Evvelkisinin nefs-i
emmaresi, ona bir manevî cehennem ihzar etmiş. Ve ötekisinin hüsn-ü niyeti ve hüsn-ü zannı ve hüsn-ü
hasleti ve hüsn-ü fikri, onu
büyük bir ihsan ve saadete ve parlak bir fazilete ve feyze mazhar etmiş.
Konuya dersin başlangıç noktasından nazar edilmesi, söz
konusu edilen bölüme intikaldeki süreç gelişimini göz önüne almak noktasında
ehemmiyetlidir.
Bu ders bir fıtrat ve münasebet atfı ve iki iddia ile
başlamaktadır.
Tanım: Şu Dünya ve dünya içindeki RUH-U İNSANÎ………. ( buna
dair bazı hususiyetler konu içinde verilecektir)
İddiaları :
1-
ve insanda dinin mahiyet ve kıymetlerini; ve
eğer din-i hak olmazsa dünya bir zindan olması; ve dinsiz insan en bedbaht
mahlûk olduğunu……….
2-
ve şu âlemin tılsımını açan, ruh-u beşerîyi
zulümâttan kurtaran Yâ Allah ve Lâ ilâhe illâllah olduğunu ……….
Şeklinde beyan eder.
Dersin girişinde bu kısma delalet için 2 ayet
belirtilmiştir.
1 : “Allah Teâlâ ki, Ondan başka hiçbir ilâh yoktur. Hayy
Odur (Hayatı ezelî ve ebedî olan ve bütün varlıklara hayat veren Odur). Kayyum
Odur (Bizzat kâim olan Odur. Varlığı sonsuza kadar devam eder, bütün varlıklar
Onunla ayakta durur ve varlıkları Onunla devam eder).” Bakara Sûresi, 2:255.
Bu ayet “ŞU ÂLEMİN TILSIMINI AÇAN, RUH-U BEŞERÎYİ ZULÜMÂTTAN
KURTARAN” iddiasının temel bürhanını oluşturmaktadır.
Bu delilin tazammun ettiği
hakikatin muhteviyatı ; Allah’ın varlığında birliği ve rububiyetinde
kendisinden başka bir ilah bulunmadığı…. Ezeli zatıyla diri, canlı olan; ölmek ve zeval bulmak şânından olmayan ve tüm hayata
mazhar ettiği varlıklara hayat veren sıfatıyla Allah’ın Hayy olduğu … Bizâtihi
mevcudiyetiyle, ezelî ve ebedî ve Kâim olan, her şeyin varlığı
kendisine bağlı olup, kâinatı tümüyle idare eden , mevcudata kıyam verip ayakta
tutarak hikmeti gerçekleştiren Kayyum olan Allah’tır… manasıyla ifade edilerek
hayata , içindekilere ve tüm ef’ale
evvelden ahire ..zahirden batına Allah’ın hâkimi mutlak olduğu ifade
edilerek ,ihata dairesi nazar-ı imana
verilmiş…
2 : “Şüphesiz ki Allah katında makbul olan din İslâm
dinidir.” Âl-i İmran Sûresi, 3:19.
Bu ayet ise; EĞER DİN-İ HAK OLMAZSA DÜNYA BİR ZİNDAN OLMASI
meselesinin esasını oluşturmaktadır.
Bu esas özelinde iddia edilen dinin Allah katında makbul
olan İslâm dininin muhteviyatında olan ahkam ve içtimai ve ahlaki öğretilerin
….BUGÜN SİZİN İÇİN DİNİNİZİ KEMALE ERDİRDİM, SİZE NİMETİMİ TAMAMLADIM, SİZİN
İÇİN DİN OLARAK İSLÂMİYET’İ BEĞENDİM.. Maide /3 …….. Şeklinde Rabbimizin beyanıyla sabit olan
keyfiyetinin İnsanın dünya ve ahiret saadetine medar olduğu hakikatidir. Çünkü
bütün kuralları, önerme ve davetleri bizzat fatırı tarafından fıtrata en
muvafık şekliyle tanzim edilmiştir. İnsanlığın gelişim süreçleri, tarihsel
birikimleri, idrak seviyeleri, ihtiyaçlar, problemler ve adaletin tesisi gibi
bir çok evreyi içinde zaman ve zemin muvakatında hikmeten olgunlaştırılmış
şekliyle , Ahkam-ı Kur’aniye ile efendimizin A.S.M eline teslim edilen ve
beşere talimi emredilen bir mükemmel sistem tesis edilmiştir.
