*İ'lem Eyyühel-Aziz!*
*İnsanı fıtraten
bütün hayvanlara tefevvuk ettiren câmiiyetinin meziyetlerinden biri,
zevilhayatın Vâhibü'l-Hayat'a olan tahiyye ve tesbihlerini FEHMETMEKTİR*.
İnsanın yaratılış amacına uygun bir donanıma sahip olarak
dünyaya gönderilmiş ve böylelikle onu sair mahlukattan ayıran cihazata malik
kılınarak seçkinlik ve üstünlük verilmiştir. Burada ki en ehemmiyetli ayrıcalık
hilafet vazifesi ile görevlendirilmiş olmasıdır. Bu keyfiyet yeryüzünde
Allah’ın kendisine tasarruf hakkı vermesi ile özetlenebilir.
Bu yetkinlik, üretme,karar verme, irade ile hareket etme,
hüküm belirleme, had uygulama, merhamet ve ihsanda bulunma , ceza verme ile
affetme, yol ve prensip belirleme, istediğini seçme gibi şeylerle ifade
edilebilir.
Bunun yanı sıra söz konusu niteliğin şuur tarafını oluşturan
esas, tüm bu fiillerin ve işleyişin yaratıcı namına yapılmasıdır.
Yine hilafetin mana
ve manevi tarafında insana verilen görev, tasarruf planında ki iş ve işleyişe NAZARAN
HAKİM OLMAK, BAKMAK, HAKİKATİ GÖRMEK, ne olup bittiğini ANLAMAK ile birlikte
seçkin niteliği ile AKLINI KULLANARAK yaratılışa ve yaratıcıya ait niteliği BİLEREK
ve İDRAK ederek, elde ettiği tefekkür gelirini ,kazandığı şuur varidatını UBUDİYET
BİLİNCİ ALTINDA TOPLAYIP FITRATINDA BULUNAN TEMSİLCİ NİTELİĞİ İLE HAYATIN
SAHİBİNE ARZ ETMEKTİR.
Bu muamele ANLAMAK temelinde de ve en açık şekliyle ;
lisanen ve fiililen yapılır.
Lisanen olanı , müşahedeyi ikrar, ilan,izhar gibi olurken
fiilen olanı ise ibadet içinde gerçekleşir.
FEHMETMEK (anlamak) ve Analamanın BİLMEK ile ilgili
konusunun vazifeye taalluk eden ve emir
bağlamında izah edilen detayını On Birinci sözde net olarak görmekteyiz.
Şöyle ki;
*Ey gafil nefsim! Senin hayatının gayesini ve hayatının
mahiyetini, hem hayatının suretini, hem hayatının sırr-ı hakikatini, hem
hayatının kemâl-i saadetini bir derece anlamak istersen, bak. Senin hayatının
gayelerinin icmâli DOKUZ EMİRDİR*.
BİRİNCİSİ ŞUDUR Kİ: Senin vücudunda konulan duygular
terazileriyle, rahmet-i İlâhiyenin hazinelerinde iddihar edilen nimetleri TARTMAKTIR
VE KÜLLÎ ŞÜKRETMEKTİR.
İKİNCİSİ: Senin fıtratında vaz edilen cihazatın
anahtarlarıyla esmâ-i kudsiye-i İlâhiyenin gizli definelerini AÇMAKTIR, Zât-ı
Akdesi o esmâ ile TANIMAKTIR.
ÜÇÜNCÜSÜ: Şu teşhirgâh-ı dünyada, mahlûkat nazarında, esmâ-i
İlâhiyenin sana taktıkları garip san'atlarını ve lâtif cilvelerini BİLEREK
hayatınla teşhir ve izhar etmektir.
DÖRDÜNCÜSÜ: LİSAN-I HÂL VE KALİNLE HÂLIKININ DERGÂH-I
RUBUBİYETİNE UBÛDİYETİNİ İLÂN ETMEKTİR.
