“ Hayat-ı kalbî ve ruhîye medar olan MARİFET-İ İLAHÎYE ve MUHABBET-İ RABBANİYE ve UBUDİYET-İ SÜBHANİYE ve MARZİYAT-I RAHMANİYE cihetiyle bu dünyadaki fâni ömür, bâki bir ömrü tazammun eder ve ebedî ve bâki bir ömrü intac eder ve bâki ve lâyemut bir ömür hükmüne geçer*. ” Lem’alar, Üçüncü Lem'a
Marifet-İ İlahîye: Lugat
manasıyla; Allah C.C’ün sıfatları,
fiilleri, isimleri ve tecellileri hakkında ilmi ve mânevî deneyimler ile doğrudan elde edilen Allah’ı tanıma bilgisi
anlamına gelmektedir.
Marifetullah ,illet-i hakikiyesi itibariyle, Marziyat-ı
Rabbaniye dairesi içinde Murad-ı İlahiyedir.
Bu durum Hadis-i Kudside şöyle beyan edilmiştir. “Ben gizli
bir hazine idim. Bilinmek istedim, mahlukatı yarattım.”
Bilinmek muradı, hikmet dairesine; nübüvvet, kitap, kainat,
hadisat, hilkat, tasarruf, icad, sevk ve idare şeklinde , istidat, akıl,nakil
,ilim ,talim idrak, iz’an, irşad ve ilham
saikiyle kendini bildirmek suretiyle tezahür etmiştir.
“Ben sizin rabbiniz değil miyim?” (el-A‘râf 7/172)
Ve insan vazife-i fıtrat itibariyle ve istidatında bulunan
cihazat cihetiyle marifetullah ile mükelleftir.
……….Diğeri, emr-i
tekvînîdir ki, fıtrî kanunlarla âdetullahın tazammun ettiği emirlerdir. Meselâ,
ilmin i’tâsı, mânen ameli emrediyor; zekânın i’tâsı, ilmi emrediyor; istidadın
bulunması, zekâyı; AKLIN VERİLMESİ, MARİFETULLAHI; kudretin verilmesi,
çalışmayı; cesaretin verilmesi, cihadı mânen ve tekvînen emrediyor.
İşârâtü'l-İ'câz
Bu mükellefiyet insanda bulunan iki hassayı şuurlu bir şekilde teklif sahasına davet
eder.
Bunlardan biri , razı olma ve seçme duygusunun karşılığı
olan ihtiyar’dır. ( Çünkü; İman ise,
aklın ihtiyariyledir. Mektubat)
Diğeri ise ilimdir.Mahiyet
ve istidat itibarıyla herşey ilme bağlıdır. Ve bütün ulûm-u hakikiyenin esası
ve madeni ve nuru ve ruhu marifetullahtır ve onun üssü’l-esası da (hakiki
ve sağlam temeli) iman-ı billâhtır…. Sözler
Hülâsa: İnsan, ebed
için yaratılmıştır. Onun hakikî lezzetleri, ancak marifetullah, muhabbetullah,
ilim gibi umur-u ebediyededir… İşaratü'l-İ'caz
İ’lem eyyühe’l-aziz!
Dünyanın lezzetleri, zevkleri ve ziynetleri, Hâlıkımızı, Mâlikimizi ve
Mevlâmızı bilmediğimiz takdirde Cennet olsa bile Cehennemdir. Evet, öyle gördüm
ve öyle de zevk ettim. Bilhassa, şefkatin ateşini söndürecek mârifetullahtan
başka birşey var mıdır? Evet, marifetullah olduktan sonra, dünya lezzetlerine
iştiha olmadığı gibi, Cennete bile iştiyak geri kalır. Mesnevi-i Nuriye
Bu noktaya kadar
Marifetullah-ı İlahiyeyi tazammun eden
esasata hülasaten dikkat çekildi. Şimdi ise Marifetullahı elde edebilmek veya
mazhar olabilme nimetine matuf bazı hususlara nazar gezdirelim:
Marifetullah hakkında
ibare izahatı ve mahiyet tanımlamasında her ne kadar mutabakat görünse de
muvaffakiyet şatlarının yerine getirilmesi, ona uygun vaziyet alınmasının
düstur ve hareketleri çeşitli nitelik formuna sahiptir. Çünkü Marifetullah
Allah’ a ait özel bilgidir. İstifade zorla elde edilmez. Bu nimete mazhar olmanın bir edep ve talep
estetiği vardır. Yani ihtiyar ve iradenin kullanılması şart iken
, nimete vasıl olma esnasında terki vaciptir.
Meselâ: Vakta ki,
ene, vazifesini şu suretle ifa etti; vahid-i kıyasî olan mevhum rububiyetini ve
farazî mâlikiyetini terk eder . “Mülk Ona, hamd Ona, hüküm Ona aittir; siz de
Ona döndürüleceksiniz” der, hakikî ubûdiyetini takınır, makam-ı ahsen-i takvime
çıkar..Sözler
BU BAĞLAMDA MARİFET
YASASININ MANEVİ OLAN İŞLEYİŞİNE BİR ÖRNEK OLARAK AŞAĞIDA Kİ DERSİ VEREBİLİRİZ.
Cenâb-ı Hakkın nur-u
marifetine yetişmek ve bakmak ve âyât ve şahitlerin âyinelerinde cilvelerini
görmek ve berâhin ve deliller mesâmâtıyla temâşâ etmek iktiza ediyor ki, senin
üstünden geçen, kalbine gelen ve aklına görünen herbir nuru tenkit parmaklarıyla
yoklama ve tereddüt eliyle tenkit etme.
Sana ışıklanan bir
nuru tutmak için elini uzatma. Belki gaflet esbabından tecerrüd et, onlara
müteveccih ol, dur. Çünkü, ben müşahede ettim ki, marifetullahın şahitleri,
burhanları üç çeşittir:
Bir kısmı su gibidir.
Görünür, hissedilir, lâkin parmaklarla tutulmaz. Bu kısımda hayalâttan tecerrüd
etmek, külliyetle ona dalmak gerektir. Tenkit parmaklarıyla tecessüs edilmez;
edilse akar, kaçar. O âb-ı hayat, parmağı mekân ittihaz etmez.
İkinci kısım, hava
gibidir. Hissedilir, fakat ne görünür, ne de tutulur. Ona karşı sen, yüzün,
ağzın, ruhunla o rahmet nesîmine karşı teveccüh et, kendini mukabil tut. Tenkit
elini uzatma, tutamazsın. Ruhunla teneffüs et. Tereddüt eliyle baksan, tenkitle
el atsan, o yürür, gider. Senin elini mesken ittihaz etmez, ona razı olmaz.
