici kavram vardır. Bunlardan birisi ; İtiraz edilen MÜSTEDREK nedir? İkincisi TAHRİÇ etmek ne demektir.

 

TAHRİÇ  kelimesi ile başlayalım : Sözlükte “çıkmak” anlamındaki hurûc kökünden türeyen ve “çıkarmak, hüküm elde etmek” mânasına gelen tahrîc kelimesi hadis ilminde üç anlamda kullanılır.

 

1.       Bir hadisi isnadıyla birlikte bir kitaba alıp nakletmek. Bu anlam, daha çok ilk dönem müelliflerinin derledikleri hadislerden kitap oluşturma faaliyetlerini ifade eder.

 

2.       Belirli kitaplardan seçilen hadislerle yeni bir kitap meydana getirmek.

 

3.        Bir eserde Hz. Peygamber’e veya sonraki iki nesle isnad edilen rivayetlerin temel kaynaklardaki yerlerini göstermek, bunların isnad ve sıhhat açısından durumuna işaret etmek.

 

 

MÜSTEDREK ise  hadis literatüründe : “ BİR ŞEYİN DEVAMINI YAPMAK, ONA ZEYİL YAZMAK, TETİMME MEYDANA GETİRMEK ” anlamına gelmektedir.

 

Örnek olarak Müstedrek Türü Çalışmalar.

 

1.       El-Müstedrek ʿale’ṣ-Ṣaḥîḥayn. Bu türün en meşhur çalışması olan eserde Hâkim en-Nîsâbûrî, Ṣaḥîḥayn’da yer almamakla birlikte ikisinin ya da ikisinden birinin şartlarına uyan sahih hadisleri toplamaya çalışmıştır. (I-IV, Haydarâbâd 1334-1342; nşr. Mustafa Abdülkādir Atâ, I-IV, Beyrut 1411/1990).

 

2.        El-İlzâmât ʿale’ṣ-Ṣaḥîḥayn (ʿalâ Ṣaḥîḥayi’l-Buḫârî ve Müslim). Dârekutnî, Buhârî ve Müslim’in şartlarına uyduğu halde Ṣaḥîḥayn’da yer almayan yetmiş hadisi bu çalışmasında bir araya getirmiştir.

 

3.        Kitâbü’t-Tetebbuʿ. Dârekutnî, bu cüzünde Ṣaḥîḥayn’da illetli olduğunu iddia ettiği 218 hadisi ele almıştır. Irâkī de el-Müstedrek ʿalâ Müstedreki’d-Dâreḳuṭnî adlı bir çalışma yapmış (Kettânî, s. 16) ve bu risâle el-İlzâmât ile birlikte yayımlanmıştır.

 

4.        El-Müstedrek ʿalâ Ṣaḥîḥi’l-Buḫârî ve Müslim (el-Müstedrekü’l-müstaḫrec ʿale’l-İlzâmât). Ebû Zer el-Herevî, Dârekutnî’nin İlzâmât’ındaki yetmiş hadisi kendi senedleriyle tahriç etmiştir.

 

5.        El-Eḥâdîs̱ü’l-muḫtâra mimmâ lem yuḫrichü’l-Buḫârî ve Müslim fî Ṣaḥîḥayhimâ (el-Eḥâdîs̱ü’l-ciyâd). Ziyâeddin el-Makdisî tarafından kaleme alınmıştır (nşr. Abdülmelik b. Abdullah b. Dehîş, I-II, Mekke 1412).

 

6.        El-Müstedrek mine’n-nuṣûṣi’s-sâḳıṭa. Muhammed b. Hârûn er-Rûyânî’nin el-Müsned’i için Emîn Ali Ebû Yemânî’nin hazırladığı zeyildir (I-III, Kahire-Riyad 1416/1995).

 

Yani bu tür çalışmalar sadece El Hakime ait değildir. Genel olarak hadis ilminde istimal edilen bir yöntemdir.

 

Bu bağlamda : İmam Hakimim Müstedrek çalışmasın bir başka geniş açıdan açıklaması şöyledir:

 

El-Müstedrek ya da Müsned-i Hâkim, Hâkim en-Nişaburi'nin Buhârî ile Müslim’in el-Câmi-us sahih'lerine almadıkları sahih hadisleri bir araya getiren eseridir.