BEŞİNCİSİ: Nasıl bir asker, padişahından aldığı türlü türlü
nişanları resmî vakitlerde takıp padişahın nazarında görünmekle onun
iltifâtât-ı âsârını gösterdiği gibi, sen dahi esmâ-i İlâhiyenin cilvelerinin
sana verdikleri letâif-i insaniye murassaâtıyla BİLEREK SÜSLENİP o Şâhid-i
Ezelînin nazar-ı şuhud ve işhâdına görünmektir.
ALTINCISI: Zevilhayat olanların, tezahürât-ı hayatiye
denilen, Hâlıklarına tahiyyâtları; ve rumûzât-ı hayatiye denilen, Sânilerine
tesbihatları; ve semerat ve gayât-ı hayatiye denilen, Vâhibü'l-Hayata arz-ı
ubûdiyetlerini BİLEREK MÜŞAHEDE ETMEK, TEFEKKÜRLE GÖRÜP ŞEHADETLE GÖSTERMEKTİR.
YEDİNCİSİ: Senin hayatına verilen cüz'î ilim ve kudret ve
irade gibi sıfat ve hallerinden küçük nümunelerini vahid-i kıyasî ittihaz ile,
Hâlık-ı Zülcelâlin sıfât-ı mutlakasını ve şuûn-u mukaddesesini o ölçülerle BİLMEKTİR.
Meselâ, sen cüz'î iktidarın ve cüz'î ilminve cüz'î iradenle bu haneyi muntazam
yaptığından, şu kasr-ı âlemin senin hanenden büyüklüğü derecesinde şu âlemin
ustasını o nisbette Kadîr, Alîm, Hakîm, Müdebbir BİLMEK LÂZIMDIR.
SEKİZİNCİSİ: Şu âlemdeki mevcudatın herbiri kendine mahsus
bir dille Hâlıkının vahdâniyetine ve Sâniinin rububiyetine dair mânevî
sözlerini FEHMETMEKTİR.
DOKUZUNCUSU: Acz ve zaafın, fakr ve ihtiyacın ölçüsüyle
kudret-i İlâhiye ve gınâ-yı Rabbâniyenin derecât-ı tecelliyâtını anlamaktır.
Nasıl ki açlığın dereceleri nisbetinde ve ihtiyacın envâı miktarınca taamın
lezzeti ve derecatı ve çeşitleri anlaşılır. Onun gibi, sen de nihayetsiz aczin
ve fakrınla, nihayetsiz kudret ve gınâ-yı İlâhiyenin derecatını FEHMETMELİSİN………….
Sözler
Evet, detayına bakmaya çalıştığımız ilk cümle içinde anahtar
kelimemizin FEHMETMEK (anlamak) olduğu görülmüştür.Çünkü anlama ,anlamı ortaya
çıkartan bir hakikattir. Anlayamadığımız bir şeyin bize bir anlam katmasını
düşünemeyiz.Yine anlayamadığımız bir şeye karşı anlam yüklemeye çalışmakla onun
gerçekliğini ifade edemeyiz. Demek ki ilim bir anlama iş ve işçiliğidir.İnsanın
anlayabilmesi için bilmeye ihtiyacı vardır. Dolayısıyla öğrenmek, çalışıp vakıf
olmak, o iş üzerinde durmak idrak kapısını açan bir eylemdir. İnsan ilim
yolunda say ve gayretiyle ile ilgili konuyu anlar, ilişki türünü belirler ,
sorumlu olduğu cihetin farkına varır, vermesi gereken fikri ve fiili karşılığı
verir.
Bizim konumuz İMAN İLMİ olduğundan, yani Allah’ın varlık ve
birliğini bize verdiği akıl yoluyla bilerek ve asarının şehadetiyle idrak edip
irademizle onaylamak , İsim ve sıfatları yaratılışımıza koyduğu hisler ve sair
algı temelli marifet cihazatları ile tanımak ve buna şuurlu tanıklık etmek ve
onunla aramızda olan Rububiyet ve Ubudiyet ilişkisini anlayıp üzerimize düşen
vazifeyi bilinçle yüklenmek ve işleyip işlenmenin gereğinin FEHMETMEK
etrafında toplandığını ve FITRATEN
bununla sorumlu olduğumuzu görüyoruz.