Üçüncü kısım ise, nur
gibidir. Görünür, fakat ne hissedilir, ne de tutulur. Öyleyse, sen kalbinin
gözüyle, ruhunun nazarıyla kendini ona mukabil tut ve gözünü ona tevcih et,
bekle. Belki kendi kendine gelir. Çünkü nur, elle tutulmaz, parmaklarla
avlanmaz. Belki o nur ancak basiret nuruyla avlanır. Eğer haris ve maddî elini
uzatsan ve maddî mizanlarla tartsan, sönmese de gizlenir. Çünkü öyle nur,
maddîde hapse razı olmadığı gibi, kayda giremez, kesîfi kendine mâlik ve seyyid
kabul etmez….Lem’alar
Bu derse Özel Haşiyeler:
1- Allah hakkında mârifet sahibi olmanın
biricik yolu insanın O’nun hakkında mârifet sahibi olmaktan âciz olduğunu idrak
etmesidir. Hz. Ebû Bekir (R.A )
2- İnsan, kendi hakikatini dahi idrak etmekten
âciz iken, herşeyden önce var olan ve herşeyi ceberutiyet-i mutlaka ile hükmü
altında tutan Zâtı nasıl idrak edebilir? O Cebbâr-ı Zîkıdem ki, herşeyi ilk
olarak yoktan yaratmış ve inşa etmiştir; sonradan var olup can bulanlar Onu nasıl
idrak etsin?” İmam-ı Ali (R.A)
3- Marifetullah Allah’ın kulunun kalbine
attığı bir nurla kulun daha önce isimlerini bildiği şeyleri açık seçik görmesidir.”
İmam-ı Gazali (K.S)
4- Allah’ı Allah’la, O’ndan başkasını da O’nun
nuru ile tanıdım.. İmam-ı Ali (R.A)
5- Allah kendisini kime tanıtırsa O’nu ancak o
tanır. Cüneyd-i Bağdâdî (K.S)
6- Kur’an’ın gerçek olduğu kendileri için
apaçık belli oluncaya kadar onlara çevrelerinde ve kendilerinde bulunan
kanıtlarımızı hep göstereceğiz. (Fussılet 41/53).
YİNE BU MEYANDA
İHTİYAR VE İRADEYİ VAZİFE VE TEKLİF HİKMETİYLE VE MARİFET YÖNÜ ÖRNEKLENDİRECEK OLURSAK ;
Ey gafil nefsim!
Senin HAYATININ GAYESİNİ ve HAYATININ MAHİYETİNİ, hem HAYATININ SURETİNİ, hem HAYATININ
SIRR-I HAKİKATİNİ, hem HAYATININ KEMÂL-İ SAADETİNİ bir derece anlamak İSTERSEN,
bak. Senin hayatının gayelerinin icmâli dokuz emirdir.
Birincisi şudur ki:
Senin vücudunda konulan DUYGULAR TERAZİLERİYLE, RAHMET-İ İLÂHİYENİN
HAZİNELERİNDE İDDİHAR EDİLEN NİMETLERİ TARTMAKTIR VE KÜLLÎ ŞÜKRETMEKTİR.
İkincisi: Senin
fıtratında vaz edilen cihazatın anahtarlarıyla esmâ-i kudsiye-i İlâhiyenin
gizli definelerini açmaktır, Zât-ı Akdesi o esmâ ile TANIMAKTIR.
Üçüncüsü: Şu
teşhirgâh-ı dünyada, mahlûkat nazarında, esmâ-i İlâhiyenin sana taktıkları
garip san’atlarını ve lâtif cilvelerini BİLEREK hayatınla teşhir ve izhar
etmektir.
Dördüncüsü: LİSAN-I
HÂL VE KALİNLE Hâlıkının dergâh-ı rububiyetine ubûdiyetini İLÂN etmektir.
Beşincisi: Nasıl bir
asker, padişahından aldığı türlü türlü nişanları resmî vakitlerde takıp
padişahın nazarında görünmekle onun iltifâtât-ı âsârını gösterdiği gibi, sen
dahi esmâ-i İlâhiyenin cilvelerinin sana verdikleri letâif-i insaniye
murassaâtıyla BİLEREK SÜSLENİP o Şâhid-i Ezelînin nazar-ı şuhud ve işhâdına
görünmektir.
Altıncısı: Zevilhayat
olanların, tezahürât-ı hayatiye denilen, Hâlıklarına tahiyyâtları; ve rumûzât-ı
hayatiye denilen, Sânilerine tesbihatları; ve semerat ve gayât-ı hayatiye
denilen, Vâhibü’l-Hayata arz-ı ubûdiyetlerini BİLEREK MÜŞAHEDE ETMEK,
TEFEKKÜRLE GÖRÜP ŞEHADETLE GÖSTERMEKTİR.
Yedincisi: Senin
hayatına verilen cüz’î ilim ve kudret ve irade gibi sıfat ve hallerinden küçük
nümunelerini vahid-i kıyasî ittihaz ile, Hâlık-ı Zülcelâlin sıfât-ı mutlakasını
ve şuûn-u mukaddesesini o ÖLÇÜLERLE BİLMEKTİR. Meselâ, sen cüz’î iktidarın ve
cüz’î ilmin ve cüz’î iradenle bu haneyi muntazam yaptığından, şu kasr-ı âlemin
senin hanenden büyüklüğü derecesinde şu âlemin ustasını o nisbette KADÎR, ALÎM,
HAKÎM, MÜDEBBİR BİLMEK LÂZIMDIR.
Sekizincisi: Şu
âlemdeki mevcudatın herbiri kendine mahsus bir dille Hâlıkının vahdâniyetine ve
Sâniinin rububiyetine dair mânevî sözlerini FEHMETMEKTİR.
Dokuzuncusu: Acz ve
zaafın, fakr ve ihtiyacın ölçüsüyle kudret-i İlâhiye ve gınâ-yı Rabbâniyenin
derecât-ı tecelliyâtını ANLAMAKTIR. Nasıl ki açlığın dereceleri nisbetinde ve
ihtiyacın envâı miktarınca taamın lezzeti ve derecatı ve çeşitleri anlaşılır.
Onun gibi, sen de nihayetsiz aczin ve fakrınla, nihayetsiz kudret ve gınâ-yı
İlâhiyenin derecatını FEHMETMELİSİN…. Sözler
Hem bununla birlikte:
NEFSİNİ BİLEN
KİMSENİN RABBİNİ BİLİR Hadisi-i Şerif’in
esası ve esrarın mazhariyeti noktasında Üstad
kendine atfen dikkat çektiği bir ifadesinde:
Her mü’min gibi benim
hüviyet-i şahsiyemi ve mahiyet-i insaniyemi anlamak isteyenler ve benim gibi
olmak arzu edenler, حَسْبُنَا’daki نَا cemiyetinde bulunan ene’nin, yani
nefsimin tefsirine baksınlar.
Ehemmiyetsiz, hakir
ve fakir görünen vücudum -her mü’minin vücudu gibi- neymiş, hayat neymiş,
insaniyet neymiş, İslâmiyet neymiş, iman-ı tahkikî neymiş, marifetullah neymiş,
muhabbet nasıl olacakmış, anlasınlar, dersini alsınlar. Lem’alar… Demiştir.
Yani insan nefsinin
sıfatlarında ârif olmadıkça rabbinin sıfatlarını idrak edemez. Çünkü: İNSAN
ÖYLE BİR NÜSHA-İ CÂMİADIR Kİ, CENÂB-I HAK, BÜTÜN ESMÂSINI, İNSANIN NEFSİYLE
İNSANA İHSAS EDİYOR… Sözler
YİNE BU MANAYA
MÜTEMMİN OLARAK FİİL VE TERETTÜP NOKTASINDAKİ PENCEREYE BAKARSAK:
"Eğer insan,
maddi ve manevi her bir uzvunu Allah'ın emrettiği yere sarf etmekle hamdin
şubelerinden olan şükr-ü örfîyi îfa ve şeriate imtisal ederse, insanın
cevherinde vedîa bırakılan o örneklerin her birisi, kendi âlemine bir pencere
olur. İnsan, o pencereden, o âleme bakar ve o âleme tecelli eden sıfatla o
âlemden tezahür eden isme bir mir'at ve bir ayna olur."
