İhsan-ı İlahîden fazla ihsan, ihsan değildir. Her şeyi, olduğu gibi tavsif etmek gerektir.
Mektubat
Söz konusu vecize mübalağanın fenalığını ve denge noktasının esasını nazara vermektedir.
Biz içeriğe nüfuz edebilme niyetiyle, öncelikle konunun esasını teşkil eden MÜBALAĞA kavramına nazar edeceğiz.
Giriş sadedinde meseleye MUHAKEMETTAN bir çatı oluşturalım İnşâallah:
Orada demiş;
MÜBALÂĞA İHTİLÂLCİDİR. (karıştırıcı bozgunluk çıkarıcıdır)
ŞÖYLE Kİ:
BEŞERİN SECİYELERİNDENDİR: ( karakteristik yapısı, huylarındandır)
TELEZZÜZ ETTİĞİ ŞEYDE ( lezzet aldığı şeyde) MEYLÜ'T-TEZEYYÜD ( abartılı anlatma arzusu ) VE VASFETTİĞİ ŞEYDE ( niteliğini, özelliğini anlatacağı şeyde) MEYLÜ'L-MÜCAZEFE ( gerçekte olanı gizleyerek, söz ile karşısındakini aldatma, etkileme isteği ) ve hikâye ettiği şeyde meylü'l- mübalâğa ( abartma, büyütme arzusu ) İLE, HAYALİ HAKİKATE KARIŞTIRMAKTIR. BU SECİYE-İ SEYYİE ( kötü karakter, huy) İLE İYİLİK ETMEK, FENALIK ETMEK DEMEKTİR.
- Demek ki Mübalağa bir beşeri karakter hadisesi olup, istikamet kazandırılması ve denge noktasının oluşturulması gereken bir mahiyete sahiptir. Eğer terbiyeden yoksun olsa, İnsandan bir refleks olarak çıkması, ölçüyü kaçırması ve durma yerini kontrol edememesi kaçınılmaz olduğundan;
*BİLMEDİĞİ HALDE*, TEZYİDİNDEN ( çoğaltmasından) NOKSAN, ISLAHINDAN ( düzeltmesinden ) FESAT, MEDHİNDEN ZEMM,(yerme) TAHSİNİNDEN ( güzelleştirme gayretinden ) KUBH ( çirkinlik) TEVELLÜD EDER.
- Bu galip hissiyat konuya müdahil olduğunda , muhakeme zaafa uğrayacağından;
ZİRA MUVAZENET ( denge) VE TENASÜPTEN ( uyumdan ) NÂŞİ OLAN ( kaynaklanan) HÜSNÜ, ( güzelliği) MİN HAYSÜ LÂ YEŞ'UR ( nerden ne sebeple geldiğini bilmeden, beklemediği şekilde, farkında olmadan) İHLÂL EDER.
- Bununla birlikte ifade edilecek ve aktarılacak konunun meydana çıkış kaynağı ve tezahür ve teşekkül şartları hakkında bir bilgi bulunmuyor ve bu nedenle kaynak korunması sağlanamıyorsa;
NASIL Kİ, BİR İLÂCI İSTİHSAN EDİP ( güzel bularak) İZDİYAD ETMEK, ( fazla kullanmak) DEVAYI DÂ'E ( ilacı hastalık giderici değil, hastalığa sebep hale) İNKILÂP ETMEKTİR.
Evet MÜBALAĞA kavramının konuyu bağlayıcılığı nedeniyle,
Biz vecizeye Hakikat Çekirdeklerindeki yerinden değil, Sözler / Lemaat penceresinden bakalım İnşâallah.
Lemaatta geçen şekliyle , bir şeyi olduğu gibi vasf etmekle (onu nitelendirme ,özelliğini ifade etme ) ilgili bir cümle ilavesi var.
O cümle, MEDHİN MÜBALÂĞASI BENCE ZEMM-İ ZIMNÎDİR.. diye ifade edilmiş cümledir..
Konunun bu yerdeki bütünsel tavsifi ise:
başlık olarak : MÜBALÂĞA ZEMM-İ ZIMNÎDİR.
içerikte ise: HANGİ ŞEYİ VASFETSEN, OLDUĞU GİBİ VASFET. MEDHİN MÜBALÂĞASI BENCE ZEMM-İ ZIMNÎDİR.
İHSAN-I İLÂHÎDEN FAZLA İHSAN, İHSAN DEĞİLDİR. …Şeklindedir.
Bu bağlamda :
Konu Başlığımız : *MÜBALÂĞA ZEMM-İ ZIMNÎDİR*.
