4.1.26

Mütalaa Ders notları 22: Cenâb-ı Hak seni ademden vücuda ve vücudun pek çok eşkâl ve vaziyetlerinden en yükseği Müslim sıfatı ile insan suretine getirmiştir.

 

*Konuyu ilgili bölüm başından ele alacağız*.

 

*İ'lem eyyühe'l-aziz*!

 

*Cenâb-ı Hak seni ademden vücuda ve vücudun pek çok eşkâl ve vaziyetlerinden en yükseği Müslim sıfatı ile insan suretine getirmiştir*.

 

……..Bir insanın yaratılması, varlığının irade edilmesi, adem ile vücut arasında ki icadının ihtiyar edilmesi ona sonsuz bir varlığın bahşedilmesi  nimet noktasında kolay kavranacak bir şey değildir……………. *Hattâ, Onuncu Sözde işaret edildiği gibi, bir zaman, küçüklüğümde, hayalimden sordum: "Sana bir milyon sene ömür ve dünya saltanatı verilmesini, fakat sonra ademe ve hiçliğe düşmesini mi istersin? Yoksa, bâki fakat âdi ve meşakkatli bir vücudu mu istersin?" dedim. Baktım, ikincisini arzulayıp birincisinden "Ah!" çekti. "Cehennem de olsa bekà isterim" dedi*………  İşte üstadın bu ifadeleri ve sonundaki tabiri , var olmakla yok olmak arasında kapanmaz mesafenin  idrakini nazara veriyor.

 

Bu bağlamda hilkatin , yokluktan varlık alemine çıkarılma , irade edilen varlığın hadsiz ihtimaller içinde eşkalini belirleme, tasarlayıp şekillendirme, ona fiziki ve manevi bir özel bir kimlik verme süreçleri ile birlikte Said ve Şaki olmak beyninde imtihanını tayin etme esasında bir çok mertebesi, yaratılış basamakları, teşekkül aşamaları , ihsan ve inam dereceleri vardır.

 

Bu dersin giriş satırında eşgal vaziyetlerinin en yükseği ve muhterimi olan Müslim Sıfatına ve İnsan suretindeki azim nimete dikkat çekilmiş.

 

Hatta bu konunun ehemmiyetini, insanın nazlanan nefsine Mektubat ta şöyle ders vermiş;

 

*Ey insan-ı müştekî! Sen mâdum kalmadın, vücut nimetini giydin, hayatı tattın, câmid kalmadın, hayvan olmadın, İslâmiyet nimetini buldun, dalâlette kalmadın, sıhhat ve selâmet nimetini gördün, ve hâkezâ... Ey nankör! Daha sen nerede hak kazanıyorsun ki, Cenâb-ı Hakkın sana verdiği mahz-ı nimet olan vücut mertebelerine mukàbil şükretmeyerek, imkânât ve ademiyat nev'inde ve senin eline geçmediği ve sen lâyık olmadığın yüksek nimetlerin sana verilmediğinden, bâtıl bir hırsla Cenâb-ı Haktan şekvâ ediyorsun ve küfrân-ı nimet ediyorsun*?...Demiş.

 

Demek insan kendi yaratılışı özelinde kendini mütefekkirane ele aldığında, ademden vücuda, vücuttan şekillendirildiği surete, suretten mazhar olduğu sıfatlara, sıfatlardan kendini içinde bulduğu nimetlere kadar bir çok şeyi nazara almalı ki, bu külli ihsanı bir derece fehmetsin.

 

Hasseten nimetlerin en camii İman sahibi bir Müslüman olarak hayata mazhar olmak olduğundan çok daha farklı bir hususiyeti vardır.

Çünkü ona hidayet yolu ile nimetlerin en büyüğü verilmiş , bu hakikatin içinde olan bir çok güzellik ve kerem hem dünya da hem de uhrada önüne serilmiş olduğundan insanın dünyasında bambaşka bir ehemmiyete haizdir.

