9.1.26

Mütalaa Ders notları 37: Evet insan evvelâ nefsini ( kendi zatını ) sever..

*Evet insan evvelâ nefsini* ( kendi zatını ) *sever*.

 

Çünkü yaratılışı özelliği ile kendi kendine yakınlık kurup  ünsiyet ve ülfet ettiği nefsi;  onun fiziksel olarak aldığı lezzetler ile duygusal hazlara bağlı çeşitli zevkleri hissettiği kaynaktır. 

 

*Sonra akaribini, sonra milletini*,

 

Çünkü fıtratı onu soyu ile yakın ve uzak akrabaları ile ilişkili biçimde şekillendirilmiştir. Ve yine yaratılışı özelliği münasebetiyle ; içinde bulunduğu şehri, ait olduğu ülke ve aynı dili,dini ve değerleri paylaştığı milletini tabiî olarak sever.

 

*sonra zîhayat mahlukları*,

 

Çünkü onlarla ortak alanda bir hayat yaşamakta ve ortak şeyleri paylaşmaktadır. Yaşam çevre koşulları ile uyum içerisinde olduğunda fayda ve huzur hissettirir. Bu bağlamda koruyucu olmak, şefkat ve merhametle sair canlıların hayatı kolaylaştırmak, evcil olanların hizmetlerini görmek, ehil olanlar ile ikram edilen nimetlerden istifade etmek, hem menfaat hem de insaniyete ait hisler nedeni ile sevgi meydan getirir.

 

*sonra kâinatı, dünyayı sever*.

 

Çünkü kainat, maddi ve manevi varlığı sürdürdüğü bir sistemin evrensel çarkı..dünya ise  tüm içinde olanlarla birlikte onun büyük evidir.

Bu nedenle insan; kalp ve mide dairesi, bedeni ve hane dairesi, mahalle ve şehir dairesi, vatan ve memleket dairesi, tüm insanlık ve dünya dairesi gibi..

 

*Bu dairelerin herbirisine karşı alâkadardır*.

 

Evet, kudret insanı çok daireler ile alâkadar bir vaziyette yaratmış olduğundan,

 

*Onların lezzetleriyle mütelezziz ve elemleriyle müteellim olabilir*.

 

Çünkü Belki dünyada ne varsa, nümuneleri insanın fıtratında vardır.. Umum onlara karşı münasebet ve bir nevi alış veriş içindedir.. Onlar için çalışır ve çalışır vaziyettedir.

 

*Halbuki şu herc ü merc âlemde ve rüzgâr deveranında hiçbir şey kararında kalmadığından bîçare kalb-i insan, her vakit yaralanıyor*.

Çünkü ilişki kurduğu her şey, alıştığı eşya,yaşadığı şehir, sevdiği dünya ,yakınlığı olan her ne varsa değişim ve dönüşüm kanununa tabi tutulmuş..zeval ve firak ile tecrübe meydanında yerini almış..ve insanın :

 

*Elleri yapıştığı şeylerle, o şeyler gidip ellerini paralıyor, belki koparıyor*.

 

Çünkü ya onların ömrü ya insanın ömrü kısadır ..doymaya kafi gelmeyen bir sofralar , batıp giden güzellikler , firakla iç içe girmiş sevdalar , aşka ve muhabbete mukabile edemeyen sevgililer , solup giden güzellikler, dökülüp giden yapraklar , perdelenip kaldırılan mevsimler , meftun olunup hiç bitmesin diye istenilen anlar, batıp giden..uful eden nice güneşler nedeniye………

 

*Daima ızdırab içinde kalır, yahut gaflet ile sarhoş  olur*.

 

Çünkü…………..kalb, dünya işleriyle kasden iştigal etmek için halkolunmadığı halde , *dünya içindekilerle ile alâka peyda ettiği vakit, bütün şiddetiyle ona yapışır ve büyük bir ihtimamla ona kıymet ve ehemmiyet verir.. Hem onda bir ebediyet ve bir devam taleb eder. Ve o şeyde tam manasıyla fani olur. Öyle ki, elini uzattığı zaman öyle bir uzatır ki, büyük kayaları koparıp kaldıracakmış gibi uzatır. Halbuki o el ile dünyadan hiçbir şey alamıyor, alabildiği şey, ancak bir incir habbesi veya bir tüy (Bir kıl) veya bir saç teli gibi bir şeydir. Belki de heba ve hevadır*….

 

*Evet kalb, mir’at-ı Samed’dir. Kendinde sanem taşını kabul edemez. Şayet ederse, o taş ile kırılıp münkesir olacaktır*.

 

*İşte bundandır ki, mecazî âşıklar, ekseriya ma’şukunun zulmünü görüyor. Bunun sırrı ise, o ma’şuk güya fıtratıyla lâşuurî olarak yerinde olmayan ve haksız olan bir aşkı kabul etmeyerek, reddediyor, ona razı olamıyor. Çünkü âşıkın bâtın-ı kalbinde o şeyin iskân olunması lâyık ve münasib olmadığından, fıtraten reddediyor*.. ( B.M.N)

 

*Madem öyledir, ey nefis! Aklın varsa, bütün o muhabbetleri topla, hakikî sahibine ver, şu belalardan kurtul*.

