13.1.26

Mütalaa Ders notları 50: İbadet

 

Meselenin kısmen de olsa bütünlüğünü temin edebilme için konuyu biraz yukarıdan alıyor ve bağlam cümlesini ve bu cümle ile irtibatlandırılan duayı mealen yazdıktan sonra dersin detay tarafına doğru yolculuk yapacağız.

 

Orada demiş:

 

EN BÜYÜK HİDAYET, HİCABIN KALDIRILMASIYLA HAKKI HAK, BÂTILI BÂTIL GÖSTERMEKTİR.

 

HİDAYET: Allah’ın istediği kuluna (Haşiye)  murad ettiği ve onun için hayır dilediği amaca ulaştıracak  doğru yolu göstermesi , bu yol için  – Peygamberler,kitaplar, Alimler, Veliler, İlhamlar  gibi- çeşitli vesileler ile  kılavuzluk ve yardım etmesi.. akıl ,iz’an, idrak  istidat muavenetiyle muvaffak kılması, hayat ve iman dairesinden dest-i inayeti ile elinden tutması…

 

Haşiye: Allah’ın istediği kul onun isteğini yerine getiren veya getirme istidat ve niyetinde olan kul…Onun için hayır dilemesi,  kulda söz konusu olan hasiyetin kuvveden filile çıkması,meyve vermesi Allah’ın dilemesiyle ..yani öyle programlamasının irade-i ilahiye neticesi ve rahmet prensibi olarak belirlenmiş olması ve her şeye bu rabbani  dilemenin hakim olmasının tezahürü………….

 

HİCABIN KALMASI ?…………… Hicab : hakka ve hakikate ulaşmaya engel olan örtü…… hikmet, illet,sebep, teklif ve davetin zorunlu perdesi…

 

Hicabın keyfiyetine dair: …………..“...Bütün mevcudatı kat’edip, cüz’iyetten çıkıp, külliyetin meratibinde gitgide binler hicablardan geçip, tâ bütün mevcudata muhit bir ismine yanaşır, ondan daha ileride çok meratibi kat’eder. Sonra bir nevi kurbiyete müşerref olur.”………………… “huzur-u kibriyasına perdesiz girmek istenilse, zulmanî ve nuranî, yani maddî ve ekvanî ve esmaî ve sıfatî yetmiş binler hicabdan geçmek”…………….. “yetmiş bin perdelerden geçerek, fehm ve zekâca muhtelif binler tabaka muhataplara feyzini dağıttığını ve nurunu neşrettiğini……………… Öyle de, o Zât-ı Akdese ve o Şems-i Ezel ve Ebede biz çendan nihayetsiz uzağız, yanaşamayız. Fakat Onun ziya-yı rahmeti  (HİDAYET TECELLİSİ) Onu bize yakın ediyor…. VE HAK İLE BATILIN ARASINI AÇIP ,NEYİN HAKİKAT VE DALALET OLDUĞUNU GÖSTERECEK FERASET VE BASİRET NURUNU VERİYOR…………. Örneğin:

 