 

Hatta bu manaya delalet eden ……“*Kim, Rab olarak Allah’tan, din olarak İslam’dan, Resul olarak Muhammed’den razı oldum, derse cennet ona vacip olur*!” Hadis-i şerifi ; hem bu ihsanı idrak etmek hem de bu şekilde bir mukabelede bulunulmasını iktiza etmektedir.

 

Hem yine bu ciddi derinliği … “*Kaza ve kaderime razı olmayan, beğenmeyen ve gönderdiğim belalara sabretmeyen, benden başka Rab arasın! Yeryüzünde kulum olarak bulunmasın*!”…….meyanında beyan buyrulan hadis-i kudside  yine , ademden vücuda , vücuttan mazhar olunun sair maddi ve manevi nimetlere yönelik  gafil bulunmayı kabul etmeyen Rububiyet hakkının ilamı yapılmıştır.

 

Evet, giriş satırlarının devamında;

 

*Mebde-i hareketin ile son aldığın suret arasında müteaddit vaziyetlerin, menzillerin ve etvar ve ahvâlin herbirisi sana âit nimetler defterine kaydedilmiştir*… Denilmiş…

 

Yani yaratılış bir kast ve irade ile gerçekleştiğinden evvelden ahire tüm zaman ve hareketleri de kuşatmaktadır. Bu bağlamda ifade edilen “Mebde-i hareket”  ile insan bedenine ruhun verilmesi ile başlayan ilk kımıldanış ile birlikte, yıllarca içinde oturulan vücudun son aldığı şekle kadar girdiği vaziyetler, tavırlar, haller gibi ne varsa kişiye verilmiş nimetler olarak mizan defterine, yüzleşme vesikasına, şahadet sayfalarına yazılmıştır.

 

Evet, yine devam eden alt satırda;

 

*Bu itibarla, senin geçirmiş olduğun zaman şeridine elmas gibi nimetler dizilmiş, tam bir gerdanlık veya nimetlerin envâına bir fihriste şeklini veriyor*….ifade edilmiş…

 

Yani insanın hayat çizgisi üzerinde her biri paha biçilmez elmas gibi nimetler dizilmiş, bir gerdanlık gibi nimetlerin türleri onu sarmış, yaşamı tüm bu ihsanı üzerinde toplayan ve okutan bir fihriste mahiyeti kazanmış…

 

Bu hatırlatmalar insanı nimetleri tadat etmeye sevk eden, yâd ettirmek ve düşündürmekle   fıtrat üzerine fatırına vefa göstermesi gereken  bir kulluk idrakinin kapısını çalmaktır.

 

Bu yönlendirici  durumu Ayet-i Kur’aniyede de  görmekteyiz. Şöyle ki;

 

"*O Allah ki, gökleri ve yeri yarattı, gökten de bir su indirdi ki, onunla sizin için rızık olarak meyvelerden bitirdi. Onun emriyle denizde seyretsinler diye gemileri sizin hizmetinize verdi. Nehirleri de yine sizin hizmetinize verdi. Birbiri ardınca dönüp duran güneşi ve ayı da sizin hizmetinize verdi. Geceyi ve gündüzü de sizin hizmetinize verdi. O, sözünüz ve halinizle istediğiniz herşeyden size verdi. Allah'ın nimetlerini saymaya kalksanız, saymakla bitiremezsiniz*." İbrahim Sûresi, 14:32-34.

 

………………… *Yani, istidat ve ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla insan ne istemişse, bütün verilmiş. İnsana olan nimet-i İlâhiye tâdât ile bitmez, tükenmez. Evet, insanın madem bir sofra-i nimeti semâvât ve arz ise ve o sofradaki nimetlerden bir kısmı şems, kamer, gece, gündüz gibi şeyler ise, elbette insana müteveccih olan nimetler had ve hesaba gelmez*………..

 

Evet, insan ihtimamlı bir surette yaratılmış, tüm maddi ve manevi ihtiyaçları karşılanmış bir surette hayat sahnesine gönderiliyor.