"O vakit insan,
ruhuyla, cismiyle âlem-i şehadet ve âlem-i gayba bir hülasa olur ve her iki
âleme tecelli eden, insana da tecelli eder. İşte bu cihetle, insan, sıfat-ı
kemaliye-i İlahiyeye hem mazhar olur, hem muzhir olur. .. İşârâtü'l-İ'câz………. Şeklinde ifade edilmiş mühim bir düstur ve
hakikati müşahade edebiliriz………..
Evet, şimdilik konuyu
Marifet-i İlahiye sadedinde burada bırakalım.
Diğer hususlara ise
İnşâallah daha sonra devam ederiz..veeselâm
………………….
Muhabbet-İ Rabbaniye:
Sözlük anlamıyla 2 ayrı manayı tanımlayan bir hasiyete sahiptir.
Bunlardan birincisi: Her şeyi Rububiyet ile terbiye eden Allah'ın mahlukatını sevmesi.
İkincisi ise : Kulun Allah’a yönelik
iman ve marifetine bağlı olarak kalbinde hasıl olan ilahi sevgidir.
Bu iki mananın Risale-i Nurda istimal edildiği şekli
gösteren 2 örnek:
1- Nev-i insanda, hususan yüksek tabakasında, meslekleri
ayrı ayrı hadsiz zâtlarda, gayet esaslı bir surette bulunan şedit bir aşk-ı
lâhutî ve kuvvetli bir MUHABBET-İ RABBÂNİYE, ( kulun Allah’ı sevmesi) bilbedahe
misilsiz bir cemâle işaret, belki şehadet eder…. Şualar
2- Hem o melek, cin ve beşerin seyyidi olan zât, şu kâinat
ağacının en münevver ve mükemmel meyvesi ve rahmet-i İlâhiyenin timsali ve MUHABBET-İ
RABBÂNİYENİN ( Allah’ın kulunu sevmesi) misali
ve Hakkın en münevver burhanı ve hakikatin en parlak sirâcı ve tılsım-ı
kâinatın miftahı ve muammâ-yı hilkatin keşşafı ve hikmet-i âlemin şârihi ve
saltanat-ı İlâhiyenin dellâlı ve mehâsin-i san'at-ı Rabbâniyenin vassâfı; ve
câmiiyet-i istidat cihetiyle, o zât mevcudattaki kemâlâtın en mükemmel
enmuzecidir…..Mektubat
Bizim dersimiz kulun Rabbini sevmesi manası üzerinden ele
alınacaktır. Daha sonra mütemmin olarak Allah’ın kulunu sevmesi konusuna
değinilecektir.
Bu noktada söz konusu kelimelerin sözlük anlamlarından sonra
,muhtevi olduğu MANAVİ anlamlara nazar etmek lazımdır ki, her iki yönden de
muhabbetin tezahürü hakkında sebep ve illet hakikati idrakimize yaklaşmış
olsun.
Önce ele alacağımız sıfat Rabubiyettir. Rububiyet ; Allah’ın
eşyanın ( her şeyin) yaratılmadan evvelki mahiyetlerin hasiyetlerinin ilm-i
ilahiyedeki ; tasarım, işlevsellik, plan, program ve proje durumu gibi hakikatleri, irade ve
kudret sıfatları ile tedbir ve terbiyesinin melekut veçhi elinde olması ile
birlikte, vücuda gelmeleri ile birlikte gelişim, yaşama ve var oluşlarına dair
taalluk eden ihtiyaçlarının karşılanmasını, düzene koyulmasını , ihsan ve
nimetlerin,devam ve afiyetlerin sürüdürebilirliğini deruhte eden mülk
cihetindeki mutasarrıf, seyyid, malik olan Allah’ın bu meyandaki Rab sıfatının
Rububiyet olarak tecellisidir. Her varlık onun bu sıfat ve tecellisinden medet
alır…
…….. Birisi var, onun hâtırât-ı kalb ini işitir, herşeye eli
yetişir, herbir arzusunu yerine getirebilir, aczine merhamet eder, fakrına
medet eder….Sözler
…... Sizin âzâlarınız içinde en kıymettar göz ve
kulaklarınızın mâliki kimdir? Hangi destgâh ve dükkândan aldınız? Bu lâtif,
kıymettar göz ve kulağı verecek ancak Rabbinizdir. Sizi icad edip terbiye eden
Odur ki; bunları size vermiştir. Öyle ise yalnız Rab Odur. Mâbud da O olabilir….Sözler
……. Bu azîm kâinatı bir saray gibi, bir şehir gibi, kemâl-i
intizamla idare edip tedbirini gören, Allah’tan başka kim olabilir? Madem
Allah’tan başka olamaz. Koca kâinatı bütün ecrâmıyla gayet kolay idare eden
kudret o derece kusursuz, nihayetsizdir ki, hiçbir şerik ve iştirake ve
muavenet ve yardıma ihtiyacı olamaz. Koca kâinatı idare eden, küçük mahlûkatı
başka ellere bırakmaz…. Sözler
Bu meyanda takdir ettiği hayat, koymuş olduğu kanunlar,
işleyiş yasaları, nefiy ve emirler, talim ve terbiye düsturları gibi teklif
unsurlarına karşı , hikmet noktasında idrak, ubudiyet noktasında itaat ile
mukabele etmek bir vazife-i fıtrattır.
……Madem Onun rububiyetine razıyız; o rububiyeti noktasında
verdiği şeye rıza lâzım.…İem’alar
……..Demek ki, insanın vazife-i fıtriyesi, taallümle
tekemmüldür, dua ile ubûdiyettir. Yani, “Kimin merhametiyle böyle hakîmâne
idare olunuyorum? Kimin keremiyle böyle müşfikane terbiye olunuyorum? Nasıl
birisinin lütuflarıyla böyle nazeninâne besleniyorum ve idare ediliyorum?”
bilmektir….Sözler
Yani insan Allah’ a ait olduğunu bilmekle, onu TANIYIP (
Marifetullah) ona iman etmiş olmakla ( İman-ı billah) , emir ve rıza dairesinde işlemekle , aklen ve
kalben ve de ruhen öyle bir hoşnutluk, emniyet ve seyidinin izzetinden ihsan edilmiş bir feyz-ı
nur
ile öyle bir şeref hisseder ki;
bu duygu cem-i manasıyla Muhabbet-i Rabbaniyenin ( Muhabbetullah)
tuluuna mehaz olur.
……….İşte bu sırra binaendir ki, umum merâtib-i velâyette
marifetullahtan gelen muhabbet, en mühim maya ve iksirdir. Mektubat
………Kat’iyen bil ki, hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en
yüce neticesi, iman-ı billâhtır. Ve insaniyetin en âli mertebesi ve beşeriyetin
en büyük makamı, iman-ı billâh içindeki marifetullahtır. Cin ve insin en parlak
saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır. Ve ruh-u
beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en sâfi sevinç, o muhabbetullah
içindeki lezzet-i ruhaniyedir.
Evet, bütün hakikî saadet ve hâlis sürur ve şirin nimet ve
sâfi lezzet, elbette marifetullah ve muhabbetullahtadır. Onlar, onsuz olamaz.
