9.1.26

Mütalaa Ders notları 43: MARİFET-İ İLAHÎYE ve MUHABBET-İ RABBANİYE ve UBUDİYET-İ SÜBHANİYE ve MARZİYAT-I RAHMANİYE

“ Hayat-ı kalbî ve ruhîye medar olan MARİFET-İ İLAHÎYE ve MUHABBET-İ RABBANİYE ve UBUDİYET-İ SÜBHANİYE ve MARZİYAT-I RAHMANİYE cihetiyle bu dünyadaki fâni ömür, bâki bir ömrü tazammun eder ve ebedî ve bâki bir ömrü intac eder ve bâki ve lâyemut bir ömür hükmüne geçer*. ” Lem’alar, Üçüncü Lem'a

 

Marifet-İ İlahîye: Lugat manasıyla; Allah C.C’ün  sıfatları, fiilleri, isimleri ve tecellileri hakkında ilmi ve mânevî deneyimler ile  doğrudan elde edilen Allah’ı tanıma bilgisi anlamına gelmektedir.

 

Marifetullah ,illet-i hakikiyesi itibariyle, Marziyat-ı Rabbaniye dairesi içinde Murad-ı İlahiyedir.

 

Bu durum Hadis-i Kudside şöyle beyan edilmiştir. “Ben gizli bir hazine idim. Bilinmek istedim, mahlukatı yarattım.”

 

Bilinmek muradı, hikmet dairesine; nübüvvet, kitap, kainat, hadisat, hilkat, tasarruf, icad, sevk ve idare şeklinde , istidat, akıl,nakil ,ilim ,talim idrak, iz’an, irşad ve ilham  saikiyle kendini bildirmek suretiyle tezahür etmiştir.

 

“Ben sizin rabbiniz değil miyim?” (el-A‘râf 7/172)

 

Ve insan vazife-i fıtrat itibariyle ve istidatında bulunan cihazat cihetiyle marifetullah ile mükelleftir.

 

……….Diğeri, emr-i tekvînîdir ki, fıtrî kanunlarla âdetullahın tazammun ettiği emirlerdir. Meselâ, ilmin i’tâsı, mânen ameli emrediyor; zekânın i’tâsı, ilmi emrediyor; istidadın bulunması, zekâyı; AKLIN VERİLMESİ, MARİFETULLAHI; kudretin verilmesi, çalışmayı; cesaretin verilmesi, cihadı mânen ve tekvînen emrediyor. İşârâtü'l-İ'câz

 

Bu mükellefiyet insanda bulunan iki hassayı  şuurlu bir şekilde teklif sahasına davet eder.

 

Bunlardan biri , razı olma ve seçme duygusunun karşılığı olan ihtiyar’dır. ( Çünkü;  İman ise, aklın ihtiyariyledir. Mektubat)

Diğeri ise ilimdir.Mahiyet ve istidat itibarıyla herşey ilme bağlıdır. Ve bütün ulûm-u hakikiyenin esası ve madeni ve nuru ve ruhu marifetullahtır ve onun üssü’l-esası da (hakiki ve sağlam temeli)  iman-ı billâhtır…. Sözler

 

Hülâsa: İnsan, ebed için yaratılmıştır. Onun hakikî lezzetleri, ancak marifetullah, muhabbetullah, ilim gibi umur-u ebediyededir… İşaratü'l-İ'caz

 

İ’lem eyyühe’l-aziz! Dünyanın lezzetleri, zevkleri ve ziynetleri, Hâlıkımızı, Mâlikimizi ve Mevlâmızı bilmediğimiz takdirde Cennet olsa bile Cehennemdir. Evet, öyle gördüm ve öyle de zevk ettim. Bilhassa, şefkatin ateşini söndürecek mârifetullahtan başka birşey var mıdır? Evet, marifetullah olduktan sonra, dünya lezzetlerine iştiha olmadığı gibi, Cennete bile iştiyak geri kalır. Mesnevi-i Nuriye

 

Bu noktaya kadar Marifetullah-ı İlahiyeyi  tazammun eden esasata hülasaten dikkat çekildi. Şimdi ise Marifetullahı elde edebilmek veya mazhar olabilme nimetine matuf bazı hususlara nazar gezdirelim:

 

Marifetullah hakkında ibare izahatı ve mahiyet tanımlamasında her ne kadar mutabakat görünse de muvaffakiyet şatlarının yerine getirilmesi, ona uygun vaziyet alınmasının düstur ve hareketleri çeşitli nitelik formuna sahiptir. Çünkü Marifetullah Allah’ a ait özel bilgidir. İstifade zorla elde edilmez.  Bu nimete mazhar olmanın bir edep ve talep estetiği vardır. Yani ihtiyar ve iradenin kullanılması  şart iken  , nimete vasıl olma esnasında terki vaciptir.

 

Meselâ: Vakta ki, ene, vazifesini şu suretle ifa etti; vahid-i kıyasî olan mevhum rububiyetini ve farazî mâlikiyetini terk eder . “Mülk Ona, hamd Ona, hüküm Ona aittir; siz de Ona döndürüleceksiniz” der, hakikî ubûdiyetini takınır, makam-ı ahsen-i takvime çıkar..Sözler

 

BU BAĞLAMDA MARİFET YASASININ MANEVİ OLAN İŞLEYİŞİNE BİR ÖRNEK OLARAK AŞAĞIDA Kİ DERSİ VEREBİLİRİZ.

 

Cenâb-ı Hakkın nur-u marifetine yetişmek ve bakmak ve âyât ve şahitlerin âyinelerinde cilvelerini görmek ve berâhin ve deliller mesâmâtıyla temâşâ etmek iktiza ediyor ki, senin üstünden geçen, kalbine gelen ve aklına görünen herbir nuru tenkit parmaklarıyla yoklama ve tereddüt eliyle tenkit etme.

 

Sana ışıklanan bir nuru tutmak için elini uzatma. Belki gaflet esbabından tecerrüd et, onlara müteveccih ol, dur. Çünkü, ben müşahede ettim ki, marifetullahın şahitleri, burhanları üç çeşittir:

 

Bir kısmı su gibidir. Görünür, hissedilir, lâkin parmaklarla tutulmaz. Bu kısımda hayalâttan tecerrüd etmek, külliyetle ona dalmak gerektir. Tenkit parmaklarıyla tecessüs edilmez; edilse akar, kaçar. O âb-ı hayat, parmağı mekân ittihaz etmez.

 

İkinci kısım, hava gibidir. Hissedilir, fakat ne görünür, ne de tutulur. Ona karşı sen, yüzün, ağzın, ruhunla o rahmet nesîmine karşı teveccüh et, kendini mukabil tut. Tenkit elini uzatma, tutamazsın. Ruhunla teneffüs et. Tereddüt eliyle baksan, tenkitle el atsan, o yürür, gider. Senin elini mesken ittihaz etmez, ona razı olmaz.