MÜBALÂĞA (Bir şeyi gerçekte olduğundan daha fazla, daha büyük göstererek abartmak) ZEMM-İ ZIMNÎDİR. ( Yani gizliden gizliye ayıplama, dolaylı ve üstü kapalı kötülemedir).
Çünkü bir şeyi – bu bir eşya ise- kendinde olmayan vasıflarla övmek onun gerçek mahiyetiyle karşılaşıldığında hayal kırıklığı, o şeyin gerçekte olduğu değerden aşağı düşürülmesi, pespaye olmasını netice verecektir.
Ticari alışverişlerde bunun örneğini görürüz. Eğer ürün anlatıldığı gibi çıkmadığında hem ürün, hem satıcı, hem de varsa aracıya yönelik tüm hüsnü zannımızı kaybederiz. Görüldüğü gibi ürün niteliğinden, beşeri ilişkilere, oradan da psikolojik birçok olumsuzluk meydana gelmektedir.
Aldatan bizden değildir.. Yalan malı sattırır lakin bereketini kaybettirir.. Emtianın ayıbı saklamamak gibi Kur’ani ve nebevi ölçüler ,durumun olduğu şekliyle arzını teklif etmektedir.
- İnsan özelinde ise abartılı övgü, övülen kişi tarafında tasannu ve tekeffüle kapı açtığından, kişide kendinde olmayan meziyetler ile görünme meylini ve sevimsizliğini meydana getirir. Öven tarafında riyaya inkılap etme tehlikesi vardır.
Kur’ani ve nebevi prensiplerde, ilişkilerin değişkenliğinden, düşmanlığın muhabbete, muhabbetin ifrat ve tefritle adavete dönebileceği salık verilirken denge noktası beyan edilmiştir.
Savaştan barışa tüm muamelatta bu dengeyi görürüz.
Burada olan hassas nokta ilişkilerde kaçınılmaz değişimlerdir.
İnsanların aralarındaki münasebetleri iyi iken bir birlerini sena ederler. Sonra araya bir sınanma girdiğinde bu sena ve övgüler , su-i zan ve gıybet gibi çok olumsuz bir duruma evrilir. Dolayısıyla hem şahsi hem içtimai bozulmanın meydana gelmesinde önemli role dönüşür.
Birde “MÜBALÂĞA ZEMM-İ ZIMNÎDİR” cümlesine sonuçları bağlamında değil de psikolojik kasıt anlamında bir tevil ile bakarsak;
Abartılı övgü, yermenin bir tarzı olarak izlenebilir.
Bunu bir ana başlık altında toplarsak, HASETTEN KİNAYE ÖVGÜ diyebiliriz.
Bu direkt olarak övülmeye muhatap olanın bildiği, öveninde onun bildiğini bildiği zaaf noktalarına yönelik ima yollu övmeler bu kategoridendir.
Bu övmenin kişinin mahcubiyet ve boyun eğmesini talep etmesi yanında, kendini iyi niyetli gösterme veya başkalarının müdahalesi ile gelişecek suçlamaya bir tevil kapısı açık bırakma gibi bir amaçta saklanabilir.
Bir başa açıdan , bir menfaatin tahsili noktasında medihle karşılaşmak, sitayişlerle büyüklendirilmek arkasında bulunan amacın alçaklığı , bu yönlü övgünün niyeti bağlamında bir çirkinliği ve sonuca ulaşması noktasında övülenin aldatılması ile ortaya çıkan eza ve ruh ezintisi ayrı bir manevi yıpranmadır.
Özetlersek; bir şey denge noktasının dışına çıkıyorsa, masum da olsa sonucu itibariyle risk oluşturabilir. Eğer kasıt taşıyorsa haddi zatında zarara uğratıcı bir plan ve girişimdir.
İkinci Ve Konuya Giriş Cümlemiz: HANGİ ŞEYİ VASFETSEN, OLDUĞU GİBİ VASFET. Cümlesidir.
Çünkü işin görünmeyen yönü, görünen da daha fazladır.
Çünkü bütünün İhata edilmesi mümkün değildir.
Hem zahirden maksat, karşılamanın evvel gerekliliği, muhatabiyet ve anlamanın girişin iktizasıdır.
Hem sorumluluk daire vukuat dairesi olduğundan , vukuu bilinmeyen, tezahürü kestirilemeyen , niyeti ve mahiyeti meçhul şeyler hakkında bir dürtü ve sanı ile hareket etmek zanni bir hareket olacağından menfi bir sonucun ortaya çıkması gayet mümkündür.
Bu nedenle insan bir şeyi vasfederken, o şey hakkında muttali olduğu hakikati ile vasfetmelidir.
