4.1.26

Mütalaa Ders notları 19: Fehmetmek

 

*İ'lem Eyyühel-Aziz!*

 

*İnsanı fıtraten bütün hayvanlara tefevvuk ettiren câmiiyetinin meziyetlerinden biri, zevilhayatın Vâhibü'l-Hayat'a olan tahiyye ve tesbihlerini FEHMETMEKTİR*.

 

İnsanın yaratılış amacına uygun bir donanıma sahip olarak dünyaya gönderilmiş ve böylelikle onu sair mahlukattan ayıran cihazata malik kılınarak seçkinlik ve üstünlük verilmiştir. Burada ki en ehemmiyetli ayrıcalık hilafet vazifesi ile görevlendirilmiş olmasıdır. Bu keyfiyet yeryüzünde Allah’ın kendisine tasarruf hakkı vermesi ile özetlenebilir.

 

Bu yetkinlik, üretme,karar verme, irade ile hareket etme, hüküm belirleme, had uygulama, merhamet ve ihsanda bulunma , ceza verme ile affetme, yol ve prensip belirleme, istediğini seçme gibi şeylerle ifade edilebilir.

 

Bunun yanı sıra söz konusu niteliğin şuur tarafını oluşturan esas, tüm bu fiillerin ve işleyişin yaratıcı namına yapılmasıdır.

 

Yine  hilafetin mana ve manevi tarafında insana verilen görev, tasarruf planında ki iş ve işleyişe NAZARAN HAKİM OLMAK, BAKMAK, HAKİKATİ GÖRMEK, ne olup bittiğini ANLAMAK ile birlikte seçkin niteliği ile AKLINI KULLANARAK yaratılışa ve yaratıcıya ait niteliği BİLEREK ve İDRAK ederek, elde ettiği tefekkür gelirini ,kazandığı şuur varidatını UBUDİYET BİLİNCİ ALTINDA TOPLAYIP FITRATINDA BULUNAN TEMSİLCİ NİTELİĞİ İLE HAYATIN SAHİBİNE ARZ ETMEKTİR.

 

Bu muamele ANLAMAK temelinde de ve en açık şekliyle ; lisanen ve fiililen yapılır.

Lisanen olanı , müşahedeyi ikrar, ilan,izhar gibi olurken fiilen olanı ise ibadet içinde gerçekleşir.

FEHMETMEK (anlamak) ve Analamanın BİLMEK ile ilgili konusunun  vazifeye taalluk eden ve emir bağlamında izah edilen detayını On Birinci sözde net olarak görmekteyiz.

 

Şöyle ki;

 

*Ey gafil nefsim! Senin hayatının gayesini ve hayatının mahiyetini, hem hayatının suretini, hem hayatının sırr-ı hakikatini, hem hayatının kemâl-i saadetini bir derece anlamak istersen, bak. Senin hayatının gayelerinin icmâli DOKUZ EMİRDİR*.

 

BİRİNCİSİ ŞUDUR Kİ: Senin vücudunda konulan duygular terazileriyle, rahmet-i İlâhiyenin hazinelerinde iddihar edilen nimetleri TARTMAKTIR VE KÜLLÎ ŞÜKRETMEKTİR.

 

İKİNCİSİ: Senin fıtratında vaz edilen cihazatın anahtarlarıyla esmâ-i kudsiye-i İlâhiyenin gizli definelerini AÇMAKTIR, Zât-ı Akdesi o esmâ ile TANIMAKTIR.

 

ÜÇÜNCÜSÜ: Şu teşhirgâh-ı dünyada, mahlûkat nazarında, esmâ-i İlâhiyenin sana taktıkları garip san'atlarını ve lâtif cilvelerini BİLEREK hayatınla teşhir ve izhar etmektir.

 

DÖRDÜNCÜSÜ: LİSAN-I HÂL VE KALİNLE HÂLIKININ DERGÂH-I RUBUBİYETİNE UBÛDİYETİNİ İLÂN ETMEKTİR.