 

Üçüncü kısım ise, nur gibidir. Görünür, fakat ne hissedilir, ne de tutulur. Öyleyse, sen kalbinin gözüyle, ruhunun nazarıyla kendini ona mukabil tut ve gözünü ona tevcih et, bekle. Belki kendi kendine gelir. Çünkü nur, elle tutulmaz, parmaklarla avlanmaz. Belki o nur ancak basiret nuruyla avlanır. Eğer haris ve maddî elini uzatsan ve maddî mizanlarla tartsan, sönmese de gizlenir. Çünkü öyle nur, maddîde hapse razı olmadığı gibi, kayda giremez, kesîfi kendine mâlik ve seyyid kabul etmez….Lem’alar

 

Bu derse  Özel Haşiyeler:

 

1-      Allah hakkında mârifet sahibi olmanın biricik yolu insanın O’nun hakkında mârifet sahibi olmaktan âciz olduğunu idrak etmesidir. Hz. Ebû Bekir (R.A )

 

2-      İnsan, kendi hakikatini dahi idrak etmekten âciz iken, herşeyden önce var olan ve herşeyi ceberutiyet-i mutlaka ile hükmü altında tutan Zâtı nasıl idrak edebilir? O Cebbâr-ı Zîkıdem ki, herşeyi ilk olarak yoktan yaratmış ve inşa etmiştir; sonradan var olup can bulanlar Onu nasıl idrak etsin?” İmam-ı Ali  (R.A)

 

 

3-      Marifetullah Allah’ın kulunun kalbine attığı bir nurla kulun daha önce isimlerini bildiği şeyleri açık seçik görmesidir.” İmam-ı Gazali (K.S)

 

4-      Allah’ı Allah’la, O’ndan başkasını da O’nun nuru ile tanıdım.. İmam-ı Ali  (R.A)

 

 

5-      Allah kendisini kime tanıtırsa O’nu ancak o tanır. Cüneyd-i Bağdâdî  (K.S)

 

6-      Kur’an’ın gerçek olduğu kendileri için apaçık belli oluncaya kadar onlara çevrelerinde ve kendilerinde bulunan kanıtlarımızı hep göstereceğiz. (Fussılet 41/53).

 

 

YİNE BU MEYANDA İHTİYAR VE İRADEYİ  VAZİFE VE  TEKLİF HİKMETİYLE  VE MARİFET YÖNÜ ÖRNEKLENDİRECEK OLURSAK ;

 

Ey gafil nefsim! Senin HAYATININ GAYESİNİ ve HAYATININ MAHİYETİNİ, hem HAYATININ SURETİNİ, hem HAYATININ SIRR-I HAKİKATİNİ, hem HAYATININ KEMÂL-İ SAADETİNİ bir derece anlamak İSTERSEN, bak. Senin hayatının gayelerinin icmâli dokuz emirdir.

 

Birincisi şudur ki: Senin vücudunda konulan DUYGULAR TERAZİLERİYLE, RAHMET-İ İLÂHİYENİN HAZİNELERİNDE İDDİHAR EDİLEN NİMETLERİ TARTMAKTIR VE KÜLLÎ ŞÜKRETMEKTİR.

 

İkincisi: Senin fıtratında vaz edilen cihazatın anahtarlarıyla esmâ-i kudsiye-i İlâhiyenin gizli definelerini açmaktır, Zât-ı Akdesi o esmâ ile TANIMAKTIR.

 

Üçüncüsü: Şu teşhirgâh-ı dünyada, mahlûkat nazarında, esmâ-i İlâhiyenin sana taktıkları garip san’atlarını ve lâtif cilvelerini BİLEREK hayatınla teşhir ve izhar etmektir.

 

Dördüncüsü: LİSAN-I HÂL VE KALİNLE Hâlıkının dergâh-ı rububiyetine ubûdiyetini İLÂN etmektir.

 

Beşincisi: Nasıl bir asker, padişahından aldığı türlü türlü nişanları resmî vakitlerde takıp padişahın nazarında görünmekle onun iltifâtât-ı âsârını gösterdiği gibi, sen dahi esmâ-i İlâhiyenin cilvelerinin sana verdikleri letâif-i insaniye murassaâtıyla BİLEREK SÜSLENİP o Şâhid-i Ezelînin nazar-ı şuhud ve işhâdına görünmektir.

 

Altıncısı: Zevilhayat olanların, tezahürât-ı hayatiye denilen, Hâlıklarına tahiyyâtları; ve rumûzât-ı hayatiye denilen, Sânilerine tesbihatları; ve semerat ve gayât-ı hayatiye denilen, Vâhibü’l-Hayata arz-ı ubûdiyetlerini BİLEREK MÜŞAHEDE ETMEK, TEFEKKÜRLE GÖRÜP ŞEHADETLE GÖSTERMEKTİR.

 

Yedincisi: Senin hayatına verilen cüz’î ilim ve kudret ve irade gibi sıfat ve hallerinden küçük nümunelerini vahid-i kıyasî ittihaz ile, Hâlık-ı Zülcelâlin sıfât-ı mutlakasını ve şuûn-u mukaddesesini o ÖLÇÜLERLE BİLMEKTİR. Meselâ, sen cüz’î iktidarın ve cüz’î ilmin ve cüz’î iradenle bu haneyi muntazam yaptığından, şu kasr-ı âlemin senin hanenden büyüklüğü derecesinde şu âlemin ustasını o nisbette KADÎR, ALÎM, HAKÎM, MÜDEBBİR BİLMEK LÂZIMDIR.

 

Sekizincisi: Şu âlemdeki mevcudatın herbiri kendine mahsus bir dille Hâlıkının vahdâniyetine ve Sâniinin rububiyetine dair mânevî sözlerini FEHMETMEKTİR.

 

Dokuzuncusu: Acz ve zaafın, fakr ve ihtiyacın ölçüsüyle kudret-i İlâhiye ve gınâ-yı Rabbâniyenin derecât-ı tecelliyâtını ANLAMAKTIR. Nasıl ki açlığın dereceleri nisbetinde ve ihtiyacın envâı miktarınca taamın lezzeti ve derecatı ve çeşitleri anlaşılır. Onun gibi, sen de nihayetsiz aczin ve fakrınla, nihayetsiz kudret ve gınâ-yı İlâhiyenin derecatını FEHMETMELİSİN…. Sözler

 

Hem bununla birlikte:

 

NEFSİNİ BİLEN KİMSENİN RABBİNİ BİLİR  Hadisi-i Şerif’in esası ve esrarın mazhariyeti noktasında Üstad  kendine atfen dikkat çektiği bir ifadesinde:

 

Her mü’min gibi benim hüviyet-i şahsiyemi ve mahiyet-i insaniyemi anlamak isteyenler ve benim gibi olmak arzu edenler, حَسْبُنَا’daki نَا cemiyetinde bulunan ene’nin, yani nefsimin tefsirine baksınlar.

 

Ehemmiyetsiz, hakir ve fakir görünen vücudum -her mü’minin vücudu gibi- neymiş, hayat neymiş, insaniyet neymiş, İslâmiyet neymiş, iman-ı tahkikî neymiş, marifetullah neymiş, muhabbet nasıl olacakmış, anlasınlar, dersini alsınlar.  Lem’alar… Demiştir.

 

Yani insan nefsinin sıfatlarında ârif olmadıkça rabbinin sıfatlarını idrak edemez. Çünkü: İNSAN ÖYLE BİR NÜSHA-İ CÂMİADIR Kİ, CENÂB-I HAK, BÜTÜN ESMÂSINI, İNSANIN NEFSİYLE İNSANA İHSAS EDİYOR… Sözler

 

YİNE BU MANAYA MÜTEMMİN OLARAK FİİL VE TERETTÜP NOKTASINDAKİ PENCEREYE BAKARSAK:

 

"Eğer insan, maddi ve manevi her bir uzvunu Allah'ın emrettiği yere sarf etmekle hamdin şubelerinden olan şükr-ü örfîyi îfa ve şeriate imtisal ederse, insanın cevherinde vedîa bırakılan o örneklerin her birisi, kendi âlemine bir pencere olur. İnsan, o pencereden, o âleme bakar ve o âleme tecelli eden sıfatla o âlemden tezahür eden isme bir mir'at ve bir ayna olur."

