*Evet insan evvelâ nefsini* ( kendi zatını ) *sever*.
Çünkü yaratılışı özelliği ile kendi kendine yakınlık
kurup ünsiyet ve ülfet ettiği nefsi; onun fiziksel olarak aldığı lezzetler ile
duygusal hazlara bağlı çeşitli zevkleri hissettiği kaynaktır.
*Sonra akaribini,
sonra milletini*,
Çünkü fıtratı onu soyu ile yakın ve uzak akrabaları ile
ilişkili biçimde şekillendirilmiştir. Ve yine yaratılışı özelliği münasebetiyle
; içinde bulunduğu şehri, ait olduğu ülke ve aynı dili,dini ve değerleri
paylaştığı milletini tabiî olarak sever.
*sonra zîhayat
mahlukları*,
Çünkü onlarla ortak alanda bir hayat yaşamakta ve ortak
şeyleri paylaşmaktadır. Yaşam çevre koşulları ile uyum içerisinde olduğunda
fayda ve huzur hissettirir. Bu bağlamda koruyucu olmak, şefkat ve merhametle
sair canlıların hayatı kolaylaştırmak, evcil olanların hizmetlerini görmek,
ehil olanlar ile ikram edilen nimetlerden istifade etmek, hem menfaat hem de
insaniyete ait hisler nedeni ile sevgi meydan getirir.
*sonra kâinatı,
dünyayı sever*.
Çünkü kainat, maddi ve manevi varlığı sürdürdüğü bir
sistemin evrensel çarkı..dünya ise tüm
içinde olanlarla birlikte onun büyük evidir.
Bu nedenle insan; kalp ve mide dairesi, bedeni ve hane
dairesi, mahalle ve şehir dairesi, vatan ve memleket dairesi, tüm insanlık ve
dünya dairesi gibi..
*Bu dairelerin
herbirisine karşı alâkadardır*.
Evet, kudret insanı çok daireler ile alâkadar bir vaziyette
yaratmış olduğundan,
*Onların
lezzetleriyle mütelezziz ve elemleriyle müteellim olabilir*.
Çünkü Belki dünyada ne varsa, nümuneleri insanın fıtratında
vardır.. Umum onlara karşı münasebet ve bir nevi alış veriş içindedir.. Onlar
için çalışır ve çalışır vaziyettedir.
*Halbuki şu herc ü
merc âlemde ve rüzgâr deveranında hiçbir şey kararında kalmadığından bîçare
kalb-i insan, her vakit yaralanıyor*.
Çünkü ilişki kurduğu her şey, alıştığı eşya,yaşadığı şehir,
sevdiği dünya ,yakınlığı olan her ne varsa değişim ve dönüşüm kanununa tabi
tutulmuş..zeval ve firak ile tecrübe meydanında yerini almış..ve insanın :
*Elleri yapıştığı
şeylerle, o şeyler gidip ellerini paralıyor, belki koparıyor*.
Çünkü ya onların ömrü ya insanın ömrü kısadır ..doymaya kafi
gelmeyen bir sofralar , batıp giden güzellikler , firakla iç içe girmiş
sevdalar , aşka ve muhabbete mukabile edemeyen sevgililer , solup giden
güzellikler, dökülüp giden yapraklar , perdelenip kaldırılan mevsimler , meftun
olunup hiç bitmesin diye istenilen anlar, batıp giden..uful eden nice güneşler
nedeniye………
*Daima ızdırab içinde
kalır, yahut gaflet ile sarhoş olur*.
Çünkü…………..kalb, dünya işleriyle kasden iştigal etmek için
halkolunmadığı halde , *dünya içindekilerle ile alâka peyda ettiği vakit, bütün
şiddetiyle ona yapışır ve büyük bir ihtimamla ona kıymet ve ehemmiyet verir..
Hem onda bir ebediyet ve bir devam taleb eder. Ve o şeyde tam manasıyla fani
olur. Öyle ki, elini uzattığı zaman öyle bir uzatır ki, büyük kayaları koparıp
kaldıracakmış gibi uzatır. Halbuki o el ile dünyadan hiçbir şey alamıyor,
alabildiği şey, ancak bir incir habbesi veya bir tüy (Bir kıl) veya bir saç
teli gibi bir şeydir. Belki de heba ve hevadır*….
*Evet kalb, mir’at-ı Samed’dir. Kendinde sanem taşını kabul
edemez. Şayet ederse, o taş ile kırılıp münkesir olacaktır*.
*İşte bundandır ki, mecazî âşıklar, ekseriya ma’şukunun
zulmünü görüyor. Bunun sırrı ise, o ma’şuk güya fıtratıyla lâşuurî olarak
yerinde olmayan ve haksız olan bir aşkı kabul etmeyerek, reddediyor, ona razı
olamıyor. Çünkü âşıkın bâtın-ı kalbinde o şeyin iskân olunması lâyık ve münasib
olmadığından, fıtraten reddediyor*.. ( B.M.N)
*Madem öyledir, ey
nefis! Aklın varsa, bütün o muhabbetleri topla, hakikî sahibine ver, şu
belalardan kurtul*.