 

BEŞİNCİSİ: Nasıl bir asker, padişahından aldığı türlü türlü nişanları resmî vakitlerde takıp padişahın nazarında görünmekle onun iltifâtât-ı âsârını gösterdiği gibi, sen dahi esmâ-i İlâhiyenin cilvelerinin sana verdikleri letâif-i insaniye murassaâtıyla BİLEREK SÜSLENİP o Şâhid-i Ezelînin nazar-ı şuhud ve işhâdına görünmektir.

 

ALTINCISI: Zevilhayat olanların, tezahürât-ı hayatiye denilen, Hâlıklarına tahiyyâtları; ve rumûzât-ı hayatiye denilen, Sânilerine tesbihatları; ve semerat ve gayât-ı hayatiye denilen, Vâhibü'l-Hayata arz-ı ubûdiyetlerini BİLEREK MÜŞAHEDE ETMEK, TEFEKKÜRLE GÖRÜP ŞEHADETLE GÖSTERMEKTİR.

 

YEDİNCİSİ: Senin hayatına verilen cüz'î ilim ve kudret ve irade gibi sıfat ve hallerinden küçük nümunelerini vahid-i kıyasî ittihaz ile, Hâlık-ı Zülcelâlin sıfât-ı mutlakasını ve şuûn-u mukaddesesini o ölçülerle BİLMEKTİR. Meselâ, sen cüz'î iktidarın ve cüz'î ilminve cüz'î iradenle bu haneyi muntazam yaptığından, şu kasr-ı âlemin senin hanenden büyüklüğü derecesinde şu âlemin ustasını o nisbette Kadîr, Alîm, Hakîm, Müdebbir BİLMEK LÂZIMDIR.

 

SEKİZİNCİSİ: Şu âlemdeki mevcudatın herbiri kendine mahsus bir dille Hâlıkının vahdâniyetine ve Sâniinin rububiyetine dair mânevî sözlerini FEHMETMEKTİR.

 

DOKUZUNCUSU: Acz ve zaafın, fakr ve ihtiyacın ölçüsüyle kudret-i İlâhiye ve gınâ-yı Rabbâniyenin derecât-ı tecelliyâtını anlamaktır. Nasıl ki açlığın dereceleri nisbetinde ve ihtiyacın envâı miktarınca taamın lezzeti ve derecatı ve çeşitleri anlaşılır. Onun gibi, sen de nihayetsiz aczin ve fakrınla, nihayetsiz kudret ve gınâ-yı İlâhiyenin derecatını FEHMETMELİSİN…………. Sözler

 

Evet, detayına bakmaya çalıştığımız ilk cümle içinde anahtar kelimemizin FEHMETMEK (anlamak) olduğu görülmüştür.Çünkü anlama ,anlamı ortaya çıkartan bir hakikattir. Anlayamadığımız bir şeyin bize bir anlam katmasını düşünemeyiz.Yine anlayamadığımız bir şeye karşı anlam yüklemeye çalışmakla onun gerçekliğini ifade edemeyiz. Demek ki ilim bir anlama iş ve işçiliğidir.İnsanın anlayabilmesi için bilmeye ihtiyacı vardır. Dolayısıyla öğrenmek, çalışıp vakıf olmak, o iş üzerinde durmak idrak kapısını açan bir eylemdir. İnsan ilim yolunda say ve gayretiyle ile ilgili konuyu anlar, ilişki türünü belirler , sorumlu olduğu cihetin farkına varır, vermesi gereken fikri ve fiili karşılığı verir.

 

Bizim konumuz İMAN İLMİ olduğundan, yani Allah’ın varlık ve birliğini bize verdiği akıl yoluyla bilerek ve asarının şehadetiyle idrak edip irademizle onaylamak , İsim ve sıfatları yaratılışımıza koyduğu hisler ve sair algı temelli marifet cihazatları ile tanımak ve buna şuurlu tanıklık etmek ve onunla aramızda olan Rububiyet ve Ubudiyet ilişkisini anlayıp üzerimize düşen vazifeyi bilinçle yüklenmek ve işleyip işlenmenin gereğinin FEHMETMEK etrafında  toplandığını ve FITRATEN bununla sorumlu olduğumuzu görüyoruz.