Bediüzzaman Hazretlerinin dini İslamın hasiyeti bağlamında
birkaç sözünü mütemmim mana olarak buraya alalım..
-
Mevcudiyetimizin hâmisi islamiyet...
-
Hakikat-i İslâmiyettir ki, asıl insaniyet-i kübrâ denilen şey odur.
İnsaniyet-i suğrâ denilen mehâsin-i medeniyet, onun mukaddemesidir.
-
En bedihî ve
zarurî bir hakikat ise İslâmiyettir.
-
Hakiki ve
manevi hakim olacak ve beşeri dünyevi ve uhrevi saadete sevk edecek yalnız islamiyettir...
-
Doğru fenlerle
teçhiz edilmiş olan ve hiçbir kuvvet onu kıramayacak bir mahiyette bulunan
hakikat-i islamiyettir
-
Hakiki
milliyetimizin esası, ruhu ise islamiyettir.
-
Ve devahiye
karşı nokta-i istinadınız, muhabbetle ittihadı, marifetle imtizac-ı efkarı,
uhuvvetle teavünü emreden nokta-i islamiyettir..,
-
Birincisi:
mecmaü'l-mesakin, melceü'l-fukara, hakkı himaye, hakikatı muhafaza, gururu men,
tekebbürü def eden, yegane islamiyettir. evet,
kemal ve şerefin mikyası islamiyettir.
-
Kıt'alarında
hakiki ve manevi hakim ve beşeri, dünyevi ve uhrevi saadete sevk edecek yalnız islamiyettir ...
Dersimiz özelinde ve direkt ilgisi münasebeti sebebi ile Efendimizin A.S.M şu sözünü nakledip devam edeceğiz: “DİN
GÜZEL AHLAKTIR.”
Evet ders temel olarak insanda bulunan iman ve marifet ile
birlikte Dinden gelen güzel ahlakdan südür eden; farkındalık, Hüsn-ü zan,
istikamet çizgisinde hareket, selim düşünce, doğru algı, isabetli yorum ve
mazhariyetler arsındaki bağ ve intikallerden bahseder.
Muhalif olarak da söz konusu iman ve Terbiyeyi diniyeden hissesi olmayan bir zihniyetin; gabaveti,
ahmaklığı, su-i zannı, algısal zaafı, idraki yoksunluk ve düçar olunan akıbet
bağlamında bir fiil ve fikir silsilesinin işleyişi hakkında bilgi verir.
Bizde bu pencereden baktığımızda, her iki örnek arasındaki
farkı ve görerek iradi tercihimizin istikamet yönlü meylinin irademizde
istencini ,kalbimizde temayülünü temin edebilme imkanı buluruz.
Şimdi bu manzarayı ders üzerinden rasat edelim:
Eski zamanda, iki kardeş uzun bir seyahate beraber
gidiyorlar.
Git gide ta yol ikileşti.
O iki yol başında CİDDÎ bir adamı gördüler.
Ondan sordular: "HANGİ YOL İYİDİR?"
O dahi onlara dedi
ki:
-
Sağ yolda kanun ve nizama tebaiyet mecburiyeti
vardır. Fakat o külfet içinde bir emniyet ve saadet vardır. Sol yolda ise
serbestiyet ve hürriyet vardır. Fakat o serbestiyet içinde bir tehlike ve
şekavet vardır.
ŞİMDİ İNTİHAPTAKİ İHTİYAR SİZDEDİR.