…………..Evet, sırr-ı vahdetle kâinatın kemâlâtı tahakkuk eder. Ve mevcudatın ulvî vazifeleri anlaşılır. Ve mahlûkatın netice-i hilkatleri takarrur eder. Ve masnuatın kıymetleri bilinir. Ve bu âlemdeki makàsıd-ı İlâhiye vücud bulur. Ve zîhayat ve zîşuurların hikmet-i hilkatları ve sırr-ı îcadları tezahür eder. Ve bu dehşet-engiz tahavvülât içinde kahhârâne fırtınaların hiddetli, ekşi simaları arkasında rahmetin ve hikmetin güler, güzel yüzleri görünür. Ve fenâ ve zevâlde kaybolan mevcudatın neticeleri ve hüviyetleri ve mahiyetleri ve ruhları ve tesbihatları gibi çok vücutları kendilerine bedel âlem-i şehadette bırakıp sonra gittikleri bilinir. Ve kâinat baştan başa gayet mânidar bir kitab-ı Samedânî ve mevcudat ferşten Arşa kadar gayet mu'cizâne bir mecmua-i mektubat-ı Sübhaniye ve mahlûkatın bütün taifeleri gayet muntazam ve muhteşem bir ordu-yu Rabbânî ve masnuatın bütün kabileleri mikroptan, karıncadan tâ gergedana, tâ kartallara, tâ seyyârâta kadar Sultan-ı Ezelînin gayet vazifeperver memurları olduğu bilinmesi ve herbir şey, âyinedarlık ve intisap cihetiyle binler derece kıymet-i şahsiyesinden daha yüksek kıymet almaları ve "Seyl-i mevcudat ve kàfile-i mahlûkat nereden geliyor ve nereye gidecek ve niçin gelmişler ve ne yapıyorlar?" diye halledilmeyen tılsımlı suallerin mânâları ona inkişaf etmesi……………………. küllî ve umumî desâtiri içinde hususî ihsânâtı, hususî imdatları……. ………………… "Ölümü de, hayatı da yaratan Odur." Mülk Sûresi, 67:2………. delâletince, mevt adem, idam, fenâ, hiçlik, fâilsiz bir inkıraz değil; belki bir Fâil-i Hakîm tarafından, hizmetten terhis ve tahvil-i mekân ve tebdil-i beden ve vazifeden paydos ve haps-i bedenden âzâd etmek ve muntazam bir eser-i hikmet olduğu…………………… Bütün zîhayat, birer muvazzaf mesrur asker, birer müstakim memnun memurlardır. Bütün sadâlar ise, ya vazife başlamasındaki zikir ve tesbih ve paydostan gelen şükür ve tefrih veya işlemek neş'esinden neş'et eden nağamattır. Bütün mevcudat, o mü'minin nazarında, Seyyid-i Kerîminin ve Mâlik-i Rahîminin birer mûnis hizmetkârı, birer dost memuru, birer şirin kitabıdır………………. gibi göz ile görünen , duygular ile hissedilip akıl ile izlenen bir çok icraat ve vukuatın hakiki yüzlerini (HİCABI-ÖRTÜYÜ KALDIRIP) nazar-ı imana ihsan etmek… Nur ve Nurani bir gözlük vermek  şeklinde söz konusu durumu ifade edebiliriz.

 

Duası da şu idi:

 

Allah'ım bize hakkı hak olarak gösterip onun ittibâıyla, bâtılı da batıl olarak gösterip onun içtinabıyla rızıklandır.

 

Âmin Âmin Âmin…

 

Evet, İlgili yerden devam edelim ..

 

TAGAYYÜR, İNKILAB VE FELÂKETLERE MARUZ VE MUHTAÇ ŞU İNSAN BEDENİNDE İSKÂN EDİLEN RUHUN YAŞAYABİLMESİ İÇİN ÜÇ KUVVET  İHDAS EDİLMİŞTİR.

 

Bu satır birçok hakikat ve bu hakikatlere bağlı derinliği ifade eder. Çok muhtasar şekilde değinirsek;

İnsanın beden varlığına dersin konusu olan üç adet temel ve bu temele bağlı çok kesretli duygularla teçhiz edilmiş bir mahiyet derç edilmiştir. Her ne kadar bu sistem bedene programlanmış, nitelik ve nicelik yazılımı kodlanmış olsa da bunlar hali hazırda kuvvedir. Yani işlemek ve işlenmek bekleyen manevi cihazlardır. Bunları harekete geçirecek olan ve neden ile bütünleşmiş şekilde faaliyet alanına süren ve bir plan dairesinde çalıştıran hakim işletim sistemi ise Ruh’tur. Ruh mahiyeti bilinmeyen bir hakikat olmakla birlikte bize lazım olan kısmı ile Allah’ın ol emriden yaratılmış , kendine has bir kimlik ve vücut bulmuş nurani  varlık ve manevi bir kişiliktir. Allah hilkatte nefsi ,yani.. bedensel kompleks varlığımızı  ruhsal kimliğimizle imtizac ettirerek –tasavvuf istılahında evlendirerek- bu dünyaya gönderir. Cesedimizi ona ev yapar ve yerleştirir. ……..konuyu dersimizle ilişkilendirirsek ;  bedene bağlı duygusal fonsiyonların tam anlamıyla çalışması ve ruhun bu süreçte verimli ve aktif aksiyon alabilmesi ve tevdi edilen vazifeyi hakkıyla yapabilmesi ,hilkatin ahengini yaratılış kılavuzuna göre sağlayabilmesi için üç lokomotif kuvve halk edilmiştir… Eğe bu çekici ve öncü kuvveler olmaz ise hissi bütünlük temin edilemez böylelikle teklife neden olan bazı hasiyetler çalışmaz verimlilik düşer,yaratmaktan maksud netice hasıl olmaz ve ruhun derece-i hayatına tayin edilen vazife işlevsiz kalır.