 

"O vakit insan, ruhuyla, cismiyle âlem-i şehadet ve âlem-i gayba bir hülasa olur ve her iki âleme tecelli eden, insana da tecelli eder. İşte bu cihetle, insan, sıfat-ı kemaliye-i İlahiyeye hem mazhar olur, hem muzhir olur. .. İşârâtü'l-İ'câz……….  Şeklinde ifade edilmiş mühim bir düstur ve hakikati müşahade edebiliriz………..

 

Evet, şimdilik konuyu Marifet-i İlahiye sadedinde burada bırakalım.

Diğer hususlara ise İnşâallah daha sonra devam ederiz..veeselâm

 

………………….

 

 

Muhabbet-İ Rabbaniye: Sözlük anlamıyla 2 ayrı manayı tanımlayan bir hasiyete sahiptir.

 

Bunlardan birincisi: Her şeyi Rububiyet ile  terbiye eden Allah'ın mahlukatını sevmesi.


İkincisi ise :  Kulun Allah’a yönelik iman ve marifetine bağlı olarak kalbinde hasıl olan ilahi sevgidir.

 

Bu iki mananın Risale-i Nurda istimal edildiği şekli gösteren 2 örnek:

 

1- Nev-i insanda, hususan yüksek tabakasında, meslekleri ayrı ayrı hadsiz zâtlarda, gayet esaslı bir surette bulunan şedit bir aşk-ı lâhutî ve kuvvetli bir MUHABBET-İ RABBÂNİYE, ( kulun Allah’ı sevmesi) bilbedahe misilsiz bir cemâle işaret, belki şehadet eder…. Şualar

 

2- Hem o melek, cin ve beşerin seyyidi olan zât, şu kâinat ağacının en münevver ve mükemmel meyvesi ve rahmet-i İlâhiyenin timsali ve MUHABBET-İ RABBÂNİYENİN ( Allah’ın kulunu sevmesi)  misali ve Hakkın en münevver burhanı ve hakikatin en parlak sirâcı ve tılsım-ı kâinatın miftahı ve muammâ-yı hilkatin keşşafı ve hikmet-i âlemin şârihi ve saltanat-ı İlâhiyenin dellâlı ve mehâsin-i san'at-ı Rabbâniyenin vassâfı; ve câmiiyet-i istidat cihetiyle, o zât mevcudattaki kemâlâtın en mükemmel enmuzecidir…..Mektubat

 

Bizim dersimiz kulun Rabbini sevmesi manası üzerinden ele alınacaktır. Daha sonra mütemmin olarak Allah’ın kulunu sevmesi konusuna değinilecektir.

 

Bu noktada söz konusu kelimelerin sözlük anlamlarından sonra ,muhtevi olduğu MANAVİ anlamlara nazar etmek lazımdır ki, her iki yönden de muhabbetin tezahürü hakkında sebep ve illet hakikati idrakimize yaklaşmış olsun.

 

Önce ele alacağımız sıfat Rabubiyettir. Rububiyet ; Allah’ın eşyanın ( her şeyin) yaratılmadan evvelki mahiyetlerin hasiyetlerinin ilm-i ilahiyedeki ; tasarım, işlevsellik, plan, program  ve proje durumu gibi hakikatleri, irade ve kudret sıfatları ile tedbir ve terbiyesinin melekut veçhi elinde olması ile birlikte, vücuda gelmeleri ile birlikte gelişim, yaşama ve var oluşlarına dair taalluk eden ihtiyaçlarının karşılanmasını, düzene koyulmasını , ihsan ve nimetlerin,devam ve afiyetlerin sürüdürebilirliğini deruhte eden mülk cihetindeki mutasarrıf, seyyid, malik olan Allah’ın bu meyandaki Rab sıfatının Rububiyet olarak tecellisidir. Her varlık onun bu sıfat ve tecellisinden medet alır…

 

…….. Birisi var, onun hâtırât-ı kalb ini işitir, herşeye eli yetişir, herbir arzusunu yerine getirebilir, aczine merhamet eder, fakrına medet eder….Sözler

 

…... Sizin âzâlarınız içinde en kıymettar göz ve kulaklarınızın mâliki kimdir? Hangi destgâh ve dükkândan aldınız? Bu lâtif, kıymettar göz ve kulağı verecek ancak Rabbinizdir. Sizi icad edip terbiye eden Odur ki; bunları size vermiştir. Öyle ise yalnız Rab Odur. Mâbud da O olabilir….Sözler

 

……. Bu azîm kâinatı bir saray gibi, bir şehir gibi, kemâl-i intizamla idare edip tedbirini gören, Allah’tan başka kim olabilir? Madem Allah’tan başka olamaz. Koca kâinatı bütün ecrâmıyla gayet kolay idare eden kudret o derece kusursuz, nihayetsizdir ki, hiçbir şerik ve iştirake ve muavenet ve yardıma ihtiyacı olamaz. Koca kâinatı idare eden, küçük mahlûkatı başka ellere bırakmaz…. Sözler

 

Bu meyanda takdir ettiği hayat, koymuş olduğu kanunlar, işleyiş yasaları, nefiy ve emirler, talim ve terbiye düsturları gibi teklif unsurlarına karşı , hikmet noktasında idrak, ubudiyet noktasında itaat ile mukabele etmek bir vazife-i fıtrattır.

 

……Madem Onun rububiyetine razıyız; o rububiyeti noktasında verdiği şeye rıza lâzım.…İem’alar

 

……..Demek ki, insanın vazife-i fıtriyesi, taallümle tekemmüldür, dua ile ubûdiyettir. Yani, “Kimin merhametiyle böyle hakîmâne idare olunuyorum? Kimin keremiyle böyle müşfikane terbiye olunuyorum? Nasıl birisinin lütuflarıyla böyle nazeninâne besleniyorum ve idare ediliyorum?” bilmektir….Sözler

 

Yani insan Allah’ a ait olduğunu bilmekle, onu TANIYIP ( Marifetullah) ona iman etmiş olmakla ( İman-ı billah)  , emir ve rıza dairesinde işlemekle , aklen ve kalben ve de ruhen öyle bir hoşnutluk, emniyet ve  seyidinin izzetinden ihsan edilmiş bir feyz-ı  nur  ile öyle bir şeref hisseder ki;  bu duygu cem-i manasıyla Muhabbet-i Rabbaniyenin ( Muhabbetullah) tuluuna mehaz olur.

 

……….İşte bu sırra binaendir ki, umum merâtib-i velâyette marifetullahtan gelen muhabbet, en mühim maya ve iksirdir. Mektubat

 

………Kat’iyen bil ki, hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi, iman-ı billâhtır. Ve insaniyetin en âli mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billâh içindeki marifetullahtır. Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır. Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en sâfi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir.

 

Evet, bütün hakikî saadet ve hâlis sürur ve şirin nimet ve sâfi lezzet, elbette marifetullah ve muhabbetullahtadır. Onlar, onsuz olamaz. Cenâb-ı Hakkı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envâra, esrara, ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır. Onu hakikî tanımayan, sevmeyen, nihayetsiz şekavete, âlâma ve evhama mânen ve maddeten müptelâ olur.