Evet, iki kardeş birlikte çıktıkları yolculukta hem yol hem
yolculuk hakkında , o yol ve yolculuğu bilen CİDDi, yani aldatmaz ve sıdk
sahibi birinden bu sülük hakkında bir
yol tarifi ve bilgi aldılar. Bu bilgi ve tarife olan ihtiyaç fıtridir. Yani
insanın yaratılışı hayat yolculuğuna dair sualleri yaratılışı itibariyle gerek
aşikare gerekse gizli şekilde içinden sorar bunlara cevap arar.
Bu fıtri harekete geçirici saik iradeyi işlettirerek
tercihsel özgürlüğün önünü açar. Tercihler ise iradi olduğundan mesuliyet
ihtiyar edenindir.
Bu bölümde bu manayı
ifade eden cümle: *ŞİMDİ İNTİHAPTAKİ İHTİYAR SİZDEDİR* ….cümlesidir. Yani bu
yolda yapacağı yolculuğun şeklini iradeniz ve tercihiniz belirleyecektir.
…
Bunu dinledikten sonra, *GÜZEL HUYLU* kardeş sağ yola *TEVEKKELTÜ ALÂLLAH* deyip gitti ve nizam ve intizama tebaiyeti
kabul etti. ……… ( bu noktada 3 haslete dikkat ediyoruz 1- Güzel huy, 2 Tevekkül
sahibi olmak, 3- Tebliği anlayıp ahkamı
kabul etmek)
….
*AHLÂKSIZ* ve serseri olan diğer kardeş, *SIRF SERBESTLİK*
için sol yolu tercih etti. Zahiren hafif, *MÂNEN AĞIR* vaziyette giden bu adamı
hayalen takip ediyoruz: ………. (Bu noktada 3 dikkat noktası var.. 1- Ahlak
yoksunluğu, 2- Nefsin rahatına olan düşkünlük zile zahmetten kaçma, 3 - görüntüde
hafiflik gibi algılanan yolculuğun dinin ve imanın vaat ettiği çizgide
olmamasından meydana gelecek olan fena akıbetin oluşum süreçlerinin gelişim
başlangıcı..)
………
İşte bu adam, dereden tepeden aşıp, git gide ta hâli bir
sahrâya girdi. Birden müthiş bir sada işitti. Baktı ki, dehşetli bir arslan,
meşelikten çıkıp ona hücum ediyor. O da kaçtı, ta altmış arşın derinliğinde
susuz bir kuyuya rast geldi.
KORKUSUNDAN. ( korku kader planında musap olunan olaya bağlı
amacın gerçekleşmesi için muhrik bir sebeptir. Kişinin bilgi, inanç gibi
donanımına göre etki ve tepki gösterir) kendini içine attı. Yarısına kadar düşüp
elleri bir ağaca rast geldi, yapıştı. Kuyunun duvarında göğermiş olan o ağacın
iki kökü var. İki fare, biri beyaz, biri siyah, o iki köke musallat olup
kesiyorlar. Yukarıya baktı, gördü ki, arslan, nöbetçi gibi kuyunun başında
bekliyor. Aşağıya baktı, gördü ki, dehşetli bir ejderha, içindedir. Başını
kaldırmış, otuz arşın yukarıdaki ayağına takarrüp etmiş. Ağzı kuyu ağzı gibi
geniştir. Kuyunun duvarına baktı, gördü ki, ısırıcı muzır haşarat, etrafını
sarmışlar. Ağacın başına baktı, gördü ki, bir incir ağacıdır. Fakat, harika
olarak, muhtelif çok ağaçların meyveleri, cevizden nara kadar, başında
yemişleri var.
İşte, şu adam, SÛ-İ FEHMİNDEN, AKILSIZLIĞINDAN ANLAMIYOR Kİ,
BU ADİ BİR İŞ DEĞİLDİR. Bu işler tesadüfî olamaz. Bu acip işler içinde garip
esrar var. Ve PEK BÜYÜK BİR İŞLEYİCİ VAR OLDUĞUNU *İNTİKAL ETMEDİ*.
