22.1.26

Mütalaa Ders notları 68 : Yaratılışa dair

Cenab-ı Hak nimet cihetinde halk ettiği her şey için bir sunum tarzı belirlemiştir. Bu sunum tarzlarının her birinin kendine göre bir hayat mertebesi ve sanatlı hikmeti vardır. Bu yaratma hakimiyet ve güzelliğinin bir tezahürü ve kudretin hadsiz gücünün gayet latif bir gösterimidir.

 

Ağaçlar, et ve sütünden istifade ettiğimiz hayvanlar, toprak zeminden midemize uzatılan mütenevvi nebatatın her biri bu nihayetsiz hilkat estetiğinin ve kendini bu yönüyle de göstermek isteyen mahfi bir hazinenin,  binler perdeler arkasından kendini tefekkür ehline göstermesi ve şakirin zümresine iltifat-ı şahanesidir.

 

Bu bağlamda nimetler, tür ve muhataplarına göre zarflara koyulur. Bir kısmı zahiri bir kısmı ise batıni vesait ile gönderilir. Ve bu gönderine her nimetin idrak ve istimali için mazharların istidatları, maddi manevi donanımları, istifade araçları da hazır edilmiştir.

 

Bu dahi tüm icat,vücut ve muhatap ve mukabele bileşenleri ile Razık ve Münim’ in itasını ve ikramına mazhar olma bütünlüğüne mazhariyet tenasübü ve ayine kayfiyeti ile  bir elden çıkmıştır.

 

Bununla birlikte kudret ,hayata bir hareket tayin ettiğinden ve faaliyeti ihtiyaçlar belirlediğinden zişuur mahlukatının bu alış verişe ihtiyaç, iztırar, kavli ve hali bir şekilde tüm hacet meratibi ile teveccüh etmesi esastır. Ki , alışta farkındalık  , verişte cud ve seha beynindeki imtizaç tahakkuk etsin. Yani bilerek verilen idrak edilerek alınsın. İşte bu ihtiyaç, iztırar, kavli ve hali teveccüh beşerin kesbinin miftahıdır. Onunla kerem kapısına gider, halini beyan eder hissesini alır. Bu noktada kesp olmaz ise takdir olmaz, farkındalık bulunmaz. Takdir ve farkındalığın olmadığı yerden de ne tefekkür nede şükür meyvesi alınmaz.  Rububiyet ve uluhiyetin uhdesine aldığı iktizalar ile meydana getirilen nimetlendirmek fiili , insan fehminde manasını ifade edememiş olur. Bu nedenle idrak ile kesp , yani anlayarak,görerek elini uzatmak maslahaten elzemdir.

 

Eğer insan çok şeye ülfet ettiği gibi havadan suya her şeyi göre göre aleminde basit bir nimet seviyesine indirse ,daha sonra onları esbaba verebilir ve yolda bulunmuş zannedebilir. Bu vartaya düşmemek için , kendisine vasıl olan nimetlerdeki  vesaiti ve kendindeki muhatap letaifi ve ihtiyaçlar dairesindeki fıtri istemlerin karşılığının bi tamamiha verildiği müşahade etmesi lazımdır ki, kendine ,nev’nine vesait muhtaçlara gönderilen hiçbir nimeti  tesadüfe hamletmesin.

 

Çünkü  mahlukatın, masnuatın tüm mevcudatın ihtiyacı olan şeyler onları yaratan ,tüm hacetlerini görüp bilen ve ona göre tam bir muvafakat ve mutabakat uyumu veren Ancak Mün'im-i Hakikidir. İnsanda yukarıda arz ettiğimiz ihtiyaç, iztırar, kavli ve hali vaziyetlerinin diliyle ve ihtiyari ile bilerek, hissederek, görerek ,dokunarak, tadarak vs alır. Yine yukarıda ifade edildiği gibi buradaki mutlak maslahat, bilerek verenin elinden hakiki keremi bilerek almaktır.

 

Eğer bu nimetler maddi nimetler ise ihtiyar-ı beşerin alıp istimali ile birlikte vücuda girer ve tekrar yaratanın ve ikram edenin eliyle fizyolijik hayata medet verir…

 

Buraya kadar metne tabi bir yol takibi gelinmiş oldu. Şimdi ise atıf manalar ile birkaç adım atmaya çalışalım.