 

Evet, şu perişan dünyada, âvâre nev-i beşer içinde, semeresiz bir hayatta, sahipsiz, hâmisiz bir surette, âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder?

 

İşte bu âvâre nev-i beşer içinde, bu perişan, fâni dünyada, insan sahibini tanımazsa, mâlikini bulmazsa, ne kadar biçare sergerdan olduğunu herkes anlar. Eğer sahibini bulsa, mâlikini tanısa, o vakit rahmetine iltica eder, kudretine istinad eder. O vahşetgâh dünya, bir tenezzühgâha döner ve bir ticaretgâh olur……Mektubat

 

Evet,

 

“Kim ‘Allah’ı rab, İslam’ı din, Muhammed’i peygamber olarak kabul ettim.’ derse, cennet ona vacip olur/cennete girmeyi hak eder.”.Hz. Muhammed A.S.M

 

“ Biz, Rab olarak Allah’a, din olarak İslam’a, peygamber olarak Muhammed’e razı olduk.”.. Hz. Ömer R.A

 

"Ey gözleri sağlam ve kalbleri kör olmayan insanlar! Bakınız, insan âleminde iki daire ve iki levha vardır:

 

Birinci daire: rububiyet dairesidir.

 

İkinci daire: ubudiyet dairesidir.

 

Birinci levha: hüsn-ü san'attır.

 

İkinci levha ise: tefekkür ve istihsandır.

 

"Bu iki daireyle iki levha arasındaki münasebete bakınız ki, ubudiyet dairesi bütün kuvvetiyle rububiyet dairesi hesabına çalışıyor. Tefekkür, teşekkür, istihsan levhası da bütün işaretleriyle hüsn-ü san'at ve nimet levhasına bakıyor. "Mesnevi-i Nuriye

 

…………Yani, muhabbet-i İlâhiyenin tecellîsinde ve o şarâb-ı muhabbetten, herkes istidadına göre mesttir. Malûmdur ki, her kalb, kendine ihsan edeni sever ve hakikî kemâle muhabbet eder ve ulvî cemâle meftun olur. Kendiyle beraber sevdiği ve şefkat ettiği zâtlara dahi ihsan edeni daha pek çok sever.

 

Acaba, sabıkan beyan ettiğimiz gibi, herbir isminde binler ihsan defineleri bulunan ve bütün sevdiklerimizi ihsânâtıyla mes’ud eden ve binler kemâlâtın menbaı olan ve binler tabakat-ı cemâlin medarı olan bin bir esmâsının müsemmâsı olan Cemîl-i Zülcelâl, Mahbub-u Zülkemâl ne derece aşk ve muhabbete lâyık olduğu ve bütün kâinat Onun muhabbetiyle mest ve sergerdan olmasının şayeste bulunduğu anlaşılmaz mı?

 

İşte şu sırdandır ki, Vedûd ismine mazhar bir kısım evliya, “Cenneti istemiyoruz. Bir lem’a-i muhabbet-i İlâhiye ebeden bize kâfidir” demişler.

 

Hem ondandır ki, hadiste geldiği gibi, “Cennette bir dakika rüyet-i cemâl-i İlâhî, bütün Cennet lezâizine fâiktir.”

 

İşte şu nihayetsiz kemâlât-ı muhabbet, vâhidiyet ve ehadiyet dairesinde, Zât-ı Zülcelâlin kendi esmâ ve mahlûkatıyla hâsıl olur. Demek, o daire haricinde tevehhüm olunan kemâlât, kemâlât değildir…. Sözler

 

………..

 

Derya olunca nefes,

Pârelenince kafes,

Tâ kesilince bu ses,

Çağırırım: Yâ Hak, yâ Mevcud, yâ Hayy, yâ Mâbud,

Yâ Hakîm, yâ Maksud, yâ Rahîm, yâ Vedûd!....Mektubat

 

ŞİMDİ ALLAH TARAFINDAN SEVİLME MANASINA MATUF OLARAK MUHABBET-İ RABBANİYEYE BAKMAYA ÇALIŞALIM İNŞÂLLAH.

 

Konu bu meyanda fazla uzatmadan hulasa ve tam muvafık olan veçhi ile ele alırsak, karşımıza ilk çıkan ayet:

 

De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin.” Âl-i İmrân Sûresi….Ayetidir.

 

Ders olarak ise :

 

Şu âyet diyor ki: “Allah’a (celle celâluhu) imanınız varsa, elbette Allah’ı seveceksiniz.

Madem Allah’ı seversiniz; Allah’ın sevdiği tarzı yapacaksınız.

Ve o sevdiği tarz ise: Allah’ın sevdiği zâta benzemelisiniz.

Ona benzemek ise, ona ittibâ etmektir.

Ne vakit ona ittibâ etseniz, Allah da sizi sevecek.

Zaten siz Allah’ı seversiniz, tâ ki Allah da sizi sevsin.”

(ALLAH ONLARI, ONLAR DA ALLAH’I SEVERLER) (el-Mâide 5/54)

İşte bütün bu cümleler, şu âyetin yalnız mücmel ve kısa bir meâlidir.

Demek oluyor ki, insan için en mühim, âli maksat, ( en mühim ve önemli hatta tek mesele)  CENÂB-I HAKKIN MUHABBETİNE MAZHAR OLMASIDIR.

 

Bu âyetin nassıyla gösteriyor ki, o matlab-ı âlânın ( Allah tarafından sevilmenin )  yolu HABİBULLAHA İTTİBÂDIR VE SÜNNET-İ SENİYYESİNE İKTİDÂDIR……..Lem’alar

 

……….BEŞER, FITRATEN, ŞU KÂİNATIN HÂLIKINA KARŞI HADSİZ BİR MUHABBET ÜZERİNE YARATILMIŞTIR. ÇÜNKÜ FITRAT-I BEŞERİYEDE CEMÂLE KARŞI BİR MUHABBET VE KEMÂLE KARŞI PERESTİŞ ETMEK VE İHSANA KARŞI SEVMEK VARDIR. Cemal ve kemal ve ihsan derecâtına göre o muhabbet tezayüd eder, aşkın en müntehâ derecesine kadar gider….

 

HEM BU KÜÇÜK İNSANIN KÜÇÜCÜK KALBİNDE KÂİNAT KADAR BİR AŞK YERLEŞİR. Evet, kalbin mercimek kadar bir sandukçası olan kuvve-i hafıza, bir kütüphane hükmünde binler kitap kadar yazı, içinde yazılması gösteriyor ki, KALB-İ İNSAN, KÂİNATI İÇİNE ALABİLİR VE O KADAR MUHABBET TAŞIYABİLİR………….. Lem’alar………………. İşte bu sırdandır ki, seni âlâ-yı illiyyîne çıkaran bir hadis-i kudsînin  meâl-i şerifi olan “BEN GÖKLERE VE YERE SIĞMAM, FAKAT MÜ’MİN KULUMUN KALBİNE SIĞARIM” denilmiştir.

 

Bununla birlikte bu muhabbete mazhar olabilmek noktasında  , tahalluk ( ahlaklanarak erişmek)  ve fiil ve terettüp açısından bakıldığında; Allah kimleri sever sorusuna verilen kur’an-i cevaba da bakmalıyız.