Şimdi bunun KALBİ VE RUH VE AKLI ŞU ELÎM VAZİYETTEN GİZLİ
FERYAD Ü FİGAN ETTİKLERi halde, NEFS-İ EMMÂRESİ, GÜYA BİRŞEY YOKMUŞ GİBİ
TECÂHÜL EDİP, RUH VE KALBİN AĞLAMASINDAN KULAĞINI KAPAYIP, KENDİ KENDİNİ
ALDATARAK, BİR BAHÇEDE BULUNUYOR GİBİ, O AĞACIN MEYVELERİNİ YEMEYE BAŞLADI.
Halbuki o meyvelerin bir kısmı zehirli ve muzır idi.
……….Yani su-i fehm, akılsızlık, gabavet, gaflet, intibahtan
yoksunluk ve nefsi emareye olan itimat ve sevgi öyle bir körlüktür ki, içinde
bulunulan durumun mahiyetini görebilmekten külfetli bir mahrumiyettir………………
Bir hadis-i kudsîde Cenâb-ı Hak buyurmuş: …………."KULUM
BENİ NASIL TANIRSA, ONUNLA ÖYLE MUAMELE EDERİM." ………(Allahı bilmek ve o
bilmek içinde tesis edilecek bir ubudiyetin ehemmiyetini ve münasebetin
yakineyet bağlamında tesisinde çok ciddi bir ehemmiyete sahiptir…İşte insan
eğer Hâlıkı ile bir nisbet kurmak ve bir alış veriş geliştirmek istiyorsa
Marifetullahı elde etmeli ve elde ettiği marifeti geliştirme yolunda ciddi bir
hassasiyete sahip olmalıdır…………)
İŞTE BU BEDBAHT adam, SÛİZAN VE AKILSIZLIĞIYLA, GÖRDÜĞÜNÜ
ADİ VE AYN-I HAKİKAT TELÂKKİ ETTİ ve ÖYLE DE MUAMELE GÖRDÜ VE GÖRÜYOR VE
GÖRECEK. Ne ölüyor ki kurtulsun, ne de yaşıyor; böylece azap çekiyor. Biz de şu
meş'umu bu azapta bırakıp döneceğiz. Ta öteki kardeşin halini anlayacağız.
………….İşte Allah hakkında bir marifeti ve rububiyeti hakkında
hüsnü zannı olmayan bedbahttır. Zahirperest nazarı ile imanın şuaından mahrum
olarak kainat ve hadisata bakan kendi aynasına akseden şekliyle bir malumata
sahip olacaktır. Bu istikametsiz ve yanılgı nazarı su-i zannı ile ittifak
ettiğinde çaresiz bir kısır döngü ve fıskın
zülümatı o adamı istila
edecektir. Burada acı olan marifetullahtan yoksun olmanın insanın başına açtığı
felakettir…………….
…..
……………Öteki kardeşin kendini rahat ettiren ve yolcuğundaki
sır perdesini aralayan ve onu selâmete çıkartan VASFI ( akıllılık ve güzel
ahlak) ve o vasıfla mümtaz kişiliğe terettüp eden ( güzel düşünce, güzel hayal,
kendi kendine yetme ve iç barış, rahatlık, suhulet, güven, emniyet, meşru
serbestiyet gibi) sonuçlar büyük harfle
belirtilecektir……
İşte şu MÜBAREK AKILLI ZÂT gidiyor. Fakat biraderi gibi
SIKINTI ÇEKMİYOR.
ÇÜNKÜ GÜZEL AHLÂKLI OLDUĞUNDAN GÜZEL ŞEYLERİ DÜŞÜNÜR,
GÜZEL HÜLYALAR EDER,
KENDİ KENDİNE ÜNSİYET EDER.
Hem biraderi gibi ZAHMET VE MEŞAKKAT ÇEKMİYOR.
Çünkü NİZAMI BİLİR, TEBAİYET EDER, TESHİLÂT GÖRÜR.
ASAYİŞ VE EMNİYET İÇİNDE SERBEST GİDİYOR.