 

İşte ,

 

BU KUVVETLERİN BİRİNCİSİ: MENFAATLERİ CELB VE CEZB İÇİN KUVVE-İ ŞEHEVİYE-İ BEHİMİYE.

 

KUVVE-İ ŞEHEVİYE-İ BEHİMİYE :  İnsanın meratib-i hayvaniye özelliğine ait bedensel ihtiyaç, istek ve arzularının  temin ve tatmin  için mahiyetinde hazır bulunan duygu.

 

İKİNCİSİ: ZARARLI ŞEYLERİ DEF' İÇİN KUVVE-İ SEBUİYE-İ GAZABİYE.

 

KUVVE-İ SEBUİYE-İ GAZABİYE:  İnsanın kendini ,kendine fiziksel ve psikolojik olarak zarar verici şeylere karşı koruması için fıtratında bulunan ; savunma, savuşturma, tepki koyma, karşılık verme, müdahale ve müdafaaya dair istimal edilen hiddet refleksi ..şiddet duygusu.

 

ÜÇÜNCÜSÜ: NEF' VE ZARARI, İYİ VE KÖTÜYÜ BİRBİRİNDEN TEMYİZ İÇİN KUVVE-İ AKLİYE-İ MELEKİYEDİR.

 

KUVVE-İ AKLİYE-İ MELEKİYE: İnsanın, insani hayat mertebesinde yaşamasını temin eden ve varlıksal mahiyetini diğer canlılardan ayıran ve onu tercihlerinden ve yaşadıklarından sorumlu kılan seçme  gücü, düşünme ve anlama mahareti..kavrama duygusu…

 

LÂKİN, İNSANDAKİ BU KUVVETLERE, ŞERİATÇA BİR HAD VE BİR NİHAYET TAYİN EDİLMİŞSE DE, FITRATEN TAYİN EDİLMEMİŞ OLDUĞUNDAN, BU KUVVETLERİN HERBİRİSİ, TEFRİT, VASAT, İFRAT NAMIYLA ÜÇ MERTEBEYE AYRILIRLAR.

 

Yani,  Rabbimiz tarafından tayin edilip,efendimiz Hz. Muhammed A.S.M  eliyle talim edilen ; İslâm’a ait dinî, ahlâkî ve hukukî hükümler, açık ve doğru kurallar, yerleşik davranış biçimince , şehvet, gazap ve akıl duygusunun doğru kullanımı, sınır çizgileri, fiili yasakları, ameli sevap ve cezaları , niyet- istikamet gibi hususlar belirlenmiş ve belirtilmiş olsa da , teklif gereği..yani insanın Allah’ın buyrukları ile nefsi istekleri arasında kalıp neyi ve hangi tarafı  tercih edeceğinin iradi olan sınanması ve insanın kendi akıbetine kendi eliyle şahit olmasının lüzumunca ..iyi –kötü, doğru- yanlış-güzel-çirkin , su-i zan-hüsn-ü zan, müspet-menfi , hata-hasenat gibi seçimlerinde serbest bırakılmıştır.

 

Ve bu kuvveler üç hale göre tasarlanmıştır. Bu haller ise:

TEFRİT:Tersine aşırı, olması gereken yerden  aksi istikametinde aşağı ..

VASAT: Orta yol, denge noktası..

İFRAT: Aşırı ileri olma,haddi aşma,dengeyi bozma,taşkınlık şeklinde tanımlanmıştır.