 

 

 

 

 

ALLAH KİMLERİ SEVER:

 

·         ALLAH MUHSİNLERİ SEVER. Bakara, 2/195; Âl-i İmrân, 3/134, 148; Mâide, 5/13, 93.

 

Muhsin: Güzel davranan, bağışlayan, ikram eden, ihsan eden, iyilik eden.

 

·         ALLAH MUTTAKİLERİ SEVER. Âl-i İmrân, 3/76; Tevbe, 9/4, 7.

 

Muttaki: Korunan, sakınan takva ve amelde  şuur sahibi kimse.

 

·         ALLAH SABREDENLERİ SEVER. Âl-i İmrân, 3/146.

 

Sabırlı :  kararlı sebatkâr , temkinli……….Sen, üç sabır ile mükellefsin: Birisi tâat üstünde sabırdır, birisi mâsiyetten sabırdır, diğeri musîbete karşı sabırdır….. Sözler

 

·         ALLAH TEVEKKÜL EDENLERİ SEVER. Âl-i İmrân, 3/159.

 

Tevekkül:  Allah’a güvenme, Ona bağlanma, Onu vekil tayin etme, İşlerini Ona havale etme………..Demek, iman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dâreyni iktiza eder. Fakat yanlış anlama. Tevekkül, esbabı bütün bütün reddetmek değildir. Belki, esbabı, dest-i kudretin perdesi bilip riayet ederek; esbaba teşebbüs ise, bir nevi dua-yı fiilî telâkki ederek, müsebbebatı yalnız Cenâb-ı Haktan istemek ve neticeleri Ondan bilmek ve Ona minnettar olmaktan ibarettir..Sözler

 

·         ALLAH ÇOKÇA TÖVBE EDENLERİ SEVER. Bakara, 2/222.

 

Tövbe: Günahtan dönüp Allah’a yönelme , pişmanlık ve itiraf sonrası aynı hatayı birdaha yapmama yönünde irade gösterme.

 

 

·         ALLAH ARINANLARI (TEMİZLENENLERİ) SEVER. Bakara, 2/222; Tevbe, 9/108.

 

Arınma: Kalbi ve zihni paslardan istiğfar, tefekkür  ve dua ile arınma..Cismen de temiz olma, temizliğe dikkat etme, bedeni kirliliği giderme.

 

·         ALLAH DAİMA ADALETİ GÖZETENLERİ SEVER. Mâide, 5/42; Hucurât, 49/9, Mümtehine, 60/8.

 

Adaletli olmak: Hak sahibine hakkını vermek, zülm etmemek, su-i zandan kaçınmak ,maddi ve manevi hukuk-u ibad dan kaçınmak, kendi nefsinde ve alemde hukukullahı  gözetmek.

 

Allah kendi yolunda yekpare bina gibi kenetlenmiş saflar halinde savaşanları ( Mücadele, Mücahade, Cihad edenleri) sever. Saf, 61/4.

 

Cihad:  Din , vatan gibi meselelri içine alan şekliyle dahilde ve hariçte olan hükümlere göre hareket etmek, gayretli olma…….. Nefsi amel cihetinde: …………..Nefisleriyle, arslanlar gibi bütün ömürleri boyunca çarpışıyorlar…Tarihçe-i hayat………Herkes kendi âleminde bir kumandan olduğundan, âlem-i asgarında cihad-ı ekber ile mükelleftir. Ve ahlâk-ı Ahmediye  (aleyhissalâtü vesselâm) ile tahallûk ve sünnet-i Nebeviyeyi ihyâ ile muvazzaftır…Divan-ı Harb-i Örfî

 

Hülasa : Allah takvâ sahiplerini, iyilik severleri, maddî ve mânevî temizliğe önem verenleri, tevekkül ehlini, sabırlı davrananları, adaletli olanları, mücahidleri sever………..Ve Allah:  inkârcıları, zalimleri, haksızlık edenleri,  günahlarda ısrar edenleri, böbürlenip övünenleri, büyüklük taslayıp kibirle hakikate karşı gelenleri, nankörleri, hainleri, fasık ve münafıkları, tövbe etmeye yanaşmayanları, haddini bilmeyip taşkınlığa sapanları,  şımarıkları, azgınları, hak –hukuk tanımayanları, emirlerine uymayanları, habibini A.S.M dinlemeyenleri, İslâmın davetine icabet etmeyenleri, alaycıları , ahlak-ı seyyie sahibi olup onunla iftihar edenleri, müfterileri  sevmez…………..

 

“Amellerin en üstünü Allah için sevmektir” (Ebû Dâvûd)

“Sevdiğini Allah için sevmek, yerdiğini de Allah için yermek imandandır” (Buhârî).

“Benim için birbirini sevenlere, benim için bir araya gelenlere muhabbetim vâcip olmuştur”  (Hadis-i Kudsi)

 

Evet bu konuyu da böylece bırakıyoruz İnşâallah…………

Haşiye:

 

Ameller niyetlerle nitelik ve keyfiyet kazanır. Fiillerin şekline göre sonuçlar meydana gelir.İnsan iradesi nefsin müstakil olma mahiyetinden aldığı ben merkezli bakışla müsbette olsa menfi de olsa kendine bir yol taharri eder………. "İnsan fıtraten mükerrem olduğundan hakkı arıyor. Bazen batıl eline gelir, hak zannederek koynunda saklar. Hakikatı kazarken, ihtiyarsız dalalet başına düşer, hakikat zannederek kafasına giydiriyor."..Mesnevi-i Nuriye……….. "Malumdur ki, insan, hasbelkader çok yollara süluk eder. Ve o yolda çok musibet ve düşmanlara rast gelir. Bazen kurtulursa da bazen da boğulur..." Mesnevi-i Nuriye……….Bu sistemsel planlı kaos kader tarafında takdir edilmiş ve insan çıkış yolları yine bu plan içinde gösterilmiştir…………Ümmet-i Muhammedini A.S.M bu noktada en sağlam istinad ve hareket noktası Sünnet-i Seniye dairesidir…

 

…………Bu fakir Said, Eski Said’den çıkmaya çalıştığı bir zamanda, rehbersizlikten ve nefs-i emmârenin gururundan gayet müthiş ve mânevî bir fırtına içinde akıl ve kalbim hakaik içerisinde yuvarlandılar. Kâh Süreyya’dan serâya, kâh serâdan Süreyya’ya kadar bir sukut ve suud içerisinde çalkanıyorlardı.