Cenâb-ı Hakkı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envâra, esrara, ya
bilkuvve veya bilfiil mazhardır. Onu hakikî tanımayan, sevmeyen, nihayetsiz
şekavete, âlâma ve evhama mânen ve maddeten müptelâ olur.
Evet, şu perişan dünyada, âvâre nev-i beşer içinde,
semeresiz bir hayatta, sahipsiz, hâmisiz bir surette, âciz, miskin bir insan,
bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder?
İşte bu âvâre nev-i beşer içinde, bu perişan, fâni dünyada,
insan sahibini tanımazsa, mâlikini bulmazsa, ne kadar biçare sergerdan olduğunu
herkes anlar. Eğer sahibini bulsa, mâlikini tanısa, o vakit rahmetine iltica
eder, kudretine istinad eder. O vahşetgâh dünya, bir tenezzühgâha döner ve bir
ticaretgâh olur……Mektubat
Evet,
“Kim ‘Allah’ı rab, İslam’ı din, Muhammed’i peygamber olarak
kabul ettim.’ derse, cennet ona vacip olur/cennete girmeyi hak eder.”.Hz.
Muhammed A.S.M
“ Biz, Rab olarak Allah’a, din olarak İslam’a, peygamber
olarak Muhammed’e razı olduk.”.. Hz. Ömer R.A
"Ey gözleri sağlam ve kalbleri kör olmayan insanlar!
Bakınız, insan âleminde iki daire ve iki levha vardır:
Birinci daire: rububiyet dairesidir.
İkinci daire: ubudiyet dairesidir.
Birinci levha: hüsn-ü san'attır.
İkinci levha ise: tefekkür ve istihsandır.
"Bu iki daireyle iki levha arasındaki münasebete
bakınız ki, ubudiyet dairesi bütün kuvvetiyle rububiyet dairesi hesabına
çalışıyor. Tefekkür, teşekkür, istihsan levhası da bütün işaretleriyle hüsn-ü
san'at ve nimet levhasına bakıyor. "Mesnevi-i Nuriye
…………Yani, muhabbet-i
İlâhiyenin tecellîsinde ve o şarâb-ı muhabbetten, herkes istidadına göre
mesttir. Malûmdur ki, her kalb, kendine ihsan edeni sever ve hakikî kemâle
muhabbet eder ve ulvî cemâle meftun olur. Kendiyle beraber sevdiği ve şefkat
ettiği zâtlara dahi ihsan edeni daha pek çok sever.
Acaba, sabıkan beyan
ettiğimiz gibi, herbir isminde binler ihsan defineleri bulunan ve bütün
sevdiklerimizi ihsânâtıyla mes’ud eden ve binler kemâlâtın menbaı olan ve
binler tabakat-ı cemâlin medarı olan bin bir esmâsının müsemmâsı olan Cemîl-i
Zülcelâl, Mahbub-u Zülkemâl ne derece aşk ve muhabbete lâyık olduğu ve bütün
kâinat Onun muhabbetiyle mest ve sergerdan olmasının şayeste bulunduğu
anlaşılmaz mı?
İşte şu sırdandır ki,
Vedûd ismine mazhar bir kısım evliya, “Cenneti istemiyoruz. Bir lem’a-i
muhabbet-i İlâhiye ebeden bize kâfidir” demişler.
Hem ondandır ki,
hadiste geldiği gibi, “Cennette bir dakika rüyet-i cemâl-i İlâhî, bütün Cennet
lezâizine fâiktir.”
İşte şu nihayetsiz
kemâlât-ı muhabbet, vâhidiyet ve ehadiyet dairesinde, Zât-ı Zülcelâlin kendi
esmâ ve mahlûkatıyla hâsıl olur. Demek, o daire haricinde tevehhüm olunan
kemâlât, kemâlât değildir…. Sözler
………..
Derya olunca nefes,
Pârelenince kafes,
Tâ kesilince bu ses,
Çağırırım: Yâ Hak, yâ
Mevcud, yâ Hayy, yâ Mâbud,
Yâ Hakîm, yâ Maksud,
yâ Rahîm, yâ Vedûd!....Mektubat
ŞİMDİ ALLAH
TARAFINDAN SEVİLME MANASINA MATUF OLARAK MUHABBET-İ RABBANİYEYE BAKMAYA
ÇALIŞALIM İNŞÂLLAH.
Konu bu meyanda fazla
uzatmadan hulasa ve tam muvafık olan veçhi ile ele alırsak, karşımıza ilk çıkan
ayet:
De ki: Eğer Allah’ı
seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin.” Âl-i İmrân Sûresi….Ayetidir.
Ders olarak ise :
Şu âyet diyor ki:
“Allah’a (celle celâluhu) imanınız varsa, elbette Allah’ı seveceksiniz.
Madem Allah’ı
seversiniz; Allah’ın sevdiği tarzı yapacaksınız.
Ve o sevdiği tarz
ise: Allah’ın sevdiği zâta benzemelisiniz.
Ona benzemek ise, ona
ittibâ etmektir.
Ne vakit ona ittibâ
etseniz, Allah da sizi sevecek.
Zaten siz Allah’ı
seversiniz, tâ ki Allah da sizi sevsin.”
(ALLAH ONLARI, ONLAR
DA ALLAH’I SEVERLER) (el-Mâide 5/54)
İşte bütün bu
cümleler, şu âyetin yalnız mücmel ve kısa bir meâlidir.
Demek oluyor ki,
insan için en mühim, âli maksat, ( en mühim ve önemli hatta tek mesele) CENÂB-I HAKKIN MUHABBETİNE MAZHAR OLMASIDIR.
Bu âyetin nassıyla
gösteriyor ki, o matlab-ı âlânın ( Allah tarafından sevilmenin ) yolu HABİBULLAHA İTTİBÂDIR VE SÜNNET-İ
SENİYYESİNE İKTİDÂDIR……..Lem’alar
……….BEŞER, FITRATEN, ŞU KÂİNATIN HÂLIKINA KARŞI HADSİZ BİR
MUHABBET ÜZERİNE YARATILMIŞTIR. ÇÜNKÜ FITRAT-I BEŞERİYEDE CEMÂLE KARŞI BİR
MUHABBET VE KEMÂLE KARŞI PERESTİŞ ETMEK VE İHSANA KARŞI SEVMEK VARDIR. Cemal ve
kemal ve ihsan derecâtına göre o muhabbet tezayüd eder, aşkın en müntehâ
derecesine kadar gider….
HEM BU KÜÇÜK İNSANIN KÜÇÜCÜK KALBİNDE KÂİNAT KADAR BİR AŞK
YERLEŞİR. Evet, kalbin mercimek kadar bir sandukçası olan kuvve-i hafıza, bir
kütüphane hükmünde binler kitap kadar yazı, içinde yazılması gösteriyor ki,
KALB-İ İNSAN, KÂİNATI İÇİNE ALABİLİR VE O KADAR MUHABBET TAŞIYABİLİR…………..
Lem’alar………………. İşte bu sırdandır ki, seni âlâ-yı illiyyîne çıkaran bir hadis-i
kudsînin meâl-i şerifi olan “BEN GÖKLERE
VE YERE SIĞMAM, FAKAT MÜ’MİN KULUMUN KALBİNE SIĞARIM” denilmiştir.
Bununla birlikte bu muhabbete mazhar olabilmek
noktasında , tahalluk ( ahlaklanarak
erişmek) ve fiil ve terettüp açısından
bakıldığında; Allah kimleri sever sorusuna verilen kur’an-i cevaba da
bakmalıyız.
