*Konuyu ilgili bölüm
başından ele alacağız*.
*İ'lem eyyühe'l-aziz*!
*Cenâb-ı Hak seni
ademden vücuda ve vücudun pek çok eşkâl ve vaziyetlerinden en yükseği Müslim
sıfatı ile insan suretine getirmiştir*.
……..Bir insanın yaratılması, varlığının irade edilmesi, adem
ile vücut arasında ki icadının ihtiyar edilmesi ona sonsuz bir varlığın
bahşedilmesi nimet noktasında kolay
kavranacak bir şey değildir……………. *Hattâ,
Onuncu Sözde işaret edildiği gibi, bir zaman, küçüklüğümde, hayalimden sordum:
"Sana bir milyon sene ömür ve dünya saltanatı verilmesini, fakat sonra
ademe ve hiçliğe düşmesini mi istersin? Yoksa, bâki fakat âdi ve meşakkatli bir
vücudu mu istersin?" dedim. Baktım, ikincisini arzulayıp birincisinden
"Ah!" çekti. "Cehennem de olsa bekà isterim" dedi*……… İşte üstadın bu ifadeleri ve sonundaki tabiri
, var olmakla yok olmak arasında kapanmaz mesafenin idrakini nazara veriyor.
Bu bağlamda hilkatin , yokluktan varlık alemine çıkarılma ,
irade edilen varlığın hadsiz ihtimaller içinde eşkalini belirleme, tasarlayıp
şekillendirme, ona fiziki ve manevi bir özel bir kimlik verme süreçleri ile
birlikte Said ve Şaki olmak beyninde imtihanını tayin etme esasında bir çok
mertebesi, yaratılış basamakları, teşekkül aşamaları , ihsan ve inam dereceleri
vardır.
Bu dersin giriş satırında eşgal vaziyetlerinin en yükseği ve
muhterimi olan Müslim Sıfatına ve İnsan suretindeki azim nimete dikkat
çekilmiş.
Hatta bu konunun ehemmiyetini, insanın nazlanan nefsine
Mektubat ta şöyle ders vermiş;
*Ey insan-ı müştekî!
Sen mâdum kalmadın, vücut nimetini giydin, hayatı tattın, câmid kalmadın,
hayvan olmadın, İslâmiyet nimetini buldun, dalâlette kalmadın, sıhhat ve
selâmet nimetini gördün, ve hâkezâ... Ey nankör! Daha sen nerede hak
kazanıyorsun ki, Cenâb-ı Hakkın sana verdiği mahz-ı nimet olan vücut
mertebelerine mukàbil şükretmeyerek, imkânât ve ademiyat nev'inde ve senin
eline geçmediği ve sen lâyık olmadığın yüksek nimetlerin sana verilmediğinden,
bâtıl bir hırsla Cenâb-ı Haktan şekvâ ediyorsun ve küfrân-ı nimet ediyorsun*?...Demiş.
Demek insan kendi yaratılışı özelinde kendini mütefekkirane
ele aldığında, ademden vücuda, vücuttan şekillendirildiği surete, suretten
mazhar olduğu sıfatlara, sıfatlardan kendini içinde bulduğu nimetlere kadar bir
çok şeyi nazara almalı ki, bu külli ihsanı bir derece fehmetsin.
Hasseten nimetlerin en camii İman sahibi bir Müslüman olarak
hayata mazhar olmak olduğundan çok daha farklı bir hususiyeti vardır.
Çünkü ona hidayet yolu ile nimetlerin en büyüğü verilmiş ,
bu hakikatin içinde olan bir çok güzellik ve kerem hem dünya da hem de uhrada
önüne serilmiş olduğundan insanın dünyasında bambaşka bir ehemmiyete haizdir.