Yani muhabbet ettiğin şeyleri onların yaratıcısı namına
sev.. sana ulaşan nimetlerin manalarını al kabuklarına ehemmiyet verme..dünyaya
niye geldiğini ve buradan nereye gideceğini ve çıkarken elde etmen gereken
izzet ve şeferi unutma..fani olan şeylerin zatına fanilikleri
kadar ehemmiyet ver..alakadar olduğun diyayayı bir mektup bir kitap gibi
müellifi adına oku.. gaflete sebep olan mecazi muhabbetlere aldanma.. bir şey
olmaz zannedip sana zarar vermesi kesin veya şüpheli olan şeylerden hasar
almamaya çalış..eğer yaralanırsan hemen vaz geç ve o eşikleri zorlama….Çünkü *fıtrat,
fıtri olmayan* –yani yaratılış niteliği ve var oluş amacına uygun vazife ve
yerde de bulunmayan- *her şeyi reddeder*……..
Zaten tüm güzellikler o eşsiz güzelden,iyilikler o sonsuz
kemal sahibinden, nimetler o kerim zatın rahmet ve merhametinden,tüm muhtaç
olduklarımız onun ihsan hazinesinden, ruhumuzun zevk aldığı lafif manalar onun
şuunatından, nefsimizin hoşuna giden şeyler onun bizi bilmesinden ,
devalar,şifalar olun dest-i inayetinden , tüm sevmek sevilmek hissi onun
mahbub,muhip, habip ve vedud oluşundan,
tenvir onun nurundan ,tedbir onun sun’undan , sanat onun saniliğinden , alemler
onun ilim irade ve kudretindendir………. ve
bedihîdir ki, intizamla gayeleri ve hikmetleri ve faydaları takip etmek,
ihtiyar ile irade ile kasıt ile meşiet ile olabilir, başka olamaz. …………..*Demek
bu kâinatın bütün mevcudatındaki hadsiz intizamat ve hikmetleriyle iktiza
ettikleri ve gösterdikleri bir Fâil-i Muhtârı, bir Sâni-i Hakîmi* bilmek sevmek
,*aksi nurunu kalbimizin gözbebeğine yerleştirmek* lazımdır…
Hem madem …………*Muhabbet, şu kâinatın bir sebeb-i vücududur;
hem şu kâinatın rabıtasıdır; hem şu kâinatın nurudur, hem hayatıdır*………….hem……….*cemâl
bizzat sevilir. Zîcemâl ve cemâl, kendi kendini sever. Hem hüsündür, hem
muhabbettir. Kemâl dahi bizzat mahbubdur, sebepsiz olarak sevilir. Hem
muhibdir, hem mahbubdur…Madem nihayetsiz derece-i kemâlde bir cemâl ve
nihayetsiz derece-i cemâlde bir kemâl nihayet derecede sevilir, muhabbete ve
aşka lâyıktır*….
Öyle ise ;
*Şu nihayetsiz
muhabbetler, nihayetsiz bir kemal ve cemal sahibine mahsustur*.
*Ne vakit hakikî
sahibine verdin, o vakit bütün eşyayı onun namıyla ve onun âyinesi olduğu
cihetle ızdırabsız sevebilirsin*.
Çünkü yaratılışın sebebi budur. Yani manayı harfi ile sevmek fıtrata uygun
olan sevmektir. Böyle olduğunda insan sevdiğinin düşmanlığı değil muhabbeti
celp eder..manayı harfi ile sevdiğinden sevdiğinden bir kusurda görse onu
nefsine verip, muhabbete layık olan sıfatlarını sevmeye devam eder……her şey
kendi mahiyetinde bulunan zaaf ve mahiyetle fenaya gitse de..o onlardan tahsil
ettiği manalar ile hem kalbini hem ruhunu tezyin eder…. böyle olduğunda ; hüzün
, hasret , beklemek , anmak , dilemek , düşünmek , vuslatı hayal etmek ,
kederin yüzünü ebed ile tebessüm ettirmek , sevmenin içinde bulunan sızılar ,
aşkın batnında olan lerzeler hepsi sevimlidir… Çünkü muhabbetin sonsuz kaynağı
bakidir…kaybettiklerimizi sevdiklerimizi bize verebilir kudret ve merhamete
sahiptir…
*Demek şu muhabbet,
doğrudan doğruya kâinata sarfedilmemek gerektir. Yoksa muhabbet* ( manayı
ismiyle muhabbet-i hakikiyenin fiyatına değmediğinden ve layık olmadığından ) *en leziz bir nimet iken*, ( hem ebediyen olabilecek
iken) *en elîm bir nıkmet olur*. ………..
…………. İşte madem öyledir: şu havf ve muhabbetin yüzlerini
dünya ve mafihadan çevir; Fâtır-ı Kerim ve Hâlık-ı Rahimine tevcih eyle!. Tâ ki
-küçük bir çocuğun, annesinden korkusu sonuncu onu annesinin şefkatli sinesine
atılmaya mecbur etmesinden gelen telezzüzü gibi- senin havfın da, seni sadr-ı
rahmete iltica ettirerek lezzetli bir tezellül versin. Muhabbetin ise, zevalsiz
ve zilletsiz ebedî bir saadet olsun. Ne günah çek, ne elem… ( B.M.N)
Sallâllâhu aleyhi ve sellem
….
.