…………..Şimdi Bu zatın bu vasıflarla kardeşi gibi içinde girdiği durumu değerlendirmesi, vaziyet
algısı ve anlam intikallerine, hal, tavır,
fiil, fikir ve sonuç ilişiğinde bakalım…………
İşte, bir bahçeye rast geldi. İçinde hem güzel çiçek ve
meyveler var; hem bakılmadığı için murdar şeyler de bulunuyor. Kardeşi dahi
böyle birisine girmişti.
Fakat murdar şeylere dikkat edip meşgul olmuş, midesini
bulandırmış, hiç istirahat etmeden çıkıp gitmişti. Bu zât ise, "HERŞEYİN
İYİSİNE BAK"………. ( herşeyin iyisini görebilenler en temel anlamıyla hüsn-ü
zan sahiplerdir..Gördükleri güzellikleri er geç yaşayacak olanlar ise ehl-i
tevekkül olanlardır) …………….kaidesiyle amel edip, MURDAR ŞEYLERE HİÇ BAKMADI……..Böylelikle
onun hüsn-ü zannı sebebiyle :
İyi şeylerden iyi istifade etti.
Güzelce istirahat ederek çıkıp gidiyor.
………..
Sonra, git gide, bu dahi evvelki biraderi gibi bir sahrâ-i
azîmeye girdi. Birden, hücum eden bir arslanın sesini işitti, korktu. Fakat
biraderi kadar korkmadı. Çünkü, hüsn-ü zannıyla ve güzel fikriyle, "Şu
sahrânın bir hâkimi var. Ve bu arslan o hâkimin taht-ı emrinde bir hizmetkâr
olması ihtimali var" diye düşünüp tesellî buldu. Fakat yine kaçtı. Ta
altmış arşın derinliğinde bir susuz kuyuya rast geldi, kendini içine attı.
Biraderi gibi, ortasında bir ağaca eli yapıştı, havada muallâk kaldı. Baktı,
iki hayvan, o ağacın iki kökünü kesiyorlar. Yukarıya baktı arslan, aşağıya
baktı bir ejderha gördü. Aynı kardeşi gibi, bir acip vaziyet gördü.
BU DAHİ TEDEHHÜŞ
ETTİ—FAKAT KARDEŞİNİN DEHŞETİNDEN BİN DERECE HAFİF.
……NEDEN????..........
Çünkü GÜZEL AHLÂKI ONA GÜZEL FİKİR VERMİŞ;
VE GÜZEL FİKİR İSE, ONA HERŞEYİN GÜZEL CİHETİNİ GÖSTERİYOR.
İşte, bu sebepten ………( güzel ahlak ve güzel ahlaktan gelen
güzel fikir, güzel fikirden çıkan güzel olanı görüş saikiyle) ……….şöyle düşündü
ki:
……
( DURUM TESPİTİ VE FARKINDALIĞIN OLUŞMASINA BAĞLI İNTİKALLER
)
1-
Bu acip işler birbiriyle alâkadardır.
2-
Hem bir emirle hareket ederler gibi görünüyor.
3-
Öyle ise bu işlerde bir tılsım vardır.
4-
Evet, bunlar bir gizli hâkimin emriyle dönerler.
5-
Öyle ise ben yalnız değilim.
6-
O gizli hâkim bana bakıyor, beni tecrübe ediyor,
bir maksat için beni bir yere sevk edip davet ediyor."
(FARKINDALIKTAN SONRA GELİŞEN İNTİKAL)
Şu tatlı korku ve güzel fikirden bir merak neş'et eder ki:
(KORKUNUN MAKSUDA OLAN İSTİKAMETLİ YÖNELLENDİRİMİ HAVF VE
RECA DENGESİNE SAHİP VE UNSİYET TARAFI GALİP OLAN İSALEDİR)
Ders bağlamındaki örneği:
"ACABA BENİ TECRÜBE EDİP KENDİNİ BANA TANITTIRMAK
İSTEYEN VE BU ACİP YOLLA BİR MAKSADA SEVK EDEN KİMDİR?"