ALLAH KİMLERİ SEVER:
·
ALLAH MUHSİNLERİ SEVER. Bakara, 2/195; Âl-i
İmrân, 3/134, 148; Mâide, 5/13, 93.
Muhsin: Güzel davranan, bağışlayan, ikram eden, ihsan eden,
iyilik eden.
·
ALLAH MUTTAKİLERİ SEVER. Âl-i İmrân, 3/76;
Tevbe, 9/4, 7.
Muttaki: Korunan, sakınan takva ve amelde şuur sahibi kimse.
·
ALLAH SABREDENLERİ SEVER. Âl-i İmrân, 3/146.
Sabırlı : kararlı
sebatkâr , temkinli……….Sen, üç sabır ile mükellefsin: Birisi tâat üstünde
sabırdır, birisi mâsiyetten sabırdır, diğeri musîbete karşı sabırdır….. Sözler
·
ALLAH TEVEKKÜL EDENLERİ SEVER. Âl-i İmrân,
3/159.
Tevekkül: Allah’a güvenme,
Ona bağlanma, Onu vekil tayin etme, İşlerini Ona havale etme………..Demek, iman
tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dâreyni iktiza
eder. Fakat yanlış anlama. Tevekkül, esbabı bütün bütün reddetmek değildir.
Belki, esbabı, dest-i kudretin perdesi bilip riayet ederek; esbaba teşebbüs
ise, bir nevi dua-yı fiilî telâkki ederek, müsebbebatı yalnız Cenâb-ı Haktan
istemek ve neticeleri Ondan bilmek ve Ona minnettar olmaktan ibarettir..Sözler
·
ALLAH ÇOKÇA TÖVBE EDENLERİ SEVER. Bakara, 2/222.
Tövbe: Günahtan dönüp Allah’a yönelme , pişmanlık ve itiraf
sonrası aynı hatayı birdaha yapmama yönünde irade gösterme.
·
ALLAH ARINANLARI (TEMİZLENENLERİ) SEVER. Bakara,
2/222; Tevbe, 9/108.
Arınma: Kalbi ve zihni paslardan istiğfar, tefekkür ve dua ile arınma..Cismen de temiz olma,
temizliğe dikkat etme, bedeni kirliliği giderme.
·
ALLAH DAİMA ADALETİ GÖZETENLERİ SEVER. Mâide,
5/42; Hucurât, 49/9, Mümtehine, 60/8.
Adaletli olmak:
Hak sahibine hakkını vermek, zülm etmemek, su-i zandan kaçınmak ,maddi ve
manevi hukuk-u ibad dan kaçınmak, kendi nefsinde ve alemde hukukullahı gözetmek.
Allah kendi yolunda yekpare bina gibi kenetlenmiş saflar
halinde savaşanları ( Mücadele, Mücahade, Cihad edenleri) sever. Saf, 61/4.
Cihad: Din , vatan
gibi meselelri içine alan şekliyle dahilde ve hariçte olan hükümlere göre
hareket etmek, gayretli olma…….. Nefsi amel cihetinde: …………..Nefisleriyle,
arslanlar gibi bütün ömürleri boyunca çarpışıyorlar…Tarihçe-i hayat………Herkes
kendi âleminde bir kumandan olduğundan, âlem-i asgarında cihad-ı ekber ile
mükelleftir. Ve ahlâk-ı Ahmediye
(aleyhissalâtü vesselâm) ile tahallûk ve sünnet-i Nebeviyeyi ihyâ ile
muvazzaftır…Divan-ı Harb-i Örfî
Hülasa : Allah takvâ sahiplerini, iyilik severleri, maddî ve
mânevî temizliğe önem verenleri, tevekkül ehlini, sabırlı davrananları,
adaletli olanları, mücahidleri sever………..Ve Allah: inkârcıları, zalimleri, haksızlık edenleri, günahlarda ısrar edenleri, böbürlenip
övünenleri, büyüklük taslayıp kibirle hakikate karşı gelenleri, nankörleri,
hainleri, fasık ve münafıkları, tövbe etmeye yanaşmayanları, haddini bilmeyip
taşkınlığa sapanları, şımarıkları,
azgınları, hak –hukuk tanımayanları, emirlerine uymayanları, habibini A.S.M
dinlemeyenleri, İslâmın davetine icabet etmeyenleri, alaycıları , ahlak-ı
seyyie sahibi olup onunla iftihar edenleri, müfterileri sevmez…………..
“Amellerin en üstünü Allah için sevmektir” (Ebû Dâvûd)
“Sevdiğini Allah için sevmek, yerdiğini de Allah için yermek
imandandır” (Buhârî).
“Benim için birbirini sevenlere, benim için bir araya
gelenlere muhabbetim vâcip olmuştur” (Hadis-i Kudsi)
Evet bu konuyu da böylece bırakıyoruz İnşâallah…………
Haşiye:
Ameller niyetlerle nitelik ve keyfiyet kazanır. Fiillerin
şekline göre sonuçlar meydana gelir.İnsan iradesi nefsin müstakil olma
mahiyetinden aldığı ben merkezli bakışla müsbette olsa menfi de olsa kendine
bir yol taharri eder………. "İnsan fıtraten mükerrem olduğundan hakkı arıyor.
Bazen batıl eline gelir, hak zannederek koynunda saklar. Hakikatı kazarken,
ihtiyarsız dalalet başına düşer, hakikat zannederek kafasına giydiriyor."..Mesnevi-i
Nuriye……….. "Malumdur ki, insan, hasbelkader çok yollara süluk eder. Ve o
yolda çok musibet ve düşmanlara rast gelir. Bazen kurtulursa da bazen da
boğulur..." Mesnevi-i Nuriye……….Bu sistemsel planlı kaos kader tarafında
takdir edilmiş ve insan çıkış yolları yine bu plan içinde
gösterilmiştir…………Ümmet-i Muhammedini A.S.M bu noktada en sağlam istinad ve
hareket noktası Sünnet-i Seniye dairesidir…
…………Bu fakir Said, Eski Said’den çıkmaya çalıştığı bir
zamanda, rehbersizlikten ve nefs-i emmârenin gururundan gayet müthiş ve mânevî
bir fırtına içinde akıl ve kalbim hakaik içerisinde yuvarlandılar. Kâh
Süreyya’dan serâya, kâh serâdan Süreyya’ya kadar bir sukut ve suud içerisinde
çalkanıyorlardı.