Örneğin;
*İ'lem eyyühe'l-aziz*!
*İnsanın fıtraten mâlik olduğu câmiiyetin acâibindendir ki:
Sâni-i Hakîm şu küçük cisimde gayr-ı mahdut envâ-ı rahmeti tartmak için gayr-ı
mâdut mizanlar vaz etmiştir. Ve Esmâ-i Hüsnânın gayr-ı mütenâhi mahfî
definelerini fehmetmek için, gayr-ı mahsur cihâzat ve âlât yaratmıştır. Meselâ,
mesmûat, mubsırat, me'kûlât âlemlerini ihata eden insandaki duygular, Sâniin
sıfât-ı mutlakasını ve geniş şuûnatını fehmetmek içindir*.. Mesnevi-i Nuriye
Evet ,
*Yani insan kendi kelâmını fehmettiği gibi, iman kulağıyla
zevilhayatın da, belki cemadatın da bütün tesbihlerini fehmeder*.
*Demek her şey sağır adam gibi yalnız kendi kelâmını anlar*.
Evet, iman kulağı açılmamış manevi sağır olan bir insan
kainatın marifetullaha şahit olan lisanının duymaz ve anlamaz. O hakikatin
sesini duymak noktasında inkişaf etmemiş
kulağıyla sadece kendine ait nakıs ölçü ve frekanslardaki sesleri hissedebilir.
Varlığın nağamatını işitmez. O sesler ona vaveyla gelir o tesbihat nağmelerini
vazife neşesini idrak edemez.
Evet,
Dinle de yıldızları,
şu hutbe-i şirinine,
Nâme-i nurîn-i
hikmet bak ne takrir eylemiş.
Hep
beraber nutka gelmiş, hak lisanıyla derler:
Bir Kadîr-i Zülcelâlin haşmet-i
sultanına,
Birer burhan-ı
nurefşânız biz vücud-u Sânia,
Hem vahdete,
hem kudrete şahitleriz biz.
Şu zeminin
yüzünü yaldızlayan
Nazenin mu'cizâtı çün melek seyranına,
Tûbâ-yı hilkatten semâvât şıkkına
Hep kehkeşan ağsânına,
Bir Cemîl-i
Zülcelâlin dest-i hikmetiyle takılmış
Pek güzel meyveleriyiz biz.
Şu semâvât
ehline birer mescid-i seyyar
Birer hane-i
devvar, birer ulvî âşiyâne,
Birer misbah-ı nevvar, birer gemi-i
cebbar
Birer tayyareleriz biz.
Bir Kadîr-i
Zülkemâlin, bir Hakîm-i Zülcelâlin
Birer mu'cize-i kudret, birer harika-i
san'at-ı Hâlıkane,
Birer nadire-i hikmet, birer dâhiye-i
hilkat
Birer nur âlemiyiz biz.
Böyle yüz bin dille yüz bin burhan gösteririz
İşittiririz insan olan insana.
Kör olası dinsiz gözü, görmez
oldu yüzümüzü,
Hem
işitmez sözümüzü. Hak söyleyen âyetleriz biz.
Sikkemiz bir, turramız
bir, Rabbimize müsebbihiz, zikrederiz âbidâne
Kehkeşanın halka-i kübrâsına mensup birer meczuplarız
biz…….Sözler
Evet,
*İnsan ise*, (yani kendi mahiyetini fark etmiş, ahsen-i
takvim sırrını anlamış, vazife-i ubudiyetini yüklenmiş, kulağını Kur’ana
vermiş, fıtratına derç edilen cihazatı aktif etmiş,algılarını açmış , ilim ve
marifet yoluyla farkındalığa ermiş, kulluğu ile Rabbine yaklaşmış , emir ve
yasaklara riayet ile merhamete ve affa
istihkak kesbetmiş, rıza-i ilahi yoluna revan olmuş bir insan ) *bütün
mevcudatın lisanlarıyla tekellüm ettikleri esma-i hüsnanın delillerini fehmeder*.