 

Yani muhabbet ettiğin şeyleri onların yaratıcısı namına sev.. sana ulaşan nimetlerin manalarını al kabuklarına ehemmiyet verme..dünyaya niye geldiğini ve buradan nereye gideceğini ve çıkarken elde etmen gereken izzet ve şeferi unutma..fani olan şeylerin zatına  fanilikleri  kadar ehemmiyet ver..alakadar olduğun diyayayı bir mektup bir kitap gibi müellifi adına oku.. gaflete sebep olan mecazi muhabbetlere aldanma.. bir şey olmaz zannedip sana zarar vermesi kesin veya şüpheli olan şeylerden hasar almamaya çalış..eğer yaralanırsan hemen vaz geç ve o eşikleri zorlama….Çünkü *fıtrat, fıtri olmayan* –yani yaratılış niteliği ve var oluş amacına uygun vazife ve yerde de bulunmayan- *her şeyi  reddeder*……..

 

Zaten tüm güzellikler o eşsiz güzelden,iyilikler o sonsuz kemal sahibinden, nimetler o kerim zatın rahmet ve merhametinden,tüm muhtaç olduklarımız onun ihsan hazinesinden, ruhumuzun zevk aldığı lafif manalar onun şuunatından, nefsimizin hoşuna giden şeyler onun bizi bilmesinden , devalar,şifalar olun dest-i inayetinden , tüm sevmek sevilmek hissi onun mahbub,muhip, habip ve vedud  oluşundan, tenvir onun nurundan ,tedbir onun sun’undan , sanat onun saniliğinden , alemler onun ilim irade ve kudretindendir……….  ve bedihîdir ki, intizamla gayeleri ve hikmetleri ve faydaları takip etmek, ihtiyar ile irade ile kasıt ile meşiet ile olabilir, başka olamaz. …………..*Demek bu kâinatın bütün mevcudatındaki hadsiz intizamat ve hikmetleriyle iktiza ettikleri ve gösterdikleri bir Fâil-i Muhtârı, bir Sâni-i Hakîmi* bilmek sevmek ,*aksi nurunu kalbimizin gözbebeğine yerleştirmek* lazımdır…

 

Hem madem …………*Muhabbet, şu kâinatın bir sebeb-i vücududur; hem şu kâinatın rabıtasıdır; hem şu kâinatın nurudur, hem hayatıdır*………….hem……….*cemâl bizzat sevilir. Zîcemâl ve cemâl, kendi kendini sever. Hem hüsündür, hem muhabbettir. Kemâl dahi bizzat mahbubdur, sebepsiz olarak sevilir. Hem muhibdir, hem mahbubdur…Madem nihayetsiz derece-i kemâlde bir cemâl ve nihayetsiz derece-i cemâlde bir kemâl nihayet derecede sevilir, muhabbete ve aşka lâyıktır*….

 

Öyle ise ;

 

*Şu nihayetsiz muhabbetler, nihayetsiz bir kemal ve cemal sahibine mahsustur*.

 

*Ne vakit hakikî sahibine verdin, o vakit bütün eşyayı onun namıyla ve onun âyinesi olduğu cihetle ızdırabsız sevebilirsin*.

 

Çünkü yaratılışın sebebi budur.  Yani manayı harfi ile sevmek fıtrata uygun olan sevmektir. Böyle olduğunda insan sevdiğinin düşmanlığı değil muhabbeti celp eder..manayı harfi ile sevdiğinden sevdiğinden bir kusurda görse onu nefsine verip, muhabbete layık olan sıfatlarını sevmeye devam eder……her şey kendi mahiyetinde bulunan zaaf ve mahiyetle fenaya gitse de..o onlardan tahsil ettiği manalar ile hem kalbini hem ruhunu tezyin eder…. böyle olduğunda ; hüzün , hasret , beklemek , anmak , dilemek , düşünmek , vuslatı hayal etmek , kederin yüzünü ebed ile tebessüm ettirmek , sevmenin içinde bulunan sızılar , aşkın batnında olan lerzeler hepsi sevimlidir… Çünkü muhabbetin sonsuz kaynağı bakidir…kaybettiklerimizi sevdiklerimizi bize verebilir kudret ve merhamete sahiptir…

 

*Demek şu muhabbet, doğrudan doğruya kâinata sarfedilmemek gerektir. Yoksa muhabbet* ( manayı ismiyle muhabbet-i hakikiyenin fiyatına değmediğinden ve layık olmadığından )  *en leziz bir nimet iken*, ( hem ebediyen olabilecek iken)  *en elîm bir nıkmet olur*. ………..

 

…………. İşte madem öyledir: şu havf ve muhabbetin yüzlerini dünya ve mafihadan çevir; Fâtır-ı Kerim ve Hâlık-ı Rahimine tevcih eyle!. Tâ ki -küçük bir çocuğun, annesinden korkusu sonuncu onu annesinin şefkatli sinesine atılmaya mecbur etmesinden gelen telezzüzü gibi- senin havfın da, seni sadr-ı rahmete iltica ettirerek lezzetli bir tezellül versin. Muhabbetin ise, zevalsiz ve zilletsiz ebedî bir saadet olsun. Ne günah çek, ne elem… ( B.M.N)

 

Sallâllâhu aleyhi ve sellem

….

.