İşte, o zaman müşahede ettim ki, Sünnet-i Seniyyenin
meseleleri, hattâ küçük âdâbları, gemilerde hatt-ı hareketi gösteren
kıblenâmeli birer pusula gibi, hadsiz zararlı, zulümatlı yollar içinde birer
düğme hükmünde görüyordum. Hem o seyahat-i ruhiyede, çok tazyikat altında,
gayet ağır yükler yüklenmiş bir vaziyette kendimi gördüğüm zamanda, Sünnet-i
Seniyyenin o vaziyete temas eden meselelerine ittibâ ettikçe, benim bütün
ağırlıklarımı alıyor gibi bir hiffet buluyordum. Bir teslimiyetle,
tereddütlerden ve vesveselerden, yani, “Acaba böyle hareket hak mıdır, maslahat
mıdır?” diye endişelerden kurtuluyordum. Ne vakit elimi çektiysem, bakıyordum,
tazyikat çok. Nereye gittikleri anlaşılmayan çok yollar var. Yük ağır, ben de
gayet âcizim. Nazarım da kısa, yol da zulümatlı. Ne vakit Sünnete yapışsam yol
aydınlaşıyor, selâmetli yol görünüyor, yük hafifleşiyor, tazyikat kalkıyor gibi
bir hâlet hissediyordum………. Lem’lar
………. Evet, Sünnet-i Seniyyeye ittibâ, mutlaka gayet
kıymettardır. Hususan bid’aların istilâsı zamanında Sünnet-i Seniyyeye ittibâ
etmek daha ziyade kıymettardır. Hususan fesâd-ı ümmet zamanında Sünnet-i
Seniyyenin küçük bir âdâbına mürâât etmek, ehemmiyetli bir takvâyı ve kuvvetli
bir imanı ihsas ediyor. Doğrudan doğruya Sünnete ittibâ etmek, Resul-i Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâmı hatıra getiriyor. O ihtardan, o hâtıra, bir huzur-u
İlâhi hâtırasına inkılâp eder. Hattâ en küçük bir muamelede, hattâ yemek, içmek
ve yatmak4 âdâbında Sünnet-i Seniyyeyi mürâât ettiği dakikada, o âdi muamele ve
o fıtrî amel, sevaplı bir ibadet ve şer’î bir hareket oluyor. Çünkü o âdi
hareketiyle Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma ittibâını düşünüyor ve
şeriatın bir edebi olduğunu tasavvur eder. Ve şeriat sahibi o olduğu hatırına
gelir. Ve ondan, Şâri-i Hakikî olan Cenâb-ı Hakka kalbi müteveccih olur. Bir
nevi huzur ve ibadet kazanır… Lem’lar
Evet Muhabbet-i Rabbaniyeye 2 yönlü mazhar olmak, yani hem
sevmek hem de sevilmek ( Vedud ismi tecellisiidir diyebiliriz) noktasında en
suhuletli ve emniyetli yol , Efendimizin ; İman, İslâm, Adat ve muamelat yolunu
takip etmekledir……….. “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da
sizi sevsin.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:31..Ayet-i Nur’undan da görüleceği gibi
muhabbete vusulün başka hiçbir yolu yoktur…………
Yâ Erhamerrâhimîn, bu Resul-i Ekremin (a.s.m.) hürmetine,
bizi onun şefaatine mazhar ve sünnetinin ittibaına muvaffak ve dâr-ı saadette
onun âl ve ashâbına komşu eyle! Âmin, âmin, âmin…..Şualar
Âmin, âmin, âmin
MUHABBET BAHSİNE BİR TETİMME:
Cenab-ı Hakkın gerek muhabbetine gerek maddi manevi
nimetleri, afiyet, şifa gibi muhtelif
ihsanlarına mazhar olmak , söz konusu niam-ı ilahiyeye muvafık olarak mukabele
etmekle ilgilidir. Mahrum kalmak ise , durumun iktiza ettiği uygun karşılığı
vermemeye bağlı olarak gelişen bir durumdur.
Bu konuyu 1-2 örnek ile fikre taşıyalım İnşâallah..
1’nci Örnek:
Esmâ-i Hüsnânın herbirisinin kendine mahsus öyle kudsî bir
cemâli var ki, birtek cilvesi koca bir âlemi ve hadsiz bir nev’i
güzelleştiriyor.
Birtek çiçekte bir ismin cilve-i cemâlini gördüğün gibi,
bahar dahi bir çiçektir.
Ve Cennet dahi görülmedik bir çiçektir.
Baharın tamamına BAKABİLİRSEN ve Cenneti iman gözüyle GÖREBİLİRSEN
BAK, GÖR, cemâl-i sermedînin derece-i haşmetini ANLA.
O GÜZELLİĞE KARŞI,
İMAN GÜZELLİĞİYLE ve
UBUDİYET CEMÂLİYLE MUKABELE ETSEN ÇOK GÜZEL BİR MAHLÛK
OLURSUN.
EĞER DALÂLETİN HADSİZ ÇİRKİNLİĞİYLE ve
İSYANIN MENFUR KUBHUYLA MUKABELE EDİP KARŞILASAN,
EN ÇİRKİN BİR MAHLÛK OLMAKLA BERABER, BÜTÜN GÜZEL MEVCUDATIN
MÂNEN MENFURLARI OLURSUN… Şualar
2’nci Örnek:
Evet, bu kâinatın Sâni-i Hayy-ı Kayyûmu,
BU KADAR HADSİZ ENVÂ-I NİMETİYLE KENDİNİ ZÎHAYATLARA
BİLDİRİP SEVDİRDİĞİNE MUKABİL, elbette zîhayatlardan o NİMETLERE KARŞI TEŞEKKÜR;
VE SEVDİRMESİNE MUKABİL SEVMELERİNİ;
ve kıymettar san’atlarına mukabil MEDH Ü SENÂ ETMELERİNİ;
ve EVÂMİR-İ RABBÂNÎSİNE KARŞI İTAAT VE UBUDİYETLE MUKABELE
ETMELERİNİ İSTER.. Lem’alar
3’ncü olarak mütemmim bir örnek daha ekleyelim………. Evet,
nasıl ki ŞÜKÜR NİMETİ ZİYADELEŞTİRİR; öyle de, ŞEKVÂ, HASTALIĞI, MUSİBETİ
TEZYİD EDER…… Lem’alar
Evet, karşımızdaki levhada meselenin hikmetli ciddiyeti
tahakkuk etmektedir.
Allah kendi , mükemmel Rububiyetine karşı, İlahi Hukuku
iktizası ile Ubudiyet-i külliye ile
mukabele istemektedir.
Vermiş olduğu nimet, karşıladığı ihtiyaçlar ve ihsan ettiği
maddi manevi sair nimetler ile yokluktan ahsen surette vücuda getirmek ile
sonsuz var oluşu takdir eden ve aslında mukabelesi mümkün olmayan hadsiz
inamına yönelik , hürmet, zerafet, nezaket, yâd, takdir, ilan ve teşhir gibi
sadakat ve itaate alamet olan karşılık vermeyi fıtraten emretmiş ve şer’an da
teklif içine derç etmiştir.
Hem bu muamelatın usul ve yollarını, Külli muarrif
vasıtalarıyla göstermiş ve öğretmiştir.
İnsan nasıl iktisaden hareket ettiğinde , hikmeten hem
sağlığını hem de kesesini koruyor ve berekete mazhar oluyor ise….. Hem nasıl ;
Lezâiz çağırdıkça “Sanki yedim” demeli. “Sanki yedim” düstur eden, bir mescidi
yemedi. HAŞİYE…. İstanbul‘da Sankiyedim namında bir mescid var. “Sanki yedim”
diyen adam, HEVESİNDEN KURTARDIĞI paralarla bina etmiş……..Lemaat……buyrulduğu
gibi; İnsanın nefs ve hevasından
kurtardığı muhabbet-i zatiye, Muhabbet-i İlahiyenin kalbinde inşa edilmesine
neden olabilir.
EVET , BURAYA EKLEYECEĞİMİZ BİR BAB İLE KONUYU BİRAZ DAHA
DETAYLANDIRALIM İNŞÂALLAH:
….. Bir cihet kaldı ki, en mühimi de odur ki: Ey nefis, sen
muhabbetini kendi nefsine sarf ediyorsun. Sen kendi nefsini kendine mâbud ve
mahbup yapıyorsun. Herşeyi nefsine feda ediyorsun. Adeta bir nevi rububiyet
veriyorsun. Halbuki muhabbetin sebebi ya kemâldir -zira kemâl zâtında sevilir-
yahut menfaattir, yahut lezzettir, veyahut hayriyettir; ya bunlar gibi bir
sebep tahtında muhabbet edilir.