*Binaenaleyh herşeyin kıymeti*, ( hakikat-i insana nazaran,
istihdam edildiği hayat noktasına bakarak, yaratılış planında yüklenmiş olduğu
vazife bağlamında ) *kendisine göre cüz'îdir*.
*İnsanın kıymeti ise* (kalp,akıl ,ruh ve bu hassalara bağlı
binler hissiyat ile teçhiz hilkatindeki
harikalık, vazife-i ubudiyet noktasında ki seçkinlik ve hilafet bağlamındaki keyfiyeti
ile) *küllîdir.
*Demek bir insan*, (zahiren) *bir ferd iken* ( fıfratının
tazammun ettiği külliyet itibariyle ve bütün mahlukatı temsil noktasındaki
niteliği ve hilkaten yaratılışa ait numuneleri üzerinde taşıdığından) *bir
nevi gibi olur*……….Mesnevi-i Nuriye
Yukarıda insanın yaratılış özelliği ve dersin içinde geçen
FEHMETMEK ile mükellef olduğu vazifesi ve bu mahiyetiyle HALİFE-İ ARZ olması
bağlamında yükümlü olduğu temsil bağlamında konulara değinilmiştir. Çünkü
hakiki insan niteliğini ortaya koyan aklın kullanımı ile anlamak, anladığını
yaşamak veya konum ve duruma göre idrak ettiği hakikatin tezahürünü sağlamak
bir birini tetiklene bileşenlerdir. İnsanın hilafeti hem kendi yaratılışını hem
de âlemin yaratılışında olanı anlamak ile başlayan bir süreçtir.
İnsan bu sürecin farkına varmak ve planı idrak edip işleyişe
şuurlu bir şekilde dahil olmakla Allah’a muhatap olabilir ve mahiyetinde olan temsilcilik
hakikatinin ………….. *koca kâinatı bir hanesi misillü insana musahhar ve müzeyyen
ve tefriş etmek ve o insanı halife-i zemin ederek ve dağ ve gök ve yer
tahammülünden çekindikleri emanet-i kübrâyı ona vermesi ve sair zîhayatlara bir
derece zabitlik mertebesiyle mükerrem etmesi ve hitâbât-ı Sübhâniyesine ve
sohbetine müşerref eylemesiyle fevkalâde bir makam verdiği* (Şualar) …….. bilinci ile hareket edebilir… ( Bu konuyu
daha geniş olarak ele almak isterseniz
Risale-i Nurda bulunan Halife-i Zemin, Emanet-i Kübra gibi konulara
bakabilirsiniz)
Evet,
Eğer bu farkındalık gerçekleşmez ise insaniyetten düşer,
hayvaniyet ve daha aşağı noktalara doğru tedenni eder.
…
Şimdi Fehmetmenin tezahürü olan hakikat ile bileşen amel ve
temsil noktasında eserlerden bir iki
cümle paylaşıp bitireceğiz.
Eğer desen: "Şu küllî, hadsiz nimetlere karşı nasıl şu
mahdut ve cüz'î şükrümle mukabele edebilirim?"
Elcevap: Küllî bir niyetle, hadsiz bir itikadla. Meselâ,
nasıl ki bir adam, beş kuruş kıymetinde bir hediye ile bir padişahın huzuruna
girer. Ve görür ki, herbiri milyonlara değer hediyeler, makbul adamlardan
gelmiş, orada dizilmiş. Onun kalbine gelir: "Benim hediyem hiçtir, ne
yapayım?" Birden der: "Ey seyyidim! Bütün şu kıymettar hediyeleri
kendi namıma sana takdim ediyorum. Çünkü sen onlara lâyıksın. Eğer benim
iktidarım olsaydı, bunların bir mislini sana hediye ederdim."