 

Öncelikle nimetlerin ihsanında ve hadisatın cereyanında Cenab-ı Hak sebepleri istimal etmektedir. Bunun nedeni her zarfta bulunan mazrufun ehlince kıraatı mümkün olsa da alel ekser kariler bu karineyi okuyamıyor.

 

Bu manayı ifade için şöyle demiş:

 

……..Ey esbab-perest gafil! Esbab bir perdedir; çünkü izzet ve azamet öyle ister. Fakat iş gören, kudret-i Samedâniyedir; çünkü tevhid ve celâl öyle ister ve istiklâli iktiza eder.

 

Sultan-ı Ezelînin memurları, saltanat-ı Rububiyetin icraatçıları değillerdir. Belki o saltanatın dellâllarıdırlar ve o Rububiyetin temâşâger nazırlarıdırlar.

 

Ve o memurlar, o vasıtalar kudretin izzetini, Rububiyetin haşmetini izhar içindir, tâ umur-u hasise ile kudretin mübaşereti görünmesin. Acz-âlûd, fakr-pîşe olan insanî bir sultan gibi, acz ve ihtiyaç için memurları şerik-i saltanat ittihaz etmiş değildir.

 

Demek esbab vaz edilmiş, tâ aklın nazar-ı zahirîsine karşı kudretin izzeti muhafaza edilsin. Zira, âyinenin iki vechi gibi, herşeyin bir mülk ciheti var ki, âyinenin mülevven yüzüne benzer; muhtelif renklere ve hâlâta medar olabilir.

 

Biri melekût'tur ki, âyinenin parlak yüzüne benzer. Mülk ve zahir vechinde, kudret-i Samedâniyenin izzetine ve kemâline münâfi hâlât vardır. Esbab, o hâlâta hem merci, hem medar olmak için vaz edilmişler.

 

Fakat melekûtiyet ve hakikat cânibinde herşey şeffaftır, güzeldir, kudretin bizzat mübaşeretine münasiptir, izzetine münâfi değildir. Onun için, esbab sırf zahirîdir; melekûtiyette ve hakikatte tesir-i hakikîleri yoktur.

 

Hem esbab-ı zahiriyenin diğer bir hikmeti şudur ki: Haksız şekvâları ve bâtıl itirazları Âdil-i Mutlaka tevcih etmemek için, o şekvâlara, o itirazlara hedef olacak esbab vaz edilmiştir. Çünkü kusur onlardan çıkıyor ve onların kabiliyetsizliğinden ileri geliyor.

 

Bu mesele kendi içinde çok muazzam bir hakikati ders vermektedir.  İrade-i İlahiye ve tecelliyi esma hakkında çok esrarlı ve perdeli  bir müdafaa  ile birlikte, kulları da ; olan biteni yanlış anlamak, vakayı  kavrayamamak, nefsinin hoşuna gitmemek, aklen idrak edememek, havsalası almamak, desiseye ve evhama mağlup olmak, hadisatın tazyikiyle dengeyi kaybetmek, hayal kırıklığına uğramak, itiraza yönelmek ,  öfkelenmek, isyana meyletmek ,haddi aşmak gibi girişimlerle başlarına gelecek büyük bir kahırdan muhafaza edin bir hikmet perdesi icraat-ı Rububiyet üzerine çekilmiş.

 

Ki, bu perdeler ; hadiselerin devamında meydana çıkan sonuçların kabulü, tazyikin azalması ile tesirin kırılması , güzel sonuçların terettübü, müspet düşünce temayülü ,kendine gelme ,durulma gibi haletler ile silkelenebilir, tozdan topraktan arına bilir ,taciz derine nüfuz etmez ve onarıla bilirliğin önünü açsın.

 

Eğer perdeler olmasa, insanlar şekvalarını direkt izhar etseler,  bu cehalet ve cüret  Rububiyeti  nankörane tavrı ile müteessir eder, başını örse vurur, elini kırar, telafisi mümkün olmayan hadler ve hükümlere düçar olunabilir.