Hem Her şeyi, OLDUĞU GİBİ TAVSİF ETMEK GEREKTİR.
*ÇÜNKÜ İCMALDE, ( kısaca ifade etmede) FEZLEKEDE ( özette) OLAN KIYMET VE GÜZELLİK TAFSİLÂTINDA ( o şeyin ayrıntılarında ) YOKTUR*. Menevi-i Nuriye
- Buraya üstadın hatıratından nazar ve muhavereye ait bir denge fıkrası koyuyoruz:
Bundan kırk sene evvel, büyük kardeşim Molla Abdullah (rahmetullahi aleyh) ile bir muhaveremi hikâye ediyorum.
O merhum kardeşim, evliya-i azimeden Hazret-i Ziyaeddin'nin (k.s.) has müridi idi. Ehl-i tarikatça, mürşidinin hakkında müfritane muhabbet ve hüsn-ü zan etse de makbul gördükleri için, o merhum kardeşim dedi ki:
" *HAZRET-İ ZİYAEDDİN BÜTÜN ULÛMU BİLİYOR. KÂİNATTA, KUTB-U ÂZAM GİBİ HERŞEYE ITTILÂI VAR* ." Beni onunla raptetmek için harika makamlarını beyan etti.
Ben de o kardeşime dedim ki:
"Sen mübalâğa ediyorsun. Ben onu görsem, çok meselelerde onu ilzam edebilirim. HEM SEN BENİM KADAR ONU HAKİKÎ SEVMİYORSUN. ÇÜNKÜ KÂİNATTAKİ ULÛMLARI BİLİR BİR KUTB-U ÂZAM SURETİNDE TAHAYYÜL ETTİĞİN BİR ZİYAEDDİN SEVERSİN. YANİ O UNVAN İLE BAĞLISIN, MUHABBET EDERSİN.
EĞER PERDE-İ GAYB AÇILSA, HAKİKATİ GÖRÜNSE, SENİN MUHABBETİN YA ZÂİL OLUR VEYAHUT DÖRTTE BİRİSİNE İNER.
Fakat ben, o zât-ı mübâreki senin gibi pek ciddî severim, takdir ederim.
Çünkü, SÜNNET-İ SENİYE DAİRESİNDE, HAKİKAT MESLEĞİNDE, EHL-İ İMANA HÂLİS VE TESİRLİ VE EHEMMİYETLİ BİR REHBERDİR.
Şahsî makamı görülse, değil geri çekilmek, vazgeçmek, muhabbette noksan olmak, bilâkis daha ziyade hürmet ve takdir ile bağlanacağım. Demek ben hakikî bir Ziyaeddin'i, sen de hayalî bir Ziyaeddin'i seversin."
………..
Üçüncü cümlemiz: MEDHİN MÜBALÂĞASI BENCE ZEMM-İ ZIMNÎDİR. ( yukarıda giriş sadedinde örneklendirilmiş olduğunda burada tekrar etmiyoruz)
*HAŞİYE*:
*Edebiyatta ve sanatta olan mübalağa ; bir manayı, bir hissi, bir coşkuyu veya bir vurguyu aktarmada tezyinat sayılabildiğinden kısmen, bir ikaz durumunda ise tehdidat , bir olguyu tesis etmekte tahşidat gibi gerekçelerle aslen kabul edilebilir* … ( *Evamiri Kur’aniyeye imtisal , İkazat-ı Sübhaniye itaat, Talim-i Nebeviyede ihtarat konularında çok örnekleri bulunabilir.*)
Dördüncü ve son cümlemiz:*İHSAN-I İLÂHÎDEN FAZLA İHSAN, İHSAN DEĞİLDİR*.
Bu konu temel olarak yine Mübalağa kavramı içine dâhilidir.
BU CÜMLE İLİŞİĞİNDE RİSALE-İ NURDAN MENFİ VE MÜSBET ÇIKARIMLAR YAPABİLECEĞİMİZ ÖRNEK BAHİSLERE RASAT EDELİM.
İ'lem eyyühe'l-aziz! İnsanı havalandırıp baş aşağı felâkete atan şöyle bir hâl var:
İSTİHKAK NAZARA ALINMAYARAK, HAKKIN TAKDİRİ HAKKINDA TEFRİT VEYA İFRAT YAPILIR. Ve kuvvetine, kıymetine bakılmayarak küçük veya büyük bir yük altına alınır gibi gayr-ı insanî haller insanı insaniyetten düşürür, ya zulme, veya kizbe sevkeder.
