İ'lem Eyyühel-Aziz!
Dünyada görülen bilhâssa nebatî ve hayvanî hayatlarda
müşahede edilen ademler ( yokluk, hiçlik) , i'damlar, (yok etme) tebeddül ( benzerinin yerini alma) ve
teceddüd-ü emsalden ( benzeri ile yenilenmekten) ibarettir.
Bu mesele dünyanın işleyişinde en garip, en acip en dehşetli
bir meseledir. Risale-i nur’un birçok yerinde tebei olarak birkaç yerinde ise
asli manasıyla mühim dersleri vücuda getirmiştir. Bizde konuyu 24.Mektup, 2. Şua gibi derslere
havale edip ,eserlerden bazı atıflarla konuya işaret edeceğiz.
Bu giriş satırlarını 24.Mektup da geçen
şu sorudan ;
………..Eâzım-ı Esmâ-i İlâhiyeden olan Rahîm ve Hakîm ve
Vedûd'un iktiza ettikleri şefkatperverâne terbiye ve maslahatkârâne tedbir ve
muhabbettârâne taltif, nasıl ve ne suretle, müthiş ve muvahhiş olan mevt ve
ademle, zevâl ve firakla, musibet ve meşakkatle tevfik edilebilir? Haydi, insan
saadet-i ebediyeye gittiği için, mevt yolunda geçtiğini hoş görelim. Fakat bu
nazik ve nazenin ve zîhayat olan eşcar ve nebâtat envâları ve çiçekleri ve
vücuda lâyık ve hayata âşık ve bekàya müştak olan hayvânat taifelerini,
mütemadiyen hiçbirini bırakmayarak ifnâlarında ve gayet sür'atle onlara göz
açtırmayarak idamlarında ve onlara nefes aldırmayarak meşakkatle
çalıştırmalarında ve hiçbirini rahatta bırakmayarak musibetlerle tağyirlerinde
ve hiçbirini müstesna etmeyerek öldürmelerinde ve hiçbiri durmayarak
zevâllerinde ve hiçbiri memnun olmayarak firaklarında hangi şefkat ve merhamet
var, hangi hikmet ve maslahat bulunur, hangi lütuf ve merhamet yerleşebilir?.............Gözlemlediğimizde
…veya Şualarda pencereden baktığımız da………:
Bir zaman, bahar mevsiminde temâşâ ederken gördüm ki: Zemin
yüzünde haşir ve neşr-i âzamın yüz binler nümunelerini gösteren bir seyeran ve
seyelân içinde kàfile kàfile arkasında gelen geçen mevcudatın ve bilhassa
zîhayat mahlûkatın, hususan küçücük zîhayatların kısa bir zamanda görünüp
der'akap kaybolmaları ve daimî bir faaliyet-i müdhişe içinde mevt ve zevâl
levhaları bana çok hazin görünüp, rikkatime şiddetle dokunarak beni
ağlatıyordu. O güzel hayvancıkların vefatlarını gördükçe kalbim acıyordu:
"Of, yazık! Ah yazık!" diyerek bu "ah"ların,
"of"ların altında derinden derine bir vâveylâ-i ruhî hissediyordum.
Ve bu âkıbete uğrayan hayat ise, ölümden beter bir azap gördüm.
Hem, nebatat ve hayvanat âleminde gayet güzel, sevimli ve
çok kıymettar san'atta olan zîhayatların bir dakikada gözünü açıp bu
seyrangâh-ı kâinata bakar, dakikasıyla mahvolur, gider. Bu hali temâşâ ettikçe
ciğerlerim sızlıyordu. Ağlamakla şekvâ etmek istiyor; "Neden geliyorlar,
hiç durmadan gidiyorlar?" diye feleğe karşı kalbim dehşetli sualler
soruyor ve böyle faidesiz, gayesiz, neticesiz, çabuk idam edilen bu masnucuklar
gözümüz önünde bu kadar ihtimam ve dikkat ve san'at ve cihazat ve terbiye ve
tedbir ile kıymettar bir surette icad edildikten sonra gayet ehemmiyetsiz
paçavralar gibi parçalanıp hiçlik karanlıklarına atılmalarını gördükçe,
kemâlâta meftun ve güzelliklere müptelâ ve kıymettar şeylere âşık olan bütün
lâtifelerim ve duygularım feryad edip bağırıyorlardı ki: "Neden bunlara
merhamet edilmiyor? Yazık değiller mi? Bu baş döndürücü deverandaki fenâ ve
zevâl nereden gelip bu biçarelere musallat olmuş?"……….gibi rikkatli
kederli bir manzaraya bağlı cevap arayışlarının ciddiyeti ortaya çıkmaktadır.