 

Bu perdedarlığın bir başka mahfi bir yönü var ki gayet garip ve aciptir. O da şudur ki; Cenab-ı Hakkın  vaz ettiği teklifin idrakinde zorlanacak olanlara tanıdığı bir toleranstır. Yani sizi ademden çıkarıp vücuda getirmem, tecelliyat-ı esmama mazhar kılmam, marifetimin mihtafını nefsinize takmam, şah damarınızdan yakın bulunmam , tercihler sunup iradenizden ihtiyarınızla bilerek yönelinişi istemem, kötülükten ,nifaktan, küfürden uzak durmanızı salık vermem , tahşidat ve merhametimle üzerinize titrememdeki maksadı anlayamayarak şikayetlerde bulunmanız, beğenisiz ve takdirsin kalmanız , vicdan ve aklınızı kullanmadığınızdan sizi mesul kılacağından size sebeplerle boğuşmanız suretiyle hakikati görmeniz  için size  zaman tanıyorum… Bir diğer mana ………… Hâlıkın bütün tezahürat-ı rububiyetine geniş ve küllî bir ubudiyetle mukabele eden ve bütün makàsıd-ı İlâhiyesine karşı…………….vaziyet-i marziye alan ibadına yüklenen külfete bir hiffet ve kefaret getirmektir……….

 

Aslında azimet olan ………… *Ey insan-ı müştekî! Sen mâdum kalmadın, vücut nimetini giydin, hayatı tattın, câmid kalmadın, hayvan olmadın, İslâmiyet nimetini buldun, dalâlette kalmadın, sıhhat ve selâmet nimetini gördün, ve hâkezâ... Ey nankör! Daha sen nerede hak kazanıyorsun ki, Cenâb-ı Hakkın sana verdiği mahz-ı nimet olan vücut mertebelerine mukàbil şükretmeyerek, imkânât ve ademiyat nev'inde ve senin eline geçmediği ve sen lâyık olmadığın yüksek nimetlerin sana verilmediğinden, bâtıl bir hırsla Cenâb-ı Haktan şekvâ ediyorsun ve küfrân-ı nimet ediyorsun*?.......olmasına rağmen ekser iltimasın sebebi ise …………. "*Rahmetim herşeyi kaplamıştır*." A'râf Sûresi, 7:156…..Hakikatidir……….

 

Evet icrat-ı Rububiyetin  ham insan türünün nefsine ağır gelecek yönleri çoktur. Yukarıda işaret edildiği gibi , Allah hem izzet- i Samadaniye ve Sübhaniyesini  aziz tutmak hem de merhamet ettiği kullarının aciz nefsini  şekavet-i ebediyeden korumak için esbab perdesini var etmiştir.

 

Ancak bu perde mülk üstüne çekilmiş tenteneli bir perdedir. Melekût cihetinde ise belki perdeden ziyade zayıf bir tül vardır.

 

Mesela hayat yirmi sekiz cihetiyle perdesiz bir tecellidir.

 

Hidayet sebepsiz Allah’ın elindedir.

 

Hissiyatların tertibi , kuvvaların tanzimi, letaifin tezyini , halk ve icadın vücudu müstakilen ve bedi’ bir surette onun dest-i gaybındadır.

 

Esbab dahil herşeye vurduğu sikke, tanımladığı hasiyet, deruhte ettiği vezaif, takdir ettiği mahiyet , her şeye hakim olan celal ve vahidiyet tüm perdeleri dürüp kaldırır.

 

Bu nedenle mülk ve melekût cihetlerinin hükümleri ayrıdır. Esbabın tesiri muvakkattır. Manası tahsil edildiğinde zarfı yırtılır ve atılır. Bu meyanda hikmetten illet tarafına geçiş vaciptir.

 

Yani;

 

……… "Hem bir mezraadır.  Ek ve mahsulünü al, muhafaza et; muzahrafatını at, ehemmiyet verme.

 

"Hem birbiri arkasında daim gelen, geçen âyineler mecmuasıdır. Öyle ise onlarda tecellî edeni bil, envârını gör ve onlarda tezahür eden esmânın tecelliyâtını anla ve Müsemmâlarını sev; ve zevâle ve kırılmaya mahkûm olan o cam parçalarından alâkanı kes.

 

"Hem seyyar bir ticaretgâhtır. Öyle ise alışverişini yap, gel; ve senden kaçan ve sana iltifat etmeyen kafilelerin arkalarından beyhude koşma, yorulma.

 

"Hem muvakkat bir seyrangâhtır. Öyle ise nazar-ı ibretle bak ve zahirî, çirkin yüzüne değil, belki Cemîl-i Bâkîye bakan gizli, güzel yüzüne dikkat et, hoş ve faideli bir tenezzüh yap, dön; ve o güzel manzaraları irâe eden ve güzelleri gösteren perdelerin kapanmasıyla, akılsız çocuk gibi ağlama, merak etme.