Hatta bu manaya delalet eden ……“*Kim, Rab olarak Allah’tan, din olarak İslam’dan, Resul olarak
Muhammed’den razı oldum, derse cennet ona vacip olur*!” Hadis-i şerifi ;
hem bu ihsanı idrak etmek hem de bu şekilde bir mukabelede bulunulmasını iktiza
etmektedir.
Hem yine bu ciddi derinliği … “*Kaza ve kaderime razı olmayan, beğenmeyen ve gönderdiğim belalara
sabretmeyen, benden başka Rab arasın! Yeryüzünde kulum olarak bulunmasın*!”…….meyanında
beyan buyrulan hadis-i kudside yine ,
ademden vücuda , vücuttan mazhar olunun sair maddi ve manevi nimetlere
yönelik gafil bulunmayı kabul etmeyen
Rububiyet hakkının ilamı yapılmıştır.
Evet, giriş satırlarının devamında;
*Mebde-i hareketin
ile son aldığın suret arasında müteaddit vaziyetlerin, menzillerin ve etvar ve
ahvâlin herbirisi sana âit nimetler defterine kaydedilmiştir*… Denilmiş…
Yani yaratılış bir kast ve irade ile gerçekleştiğinden
evvelden ahire tüm zaman ve hareketleri de kuşatmaktadır. Bu bağlamda ifade
edilen “Mebde-i hareket” ile insan
bedenine ruhun verilmesi ile başlayan ilk kımıldanış ile birlikte, yıllarca
içinde oturulan vücudun son aldığı şekle kadar girdiği vaziyetler, tavırlar,
haller gibi ne varsa kişiye verilmiş nimetler olarak mizan defterine, yüzleşme
vesikasına, şahadet sayfalarına yazılmıştır.
Evet, yine devam eden alt satırda;
*Bu itibarla, senin
geçirmiş olduğun zaman şeridine elmas gibi nimetler dizilmiş, tam bir gerdanlık
veya nimetlerin envâına bir fihriste şeklini veriyor*….ifade edilmiş…
Yani insanın hayat çizgisi üzerinde her biri paha biçilmez
elmas gibi nimetler dizilmiş, bir gerdanlık gibi nimetlerin türleri onu sarmış,
yaşamı tüm bu ihsanı üzerinde toplayan ve okutan bir fihriste mahiyeti
kazanmış…
Bu hatırlatmalar insanı nimetleri tadat etmeye sevk eden,
yâd ettirmek ve düşündürmekle fıtrat
üzerine fatırına vefa göstermesi gereken
bir kulluk idrakinin kapısını çalmaktır.
Bu yönlendirici
durumu Ayet-i Kur’aniyede de
görmekteyiz. Şöyle ki;
"*O Allah ki,
gökleri ve yeri yarattı, gökten de bir su indirdi ki, onunla sizin için rızık
olarak meyvelerden bitirdi. Onun emriyle denizde seyretsinler diye gemileri
sizin hizmetinize verdi. Nehirleri de yine sizin hizmetinize verdi. Birbiri
ardınca dönüp duran güneşi ve ayı da sizin hizmetinize verdi. Geceyi ve gündüzü
de sizin hizmetinize verdi. O, sözünüz ve halinizle istediğiniz herşeyden size
verdi. Allah'ın nimetlerini saymaya kalksanız, saymakla bitiremezsiniz*."
İbrahim Sûresi, 14:32-34.
………………… *Yani,
istidat ve ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla insan ne istemişse, bütün verilmiş. İnsana
olan nimet-i İlâhiye tâdât ile bitmez, tükenmez. Evet, insanın madem bir
sofra-i nimeti semâvât ve arz ise ve o sofradaki nimetlerden bir kısmı şems,
kamer, gece, gündüz gibi şeyler ise, elbette insana müteveccih olan nimetler
had ve hesaba gelmez*………..
Evet, insan ihtimamlı bir surette yaratılmış, tüm maddi ve
manevi ihtiyaçları karşılanmış bir surette hayat sahnesine gönderiliyor.