 

İşte, o zaman müşahede ettim ki, Sünnet-i Seniyyenin meseleleri, hattâ küçük âdâbları, gemilerde hatt-ı hareketi gösteren kıblenâmeli birer pusula gibi, hadsiz zararlı, zulümatlı yollar içinde birer düğme hükmünde görüyordum. Hem o seyahat-i ruhiyede, çok tazyikat altında, gayet ağır yükler yüklenmiş bir vaziyette kendimi gördüğüm zamanda, Sünnet-i Seniyyenin o vaziyete temas eden meselelerine ittibâ ettikçe, benim bütün ağırlıklarımı alıyor gibi bir hiffet buluyordum. Bir teslimiyetle, tereddütlerden ve vesveselerden, yani, “Acaba böyle hareket hak mıdır, maslahat mıdır?” diye endişelerden kurtuluyordum. Ne vakit elimi çektiysem, bakıyordum, tazyikat çok. Nereye gittikleri anlaşılmayan çok yollar var. Yük ağır, ben de gayet âcizim. Nazarım da kısa, yol da zulümatlı. Ne vakit Sünnete yapışsam yol aydınlaşıyor, selâmetli yol görünüyor, yük hafifleşiyor, tazyikat kalkıyor gibi bir hâlet hissediyordum………. Lem’lar

 

………. Evet, Sünnet-i Seniyyeye ittibâ, mutlaka gayet kıymettardır. Hususan bid’aların istilâsı zamanında Sünnet-i Seniyyeye ittibâ etmek daha ziyade kıymettardır. Hususan fesâd-ı ümmet zamanında Sünnet-i Seniyyenin küçük bir âdâbına mürâât etmek, ehemmiyetli bir takvâyı ve kuvvetli bir imanı ihsas ediyor. Doğrudan doğruya Sünnete ittibâ etmek, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı hatıra getiriyor. O ihtardan, o hâtıra, bir huzur-u İlâhi hâtırasına inkılâp eder. Hattâ en küçük bir muamelede, hattâ yemek, içmek ve yatmak4 âdâbında Sünnet-i Seniyyeyi mürâât ettiği dakikada, o âdi muamele ve o fıtrî amel, sevaplı bir ibadet ve şer’î bir hareket oluyor. Çünkü o âdi hareketiyle Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma ittibâını düşünüyor ve şeriatın bir edebi olduğunu tasavvur eder. Ve şeriat sahibi o olduğu hatırına gelir. Ve ondan, Şâri-i Hakikî olan Cenâb-ı Hakka kalbi müteveccih olur. Bir nevi huzur ve ibadet kazanır… Lem’lar

 

Evet Muhabbet-i Rabbaniyeye 2 yönlü mazhar olmak, yani hem sevmek hem de sevilmek ( Vedud ismi tecellisiidir diyebiliriz) noktasında en suhuletli ve emniyetli yol , Efendimizin ; İman, İslâm, Adat ve muamelat yolunu takip etmekledir……….. “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:31..Ayet-i Nur’undan da görüleceği gibi muhabbete vusulün başka hiçbir yolu yoktur…………

 

Yâ Erhamerrâhimîn, bu Resul-i Ekremin (a.s.m.) hürmetine, bizi onun şefaatine mazhar ve sünnetinin ittibaına muvaffak ve dâr-ı saadette onun âl ve ashâbına komşu eyle! Âmin, âmin, âmin…..Şualar

 

Âmin, âmin, âmin

 

MUHABBET BAHSİNE BİR TETİMME:

 

Cenab-ı Hakkın gerek muhabbetine gerek maddi manevi nimetleri,  afiyet, şifa gibi muhtelif ihsanlarına mazhar olmak , söz konusu niam-ı ilahiyeye muvafık olarak mukabele etmekle ilgilidir. Mahrum kalmak ise , durumun iktiza ettiği uygun karşılığı vermemeye bağlı olarak gelişen bir durumdur.

 

Bu konuyu 1-2 örnek ile fikre taşıyalım İnşâallah..

 

1’nci Örnek:

 

Esmâ-i Hüsnânın herbirisinin kendine mahsus öyle kudsî bir cemâli var ki, birtek cilvesi koca bir âlemi ve hadsiz bir nev’i güzelleştiriyor.

Birtek çiçekte bir ismin cilve-i cemâlini gördüğün gibi, bahar dahi bir çiçektir.

Ve Cennet dahi görülmedik bir çiçektir.

Baharın tamamına BAKABİLİRSEN ve Cenneti iman gözüyle GÖREBİLİRSEN BAK, GÖR, cemâl-i sermedînin derece-i haşmetini ANLA.

O GÜZELLİĞE KARŞI,

İMAN GÜZELLİĞİYLE ve

UBUDİYET CEMÂLİYLE MUKABELE ETSEN ÇOK GÜZEL BİR MAHLÛK OLURSUN.

EĞER DALÂLETİN HADSİZ ÇİRKİNLİĞİYLE ve

İSYANIN MENFUR KUBHUYLA MUKABELE EDİP KARŞILASAN,

EN ÇİRKİN BİR MAHLÛK OLMAKLA BERABER, BÜTÜN GÜZEL MEVCUDATIN MÂNEN MENFURLARI OLURSUN… Şualar

 

2’nci Örnek:

 

Evet, bu kâinatın Sâni-i Hayy-ı Kayyûmu,

BU KADAR HADSİZ ENVÂ-I NİMETİYLE KENDİNİ ZÎHAYATLARA BİLDİRİP SEVDİRDİĞİNE MUKABİL, elbette zîhayatlardan o NİMETLERE KARŞI TEŞEKKÜR;

VE SEVDİRMESİNE MUKABİL SEVMELERİNİ;

ve kıymettar san’atlarına mukabil MEDH Ü SENÂ ETMELERİNİ;

ve EVÂMİR-İ RABBÂNÎSİNE KARŞI İTAAT VE UBUDİYETLE MUKABELE ETMELERİNİ İSTER.. Lem’alar

 

3’ncü olarak mütemmim bir örnek daha ekleyelim………. Evet, nasıl ki ŞÜKÜR NİMETİ ZİYADELEŞTİRİR; öyle de, ŞEKVÂ, HASTALIĞI, MUSİBETİ TEZYİD EDER…… Lem’alar

 

Evet, karşımızdaki levhada meselenin hikmetli ciddiyeti tahakkuk etmektedir.

 

Allah kendi , mükemmel Rububiyetine karşı, İlahi Hukuku iktizası ile  Ubudiyet-i külliye ile mukabele istemektedir.

 

Vermiş olduğu nimet, karşıladığı ihtiyaçlar ve ihsan ettiği maddi manevi sair nimetler ile yokluktan ahsen surette vücuda getirmek ile sonsuz var oluşu takdir eden ve aslında mukabelesi mümkün olmayan hadsiz inamına yönelik , hürmet, zerafet, nezaket, yâd, takdir, ilan ve teşhir gibi sadakat ve itaate alamet olan karşılık vermeyi fıtraten emretmiş ve şer’an da teklif içine derç etmiştir.

 

Hem bu muamelatın usul ve yollarını, Külli muarrif vasıtalarıyla göstermiş ve öğretmiştir.

 

İnsan nasıl iktisaden hareket ettiğinde , hikmeten hem sağlığını hem de kesesini koruyor ve berekete mazhar oluyor ise….. Hem nasıl ; Lezâiz çağırdıkça “Sanki yedim” demeli. “Sanki yedim” düstur eden, bir mescidi yemedi. HAŞİYE…. İstanbul‘da Sankiyedim namında bir mescid var. “Sanki yedim” diyen adam, HEVESİNDEN KURTARDIĞI paralarla bina etmiş……..Lemaat……buyrulduğu gibi;  İnsanın nefs ve hevasından kurtardığı muhabbet-i zatiye, Muhabbet-i İlahiyenin kalbinde inşa edilmesine neden olabilir.

 

EVET , BURAYA EKLEYECEĞİMİZ BİR BAB İLE KONUYU BİRAZ DAHA DETAYLANDIRALIM İNŞÂALLAH:

 

….. Bir cihet kaldı ki, en mühimi de odur ki: Ey nefis, sen muhabbetini kendi nefsine sarf ediyorsun. Sen kendi nefsini kendine mâbud ve mahbup yapıyorsun. Herşeyi nefsine feda ediyorsun. Adeta bir nevi rububiyet veriyorsun. Halbuki muhabbetin sebebi ya kemâldir -zira kemâl zâtında sevilir- yahut menfaattir, yahut lezzettir, veyahut hayriyettir; ya bunlar gibi bir sebep tahtında muhabbet edilir.