Bununla birlikte aslında bu bir yaşam farkındalığıdır.
Yani yaratılışı, içinde yaşadığı dünya ile ilgili olan bir
insanın hem kendinde hem de çevresinde olup bitenin farkına varması ,değişim ve
dönüşümleri görmesi ve de kendi ile olan bağların duygularında bıraktığı etkileri hissetmesi, aklında türeyen
sorulara cevap bulmaya çalışması, hadiseleri anlamlandırma çabası alemi uyanık
olan bir insanın tam da olması gerektiği bir yerdir.
Çünkü kâinatın faaliyet hakikati tamamen bu hareketlilik
içinde kendini göstermektedir. Çatışmalar, çarpışmalar, değişim ve dönüşümler,
zevaller ve ayrılıklar, ölümler ve yeniden doğuşlar ; bu işlevsellik üzerinden
Allah’ı tanımayı, Esmasını bilmeyi , İsim ve sıfatlarının tecelli keyfiyetini
bize bildiren birer mesajdır.
Bu mesajların gönderildiği zarfların dış yüzeyleri genelde
karanlıktır, tefsire muhtaçtır, talime gerekliliği vardır, bir ustanın elinden
mana işçiliğini iktiza eder.
Eğer bir insan gafil olsa ve bu geliş gidişi , söz konusu
manzaranın başka formlar girmesi ile ilgili aleminde yaprak kımıldamasa ,o
zaten kapıları marifete kapalı bir halde bir kütük gibi yaşıyordur.
Ancak alemi uyanık, sorgulama penceresi açık,aklı hareket
halinde, kalbi varoluş gerçeğinin izini süren, ruhu yitiğini kaybetmiş gibi
telaşlı olan ve vicdanı sahibinin izinde müteharrik olan bir insan tüm bu
kaotik döngünün gerçeğini bilmek ve bulmak zorundadır….Yoksa çıldıracak bir
hale gelmesi muhtemel,kendini teskin içinde aklını ve duygularını uyutucu
şarhoşluklar peşinde koşması kaçınılmazıdr.
Bu söz konusu peçenin açılması, bu abus çehresi altında
merhametli sahibinin tebessümlü yüzün görünmesi esastır.
Bunu ise kasıtlı olarak; bilmek, öğrenmek ,izleri takip
etmeye bağlı marifet yolculuğuna bir ihsan olarak kulun kalbinin içine
bırakılan İman yapar ……
Bu işler tesadüfi olamaz…
Bunda bir iş var…
Hayr-ı mutlaktan hayır gelir. Cemîl-i Mutlaktan güzellik
gelir. Hakîm-i Mutlaktan abes bir şey gelmez… Tılsımın anahtarı ona ilham olur ve bu muamma kapılarını açar.
Sırr-ı tevhid imdadıNa yetiştiR, perdeyi açAR, hakikat-i
halin yüzünü gösterir ve hakikate "Bak" der….
İşte bu bağlamda ;
İmanlı olan kimselere göre zeval ve firakın acısı değil,
yerlerine gelen emsalleriyle visalin lezzeti hasıl oluyor……….
İman nuru, lezâiz-i meşrûanın zevâle başladıkları zaman
hasıl olan elemleri, emsalinin vücut ve gelmekte olduklarını göstermekle izale
eder.
Ve kezâ, nimetlerin devam edip tenakus etmemesini,
nimetlerin menbaını göstermekle temin eder.
Ve kezâ, firak ve ayrılmaların elemlerini, teceddüd-ü
emsalinin lezzetini göstermekle izale eder. Yani zeval düşüncesiyle bir
lezzette çok elemler olur ki, iman o elemleri teceddüd-ü emsaliyle ihtar ve
izale eder. Maahâzâ, lezzetlerin teceddüdünde de başka lezzetler vardır. Evet,
bir semerenin şeceresi olmasa, o semerede münhasır kalan lezzet, onun yemesiyle
zâil olur ve zevâli de mûcib-i teessür olur. Fakat o semerenin şeceresi mâruf
ise, o semerenin zevâlinden elem hasıl olmuyor; çünkü yerine gelen var. Ve aynı
zamanda, teceddüd haddizâtında bir lezzettir.
Ve kezâ ruh-u beşeri en ziyade sıkan, ayrılmalardan
neş'et eden elemlerdir. Nur-u iman o elemleri teceddüd-ü emsal ve tahaddüs-ü
visâl ümidiyle izale eder………….