 

El-Müstedrek’te yer alan hadislerin büyük çoğunluğu Buhârî ve Müslim’in sıhhat şartlarına uygun rivayetler olup bu yönüyle eser Sahiheyn'in zeyli durumundadır. ( DOLAYLI OLARAK KÜTÜB-Ü SİTTEYE GİRMİS SAHİS HADİSLERLE İRTİBATLI BİR MESELE OLMASI MÜNASEBETİYLE MANEN KÜTÜB-Ü SİTTEYE DÂHİLDİR)

 

“Kitâbü’l-Îmân” ile başlayıp “Kitâbü’l-Ehvâl” ile sona eren elli iki kitaptan oluşmuştur. Eserde sahâbe ve tâbiîn kavilleriyle birlikte 8803 rivayet mevcuttur.

 

Bu açıklamadan sonra , söz konusu iddia ile birlikte tekrar konunun başına dönüyoruz.

 

Şamlı Hafız Tevfik ( R.H)  Mektubunda :

 

Ashab-ı Kütüb-ü Sitte’den  İmam-ı Hâkim 'Müstedrek'inde ve Ebu Dâvud 'Kitab-ı Sünen'inde, Beyhakî 'Şuab-ı İman'da tahriç buyurdukları : (...)

 

HER YÜZ SENEDE CENÂB-I HAK BİR MÜCEDDİD-İ DİN GÖNDERİYOR * …….. demiş.

 

Konula ilgili iddia ise:

 

Bu mektupta  İMAM HÂKİM’İN MÜSTEDREK’İNİN ASHAB-I KÜTÜB-Ü SİTTE’DEN  olduğu belirtilmiştir. Oysa,  MÜSTEDREK KÜTÜB-İ SİTTE’DEN  değildir.

 

HÂKİM’İN MÜSTEDREK’İNİ hiçbir hadisçi altı kitaptan saymamıştır. Said Nursî ve şakirtlerinin hadis ilimlerinde ne kadar ehliyetli oldukları görülmektedir...

 

Haşiye: Dikkat edilirse soru sahibinin mugalatacı nazarı, hadisin sıhhati, sahih bir hadis oldu, taşıdğı anlam üzerinden bir manayı hedef almamış, EL HAKİMİN  MÜSDETREK ÇALIŞMASINI İNKAR ETME ÜZERİNDEN Üstad ve talebeleri kapsayan bir itham ile maksadının aslında bir tekfir olduğunu göstermiştir.

 

Öncelikli olarak usulüne uygun bakıldığında Hafız Tevfik’in (R.H) kurduğu cümle yapısıyla iddia cümlesi aynı anlamı içermemektedir.

 

Hafız Tevfik  ( R.H )  ilgili satırda:

 

KÜTÜB-Ü SİTTE ASHABI  olarak bilinen , meşhur altı sahih hadis ravisi  olan SAHİH-İ BUHÂRİ, SAHİH-İ MÜSLİM, İBN-İ MÂCE, EBU DAVUD, TIRMİZİ VE NESEÎ'NİN yazarlarının eserlerinden derlenen  KÜTÜB-Ü  SİTTE ESERİNDEN  (1)  , “ den ve dan şart  eklerinden sonra virgül kullanılmadığından bu kelimeyi önündeki kelimeyle bağlı olarak anlamak- kasıt yoksa-  yanlış bir yaklaşımdır    İMAM-I HÂKİM 'MÜSTEDREK'İNDE  (2 ) , EBU DÂVUD 'KİTAB-I SÜNEN'İNDE  (3) , BEYHAKÎ 'ŞUAB-I İMAN'DA  (4) , tahriç buyurdukları… şeklinde SAHİH OLDUĞU  SENETLERLE TESBİT EDİLMİŞ söz konusu Hadis-i Şerifi beyan etmiştir.

 

YANİ İMAM-I HÂKİM MÜSTEDREKİ KÜTÜB-Ü SİTTE İÇİNDEDİR DENİLMEMİŞ, AKTARILMAK İSTENEN MANAYA YÖNELİK İMLA KAİDESİ İÇİNDE CÜMLE KURULUMU YAPILMIŞTIR.

 

Şimdi konuya bu hakikat penceresinden baktığımızda  ve itiraz edilen EL HAKİM MÜSTEDREKİ ile münasebetini anlamak için söz konusu hadis-i şerif:  Ebu Davud da ve farklı birkaç kaynakta geçen şekliyle aynen alıyoruz.

