BU VECİZEDE ZİHAYAT ALEMLERİ NEDİR ? Konunun devamındaki paragrafta şöyle ifade edilmiş: İşte, bir nevi *zîhayat ve rızka muhtaç olan meyvedar ağaçlar ve nebatlar*, tevekkülvâri, kanaatkârâne yerlerinde durup hırs göstermediklerinden, rızıkları onlara koşup geliyor. Hayvanlardan pek fazla evlât besliyorlar. *Hayvânat ise, hırsla rızıkları peşinde koştukları için, pek çok zahmet ve noksaniyetle rızıklarını elde edebiliyorlar*.
Hem hayvânat dairesi içinde zaaf ve acz lisan-ı haliyle
tevekkül eden yavruların meşru ve mükemmel ve lâtif rızıkları hazine-i
rahmetten verilmesi; ve hırsla rızıklarına saldıran canavarların gayr-ı meşru
ve pek çok zahmetle kazandıkları nâhoş rızıkları gösteriyor ki, hırs sebeb-i
mahrumiyettir; tevekkül ve kanaat ise vesile-i rahmettir.
*Hem daire-i insaniye içinde*…………………………
EN CÜZİ FERD DENİNCE AKLIMA NE GELMELİ? Evet, hırs,
şükürsüzlük olduğu gibi, hem sebeb-i mahrumiyettir, hem vasıta-i zillettir.
Hattâ, hayat-ı içtimaiyeye sahip olan *mübarek karınca dahi*, güya hırs
vasıtasıyla ayaklar altında kalmış, ezilir. Çünkü, kanaat etmeyip, senede
birkaç tane buğday kâfi gelirken, elinden gelse binler taneyi toplar. Güya *mübarek
arı*, kanaatinden dolayı başlar üstünde uçar. Kanaat ettiğinden, balı insanlara
emr-i İlâhî ile ihsan eder, yedirir.
SUİ TESİR? Bu ders
HIRSIN olumsuz yönlerini anlatan ve insanlar ve bir kısım hayvanlar üzerinde
kötü etkisinden bahseder.
Hırsın kötü etkisinden birkaç örnek:
1-
*mübarek karınca dahi, güya hırs vasıtasıyla
ayaklar altında kalmış, ezilir.*
2-
*Hem daire-i insaniye içinde her milletten
ziyade hırsla dünyaya yapışan ve aşk ile hayat-ı dünyeviyeye bağlanan Yahudi
milleti, pek çok zahmetle kazandığı, kendine faidesi az, yalnız hazinedarlık
ettiği gayr-ı meşru bir servet-i ribâ ile bütün milletlerden yedikleri sille-i
zillet ve sefalet, katl ve ihanet gösteriyor ki, hırs maden-i zillet ve
hasârettir*.
3-
*Hem çok âlimlerin ve ediplerin zekâvetlerinin
verdiği bir hırs sebebiyle fakr-ı hale düşmeleri* ….
4-
*Hırs ile aculiyet, sebeb-i haybettir. Zira
mürettep basamaklar gibi fıtrattaki tertibe, teselsüle tatbik-i hareket
etmediğinden, harîs muvaffak olamaz. Olsa da, tertib-i câlisi bir basamak kadar
seyr-i fıtrîden kısa olduğundan, ye’se düşüp gaflet bastıktan sonra kapı
açılır. Allah kalbin bâtınını iman ve mârifet ve muhabbeti için yaratmıştır.
Kalbin zahirini sair şeylere müheyya etmiştir. Cinayetkâr hırs kalbi deler,
sanemleri içine idhal eder. Allah darılır, maksudunun aksiyle mücazat eder.*
TEVEKKÜL? Allah’a güvenip dayanma , Kalbin Allah Teâlâ’ya
itimat etmesi, bir kimsenin kendini Allah’a teslim etmesi, rızkında ve
işlerinde Allah’ı kefil bilip sadece O’na güvenmesi …
-
*Aziz, sıddık, sarsılmaz ve tevekkülün
mahiyetini ve kıymetini anlayan kardeşlerim* …
-
*İnsan zayıftır, belâları çok; fakirdir,
ihtiyacı pek ziyâde; âcizdir, hayat yükü pek ağır. Eğer Kadîr-i Zülcelâl’e
dayanıp tevekkül etmezse ve itimad edip teslim olmazsa, vicdânı dâim azab
içinde kalır. Semeresiz meşakkatler, elemler, teessüfler onu boğar; ya sarhoş
veya canavar eder.*………
-
*Hakikî imanın bir göstergesi olan “tevekkül,
istinad ve istimdat noktalarını tazammun ediyor.* … *Bu yüzden “İnsan zaaf ve
aczini ve fakr ve ihtiyacını, bir Kadîr-i Rahîme tevekkül ile tedâvi eder.*
-
*Yanlış anlama! Tevekkül, esbâbı bütün bütün
reddetmek değildir. Belki, esbâbı dest-i kudretin perdesi bilip riâyet ederek;
esbâba teşebbüs ise, bir nev'î duâ-i fiilî telâkkî ederek; müsebbebâtı yalnız
Cenâb-ı Haktan istemek ve neticeleri O'ndan bilmek ve O'na minnettar olmaktan
ibârettir*. ….