Hem………….. Şimdi bak, onun neşrettiği nur ile, o
matemhane-i umumî, şevk u cezbe içinde bir zikirhaneye inkılâp etti. O ecnebî,
düşman mevcudat, birer dost ve kardeş şekline girdi. O câmidât-ı meyyite-i
sâmite, birer mûnis memur, birer musahhar hizmetkâr vaziyetini aldı. Ve o
ağlayıcı ve şekvâ edici, kimsesiz yetimler, birer tesbih içinde zâkir veya
vazife paydosundan şâkir suretine girdi….
Hem………
………………Ve şu bahtiyar ise, hakikati görür. Hakikat ise
güzeldir. Hakikatin hüsnünü derk etmekle, hakikat sahibinin kemâline hürmet
eder, rahmetine müstehak olur.
Öyle ise, imana gel ki, elemden emin olasın. Kadere
teslim ol ki, selâmette kalasın.
Yani sen de böyle bak. Herşeyi bir kadr-i mutlak’ın
tasarrufunda bil……………….O….Mihmandar-ı Kerîmin izni dairesinde ye, iç,
şükret. Kanunu dairesinde işle, hareket et. Sonra arkana bakma, çık, git.
Herzekârâne, fuzulî bir surette karışma. Senden ayrılan ve sana ait olmayan
şeylerle mânâsız uğraşma ve geçici işlerine bağlanıp boğulma" gibi zahir
hakikatlerle, dünyanın iç yüzündeki esrarı gösterip dünyadan mufarakati gayet
hafifleştirir, belki hüşyar olanlara sevdirir ve rahmetinin herşeyde ve her
şe'ninde bir izi bulunduğunu gösterir……………..Onun bu işleyiciliğine ve
işlettirişine itimad et…o abes iş yapmaz….Ona güven ……………………..Mânen sevdiğin
ve alâkadar olduğun ve perişaniyetinden müteessir olduğun ve ıslah edemediğin
şu kâinat, bir Kadîr-i Rahîmin mülküdür. Mülkü sahibine teslim et. Ona bırak;
cefâsını değil, safâsını çek. O hem Hakîmdir, hem Rahîmdir. Mülkünde istediği
gibi tasarruf eder, çevirir. Dehşet aldığın zaman, İbrahim Hakkı gibi
"Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler" de, pencerelerden
seyret, içlerine girme……
Aşağıdaki haşiye bölümünü umuma okumazsınız
Haşiye:
Bu ders 24. Mektup da
kalp sofrasına alınır, 2.Şua da ruhen massedilir.
Aslın bir nur talebesinin aldığı yekün marifet dersinin bir
sonucudur.
Yani;
·
Alemin muamması,
·
Ezdadın çarpışması,
·
Zıtların bir arada yoğrulması,
·
Daimi olan tebeddül ve tagayyürün nedeni,
·
Zeval ve fenanın illeti,
·
Marziyat-ı rabbaniyenin taalluku,
·
Fa'alun lima yurid’in irade ve ihtiyarının
istiklalini,
·
Mahlukatın istemli istemsiz itaatininim
sebebini,
·
Bir an vücuda gelip,birden kaybolmanın ebedi var
olmak keyfiyetini,
·
Takdirde istimal edilen,kadere hizmet eden
mevcudatın aldığı ücretin niteliğini,
·
Tanımak , bilmek neşesinin fenaya galebesini,
·
Bakinin faniye ettiğinin bir adem ve iadam
olmadığını , ilmi ilahide var olmanın sonsuz vücudunun ihsanat-ı külliyesini,
·
Ona ait olmak, onun elinden çıkmak, onun elinde
işlenmenin izzet ve şerefini,
·
Nar’ından Nuruna geçişin eşiğini,
·
İdam da olsa onun nazarında olmanın aşka inkılap
edişini,
·
Masnuatın ve sair yaratılmışların başlarını onun
hükmüne uzatışlarını,
·
Pervaneler gibi mevt ateşine koşmalarını,
bizimde fani varlığımızı her nasıl yok
edersen yok et, sonsuzluk dairende bir hayalden ibaret olsak da var et
deyişlerini,
·
Bir ân-ı seyyâle vücud-u münevver, milyon sene
bir vücud-u ebtere müreccahtır.’ın
esrarını açan ,talim eden, zevk ettiren ve şevk veren sırrını insanın
hem en bilinen hem de en mahfi letaif ve mahfuz alemlerine zerk eder hediye
bırakır….