Şimdi, ey nefis, birkaç Sözde kat’î ispat etmişiz ki, asıl
mahiyetin kusur, naks, fakr, aczden yoğrulmuştur ki; zulmet, karanlığın
derecesi nisbetinde nurun parlaklığını gösterdiği gibi, zıddiyet itibarıyla sen
onlarla Fâtır-ı Zülcelâlin kemâl, cemâl, kudret ve rahmetine âyinedarlık
ediyorsun.
Demek, ey nefis, nefsine muhabbet değil, belki adavet
etmelisin yahut acımalısın veyahut, mutmainne olduktan sonra, şefkat etmelisin.
Eğer nefsini seversen -çünkü senin nefsin lezzet ve menfaatin menşeidir; sen de
lezzet ve menfaatin zevkine meftunsun- o zerre hükmünde olan lezzet ve
menfaat-i nefsiyeyi nihayetsiz lezzet ve menfaatlere tercih etme. Yıldız böceği
gibi olma.
Çünkü o bütün ahbabını ve sevdiği eşyayı karanlığın
vahşetine gark eder, nefsinde bir lem’acıkla iktifa eder. Zira, nefsî olan
lezzet ve menfaatinle beraber, bütün alâkadar olduğun ve bütün menfaatleriyle
intifa ettiğin ve saadetleriyle mes’ut olduğun mevcudâtın ve bütün kâinatın
menfaatleri, nimetleri, iltifatına tâbi bir Mahbûb-u Ezelîyi sevmekliğin
lâzımdır tâ, hem kendinin, hem bütün onların saadetleriyle mütelezziz olasın,
hem kemâl-i mutlakın muhabbetinden aldığın nihayetsiz bir lezzeti alasın…
Sözler
…….. Nefsine muhabbet ise, ona acımak, terbiye etmek, zararlı
hevesattan men etmektir. O vakit nefis sana binmez, seni hevâsına esir etmez.
Belki sen nefsine binersin. Onu hevâya değil, hüdâya sevk edersin..Sözler
…….. Adâvet etmek istersen, kalbindeki adâvete adâvet et,
onun ref’ine çalış. Hem en ziyade sana zarar veren nefs-i emmârene ve hevâ-i
nefsine adâvet et, ıslahına çalış….İlâahir.
Demek ki, tezkiyesiz
bir nefis , tabi olunan bir heva, terbiye edilmemiş huzuzat ve kendine
olan bir düşkünlük, hem itimat ve müdafaa gibi pest haller ; insanın kemalatına
, muhabbetine, zerafetine , nezaketine mutlak mani olan , istidadını körelten,
manevi lezzetini kaçırmaya sebep olup, insanı ulvi zevklerden mahrum eder bir
durumdur.
ÖYLEYSE,
ÖNCELİKLE nefsimize itimat etmekten vaz geçmeliyiz.
Nefsimizi vazife ve mahiyetinden dışında kullanmamalıyız.
İrademizin onun isteklerini karşılamak için seferber
edip şımartmamalıyız.
hilkat hukukuna muhalif davranmak suretiyle onu isyana doğru sürüklememeliyiz.
Hakikatinde olmayan güç ve kuvvet zanlarına kapılmasına izin
vererek ,tekeffüller içine sokarak ona
zulüm etmemeliyiz.
“Karanlıklar içinde niyaz etti: ‘Senden başka ilâh yoktur.
Seni her türlü noksandan tenzih ederim. Gerçekten ben kendine zulmedenlerden
oldum.’” Enbiyâ Sûresi, 21:87.
İKİNCİ OLARAK:
Tahripkar hisler ortaya çıkartan ,rekabet,haset, gıybet gibi
menfi ve şeytani önermelere kulak asmayarak ,direkt ve dolaylı olarak
bozgunculuğa neden olabilecek durumlardan şiddetle içtinap etmeliyiz.
"İyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğü en güzel bir
şekilde sav. Bir de bakarsın ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse sanki
sıcak bir dost oluvermiştir." (Fussilet,34)
"Ey Allahım! Senin rahmetini umuyorum, beni göz açıp
kapayıncaya kadar (da olsa) nefsimle başbaşa bırakma. Halimi tümüyle düzelt,
Senden başka ilâh yoktur." (Hz.Muhammed
A.S.M )
ÜÇÜNCÜ OLARAK:
Kendini bir şey zannetme, tevazudan uzaklaşma, itibar
peşinde gitme, ilgi ve hürmet bekleme gibi desise-i şeytaniye dürtüleriyle hareket etmekten çekinmeli ve Allah’a
sığınmalıyız….. “Şeytan seni dürtükleyecek olursa Allah’a sığın. Doğrusu o,
işitendir, bilendir.” [Fussılet sûresi …… Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm……
DÖRDÜNCÜ OLARAK,
Haddimizi bilip, hakkımız olmayan şeylere talip olmamalı,
şekva ve şikayeten uzak durmalı, şükre ve istiğfara yaklaşarak amelde denge
noktamızı korumalı, yaptığımız hatalarda ısrar etmemeli, vefalı olmalı, sadakat
ve dinde sebat göstermeli ve nefsimizi şımartacak esbaptan tecerrüt
etmeliyiz……..Allahümme İhdinas sırâtel
mustakîm. Âmin
BEŞİNCİ OLARAK,
İLME talip , hakikate naşir, ahlak-i aliye ile makbul bir mahiyet kesbedip;
uhuvvet,tesanüd,ciddiyet, muhabbet , irtibat,sadakat,gayret gibi yüksek hasletlere sahip talebe-i nur vasıfları
muttasıf olarak Üstadımızın : " Yâ
Rabbî! Bunları kıyamete kadar Risale-i Nur kisvesinde hakaik-i imaniye ve
esrar-ı Kur'âniye ile kemâl-i ferah ve sevinçle meşgul eyle. Âmin. .duasına
mazhar olacak bir vaziyet almaya çalışmalıyız.
Yukarıda arz edilen ameli ve ahlaki dairenin muhteviyatına
uygun hareket edilmesi Muhabbet-i İlahiyenin celbine vesile olacaktır
İnşâallah.
Hülasa, Hadise;
sevilmeye layık sıfatlar ile teklife tahakkuk eden durumlara karşı
gerçekleştirilen mukabele ve muamelata
terettüp etmesini umduğumuz MUHABBET-İ İLAHİYEYE YE mahzariyet için bir
vaziyet-i marziye almaktan ibarettir..Diyebiliriz………
…
UBUDİYET-İ SÜBHANİYE HAKKINDA:
Ubudiyet; sözlük anlamı itibariyle ve genel manası ile
Allah’a karşı kulluk ve itaat demektir.
Ancak ubudiyet , ibadetten biraz farklı bir konuma sahiptir.
İBADET; Allah’ın
emirlerine hürmetle itaat ,nehiylerinden saygı ve sevgiyle içtinap etmek ile rızasını ummak noktasında
kulluğun abdiyet yönünü ifade ederken ..UBUDİYET ise , O’dan
gelen her şeye razı olmak, kulluk bilincini tüm hayatına yaymak, farz ve nafile ibadetlerle kazanılan ahlaki
ve manevi hal ve değerleri koruyarak,
her açıdan Allah’a layık bir kul olmanın şuuru ile hareket etmek demektir.