(MERAK İLE BİLMEK ARZUSUNUN AKIL VE KAP MENZİLLERİNDE DOĞUŞU
VE BABDA ORTAYA ÇIKAN İNTİKALLER ) ……….bilmek isteği ,bilinmek isteğinin
insanda makes bulan bir tezahür pırıltıdır………..
1-
Sonra, TANIMAK MERAKINDAN, TILSIM SAHİBİNİN
MUHABBETİ NEŞ'ET ETTİ.
2-
Ve şu MUHABBETTEN, TILSIMI AÇMAK ARZUSU NEŞ'ET
ETTİ.
3-
Ve o ARZUDAN, tılsım sahibini RAZI EDECEK VE
HOŞUNA GİDECEK bir GÜZEL VAZİYET ALMAK İRADESİ NEŞ'ET ETTİ.
…………..Bundan sonra kazandığı ilgi , merak ve marifet
saikiyle, nazarını derinleştirmek,hikmete nüfüz etmek, esrarı kavramak ve yakin
kesbetmek için hakikati hali tahkik nazarı ile rasat etti:………….
Sonra, ağacın başına baktı, gördü ki, incir ağacıdır. Fakat
başında binlerle ağacın meyveleri vardır. O vakit bütün bütün korkusu gitti.
Çünkü kat'î anladı ki, bu incir ağacı bir listedir, bir fihristedir, bir
sergidir. O mahfî hâkim, bağ ve bostanındaki meyvelerin nümunelerini, bir
tılsım ve bir mucize ile o ağaca takmış ve kendi misafirlerine ihzar ettiği
et'imeye birer işaret suretinde o ağacı tezyin etmiş olmalı. Yoksa, bir tek
ağaç, binler ağaçların meyvelerini vermez.
…………Esbabın garaip perdesini araladı ve müsebbibül esbabı
gördü………..
SONRA NİYAZA BAŞLADI. TA TILSIMIN ANAHTARI ONA İLHAM OLDU.
Yani: Muhtaç ve çaresiz olduğunun bilincine vararak
mevlasına yalvarıp dua etti, tekellüfsüz ve samimi bir şekilde yakararak…………..
BAĞIRDI Kİ:
"EY BU YERLERİN HÂKİMİ! SENİN BAHTINA DÜŞTÜM. SANA
DEHALET EDİYORUM VE SANA HİZMETKÂRIM VE SENİN RIZANI İSTİYORUM VE SENİ
ARIYORUM."
…………………..
"İ’lem eyyühe’l-aziz! Acz, nidânın mâdenidir. İhtiyaç
duanın menbaıdır."
"Feyâ Rabbî, yâ Hâlıkî, yâ Mâlikî! Seni çağırmakta
hüccetim, hâcetimdir. Sana yaptığım dualarda uddetim fâkatimdir. Vesilem,
fıkdan-ı hile ve fakrimdir. Hazinem aczimdir. Re’sülmâlim, emellerimdir.
Şefîim, Habîbin (aleyhissalâtü vesselâm) ve rahmetindir. Afv eyle, mağfiret
eyle ve merhamet eyle, yâ Allah, yâ Rahmân, yâ Rahîm! Âmin."
…………………………
VE BU NİYAZDAN SONRA, BİRDEN KUYUNUN DUVARI YARILIP, ŞAHANE,
NEZİH VE GÜZEL BİR BAHÇEYE BİR KAPI AÇILDI. BELKİ, EJDERHA AĞZI O KAPIYA
İNKILÂB ETTİ VE ARSLAN VE EJDERHA İKİ HİZMETKÂR SURETİNİ GİYDİLER VE ONU
İÇERİYE DAVET EDİYORLAR. HATTÂ O ARSLAN, KENDİSİNE MUSAHHAR BİR AT ŞEKLİNE
GİRDİ.
………….. *Hikmetin sırrı Celâli tahakkuk ettiğinde ,illetin esrarı Cemali
görünür* …………….