 

Kendisine verileler hakkında iradeli bir varlık olduğundan ihtiyari bir yükümlülük, verilmeyenler için ise mükellefiyetten düşürülme hükmü veriliyor. Hayat mazhariyetler ve kabiliyetler arasında bir denklik üzerine inşâ edilmiştir. Hiç kimse kendi penceresinden bakarak başkasının hayatında gördüğü –kendince- olumluluk ve olumsuzluklar üzerinden doğru ve hakiki bir değerlendirme yapamaz. Yaparsa hata eder.

 

Allah yarattığı her kulu ile mahsus bir ilgisi, onun için irade ettiği takdiri, onu mazhar kıldığı hayattaki şartlara göre eğilim ve yönelimlerine bakan temayül tayinleri, uyarıcı ve lezzetlendirici özelliklerin işlevi ile ilgili donatılmış hisleri, algı ve öğrenim mahiyetine göre düşüncelerini hareketlendiren, işleten ve işleyen bir yakınlığı vardır. Hatta bu öyle özel bir ilişkidir ki, insan istese de tüm her şeyini bir başkasına tam anlamıyla anlatamaz. Mutlaka bir eksiklik bir gediklik bırakır. Konunun sır tarafını saklar. Çok çok sevse de ondan gizler. Nefsi istese kalbi söyletmez vs. İşte bu ahval bir anlamda Allah’ın onunla kendi arasında yeniden başlamak, ilişkiyi tazelemek, değişim ve dönüşüm girişimlerinde hammadde olarak ihtiyat ettirdiği nimetlerdendir. Ki, o aşinalıkla ülfeti canlansın yine ona firar edecek tanışıklığı muhafaza edilsin…

 

Dolayısıyla kulunu en iyi Allah bilir , çünkü o herşeyi ile yanlızca O’nun eseridir.

 

İşte bu babda bir kurbiyet ve akrebiyet esrarı zikredilmiş oldu…Kim idrak etse sırrına sahip olsun…Kendinin yalnız sahibine  ifşa etsin………………..

 

Evet , şimdi asıl bab’a  muhtasar bir giriş yapalım..Orada demiş;

 

*Binaenaleyh, geçirmiş olduğun vücudun her menzilinde ve vaziyetinde, etvarında, ahvâlinde*,

 

Yani var edilişi ve mahiyetini idrak edip sorumluluk dairesine girişinle beraber hayat yolculuğun esnasında girdiğin her hal,aldığın her tavır, sana isabet ettirilen ve ihtiyaç  heybene konulan her azık için:

 

*Nasıl bu nimete vâsıl oldun?* ………..Yani ne yaptın da bu nimeti yanında buldun…

 

*Ne ile müstahak oldun*? …………Yani ne iş işledin de bu inama müstahak edildin …

 

*Ve şükründe bulundun mu*?" *diye suale çekileceksin*. ……….

 

Burada sadet harici hassas bir nokta var ona kısa bir atıf yapılması düşünüldü. O da şudur;

 

Bu sorular hakikati ortaya çıkarmak, hakiki müessiri tespit etmek ve müsebbip’ ül esbaba  hakkını vermek , tahdis-i nimet etmek, acz ve fakrını görmek , asıl mal sahibinin kim olduğunu düşünmek , havl ve kuvvetin nereden geldiğini  idrak etmek gibi yönlendirici bir etkiye  haizdir.

 

Meselâ,

 

*Nasıl bu nimete vâsıl oldun*? *Ne ile müstahak oldun*?.......Suallerine  hakiki ve şuurlu bir Mü’min cevap verirken tüm bu terettüp süreçlerini Allah’ın ifa ve itası şeklinde görür ve Mün’im-i Hakikiyi anar ve ona şükreder.