İşte, hiç ihtiyacı olmayan ve raiyetinin derece-i sadakat ve
hürmetlerine alâmetolarak hediyelerini kabul eden o padişah, o biçarenin o
büyük ve küllî niyetini ve arzusunu ve o güzel ve yüksek itikad liyakatini, en
büyük bir hediye gibi kabul eder.
Aynen öyle de, âciz bir abd, namazında "Ettahiyyâtü
lillâh" der. Yani, "Bütün mahlûkatın hayatlarıyla Sana takdim
ettikleri hediye-i ubûdiyetlerini, ben kendi hesabıma, umumunu Sana takdim
ediyorum. Eğer elimden gelseydi, onlar kadar tahiyyeler Sana takdim edecektim.
Hem Sen onlara, hem daha fazlasına lâyıksın." İşte şu niyet ve itikad, pek
geniş bir şükr-ü küllîdir.
Nebâtâtın tohumları ve çekirdekleri, onların niyetleridir.
Meselâ, kavun, kalbinde, nüveler suretinde bin niyet eder ki, "Yâ Hâlıkım!
Senin Esmâ-i Hüsnânın nakışlarını yerin birçok yerlerinde ilân etmek
isterim." Cenâb-ı Hak, gelecek şeylerin nasıl geleceklerini bildiği için,
onların niyetlerini bilfiil ibadet gibi kabul eder. "Mü'minin niyeti
amelinden hayırlıdır" şu sırra işaret eder.
Hem
………………."Mahlûkatının sayısınca, Zâtına lâyık şekilde,
Arşının ağırlığınca ve kelimelerinin mürekkebi miktarınca hamdinle Seni her
türlü noksandan tenzih ederiz." Hz. Muhammed A.S.M …….gibi hadsiz adetle
tesbih etmenin hikmeti şu sırdan anlaşılır.
Hem nasıl bir zabit bütün neferâtının yekûn hizmetlerini
kendi namına padişaha takdim eder. Öyle de, mahlûkata zabitlik eden ve hayvânat
ve nebâtâta kumandanlık yapan ve mevcudat-ı arziyeye halifelik etmeye kabil
olan ve kendi hususî âleminde kendini herkese vekil telâkki eden insan,
"Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım dileriz." der, bütün
halkın ibadetlerini ve istiânelerini kendi namına Mâbûd-u Zülcelâle takdim
eder.
Hem
Bütün mahlûkatının bütün tesbihatlarıyla ve bütün
masnuatının lisanlarıyla Seni tesbih eder, kusurdan tenzih ederiz.. der, bütün
mevcudatı kendi hesabına söylettirir.
Hem
Allahım! Kâinatın zerreleri ve o zerrelerin mürekkebâtı
adedince Muhammed'e rahmet et….der, herşey namına bir salâvat getirir. Çünkü
herşey nur-u Ahmedî (a.s.m.) ile alâkadardır. İşte, tesbihatta, salâvatlarda
hadsiz adetlerin hikmetini anla….Sözler
…………
"Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım
isteriz." demekle muinsiz Rububiyetine, şeriksiz Ulûhiyetine, vezirsiz
Saltanatına karşı arz-ı ubûdiyet ve istiâne etmek; hem nihâyetsiz kibriyâsına, hadsiz
kudretine ve aczsiz izzetine karşı rükûa gidip bütün kâinatla beraber zaaf ve
aczini, fakr ve zilletini izhar etmekle “Büyük ve yüce olan Rabbimi her türlü
noksandan tenzih ederim.” deyip, Rabb-i Azîmini tesbih edip…………….sonra teşehhüd
edip, oturup, bütün mahlûkatın tahiyyât-ı mübarekelerini ve salâvât-ı
tayyibelerini kendi hesabına o Cemîl-i Lemyezel ve Celîl-i Lâyezâle hediye edip
ve Resul-i Ekremine selâm etmekle biatını tecdid ve evamirine itaatini izhar
edip ve imanını tecdid ile tenvir etmek için şu kasr-ı kâinatın intizam-ı
hakîmânesini müşahedeedip Sâni-i Zülcelâlin vahdâniyetine şehadet
etmek……………………. Sözler
……………. Evet, nasıl ki Fâtiha Kur'ân'a, insan kâinata
fihristedir; namaz da hasenata fihristedir. Çünkü namaz; savm, hac, zekât ve
sair hakikatleri hâvi olduğu gibi, İDRAKLİ VE İDRAKSİZ MAHLÛKATIN ihtiyarî ve
fıtrî ibadetlerinin nümunelerine de şâmildir. MESELÂ SECDEDE, RÜKÛDA, KIYAMDA
OLAN MELÂİKENİN İBADETLERİNİ, HEM TAŞ, AĞAÇ VE HAYVANLARIN O İBADETLERE
BENZEYEN DURUMLARINI ANDIRAN BİR İBADETTİR..İşârat’ül İ’caz
…………
Evet, nasıl ki, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm اَلتَّحِيَّاتُ
kelimesiyle bütün zîhayatın ibâdât-ı
fıtrîyelerini niyet edip takdim ediyor.