Evet konumuz olan paragrafa gelene kadar yine inanç ve ahlâk
yapısına bağlı akıl ve ruh halleri ve yapıya bağlı gelişmeler, intikaller
,tedbirler, mahiyetler, durum tespitleri ve önermeler üzerinde bazı hakaik nakledilmiş. Onları
aynen alıyoruz. Şöyle ki:
İşte ey tembel nefsim ve ey hayalî arkadaşım! Geliniz, bu
iki kardeşin vaziyetlerini muvazene edelim. Ta, iyilik nasıl iyilik getirir ve
fenalık nasıl fenalık getirir, görelim, bilelim.
Bakınız, sol yolun bedbaht yolcusu, her vakit ejderhanın
ağzına girmeye muntazırdır, titriyor. Ve şu bahtiyar ise, meyvedar ve revnaktar
bir bahçeye davet edilir.
Hem o bedbaht, elîm bir dehşette ve azîm bir korku içinde
kalbi parçalanıyor. Ve şu bahtiyar ise, leziz bir ibret, tatlı bir havf, mahbub
bir marifet içinde garip şeyleri seyir ve temâşâ ediyor.
Hem o bedbaht, vahşet ve meyusiyet ve kimsesizlik içinde
azap çekiyor. Ve şu bahtiyar ise, ünsiyet ve ümit ve iştiyak içinde telezzüz
ediyor.
Hem o bedbaht, kendini vahşî canavarların hücumuna maruz bir
mahpus hükmünde görüyor. Ve şu bahtiyar ise, bir aziz misafirdir ki, misafiri
olduğu mihmandar-ı kerîmin acip hizmetkârlarıyla ünsiyet edip eğleniyor.
Hem o bedbaht, zahiren leziz, mânen zehirli yemişleri
yemekle azabını tâcil ediyor. Zira o meyveler, nümunelerdir: Tatmaya izin var,
ta asıllarına talip olup müşteri olsun. Yoksa hayvan gibi yutmaya izin yoktur.
Ve şu bahtiyar ise, tadar, işi anlar, yemesini tehir eder ve intizar ile
telezzüz eder.
Hem o bedbaht kendi kendine zulmetmiş. Gündüz gibi güzel bir
hakikati ve parlak bir vaziyeti, basiretsizliğiyle kendisine muzlim ve
zulümatlı bir evham, bir cehennem şekline getirmiş. Ne şefkate müstehaktır ve
ne de kimseden şekvâya hakkı vardır. Meselâ, bir adam, güzel bir bahçede,
ahbaplarının ortasında, yaz mevsiminde, hoş bir ziyafetteki keyfe kanaat
etmeyip kendini pis müskirlerle sarhoş edip kendisini kış ortasında, canavarlar
içinde, aç, çıplak tahayyül edip bağırmaya ve ağlamaya başlasa, nasıl şefkate
lâyık değil, kendi kendine zulmediyor, dostlarını canavar görüp tahkir ediyor.
İşte bu bedbaht dahi öyledir.
Ve şu bahtiyar ise, hakikati görür. Hakikat ise güzeldir.
Hakikatin hüsnünü derk etmekle, hakikat sahibinin kemâline hürmet eder,
rahmetine müstehak olur. İşte, "Fenalığı kendinden, iyiliği Allah'tan
bil" olan hükm-ü Kur'ânînin sırrı zâhir oluyor.
Daha bunlar gibi sair farkları muvazene etsen, anlayacaksın
ki, EVVELKİSİNİN NEFS-İ EMMÂRESİ ONA BİR MÂNEVÎ CEHENNEM İHZAR ETMİŞ. VE
ÖTEKİSİNİN HÜSN-Ü NİYETİ VE HÜSN-Ü ZANNI VE HÜSN-Ü HASLETİ VE HÜSN-Ü FİKRİ, ONU
BÜYÜK BİR İHSAN VE SAADETE VE PARLAK BİR FAZİLETE VE FEYZE MAZHAR ETMİŞ.
Mütebakisinin okunması ile dersin ikmalini tavsiye ederek
burada bırakıyoruz İnşâallah………