 

Şimdi, ey nefis, birkaç Sözde kat’î ispat etmişiz ki, asıl mahiyetin kusur, naks, fakr, aczden yoğrulmuştur ki; zulmet, karanlığın derecesi nisbetinde nurun parlaklığını gösterdiği gibi, zıddiyet itibarıyla sen onlarla Fâtır-ı Zülcelâlin kemâl, cemâl, kudret ve rahmetine âyinedarlık ediyorsun.

 

Demek, ey nefis, nefsine muhabbet değil, belki adavet etmelisin yahut acımalısın veyahut, mutmainne olduktan sonra, şefkat etmelisin. Eğer nefsini seversen -çünkü senin nefsin lezzet ve menfaatin menşeidir; sen de lezzet ve menfaatin zevkine meftunsun- o zerre hükmünde olan lezzet ve menfaat-i nefsiyeyi nihayetsiz lezzet ve menfaatlere tercih etme. Yıldız böceği gibi olma.

 

Çünkü o bütün ahbabını ve sevdiği eşyayı karanlığın vahşetine gark eder, nefsinde bir lem’acıkla iktifa eder. Zira, nefsî olan lezzet ve menfaatinle beraber, bütün alâkadar olduğun ve bütün menfaatleriyle intifa ettiğin ve saadetleriyle mes’ut olduğun mevcudâtın ve bütün kâinatın menfaatleri, nimetleri, iltifatına tâbi bir Mahbûb-u Ezelîyi sevmekliğin lâzımdır tâ, hem kendinin, hem bütün onların saadetleriyle mütelezziz olasın, hem kemâl-i mutlakın muhabbetinden aldığın nihayetsiz bir lezzeti alasın… Sözler

 

…….. Nefsine muhabbet ise, ona acımak, terbiye etmek, zararlı hevesattan men etmektir. O vakit nefis sana binmez, seni hevâsına esir etmez. Belki sen nefsine binersin. Onu hevâya değil, hüdâya sevk edersin..Sözler

 

…….. Adâvet etmek istersen, kalbindeki adâvete adâvet et, onun ref’ine çalış. Hem en ziyade sana zarar veren nefs-i emmârene ve hevâ-i nefsine adâvet et, ıslahına çalış….İlâahir.

 

Demek ki, tezkiyesiz  bir nefis , tabi olunan bir heva, terbiye edilmemiş huzuzat ve kendine olan bir düşkünlük, hem itimat ve müdafaa gibi pest haller ; insanın kemalatına , muhabbetine, zerafetine , nezaketine mutlak mani olan , istidadını körelten, manevi lezzetini kaçırmaya sebep olup, insanı ulvi zevklerden mahrum eder bir durumdur.

 

ÖYLEYSE,

 

ÖNCELİKLE nefsimize itimat etmekten vaz geçmeliyiz.

Nefsimizi vazife ve mahiyetinden dışında kullanmamalıyız.

İrademizin onun isteklerini karşılamak için seferber edip  şımartmamalıyız.

hilkat hukukuna muhalif davranmak suretiyle  onu isyana doğru sürüklememeliyiz.

Hakikatinde olmayan güç ve kuvvet zanlarına kapılmasına izin vererek ,tekeffüller içine sokarak ona  zulüm etmemeliyiz.

“Karanlıklar içinde niyaz etti: ‘Senden başka ilâh yoktur. Seni her türlü noksandan tenzih ederim. Gerçekten ben kendine zulmedenlerden oldum.’” Enbiyâ Sûresi, 21:87.

 

İKİNCİ OLARAK:

Tahripkar hisler ortaya çıkartan ,rekabet,haset, gıybet gibi menfi ve şeytani önermelere kulak asmayarak ,direkt ve dolaylı olarak bozgunculuğa neden olabilecek durumlardan şiddetle içtinap etmeliyiz.

"İyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğü en güzel bir şekilde sav. Bir de bakarsın ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse sanki sıcak bir dost oluvermiştir." (Fussilet,34)

"Ey Allahım! Senin rahmetini umuyorum, beni göz açıp kapayıncaya kadar (da olsa) nefsimle başbaşa bırakma. Halimi tümüyle düzelt, Senden başka ilâh yoktur." (Hz.Muhammed  A.S.M )

 

ÜÇÜNCÜ OLARAK:

Kendini bir şey zannetme, tevazudan uzaklaşma, itibar peşinde gitme, ilgi ve hürmet bekleme gibi desise-i şeytaniye dürtüleriyle  hareket etmekten çekinmeli ve Allah’a sığınmalıyız….. “Şeytan seni dürtükleyecek olursa Allah’a sığın. Doğrusu o, işitendir, bilendir.” [Fussılet sûresi …… Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm……

 

DÖRDÜNCÜ OLARAK,

Haddimizi bilip, hakkımız olmayan şeylere talip olmamalı, şekva ve şikayeten uzak durmalı, şükre ve istiğfara yaklaşarak amelde denge noktamızı korumalı, yaptığımız hatalarda ısrar etmemeli, vefalı olmalı, sadakat ve dinde sebat göstermeli ve nefsimizi şımartacak esbaptan tecerrüt etmeliyiz……..Allahümme  İhdinas sırâtel mustakîm. Âmin

 

BEŞİNCİ OLARAK, İLME talip , hakikate naşir, ahlak-i aliye ile makbul  bir mahiyet kesbedip; uhuvvet,tesanüd,ciddiyet, muhabbet , irtibat,sadakat,gayret  gibi yüksek hasletlere sahip talebe-i nur vasıfları muttasıf olarak Üstadımızın : " Yâ Rabbî! Bunları kıyamete kadar Risale-i Nur kisvesinde hakaik-i imaniye ve esrar-ı Kur'âniye ile kemâl-i ferah ve sevinçle meşgul eyle. Âmin. .duasına mazhar olacak bir vaziyet almaya çalışmalıyız.

 

Yukarıda arz edilen ameli ve ahlaki dairenin muhteviyatına uygun hareket edilmesi Muhabbet-i İlahiyenin celbine vesile olacaktır İnşâallah.

 

Hülasa,  Hadise; sevilmeye layık sıfatlar ile teklife tahakkuk eden durumlara karşı gerçekleştirilen mukabele ve muamelata  terettüp etmesini umduğumuz MUHABBET-İ İLAHİYEYE YE mahzariyet için bir vaziyet-i marziye almaktan ibarettir..Diyebiliriz………

 

UBUDİYET-İ SÜBHANİYE HAKKINDA:

 

Ubudiyet; sözlük anlamı itibariyle ve genel manası ile Allah’a karşı  kulluk ve itaat demektir.

 

Ancak ubudiyet , ibadetten biraz farklı bir konuma sahiptir.

 

İBADET;  Allah’ın emirlerine hürmetle itaat ,nehiylerinden saygı ve sevgiyle  içtinap etmek ile rızasını ummak noktasında kulluğun abdiyet yönünü ifade ederken ..UBUDİYET  ise , O’dan  gelen her şeye razı olmak, kulluk bilincini tüm hayatına yaymak,  farz ve nafile ibadetlerle kazanılan ahlaki ve manevi  hal ve değerleri koruyarak, her açıdan Allah’a layık bir kul olmanın şuuru ile hareket etmek demektir.