 

Örneğin;

 

*İ'lem eyyühe'l-aziz*!

 

*İnsanın fıtraten mâlik olduğu câmiiyetin acâibindendir ki: Sâni-i Hakîm şu küçük cisimde gayr-ı mahdut envâ-ı rahmeti tartmak için gayr-ı mâdut mizanlar vaz etmiştir. Ve Esmâ-i Hüsnânın gayr-ı mütenâhi mahfî definelerini fehmetmek için, gayr-ı mahsur cihâzat ve âlât yaratmıştır. Meselâ, mesmûat, mubsırat, me'kûlât âlemlerini ihata eden insandaki duygular, Sâniin sıfât-ı mutlakasını ve geniş şuûnatını fehmetmek içindir*.. Mesnevi-i Nuriye

 

Evet ,

 

*Yani insan kendi kelâmını fehmettiği gibi, iman kulağıyla zevilhayatın da, belki cemadatın da bütün tesbihlerini fehmeder*.

 

*Demek her şey sağır adam gibi yalnız kendi kelâmını anlar*.

 

Evet, iman kulağı açılmamış manevi sağır olan bir insan kainatın marifetullaha şahit olan lisanının duymaz ve anlamaz. O hakikatin sesini duymak noktasında  inkişaf etmemiş kulağıyla sadece kendine ait nakıs ölçü ve frekanslardaki sesleri hissedebilir. Varlığın nağamatını işitmez. O sesler ona vaveyla gelir o tesbihat nağmelerini vazife neşesini idrak edemez.

 

Evet,

 

Dinle de yıldızları, şu hutbe-i şirinine,

Nâme-i nurîn-i hikmet bak ne takrir eylemiş.

 

 

Hep beraber nutka gelmiş, hak lisanıyla derler:

Bir Kadîr-i Zülcelâlin haşmet-i sultanına,

 

 

Birer burhan-ı nurefşânız biz vücud-u Sânia,

Hem vahdete, hem kudrete şahitleriz biz.

 

 

Şu zeminin yüzünü yaldızlayan

Nazenin mu'cizâtı çün melek seyranına,

 

 

 Tûbâ-yı hilkatten semâvât şıkkına

Hep kehkeşan ağsânına,

 

 

Bir Cemîl-i Zülcelâlin dest-i hikmetiyle takılmış

Pek güzel meyveleriyiz biz.

 

 

Şu semâvât ehline birer mescid-i seyyar

Birer hane-i devvar, birer ulvî âşiyâne,

 

 

Birer misbah-ı nevvar, birer gemi-i cebbar

Birer tayyareleriz biz.

 

 

Bir Kadîr-i Zülkemâlin, bir Hakîm-i Zülcelâlin

Birer mu'cize-i kudret, birer harika-i san'at-ı Hâlıkane,

 

 

Birer nadire-i hikmet, birer dâhiye-i hilkat

Birer nur âlemiyiz biz.

 

 

Böyle yüz bin dille yüz bin burhan gösteririz

İşittiririz insan olan insana.

 

 

Kör olası dinsiz gözü, görmez oldu yüzümüzü,

Hem işitmez sözümüzü. Hak söyleyen âyetleriz biz.

 

 

Sikkemiz bir, turramız bir, Rabbimize müsebbihiz, zikrederiz âbidâne

Kehkeşanın halka-i kübrâsına mensup birer meczuplarız biz…….Sözler

 

Evet,

 

*İnsan ise*, (yani kendi mahiyetini fark etmiş, ahsen-i takvim sırrını anlamış, vazife-i ubudiyetini yüklenmiş, kulağını Kur’ana vermiş, fıtratına derç edilen cihazatı aktif etmiş,algılarını açmış , ilim ve marifet yoluyla farkındalığa ermiş, kulluğu ile Rabbine yaklaşmış , emir ve yasaklara riayet ile  merhamete ve affa istihkak kesbetmiş, rıza-i ilahi yoluna revan olmuş bir insan ) *bütün mevcudatın lisanlarıyla tekellüm ettikleri esma-i hüsnanın delillerini fehmeder*.