-
“ *Müminler Allah’a tevekkül etsinler* ”
(el-Mâide 5/11)
-
“ *Kim Allah’a tevekkül ederse O ona kâfidir* ”
âyeti (et-Talâk 65/3)
-
*Lâkin,
esbabı tamamen ihmal ve terk etmek iyi değildir. Çünkü, o zaman Cenâb-ı Hakkın
hikmet ve meşietiyle kâinatta vaz edilen nizama karşı bir temerrüd çıkar. Evet,
daire-i esbabda iken tevekkül etmek, bir nevi tembellik ve atalettir*.
TEVEKKÜLVÂRİ TALEB? Çeşitli Tevekkül şartlarını ( durumun türüne göre sebeplere riayet,
vazifeyi yapmak, Allah’ın havl ve kuvvetine iltica , dua gibi gereklilikleri )
yerine getirerek ederek, Allah'a güvenerek…….. ( bu kelimede olan VÂRİ ifadesi,
benzer gibi y anlamına gelmekle birlikte, bu satır içinde diğer manası olan
ÇEŞİT/Lİ anlamıyla istimal edilmiştir.
………. *İşte ŞU ALTI CİHETTE – cüz-i ihtiyarinin vazifesini
yapmasına bir örnektir- ünsiyet ve
teselli değil, belki dehşet ve vahşet aldığım onlara mukabil, benim elimde bir
cüz-i ihtiyarîden başka hiçbir şey yoktur ki, ona dayanıp onunla mukabele
edeyim*.
….. *O çare ise şudur ki: O cüz-i ihtiyarîden dahi vaz
geçip, irade-i İlâhiyeye işini bırakıp, kendi havl ve kuvvetinden teberri edip,
Cenâb-ı Hakkın havl ve kuvvetine iltica ederek hakikat-i tevekküle yapışmaktır.
Yâ Rab! Madem çare-i necat budur; Senin yolunda o cüz-i ihtiyarîden vaz
geçiyorum ve enaniyetimden teberri ediyorum*.
RIZIK: Allah tarafından herkese takdir edilen maddi ve
manevi nîmetler.
………. *Bir nevi maddî ve mânevî rızık isteyen insanın
duygularına, akıl, kalb, ruhlarına dahi pek geniş bir sofra-i erzak onlara
ihsan ediliyor* ……
…. * Zira insanın nefsi, Rahmâniyetin cilveleriyle, kalbi de
Rahîmiyetin tecelliyatıyla nimetlendikleri gibi, insanın aklı da hakîmiyetin
letaifiyle zevk alır, telezzüz eder*…………
….. *İşte, insanın bu ehemmiyetli câmiiyetidir ki, Zât-ı
Hayy-ı Kayyûm, insana, bütün esmâsını ihsas etmek ve bütün envâ-ı ihsânâtını
tattırmak için öyle iştahlı bir mide vermiş ki, o midenin geniş sofrasını
hadsiz envâ-ı mat’umatıyla kerîmâne doldurmuş*.
*Hem bu maddî mide gibi hayatı da bir mide yapmış. O hayat
midesine duygular, eller hükmünde gayet geniş bir sofra-i nimet açmış*.
*O hayat ise, duyguları vasıtasıyla, o sofra-i nimetten her
çeşit istifadelerle, teşekkürâtın her nev’ini yapar*.
*Ve bu hayat midesinden sonra, bir insaniyet midesini vermiş
ki, o mide, hayattan daha geniş bir dairede rızık ve nimet ister. Akıl ve fikir
ve hayal, o midenin elleri hükmünde, semâvat ve zemin genişliğinde o sofra-i
rahmetten istifade edip şükreder*.
*Ve insaniyet midesinden sonra, hadsiz geniş diğer bir
sofra-i nimet açmak için, İslâmiyet ve iman akidelerini, çok rızık ister bir
mânevî mide hükmüne getirip, onun rızık sofrasının dairesini mümkinat
dairesinin haricinde genişletip, esmâ-i İlâhiyeyi de içine alır kılmıştır ki, o
mide ile ism-i Rahmânı ve ism-i Hakîmi en büyük bir zevk-i rızkî ile hisseder,
“Elhamdü lillâhi alâ Rahmâniyyetihî ve alâ hakîmiyyetihî” der.*
Tevekkülvari taleb-i rızık ise bilakis medar-ı rahattır ve
her yerde *HÜSN-Ü TESİRİNİ* gösteriyor.
HÜSN-Ü TESİR: Kötü etkinin zıddı, İyi tesir, güzel etki.
Tevekkül özelinde örnekleyelim:
…….. *Hem hayvânat dairesi içinde zaaf ve acz lisan-ı
haliyle tevekkül eden yavruların meşru ve mükemmel ve lâtif rızıkları hazine-i
rahmetten verilmesi*………
…… *Eğer malı çok seversen, hırsla değil, belki kanaatle
malı talep et, tâ çok gelsin*…………
…… * Kat’iyen bil ki, kanaat, ticaretli bir şükrandır; hırs,
hasâretli bir küfrandır. Ve iktisat, nimete güzel ve menfaatli bir
ihtiramdır*…………
……….*Evet, gayet zengin ve işsiz, istirahat döşeğinde
herşeyi mükemmel bir efendiden sor, “Ne haldesin?” Elbette, “Aman vakit
geçmiyor; gel bir şeş beş oynayalım. Veyahut vakti geçirmek için bir eğlence
bulalım” gibi müteellimâne sözleri ondan işiteceksin. Veyahut tûl-i emelden
gelen, “Bu şeyim eksik; keşke şu işi yapsaydım” gibi şekvâları işiteceksin*.