 

Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır :

 

" Şüphesiz ki, Allah her yüzyılın başında bu ümmete dinî işlerini yenileyecek bir müceddid gönderecektir "

 

 (Ebu Davûd, Mişkât, 1/82 , K. Melahim, Bab 1, Hadis no: 4291; Ebu't-Tayyib Muhammed Şemsu'l-Hak b. Emîr Alî ed-Diyânuvî el-Azîmâbâdî , 11 / 387, 389)

 

Bu noktada hadis ilmi içinde olan değerlendirme usulleri ne bağlı olarak ; hadisin sıhhati rivayeti, taşıdığı anlam, işaretler, gösterdiği yol gibi hususlar , mütemmim manalar gibi hususlar , ravinin saki oluşu yani güvenilirliği ile bir çok mutabakat sağladıktan sonra ,hadis senetleşmiş olur.

 

Şimdi bu hadis-i şerifin hakkında yapılmış bir kısım mütalaalar içinde alıntı yaparak 2 örnek sunacağız.

 

ÖRNEK 1: (Ebû Davud diyor ki: Abdurrahman b. Şureyh el - İskenderanî hadisi Şerâhil aşmadan -Ebu Alkame ve Ebu Hurayra'yi anmadan- rivayet etti)

 

(Bu hadis iki yoldan rivayet edilmiştir. Birisi metinde olduğu gibi musneddir. Öbüründe ise Abdurrahman b. Şureyh, Ebu Alkame ve Ebu Hurayra'yi anmadan, sanki Şerahîl Rasullullah'tan duymuş gibi rivayet etmiştir. Bu şekilde aynı yerde iki veya daha çok ravi düşürülerek rivayet edilen hadislere Mu'dal Hadis denilir. Ancak Abdurrahman sika bîr ravidir. Buhari ve Muslim onunla ihticac etmişlerdir. Bu hadisi sadece Ebû Davud rivâyet etmiştir.

 

EL HAKİM, Beyhaki, Zeynu'l-Irakî ve Hafız İbn Hacer gibi alimler bu hadisin sahih olduğunu ifade etmişlerdir. Mu'dal oluşu bir açıdan sakıncalı değildir. Çünkü hem başka bir yoldan musned olarak rivayet edilmiştir, hem de adi yapan Abdurrahman b. Şureyh el- İskendereyanî sika bir ravidir.

 

Görüldüğü gibi  MÜTEDREK sahibi EL HAKİM bu mütalaada senet olarak kabul edilmiştir.

 

ÖRNEK 2:  Arap hadis alimlerinin çalışmasından çeviri yapılarak  aktarılacaktır.

 

4291 - Ebû Hüreyre'den, bildiğim kadarıyla, " Allah bu ümmete her yüz senenin başında dinini yenileyecek birini gönderir  "  (Ebu Davud)

 

El-Hafız, Ahmed bin Hanbel'in otoritesindeki yollardan "Tawali al-Ta'sees" sayfa 46-49'da bundan bahsetmiş ve sonra şöyle demiştir: Bu, hadisin o dönemde iyi bilindiğini hissediyor, bu nedenle, adamlarının güveninden dolayı güçlü olmasına rağmen, yukarıda bahsedilen raviler zincirini güçlendiriyor. Molla Ali el-Kari de "Murqaat al-Mafatih" 1/248'de bunu doğruladı.

 

Bu hadisi doğru sahih kabul eden ve nakl ve şerhi hakkında çalışma kaynaklarından bazıları:

 

"El-Awsat" (6527), İbn Adi "El-Kamil fi'd-Dufa'a" 1/123, *EL-HAKİM 4/522*   ve Ebu Amr ed-Dani "El-Fiten" (364), ve Al-Beyhaqi “Ma'rifat al-Sünen wa'l-Eshar” (422) ve “Menaqib al-Shafi'i” 1/53 ve Al-Khatib “Tarih H” 2/61-62 ve İbn Asaker “Tarih Şam” 51/338 ve “Tabiyeen Kadhib Al-Muftri” s.51 ve 51-52 ve Al-Mazzi, Sharaheel bin Yezid Al-Ma'afari'nin çevirisi 12/412'de “Tahdheeb Al-Kamal”da ve Muhammed bin İdris Al-Shafi'i'nin çevirisi ve Muhammed bin İdris Ekselansları tarafından “Tawali Al-Tas'ee” s. 45-46'da İbn Hacer….