 

*Binaenaleyh herşeyin kıymeti*, ( hakikat-i insana nazaran, istihdam edildiği hayat noktasına bakarak, yaratılış planında yüklenmiş olduğu vazife bağlamında ) *kendisine göre cüz'îdir*.

 

*İnsanın kıymeti ise* (kalp,akıl ,ruh ve bu hassalara bağlı binler hissiyat ile  teçhiz hilkatindeki harikalık, vazife-i ubudiyet noktasında ki seçkinlik ve hilafet bağlamındaki keyfiyeti ile)  *küllîdir.

 

*Demek bir insan*, (zahiren) *bir ferd iken* ( fıfratının tazammun ettiği külliyet itibariyle ve bütün mahlukatı temsil noktasındaki niteliği ve hilkaten yaratılışa ait numuneleri üzerinde taşıdığından)   *bir nevi gibi olur*……….Mesnevi-i Nuriye

 

Yukarıda insanın yaratılış özelliği ve dersin içinde geçen FEHMETMEK ile mükellef olduğu vazifesi ve bu mahiyetiyle HALİFE-İ ARZ olması bağlamında yükümlü olduğu temsil bağlamında konulara değinilmiştir. Çünkü hakiki insan niteliğini ortaya koyan aklın kullanımı ile anlamak, anladığını yaşamak veya konum ve duruma göre idrak ettiği hakikatin tezahürünü sağlamak bir birini tetiklene bileşenlerdir. İnsanın hilafeti hem kendi yaratılışını hem de âlemin yaratılışında olanı anlamak ile başlayan bir süreçtir.

 

İnsan bu sürecin farkına varmak ve planı idrak edip işleyişe şuurlu bir şekilde dahil olmakla Allah’a muhatap olabilir ve mahiyetinde olan temsilcilik hakikatinin ………….. *koca kâinatı bir hanesi misillü insana musahhar ve müzeyyen ve tefriş etmek ve o insanı halife-i zemin ederek ve dağ ve gök ve yer tahammülünden çekindikleri emanet-i kübrâyı ona vermesi ve sair zîhayatlara bir derece zabitlik mertebesiyle mükerrem etmesi ve hitâbât-ı Sübhâniyesine ve sohbetine müşerref eylemesiyle fevkalâde bir makam verdiği* (Şualar) ……..  bilinci ile hareket edebilir… ( Bu konuyu daha geniş olarak ele almak isterseniz  Risale-i Nurda bulunan Halife-i Zemin, Emanet-i Kübra gibi konulara bakabilirsiniz)

 

Evet,

 

Eğer bu farkındalık gerçekleşmez ise insaniyetten düşer, hayvaniyet ve daha aşağı noktalara doğru tedenni eder.

 

 

Şimdi Fehmetmenin tezahürü olan hakikat ile bileşen amel ve temsil noktasında eserlerden  bir iki cümle paylaşıp bitireceğiz.

 

Eğer desen: "Şu küllî, hadsiz nimetlere karşı nasıl şu mahdut ve cüz'î şükrümle mukabele edebilirim?"

 

Elcevap: Küllî bir niyetle, hadsiz bir itikadla. Meselâ, nasıl ki bir adam, beş kuruş kıymetinde bir hediye ile bir padişahın huzuruna girer. Ve görür ki, herbiri milyonlara değer hediyeler, makbul adamlardan gelmiş, orada dizilmiş. Onun kalbine gelir: "Benim hediyem hiçtir, ne yapayım?" Birden der: "Ey seyyidim! Bütün şu kıymettar hediyeleri kendi namıma sana takdim ediyorum. Çünkü sen onlara lâyıksın. Eğer benim iktidarım olsaydı, bunların bir mislini sana hediye ederdim."