Meselâ, bir fırka askerin mümessili bir nefer, bütün askerlik umûrunu bilmek; veya bir katre sudaki timsalinden, şemsin azametini göstermek talebinde bulunmak, en yüksek bir insafsızlıktır. Çünkü, vasıfla ittisaf arasında fark vardır. Meselâ, Katredeki timsal, şemsin evsâfını gösterir; ama o evsaf ile muttasıf olamaz…..Mesnevi-i Nuriye
ONU CEHENNEME ATMAMAK, BİR YERSİZ MERHAMETE MUKÀBİL, HUKUKLARINA TAARRUZ EDİLEN HADSİZ DÂVÂCILARA HADSİZ MERHAMETSİZLİKLER OLUR..Şualar
Acaba fâni ve muvakkat bir vücudun gitmesiyle, onun yerine bir nevi bekàya mazhar binler vücut kalsa, denilir mi ki "Ona yazık oldu" veyahut "Abes oldu" veyahut "Şu sevimli mahlûk neden gitti" şekvâ edilebilir mi? Belki onun hakkındaki rahmet, hikmet, muhabbet öyle iktiza ediyorlar ve öyle olmak gerektir. Yoksa, birtek zarar gelmemek için, binler menfaati terk etmek lâzım gelir ki, o halde binler zarar olur…..Mektubat
Kabiliyetsizliğinizden hayrı şerre kalb ettiğiniz halde, Hâlıkınızla güya iştirak edersiniz! Demek nefisperest, tabiatperest gayet ahmak, gayet zalimdir… Sözler
Hem esbab-ı zahiriyenin diğer bir hikmeti şudur ki: Haksız şekvâları ve bâtıl itirazları Âdil-i Mutlaka tevcih etmemek için, o şekvâlara, o itirazlara hedef olacak esbab vaz edilmiştir. Çünkü kusur onlardan çıkıyor ve onların kabiliyetsizliğinden ileri geliyor… Sözler
Aynen öyle de, cinnî ve insî şeytanlar ve muzır maddelerin umur-u şerriyede ve ademiyede istimalleri dahi, yine kudret-i Sübhâniyeyi gadirden ve haksız itirazlardan ve şekvâlara hedef olmaktan kurtarmakla takdis ve tesbihat-ı Rabbâniyeye ve kâinattaki bütün kusurattan müberrâ ve münezzehiyetine hizmet ediyorlar. Çünkü, bütün kusurlar ademden ve kàbiliyetsizlikten ve tahripten ve vazife yapmamaktan—ki birer ademdirler—ve vücudu olmayan ademî fiillerden geliyor. Bu şeytanî ve şerli perdeler o kusurata merci olup itiraz ve şekvâları bi'l-istihkak kendilerine alarak Cenâb-ı Hakkın takdisine vesile oluyorlar…. Şualar
Evet, nasıl ki umum kâinatın bağistanında ayrı ayrı hadsiz mevcudatı, çiçekler misillü, Fettâh ismiyle her birisine münasip bir tarz-ı muntazam ve bir şahsiyet-i mümtâze kudret-i fâtıra açmış, vermiş… Şualar
Şiddet-i şefkat ve rikkatten, bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber mânevî ve şiddetli bir soğuk ve musibet-i beşeriyeden biçarelere gelen felâketler, helâketler, sefaletler, açlıklar şiddetle rikkatime dokundu. Birden ihtar edildi ki:
Böyle musibetlerde kâfir de olsa hakkında bir nevi merhamet ve mükâfat vardır ki, o musibet ona nispeten çok ucuz düşer. Böyle musibet-i semaviye mâsumlar hakkında bir nevi şehadet hükmüne geçiyor.. Emirdağ L.
Şefkat-i insaniye, merhamet-i Rabbaniyenin bir cilvesi olduğundan, elbette rahmetin derecesinden aşmamak ve Rahmetenli'l-Âlemîn zâtın (a.s.m.) mertebe-i şefkatinden taşmamak gerektir. Eğer aşsa ve taşsa, o şefkat, elbette merhamet ve şefkat değildir; belki dalâlete ve ilhada sirayet eden bir maraz-ı ruhî ve bir sakam-ı kalbîdir.
Meselâ, kâfir ve münafıkların Cehennemde yanmalarını ve azap ve cihad gibi hâdiseleri kendi şefkatine sığıştırmamak ve tevile sapmak, Kur'ân'ın ve edyân-ı semâviyenin bir kısm-ı azîmini inkâr ve tekzip olduğu gibi, bir zulm-ü azîm ve gayet derecede bir merhametsizliktir.