 

"Hem bir misafirhanedir. Öyle ise, onu yapan Mihmandar-ı Kerîmin izni dairesinde ye, iç, şükret. Kanunu dairesinde işle, hareket et. Sonra arkana bakma, çık, git. Herzekârâne, fuzulî bir surette karışma. Senden ayrılan ve sana ait olmayan şeylerle mânâsız uğraşma ve geçici işlerine bağlanıp boğulma"………….

 

Evet, şimdi konuyu ;  hikmet  ,hakikat, vazife ,tavzifat , Hak ve ibad  esasıyla  izah eden  bir mütemmim manayı paylaşacağız.

 

………..Evet, insan bir askerdir. Askerlik vazifesi başka, hükûmetin vazifesi başkadır. Askerlik vazifesi tâlim, cihad gibi din ve vatanı koruyacak işlerdir. Hükûmetin vazifesi ise, erzakını, libasını, silâhını vermektir. Binaenaleyh, erzakını temin için askerliğe ait vazifesini terk edip ticaretle-meselâ-iştigal eden bir asker, şakî ve hâin olur. Bu itibarla, insanın Allah'a karşı ubudiyet, vazifesidir. Terk-i kebâir, takvâsıdır. Nefis ve şeytanla uğraşması, cihadıdır.

 

Amma gerek nefsine, gerek evlât ve taallûkatına hayat malzemesini tedarik etmek Allah'ın vazifesidir. Evet, madem hayatı veren Odur. O hayatı koruyacak levazımatı da O verecektir. Yalnız, hükûmetin asker için ofislerde cem ettiği erzakı askerlere taşıttırdığı, temizlettirdiği, öğüttürdüğü, pişirttiği gibi, Cenâb-ı Hak da hayat için lâzım olan levazımatı küre-i arz ofisinde yaratıp cem ettikten sonra, o erzakın toplanmasını ve sair ahvalini insana yaptırır ki, insana bir meşguliyet, bir eğlence olsun ve atâlet, betâlet azabından kurtulsun…….. (Rahmeten ve hikmeten İnsan kesbinin lüzumu )

 

Ey insan! Rahm-ı mâderde iken, tıfl iken, ihtiyar ve iktidardan mahrum bir vaziyette iken, seni pek leziz rızıklar ile besleyen Allah, sen hayatta kaldıkça o rızkı verecektir. Baksana: Her bahar mevsiminde sath-ı arzda yaratılan enva-ı erzakı kim yaratıyor ve kimler için yaratıyor? Senin ağzına getirip sokacak değil ya! Yahu, eğlencelere, bahçelere gidip dallarda sallanan o güleç yüzlü leziz meyveleri koparıp yemek zahmet midir? Allah insaf versin! ………. ( İnsanın bu kadar ayağına gelen nimetleri tazimle almasını iktiza eden  nazar-ı insafın gerekliliği) …

 

Yani O .. Allah Rabliğinin iktiza ettiği her şeyi  yerli yerine yaptı ,yapıyor…sende sana verilmiş cihazat ile  kulluğun mucibince gereğini yap. Haddini bil, ölçülü ol, sınırlara dikkat et, tembellik yapma, vazifeni uhdene al, sana tanınan meşru dairede amel et , hamd ve  şükür , tefekkür  ve  ubudiyet ile kulca mukabelede bulun…………..

 

Haşiye:

 

Aynı maddi nimeler gibi manevi nimetleri karşılayacak  insan mahiyetinde bir çok menfez tanzim edilmiştir.

 

Örneğin:

 

…………. Zira insanın nefsi, rahmaniyetin cilveleriyle, kalbi de rahîmiyetin tecelliyatıyla nimetlendikleri gibi; insanın aklı da hakîmiyetin letaifiyle zevk alır, telezzüz eder……….. Denildiği gibi insanın her bir manevi hassasının kendine mahsus nimeti olduğu gibi,  her bir letaifinin de kendine mahsus bir rızkı vardır…  Latifelerin sultanı olan kalp ve vicdan ise ancak Allah ile ve onun yad’ı zikri ile itminan bulur.. mutmain olur onların rızkı- maneviyesi ve ruhiyesi   Marifetullah ve Marifetullahtan  neşet eden Muhabbetullah’dır…

 

.