Kendisine verileler hakkında iradeli bir varlık olduğundan
ihtiyari bir yükümlülük, verilmeyenler için ise mükellefiyetten düşürülme hükmü
veriliyor. Hayat mazhariyetler ve kabiliyetler arasında bir denklik üzerine
inşâ edilmiştir. Hiç kimse kendi penceresinden bakarak başkasının hayatında
gördüğü –kendince- olumluluk ve olumsuzluklar üzerinden doğru ve hakiki bir
değerlendirme yapamaz. Yaparsa hata eder.
Allah yarattığı her kulu ile mahsus bir ilgisi, onun için
irade ettiği takdiri, onu mazhar kıldığı hayattaki şartlara göre eğilim ve
yönelimlerine bakan temayül tayinleri, uyarıcı ve lezzetlendirici özelliklerin
işlevi ile ilgili donatılmış hisleri, algı ve öğrenim mahiyetine göre
düşüncelerini hareketlendiren, işleten ve işleyen bir yakınlığı vardır. Hatta
bu öyle özel bir ilişkidir ki, insan istese de tüm her şeyini bir başkasına tam
anlamıyla anlatamaz. Mutlaka bir eksiklik bir gediklik bırakır. Konunun sır
tarafını saklar. Çok çok sevse de ondan gizler. Nefsi istese kalbi söyletmez
vs. İşte bu ahval bir anlamda Allah’ın onunla kendi arasında yeniden başlamak,
ilişkiyi tazelemek, değişim ve dönüşüm girişimlerinde hammadde olarak ihtiyat
ettirdiği nimetlerdendir. Ki, o aşinalıkla ülfeti canlansın yine ona firar
edecek tanışıklığı muhafaza edilsin…
Dolayısıyla kulunu en iyi Allah bilir , çünkü o herşeyi ile
yanlızca O’nun eseridir.
İşte bu babda bir kurbiyet ve akrebiyet esrarı zikredilmiş
oldu…Kim idrak etse sırrına sahip olsun…Kendinin yalnız sahibine ifşa etsin………………..
Evet , şimdi asıl bab’a muhtasar bir giriş yapalım..Orada demiş;
*Binaenaleyh,
geçirmiş olduğun vücudun her menzilinde ve vaziyetinde, etvarında, ahvâlinde*,
Yani var edilişi ve mahiyetini idrak edip sorumluluk
dairesine girişinle beraber hayat yolculuğun esnasında girdiğin her hal,aldığın
her tavır, sana isabet ettirilen ve ihtiyaç
heybene konulan her azık için:
*Nasıl bu nimete
vâsıl oldun?* ………..Yani ne yaptın da bu nimeti yanında buldun…
*Ne ile müstahak
oldun*? …………Yani ne iş işledin de bu inama müstahak edildin …
*Ve şükründe bulundun
mu*?" *diye suale çekileceksin*. ……….
Burada sadet harici hassas bir nokta var ona kısa bir atıf
yapılması düşünüldü. O da şudur;
Bu sorular hakikati ortaya çıkarmak, hakiki müessiri tespit
etmek ve müsebbip’ ül esbaba hakkını
vermek , tahdis-i nimet etmek, acz ve fakrını görmek , asıl mal sahibinin kim
olduğunu düşünmek , havl ve kuvvetin nereden geldiğini idrak etmek gibi yönlendirici bir etkiye haizdir.
Meselâ,
*Nasıl bu nimete
vâsıl oldun*? *Ne ile müstahak oldun*?.......Suallerine hakiki ve şuurlu bir Mü’min cevap verirken
tüm bu terettüp süreçlerini Allah’ın ifa ve itası şeklinde görür ve Mün’im-i
Hakikiyi anar ve ona şükreder.