 

Bir başka açıdan ise İbadet;  avam-ı mü’minin sülûku iken , Ubudiyet ise , müşade ile, göz ile görmüş gibi kesin bir inanç ve bağlılık ile  ehl-i havas ‘ın sülûkudur.

 

Bu konuya açıklık getirecek bir bölüm paylaşalım İnşâallah:

 

……. Hem meselâ, “İşte kurtuluşa erenler onlardır.” Bakara Sûresi, 2:5. da bir sükût var, bir ıtlak var. Neye zafer bulacaklarını tayin etmemiş, tâ herkes istediğini içinde bulabilsin. Sözü az söyler, tâ uzun olsun.

 

·         Çünkü, bir kısım muhatabın maksadı ateşten kurtulmaktır.

·         Bir kısmı yalnız Cenneti düşünür.

·         Bir kısım, saadet-i ebediyeyi arzu eder.

·         Bir kısım, yalnız rıza-i İlâhîyi rica eder.

·         Bir kısım, rüyet-i İlâhiyeyi gaye-i emel bilir.

 

Ve hâkezâ, bunun gibi pek çok yerlerde, Kur’ân sözü mutlak bırakır, tâ âmm olsun. Hazfeder, tâ çok mânâları ifade etsin. Kısa keser, tâ herkesin hissesi bulunsun. İşte, “ el muflihun” , neye felâh bulacaklarını tayin etmiyor. Güya o sükûtla der:

 

·         Ey Müslümanlar, müjde size!

·         Ey müttakî, sen Cehennemden felâh bulursun.

·         Ey salih, sen Cennete felâh bulursun.

·         Ey ârif, sen rıza-i İlâhîye nail olursun.

·         Ey âşık, sen rüyete mazhar olursun…..Ve hâkezâ... Sözler

 

El hasıl , Ubudiyet bu mahiyetiyle;  kendini Allah’a adamış, ondan başka bir şeye itaat etmeyen, nefsine karşı baş kaldırmış, başkaların kasavetli korkusundan kurtulup, marifet ve muhabbetle rahmet –inayet dairesini bulmuş, malikinin hatırından başka kimsenin hatırını yüksek tutmamış, her vesile ile onun rızası ve hareketiyle onun hoşnutluğunu kast ve irade etmiş, nefsi ile arslanlar gibi mücahede etmiş, seyyidi  neyi sevmişse onu sevmiş , sultanı neyi sevmemiş ise onun belalı sevgisinden korunmuş, Rabbi Keriminin Habibi (A.S.M ) ,ibadının muallim-i ekberi  ( S.A.V) izinde titiz ve temiz olarak yürümeye azm etmiş kulların mazhar olduğu bir makbuliyet ve kabul dairesidir.

 

……….

 

UBUDİYET-İ SÜBHANİYE  içinde geçen SÜBHAN esması, Lugat anlamıyla;  “Her türlü kusurdan, noksandan, beşerî nitelik ve zaaflardan uzak olan” anlamında Allah’ın isimlerindendir:

 

Kuvvetli vird ve tesbihlerin içindedir. Ubudiyet ve uluhiyet denizlerini bir birinden ayıran bir münezzeh tecelli , tüm kusur, acz ve noksanlıktan beri olan bir nur’u hakikattir.

 

………. "Sübhânallah kelime-i kudsiyesi ise, Cenâb-ı Hakkı şerikten, kusurdan, noksaniyetten, zulümden, aczden, merhametsizlikten, ihtiyaçtan ve aldatmaktan ve kemal ve cemal ve celâline muhalif olan bütün kusurattan takdis ve tenzih etmek mânâsıyla, saadet-i ebediyeyi ve celâl ve cemâl ve kemâl-i saltanatının haşmetine medar olan dâr-ı âhireti ve ondaki Cenneti ihtar edip delâlet ve işaret eder….Şualar

 

……… "Sübhanallah ve elhamdülillah cümleleri, Cenab-ı Hakk'ı celal ve cemal sıfatlarıyla zımnen tavsif ediyorlar. Celal sıfatını tazammun eden sübhanallah, abdin ve mahlukun Allah'dan baid olduklarına nazırdır. Cemal sıfatını içine alan elhamdülillah, Cenab-ı Hakk'ın rahmetiyle abde ve mahlukata karib olduğuna işarettir."

 

………"Meselâ: Biri kurb, diğeri bu'd olmak üzere bize nâzır şemsin iki ciheti vardır. Kurb cihetiyle hararet ve ziyayı veriyor. Bu'd cihetiyle, insanların mazarratlarından tâhir ve sâfi kalıyor. Bu itibarla insan, şemse karşı yalnız kabil olabilir, fâil ve müessir olamaz. Kezâlik, bilâteşbih, Cenab-ı Hak rahmetiyle bize karib olduğu cihetle Ona hamdediyoruz. Biz Ondan uzak olduğumuz cihetle Onu tesbih ediyoruz."…Mesnevi-i Nuriye

 

El Hasıl, UBUDİYET-İ SÜBHANİYE: kulun bütün noksan sıfatlardan ve her türlü kusursuz münezzeh ve mukaddes olan Allah’a karşı kulluk vazifesini; tahkiki iman, hakiki marifet , samimi muhabbet , şuurlu itaat, uluhiyet ve rububiyetinden razı  bir şekilde   ifa etmesi demektir.

 

“ŞU KÂİNATTAN MAKSAD-I ÂLÂ, *TEZAHÜR-Ü RUBUBİYETE* KARŞI, *UBUDİYET-İ KÜLLÎYE-İ İNSANİYEDİR*.” (Sözler)

 

Bu manayı ders veren bir bölümle hatmediyoruz İnşâallah:

 

……… "Binâenaleyh, rahmetiyle kurbüne bakarken hamdet. Ondan baid olduğuna bakarken tesbih et. Fakat her iki makamı karıştırma. Ve her iki nazarı birleştirme ki, hak ve istikamet mültebis olmasın. Lâkin iltibas ve mezc olmadığı takdirde her iki makamı ve her iki nazarı hem tebdil, hem cem' edebilirsin. Evet, 'Sübhanallâhi ve bihamdihi' her iki makamı cem'eden bir cümledir."…. Mesnevi-i Nuriye

 

 

HAŞİYE:

 

Dersin son kelimesi, MARZİYAT-I RAHMANİYE:  yarattıklarına karşı sonsuz merhametiyle lütuf ve ihsanda bulunan ve bu yönüyle Rahman olan Allah’ın kullarından kabul ettiği ve razı olduğu şeylerdir.

 

Ders Yapılan Metnin tamamı: 

 

……….. “ Hayat-ı kalbî ve ruhîye medar olan MARİFET-İ İLAHÎYE ve MUHABBET-İ RABBANİYE ve UBUDİYET-İ SÜBHANİYE ve MARZİYAT-I RAHMANİYE cihetiyle bu dünyadaki fâni ömür, bâki bir ömrü tazammun eder ve ebedî ve bâki bir ömrü intac eder ve bâki ve lâyemut bir ömür hükmüne geçer*. ” Lem’alar, Üçüncü Lem'a

 

Selâm ve Dua

 

Rabbimiz Rahmet ve inayetinden mahrum eylemesin ….. Âmin Vesselâm