 

Ama vasat bir Müslüman’a bu soru sorulsa …………. İntibak intibah olmaz ise ; çok çalıştım, tırnaklarımla kazıdım, aç susuz uykusuz kaldım gibi say’ini ileri sürse…………………Maşâallah.. seni yokluk alemlerinden çıkartıp varlık alemine getiren, hayat nimetine mazhar eden , nimetlerini senin çalışmana ve gayretine bir ücret olarak veren, onun kader planında işleyip işleneme karşılık sana tayin ettiği ücreti mal,mülk, evlat  ve sıhhat şeklinde ödeyen zata , bu ihsanlarına karşılık şükür ettin mi diye sorulabilir……….

 

Peki sorunun sorulmasını  ders sadedinde icap ettiren hikmet nedir.. 

 

*Çünkü, vukua gelen haller suale tâbidir*.

 

Yani hadise artık netlik kazanmış, görünür olmuş, tesirini ve varlığı icra etmiş, bir şeylere temas etmiş, onunla bir alış veriş gerçekleşmiş ve bu temas ve iltibastan – Hukukullah, Hukuku  İbad , Hukuku Eşya, Hukuku Mevcudat  gibi- bazı haklar husule gelmiş, dolayısıyla hadisenin etki sahası sorumluluk alanını da belirleyip faili duruma karşı mükellef kılmış…

 

*Amma imkânda kalıp vukua gelmeyen şeyler suale tâbi değildir*.

 

Yani olabilirdi olmadı, meydana gelebilirdi gelmedi, orada vardı ama işlemedi, bir şeye temas ve etki etmedi ise o şeyler tesir mahiyetinde olsa da sahada aktif olup iltibasa neden olmadığından ve bizzat mesul faili bulunmadığından sorumluluk yoktur ve  her hangi bir işleme ve de suale tabi değildir.

 

Ancak,

 

*Geçirmiş olduğun ahvâl, vukuattır*.

 

Yani bizzat içinde olduğun ,sende hale dönüşen, seni  etkileyen ve tavır alamaya sevk eden yaşadığın şeyler vaki olduğundan bu içeriğe sahip her şey senin mükellefiyetin dahilindedir.

 

Bununla birlikte istikbal senin için meçhul olduğundan ve o zaman etki ve etkileşiminden bizzat sorumluluk gerektiren şekilde mükellef olmadığından;  gelecekle ilgili olarak yaşamadığın şeyler yüzünden geçmiş zaman ve hali hazırdaki zamanda gibi sorumlu değilsin.

 

Yani;

 

*Gelecek ahvâlin ademdir. Vücut mes'uldür, adem ise mes'ul değildir*.

 

*Öyle ise, mâzide şükrünü edâ etmediğin nimetlerin şükrünü kaza etmek lâzımdır*….

 

Yani madem yaşadığımız şeyler bizi vaki olması hasebi ile sorumlu kılıyor. ve madem nimet olarak verilmişler. Ve madem hayat yolunun üzerinde bu nimetler elmas gibi değerli bir şekilde dizilmişler, hem madem boynumuza  bir gerdanlık gibi asılarak  yaşantımızı süsleyip ömrümüzü tezyin etmişler, hem madem Hâlıkımız tarafından ihsan edilerek, bize olan rahmet, merhamet ve muhabbetini göstermişler onların üzerine gerilmiş, ülfet ve gaflet örtüsünü kaldırıp, alışkanlık gubarını silkitip üzerimize farz olan yaratılış şükrü şümulünde bir bilinç ve niyete kast ile hakiki hatır sahibi  hatırlayıp ,etmediğimizi veya yeterli tadat etmediğimiz nimetleri yâda getirip hamd ve şükrümüzün kazasını ifa etmeliyiz…  Yemekte çekmeyi unuttuğumuz besmele için ..nasıl “ *bismillahi evvelehû ve ahirahû* ” diyorsak , “ *Elhamdulillahi evvelehû ve ahirahû*” kabilinden mazimizde bulunan nimetlere şükretmeli ,hamd kefaretini ödemeliyiz…

 

..

.