 

İşte, hiç ihtiyacı olmayan ve raiyetinin derece-i sadakat ve hürmetlerine alâmetolarak hediyelerini kabul eden o padişah, o biçarenin o büyük ve küllî niyetini ve arzusunu ve o güzel ve yüksek itikad liyakatini, en büyük bir hediye gibi kabul eder.

 

Aynen öyle de, âciz bir abd, namazında "Ettahiyyâtü lillâh" der. Yani, "Bütün mahlûkatın hayatlarıyla Sana takdim ettikleri hediye-i ubûdiyetlerini, ben kendi hesabıma, umumunu Sana takdim ediyorum. Eğer elimden gelseydi, onlar kadar tahiyyeler Sana takdim edecektim. Hem Sen onlara, hem daha fazlasına lâyıksın." İşte şu niyet ve itikad, pek geniş bir şükr-ü küllîdir.

 

Nebâtâtın tohumları ve çekirdekleri, onların niyetleridir. Meselâ, kavun, kalbinde, nüveler suretinde bin niyet eder ki, "Yâ Hâlıkım! Senin Esmâ-i Hüsnânın nakışlarını yerin birçok yerlerinde ilân etmek isterim." Cenâb-ı Hak, gelecek şeylerin nasıl geleceklerini bildiği için, onların niyetlerini bilfiil ibadet gibi kabul eder. "Mü'minin niyeti amelinden hayırlıdır" şu sırra işaret eder.

 

Hem

 

………………."Mahlûkatının sayısınca, Zâtına lâyık şekilde, Arşının ağırlığınca ve kelimelerinin mürekkebi miktarınca hamdinle Seni her türlü noksandan tenzih ederiz." Hz. Muhammed A.S.M …….gibi hadsiz adetle tesbih etmenin hikmeti şu sırdan anlaşılır.

 

Hem nasıl bir zabit bütün neferâtının yekûn hizmetlerini kendi namına padişaha takdim eder. Öyle de, mahlûkata zabitlik eden ve hayvânat ve nebâtâta kumandanlık yapan ve mevcudat-ı arziyeye halifelik etmeye kabil olan ve kendi hususî âleminde kendini herkese vekil telâkki eden insan, "Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım dileriz." der, bütün halkın ibadetlerini ve istiânelerini kendi namına Mâbûd-u Zülcelâle takdim eder.

 

Hem

 

Bütün mahlûkatının bütün tesbihatlarıyla ve bütün masnuatının lisanlarıyla Seni tesbih eder, kusurdan tenzih ederiz.. der, bütün mevcudatı kendi hesabına söylettirir.

 

Hem

 

Allahım! Kâinatın zerreleri ve o zerrelerin mürekkebâtı adedince Muhammed'e rahmet et….der, herşey namına bir salâvat getirir. Çünkü herşey nur-u Ahmedî (a.s.m.) ile alâkadardır. İşte, tesbihatta, salâvatlarda hadsiz adetlerin hikmetini anla….Sözler

 

…………

 

"Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz." demekle muinsiz Rububiyetine, şeriksiz Ulûhiyetine, vezirsiz Saltanatına karşı arz-ı ubûdiyet ve istiâne etmek; hem nihâyetsiz kibriyâsına, hadsiz kudretine ve aczsiz izzetine karşı rükûa gidip bütün kâinatla beraber zaaf ve aczini, fakr ve zilletini izhar etmekle “Büyük ve yüce olan Rabbimi her türlü noksandan tenzih ederim.” deyip, Rabb-i Azîmini tesbih edip…………….sonra teşehhüd edip, oturup, bütün mahlûkatın tahiyyât-ı mübarekelerini ve salâvât-ı tayyibelerini kendi hesabına o Cemîl-i Lemyezel ve Celîl-i Lâyezâle hediye edip ve Resul-i Ekremine selâm etmekle biatını tecdid ve evamirine itaatini izhar edip ve imanını tecdid ile tenvir etmek için şu kasr-ı kâinatın intizam-ı hakîmânesini müşahedeedip Sâni-i Zülcelâlin vahdâniyetine şehadet etmek……………………. Sözler