Bir başka açıdan ise İbadet;
avam-ı mü’minin sülûku iken , Ubudiyet ise , müşade ile, göz ile görmüş
gibi kesin bir inanç ve bağlılık ile
ehl-i havas ‘ın sülûkudur.
Bu konuya açıklık getirecek bir bölüm paylaşalım İnşâallah:
……. Hem meselâ, “İşte kurtuluşa erenler onlardır.” Bakara
Sûresi, 2:5. da bir sükût var, bir ıtlak var. Neye zafer bulacaklarını tayin
etmemiş, tâ herkes istediğini içinde bulabilsin. Sözü az söyler, tâ uzun olsun.
·
Çünkü, bir kısım muhatabın maksadı ateşten
kurtulmaktır.
·
Bir kısmı yalnız Cenneti düşünür.
·
Bir kısım, saadet-i ebediyeyi arzu eder.
·
Bir kısım, yalnız rıza-i İlâhîyi rica eder.
·
Bir kısım, rüyet-i İlâhiyeyi gaye-i emel bilir.
Ve hâkezâ, bunun gibi pek çok yerlerde, Kur’ân sözü mutlak
bırakır, tâ âmm olsun. Hazfeder, tâ çok mânâları ifade etsin. Kısa keser, tâ
herkesin hissesi bulunsun. İşte, “ el muflihun” , neye felâh bulacaklarını
tayin etmiyor. Güya o sükûtla der:
·
Ey Müslümanlar, müjde size!
·
Ey müttakî, sen Cehennemden felâh bulursun.
·
Ey salih, sen Cennete felâh bulursun.
·
Ey ârif, sen rıza-i İlâhîye nail olursun.
·
Ey âşık, sen rüyete mazhar olursun…..Ve
hâkezâ... Sözler
El hasıl , Ubudiyet bu mahiyetiyle; kendini Allah’a adamış, ondan başka bir şeye
itaat etmeyen, nefsine karşı baş kaldırmış, başkaların kasavetli korkusundan
kurtulup, marifet ve muhabbetle rahmet –inayet dairesini bulmuş, malikinin
hatırından başka kimsenin hatırını yüksek tutmamış, her vesile ile onun rızası
ve hareketiyle onun hoşnutluğunu kast ve irade etmiş, nefsi ile arslanlar gibi
mücahede etmiş, seyyidi neyi sevmişse
onu sevmiş , sultanı neyi sevmemiş ise onun belalı sevgisinden korunmuş, Rabbi
Keriminin Habibi (A.S.M ) ,ibadının muallim-i ekberi ( S.A.V) izinde titiz ve temiz olarak
yürümeye azm etmiş kulların mazhar olduğu bir makbuliyet ve kabul dairesidir.
……….
UBUDİYET-İ SÜBHANİYE
içinde geçen SÜBHAN esması, Lugat anlamıyla; “Her türlü kusurdan, noksandan, beşerî
nitelik ve zaaflardan uzak olan” anlamında Allah’ın isimlerindendir:
Kuvvetli vird ve tesbihlerin içindedir. Ubudiyet ve uluhiyet
denizlerini bir birinden ayıran bir münezzeh tecelli , tüm kusur, acz ve
noksanlıktan beri olan bir nur’u hakikattir.
………. "Sübhânallah kelime-i kudsiyesi ise, Cenâb-ı Hakkı
şerikten, kusurdan, noksaniyetten, zulümden, aczden, merhametsizlikten,
ihtiyaçtan ve aldatmaktan ve kemal ve cemal ve celâline muhalif olan bütün
kusurattan takdis ve tenzih etmek mânâsıyla, saadet-i ebediyeyi ve celâl ve
cemâl ve kemâl-i saltanatının haşmetine medar olan dâr-ı âhireti ve ondaki
Cenneti ihtar edip delâlet ve işaret eder….Şualar
……… "Sübhanallah ve elhamdülillah cümleleri, Cenab-ı
Hakk'ı celal ve cemal sıfatlarıyla zımnen tavsif ediyorlar. Celal sıfatını
tazammun eden sübhanallah, abdin ve mahlukun Allah'dan baid olduklarına
nazırdır. Cemal sıfatını içine alan elhamdülillah, Cenab-ı Hakk'ın rahmetiyle
abde ve mahlukata karib olduğuna işarettir."
………"Meselâ: Biri kurb, diğeri bu'd olmak üzere bize
nâzır şemsin iki ciheti vardır. Kurb cihetiyle hararet ve ziyayı veriyor. Bu'd
cihetiyle, insanların mazarratlarından tâhir ve sâfi kalıyor. Bu itibarla
insan, şemse karşı yalnız kabil olabilir, fâil ve müessir olamaz. Kezâlik,
bilâteşbih, Cenab-ı Hak rahmetiyle bize karib olduğu cihetle Ona hamdediyoruz.
Biz Ondan uzak olduğumuz cihetle Onu tesbih ediyoruz."…Mesnevi-i Nuriye
El Hasıl, UBUDİYET-İ SÜBHANİYE: kulun bütün noksan
sıfatlardan ve her türlü kusursuz münezzeh ve mukaddes olan Allah’a karşı
kulluk vazifesini; tahkiki iman, hakiki marifet , samimi muhabbet , şuurlu
itaat, uluhiyet ve rububiyetinden razı
bir şekilde ifa etmesi demektir.
“ŞU KÂİNATTAN MAKSAD-I ÂLÂ, *TEZAHÜR-Ü RUBUBİYETE* KARŞI,
*UBUDİYET-İ KÜLLÎYE-İ İNSANİYEDİR*.” (Sözler)
Bu manayı ders veren bir bölümle hatmediyoruz İnşâallah:
……… "Binâenaleyh, rahmetiyle kurbüne bakarken hamdet.
Ondan baid olduğuna bakarken tesbih et. Fakat her iki makamı karıştırma. Ve her
iki nazarı birleştirme ki, hak ve istikamet mültebis olmasın. Lâkin iltibas ve
mezc olmadığı takdirde her iki makamı ve her iki nazarı hem tebdil, hem cem'
edebilirsin. Evet, 'Sübhanallâhi ve bihamdihi' her iki makamı cem'eden bir
cümledir."…. Mesnevi-i Nuriye
HAŞİYE:
Dersin son kelimesi, MARZİYAT-I RAHMANİYE: yarattıklarına karşı sonsuz merhametiyle
lütuf ve ihsanda bulunan ve bu yönüyle Rahman olan Allah’ın kullarından kabul
ettiği ve razı olduğu şeylerdir.
Ders Yapılan Metnin tamamı:
……….. “ Hayat-ı kalbî ve ruhîye medar olan MARİFET-İ İLAHÎYE
ve MUHABBET-İ RABBANİYE ve UBUDİYET-İ SÜBHANİYE ve MARZİYAT-I RAHMANİYE
cihetiyle bu dünyadaki fâni ömür, bâki bir ömrü tazammun eder ve ebedî ve bâki
bir ömrü intac eder ve bâki ve lâyemut bir ömür hükmüne geçer*. ” Lem’alar,
Üçüncü Lem'a
Selâm ve Dua
Rabbimiz Rahmet ve inayetinden mahrum eylemesin ….. Âmin
Vesselâm