 

YİNE GÖRÜLDÜĞÜ ÜZERE   HAKİM’İN  MÜSDETREKİ 4/522  NOLU BÖLÜMÜNDE BU HADİSİ NAKLETTİĞİ GÖRÜLMEKTEDİR.

 

Şimdi iddiaya tekrar bakalım:

 

1-      İMAM HÂKİM’İN MÜSTEDREK’İNİN ASHAB-I KÜTÜB-Ü SİTTE’DEN olduğu belirtilmiştir.  

 

CEVAP:  MÜSTEDREK KÜTÜB-İ SİTTE’DEN DEĞİLDİR. KÜTÜB-Ü SİTTEDE OLAN SAHİH HADİSLER EL HAKİMİN MÜSTEDREKİNDE DE YER ALMIŞTIR….

 

2-      HÂKİM’İN MÜSTEDREK’İNİ HİÇBİR HADİSÇİ ALTI KİTAPTAN SAYMAMIŞTIR.

 

CEVAP: YUKARIDA 2 ÖRNEĞİ GÖRÜLDÜĞÜ ÜZERE SAHİH HADİSLER İLE İLGİLİ TEYİD ÇALIŞMALARINDA EL-HAKİM’İN MÜSTEDREKİ KAYNAK DOĞRU KAYNAK OLARAK KULLANILMAKTADIR.

 

BU NOKTADAN ANLAŞILIYOR Kİ  , KÖTÜ BİR NİYETLE,  EL- HAKİMİN ESERİNİ  CERBEZE İLE RED ETMEK SURETİYLE , RİSALE-İ NUR’A VE BEDİÜZZAAMANA  KARŞI BİR İTİBARSIZLIŞTIRMA AMACI GÜDÜLMEKTEDİR.

 

Bu tür yaklaşımlar hadis inkârcılarının istimal ettiği bir yöntemdir.

 

Evet bazı kişiler  bazı kaynakları sahih kabul etmezler. Mezhep ve meşrepler arasında bazı anlayış farkları ile mutabakat noktaları kaybedilebilir. Alimler, Zahidler, Veliler bir birine muhalefet edebilir. Hadiseleri , konuları , nakilleri , asılları kendi mizan ve mizaçları ve de mazhariyetleri noktasından   ele alabilirler. Veya art niyetli insanlar , konuya ; SAİD NURSÎ VE ŞAKİRTLERİNİN HADİS İLİMLERİNDE NE KADAR EHLİYETLİ OLDUKLARI GÖRÜLMEKTEDİR  şeklinde görüldüğü gibi, cerbezeli ve mugalatalı yaklaşabilir. Böyle durumlarda iddianın doğduğu kaynak, söyleyenin kim olduğu, kime söylediği ,ne makamda ve ne için söylediği gibi düsturlarımızla hareket ederek , direkte yönlendirilen noktaya bakmamamız lazım.

 

Hülasa : Şamlı Hafız Tevfik ( R.H) ilgili mektup ile ifade ettiği mesailin muhteviyatı içinde ibraz ettiği delil  bağlamında:  “ HER YÜZ SENEDE CENÂB-I HAK BİR MÜCEDDİD-İ DİN GÖNDERİYOR ”   Sahih Hadisini : 

 

1-Ashâb-ı Kütüb-i Sittede  (olan Sahih-i Buhâri, Sahih-i Müslim, İbn-i Mâce, Ebu Davud, Tırmizi ve Neseî'nin yazarlarının eserlerinde)

2- İmam-ı Hâkim, Müstedrek’inde

3-Ebu Dâvud, Kitab-ı Sünen’inde;

4-Beyhakî, Şuab-ı İman’da TAHRİÇ  BUYURMUŞLARDIR. ..Şeklinde- HADİS İLMİNE VE ESERLERİNE NE KADAR VAKIF OLDUĞU HAKİKATİNİN AÇIKÇA GÖSTERİR BİR NETLİKLE  beyan etmiştir.

 

Ve Risale-i Nurda  geçen Ayet ve Hadislerin açıklandığı müstakil  kitapta , ve mobil  Risale-i Nur Uygulamalarında bu hadisi şerifin ravilerinden biri olarak :  EL-HAKİM, EL-MÜSTEDREK, 4:522 şeklinde, tüm kaynaklarda geçtiği gibi  gösterilmiştir.