Çünkü mâsum hayvanları parçalayan canavarlara himayetkârâne şefkat etmek, o biçare hayvanlara şedit bir gadr ve vahşi bir vicdansızlıktır. Ve binler Müslümanların hayat-ı ebediyelerini mahveden ve yüzer ehl-i imanın su-i âkıbetine ve müthiş günahlara sevk eden adamlara şefkatkârâne taraftar olmak ve merhametkârâne cezadan kurtulmalarına dua etmek, elbette o mazlum ehl-i imana dehşetli bir merhametsizlik ve şenî bir gadirdir…
Risale-i Nur'da kat'iyetle ispat edilmiş ki, küfür ve dalâlet, kâinata büyük bir tahkir ve mevcudata bir zulm-ü azîmdir ve rahmetin ref'ine ve âfâtın nüzulüne vesiledir. Hattâ, deniz dibinde balıklar, cânilerden şekva ederler ki, "İstirahatimizin selbine sebep oldular" diye rivâyet-i sahiha vardır.
O halde kâfirin azap çekmesine acıyıp şefkat eden adam, şefkate lâyık hadsiz mâsumlara acımıyor ve şefkat etmeyip ve hadsiz merhametsizlik ediyor….Kastamonu
Elhasıl, nasıl şükür nimeti ziyadeleştiriyor; öyle de, şekvâ musibeti ziyadeleştirir. Hem merhamete liyakati selb eder…. İlâhir
Evet, hadiseyi okumak, herşeyin tasarruf ve idaresinin Allah’ın elinde olduğunu bilmek. Onun hikmetine ve adaletine itimad etmek ve insaniyet alakadarlığı ve İslamiyet yükümlülüğü ile dengeli bir şekilde elinden geleni yapmak , kadere itiraz eder tarzda, takdiri tenkid eden bir vaziyette bulunmamak gayretinde olmak, suçlayıcı ve mübalağalı tavırlardan kaçınmakla olmamız gerektiğimiz yeri kulluk ve aidiyet bilinci ile korumuş oluruz.
Çünkü ihsanı ilahiye istihkak ve adalet noktasında işlediğinden, hem hadisenin evveli ve ahiri olduğundan , hem beka ve mizanla ilişkisi bulunduğundan , hem tayin edilen durum ve sonucun Halika bakan veçhi ve kaderi remzi bize meçhul olduğundan bu noktadaki ifrat ve tefrih gayet sakıncalıdır.
Rabbimiz cümlemizi istikamet ve istihdam dairesinde muhafaza etsin.
Âmin
*HAŞİYE 2* :
MÜBALÂĞA ZEMM-İ ZIMNÎDİR.
HANGİ ŞEYİ VASFETSEN, OLDUĞU GİBİ VASFET. MEDHİN MÜBALÂĞASI BENCE ZEMM-İ ZIMNÎDİR.
İHSAN-I İLÂHÎDEN FAZLA İHSAN, İHSAN DEĞİLDİR.
Konusu hakikatte İRŞAD EHLİNE bakan yönüyle gayet ehemmiyetlidir.
Bu Meyanda Ölçüde Sadet ve Tefekkür Cümlemiz:
"ÂLİM-İ MÜRŞİD KOYUN OLMALI, KUŞ OLMAMALI. KOYUN KUZUSUNA SÜT, KUŞ YAVRUSUNA KAY’ VERİR." Cümlesidir.
Kur’ân âyine ister, vekil istemez…Lemaat
O dua, nasıl ki zât-ı Ahmediyeye baktığı vakit mübalâğadan münezzeh ve ayn-ı hakikat oluyor. …Emirdağ L.
İHSAN-I İLÂHÎDEN FAZLA İHSAN, İHSAN DEĞİLDİR. Konusunu da , Konuyu da aşağıdaki atıfla bağlayalım İnşâallah :
*Öyle de, Sultan-ı Ezel ve Ebed dahi, küre-i arz gemisinde ehl-i hidayetle beraber bulunan, ehl-i dalâlet olan hizbüşşeytanın zâhiren cüz'î hatîatlarıyla ve isyanlarıyla pek çok mahlûkatın hukukuna tecavüz ettikleri ve mevcudatın vezâif-i âliyelerinin neticelerinin iptal etmesine sebebiyet verdikleri için, onlardan azîm şikâyet ve dehşetli tehdidat, ve tahribatlarına karşı mühim tahşidat etmek, ayn-ı belâgat içinde mahz-ı hikmettir ve gayet münasip ve muvafıktır. Ve mutabık-ı mukteza-yı haldir ki, belâgatin tarifidir ve esasıdır. Ve israf-ı kelâm olan mübalâğadan münezzehtir* ….Lem’a lar