Öyle de, tahiyyatın hülâsası olan اَلْمُبَارَكَاتُ kelimesiyle de, bütün medar-ı bereket ve
tebrik ve bârekâllah dediren ve mübarek denilen ve hayatın ve zîhayatın
hülâsası olan mahlûklar, hususan tohumların ve çekirdeklerin, danelerin,
yumurtaların fıtrî mübarekiyetlerini ve bereketlerini ve ubudiyetlerini temsil
ederek, o geniş mânâ ile söylüyor.
Ve mübarekâtın hülâsası olan اَلصَّلَوَاتُ kelimesiyle de, zîhayatın hülâsası olan bütün
zîruhun ibâdât-ı mahsusalarını tasavvur edip dergâh-ı İlâhîye o ihâtalı
mânasıyla arzediyor.
Ve اَلطَّيِّبَاتُ
kelimesiyle de, zîruhun hülâsaları olan kâmil insanların ve melâike-i
mukarrebînin, salâvatın hülâsası olan tayyibat ile nuranî ve yüksek
ibadetlerini irade ederek Mâbuduna tahsis ve takdim eder..Şu’alar
…
Evet, insan; Mü’min
şuuru ile hareket ettiğinde idrak ve anlayışına birçok bilme ve anlama kapısı
açılır. Alemi tefekkür ile dinç ,şükürle canlı, ubudiyetle hayattar ve ruhlu
kalır. Gönül ve idrak aynası istiğfar ile temizlediğinde ve dikkat ile paklığı
korunduğunda oraya çok manalar yansır. Bir şeyin hakikatini anlam için istekli
ve ilgili olduğunda çok şeyler onun dünyasına misafir olur. Nezaket ve letafeti
muhafaza edip edepli bir tavır ve dua ile müteveccih bulunduğunda birçok nimete
mazhar olur.
Çünkü fehmetmek için teveccüh iradedendir, öğreten ve
kanıksatan Allah’ın inayetidir. Fehmetmek için gayret bizdendir. İdrakin kapısını
açacak ve o şeyin hakikatine bizi vardıracak olan o gayretimizi kabul etmesini
umduğumuz Kerim ve Kerem sahibi olan Rabbimizdir. Yani bilmenin işe yarayanı
Allah’ı bilmek ve Allah için bilmek
olduğundan ve bütün meselemiz bununla bağlı bulunduğundan beklentilerimizin temelini bu niyet oluşturur.
Hülasa hadisenin istidadımızda inkişafı; şuurlu bir şekilde gösterilecek bir gayrete
ve kulluğumuza dair acz ve fakr bilinci ve
tefekkür saikiyle talebimize , şükür yoluyla elde ettiğimizin
ziyadeleşmesine niyet ve say halinde bulunmakla ilgilidir.
"Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize
öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki sen, ilmi ve hikmeti her şeyi
kuşatan Alîm-i Hakîmsin." (Bakara, 2/32).