 

……………. Evet, nasıl ki Fâtiha Kur'ân'a, insan kâinata fihristedir; namaz da hasenata fihristedir. Çünkü namaz; savm, hac, zekât ve sair hakikatleri hâvi olduğu gibi, İDRAKLİ VE İDRAKSİZ MAHLÛKATIN ihtiyarî ve fıtrî ibadetlerinin nümunelerine de şâmildir. MESELÂ SECDEDE, RÜKÛDA, KIYAMDA OLAN MELÂİKENİN İBADETLERİNİ, HEM TAŞ, AĞAÇ VE HAYVANLARIN O İBADETLERE BENZEYEN DURUMLARINI ANDIRAN BİR İBADETTİR..İşârat’ül İ’caz

 

…………

 

Evet, nasıl ki, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm اَلتَّحِيَّاتُ  kelimesiyle bütün zîhayatın ibâdât-ı fıtrîyelerini niyet edip takdim ediyor.

 

Öyle de, tahiyyatın hülâsası olan اَلْمُبَارَكَاتُ  kelimesiyle de, bütün medar-ı bereket ve tebrik ve bârekâllah dediren ve mübarek denilen ve hayatın ve zîhayatın hülâsası olan mahlûklar, hususan tohumların ve çekirdeklerin, danelerin, yumurtaların fıtrî mübarekiyetlerini ve bereketlerini ve ubudiyetlerini temsil ederek, o geniş mânâ ile söylüyor.

 

Ve mübarekâtın hülâsası olan اَلصَّلَوَاتُ  kelimesiyle de, zîhayatın hülâsası olan bütün zîruhun ibâdât-ı mahsusalarını tasavvur edip dergâh-ı İlâhîye o ihâtalı mânasıyla arzediyor.

 

Ve اَلطَّيِّبَاتُ  kelimesiyle de, zîruhun hülâsaları olan kâmil insanların ve melâike-i mukarrebînin, salâvatın hülâsası olan tayyibat ile nuranî ve yüksek ibadetlerini irade ederek Mâbuduna tahsis ve takdim eder..Şu’alar

Evet,  insan; Mü’min şuuru ile hareket ettiğinde idrak ve anlayışına birçok bilme ve anlama kapısı açılır. Alemi tefekkür ile dinç ,şükürle canlı, ubudiyetle hayattar ve ruhlu kalır. Gönül ve idrak aynası istiğfar ile temizlediğinde ve dikkat ile paklığı korunduğunda oraya çok manalar yansır. Bir şeyin hakikatini anlam için istekli ve ilgili olduğunda çok şeyler onun dünyasına misafir olur. Nezaket ve letafeti muhafaza edip edepli bir tavır ve dua ile müteveccih bulunduğunda birçok nimete mazhar olur.

 

Çünkü fehmetmek için teveccüh iradedendir, öğreten ve kanıksatan Allah’ın inayetidir. Fehmetmek için gayret bizdendir. İdrakin kapısını açacak ve o şeyin hakikatine bizi vardıracak olan o gayretimizi kabul etmesini umduğumuz Kerim ve Kerem sahibi olan Rabbimizdir. Yani bilmenin işe yarayanı Allah’ı bilmek ve Allah  için bilmek olduğundan ve bütün meselemiz bununla bağlı bulunduğundan  beklentilerimizin temelini bu niyet oluşturur.

 

Hülasa hadisenin istidadımızda inkişafı;  şuurlu bir şekilde gösterilecek bir gayrete ve kulluğumuza dair acz ve fakr bilinci ve  tefekkür saikiyle talebimize , şükür yoluyla elde ettiğimizin ziyadeleşmesine niyet ve say halinde bulunmakla ilgilidir.

 

"Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki sen, ilmi ve hikmeti her şeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin." (Bakara, 2/32).