Ama vasat bir Müslüman’a bu soru sorulsa …………. İntibak
intibah olmaz ise ; çok çalıştım, tırnaklarımla kazıdım, aç susuz uykusuz
kaldım gibi say’ini ileri sürse…………………Maşâallah.. seni yokluk alemlerinden
çıkartıp varlık alemine getiren, hayat nimetine mazhar eden , nimetlerini senin
çalışmana ve gayretine bir ücret olarak veren, onun kader planında işleyip
işleneme karşılık sana tayin ettiği ücreti mal,mülk, evlat ve sıhhat şeklinde ödeyen zata , bu
ihsanlarına karşılık şükür ettin mi diye sorulabilir……….
Peki sorunun sorulmasını
ders sadedinde icap ettiren hikmet nedir..
*Çünkü, vukua gelen
haller suale tâbidir*.
Yani hadise artık netlik kazanmış, görünür olmuş, tesirini
ve varlığı icra etmiş, bir şeylere temas etmiş, onunla bir alış veriş
gerçekleşmiş ve bu temas ve iltibastan – Hukukullah, Hukuku İbad , Hukuku Eşya, Hukuku Mevcudat gibi- bazı haklar husule gelmiş, dolayısıyla
hadisenin etki sahası sorumluluk alanını da belirleyip faili duruma karşı
mükellef kılmış…
*Amma imkânda kalıp
vukua gelmeyen şeyler suale tâbi değildir*.
Yani olabilirdi olmadı, meydana gelebilirdi gelmedi, orada
vardı ama işlemedi, bir şeye temas ve etki etmedi ise o şeyler tesir
mahiyetinde olsa da sahada aktif olup iltibasa neden olmadığından ve bizzat
mesul faili bulunmadığından sorumluluk yoktur ve her hangi bir işleme ve de suale tabi
değildir.
Ancak,
*Geçirmiş olduğun
ahvâl, vukuattır*.
Yani bizzat içinde olduğun ,sende hale dönüşen, seni etkileyen ve tavır alamaya sevk eden
yaşadığın şeyler vaki olduğundan bu içeriğe sahip her şey senin mükellefiyetin
dahilindedir.
Bununla birlikte istikbal senin için meçhul olduğundan ve o
zaman etki ve etkileşiminden bizzat sorumluluk gerektiren şekilde mükellef
olmadığından; gelecekle ilgili olarak
yaşamadığın şeyler yüzünden geçmiş zaman ve hali hazırdaki zamanda gibi sorumlu
değilsin.
Yani;
*Gelecek ahvâlin
ademdir. Vücut mes'uldür, adem ise mes'ul değildir*.
*Öyle ise, mâzide
şükrünü edâ etmediğin nimetlerin şükrünü kaza etmek lâzımdır*….
Yani madem yaşadığımız şeyler bizi vaki olması hasebi ile
sorumlu kılıyor. ve madem nimet olarak verilmişler. Ve madem hayat yolunun
üzerinde bu nimetler elmas gibi değerli bir şekilde dizilmişler, hem madem
boynumuza bir gerdanlık gibi
asılarak yaşantımızı süsleyip ömrümüzü
tezyin etmişler, hem madem Hâlıkımız tarafından ihsan edilerek, bize olan
rahmet, merhamet ve muhabbetini göstermişler onların üzerine gerilmiş, ülfet ve
gaflet örtüsünü kaldırıp, alışkanlık gubarını silkitip üzerimize farz olan
yaratılış şükrü şümulünde bir bilinç ve niyete kast ile hakiki hatır sahibi hatırlayıp ,etmediğimizi veya yeterli tadat
etmediğimiz nimetleri yâda getirip hamd ve şükrümüzün kazasını ifa etmeliyiz… Yemekte çekmeyi unuttuğumuz besmele için
..nasıl “ *bismillahi evvelehû ve ahirahû* ” diyorsak , “ *Elhamdulillahi evvelehû
ve ahirahû*” kabilinden mazimizde bulunan nimetlere şükretmeli ,hamd kefaretini
ödemeliyiz…
…
..
.