 

Ve bu durum şöyle izah edilmiştir:

 

MESELÂ, KUVVE-İ ŞEHEVİYENİN TEFRİT MERTEBESİ HUMUDDUR (İSTEKSİZLİK) Kİ, NE HELÂLE VE NE DE HARAMA ŞEHVETİ, İŞTİHASI YOKTUR.

 

İFRAT MERTEBESİ FÜCURDUR (GÜNAHA GİRME MEYLİ )  Kİ, NAMUSLARI VE IRZLARI PÂYİMAL ETMEK İŞTİHASINDA OLUR.

 

VASAT MERTEBESİ İSE İFFETTİR ( MEŞRU HALİ) Kİ, HELÂLİNE ŞEHVETİ VAR, HARAMA YOKTUR.

 

İhtar: KUVVE-İ ŞEHEVİYENİN YEMEK, İÇMEK, UYUMAK VE KONUŞMAK GİBİ FÜRUATINDA DA BU ÜÇ MERTEBE MEVCUTTUR……………Yani bedensel ihtiyaç,istek ve tadarikine dair şehvet duygusunun  alt şubelerinden olan ,yeme içme uyuma konuşma gibi durumlarında tefrit, vasat, ifrat halleri vardır…

 

VE KEZA, KUVVE-İ GADABİYENİN TEFRİT MERTEBESİ, CEBANETTİR (KORKAKLIKTIR) Kİ KORKULMAYAN ŞEYLERDEN BİLE KORKAR.

 

İFRAT MERTEBESİ TEHEVVÜRDÜR (SONUNU DÜŞÜNMEDEN SADECE KENDİ İSTEĞİNİ GERÇEKLEŞTİRMEYE YÖNELİK DAVRANMAKTIR) Kİ, NE MADDÎ VE NE MÂNEVÎ HİÇBİR ŞEYDEN KORKMAZ. BÜTÜN İSTİBDADLAR, TAHAKKÜMLER, ZULÜMLER BU MERTEBENİN MAHSULÜDÜR………İnsanın egosuna bağlı ,yeni tabirle narsist anlayış ;  " *Kuvve-i gadabiye dalında Nemrutları, Firavunları, Şeddadları beşerin başına atmış*.".denmiş.

 

VASAT MERTEBESİ İSE ŞECAATTİR Kİ, HUKUK-U DİNİYE VE DÜNYEVİYESİ İÇİN CANINI FEDA EDER, MEŞRU OLMAYAN ŞEYLERE KARIŞMAZ.

 

İhtar: Bu kuvve-i gadabiyenin füruatında( şubelerinde)  da şu üç mertebenin (tefrit,vasat,ifrat olarak) yeri vardır.

 

Ve keza, kuvve-i akliyenin tefrit mertebesi gabâvettir ki, hiçbir şeyden haberi olmaz.

 

İfrat mertebesi cerbezedir ki, hakkı bâtıl, bâtılı hak suretinde gösterecek kadar aldatıcı bir zekâya malik olur.

 

Vasat mertebesi ise hikmettir ki, hakkı hak bilir, imtisal eder; bâtılı bâtıl bilir, içtinap eder.

 

 

İşarat-ül İ'caz

 

Evet,  şeriatle had altına alınan fakat fıtratta bir serbest bulunan bu duyguların idaresi zordur. ve insan bu duyguların yönetiminde aciz kaldığından Rabbisinden yardım ister. Dua ile onun kapısını çalar ve ondan istimdat eder. Ve bu kontrol ve idarenin  en keskin ve sağlıklı yolu ibadet dairesinde toplanmıştır.

 

Üstadımız bu durumu şöyle izah eder:

 

İNSAN, BÜTÜN HAYVANLARDAN MÜMTAZ VE MÜSTESNA OLARAK, ACİP VE LÂTİF BİR MİZAÇ İLE YARATILMIŞTIR. O MİZAÇ YÜZÜNDEN, İNSANDA ÇEŞİT ÇEŞİT MEYİLLER, ARZULAR MEYDANA GELMİŞTİR. MESELÂ, İNSAN, EN MÜNTEHAP ŞEYLERİ İSTER, EN GÜZEL ŞEYLERE MEYLEDER, ZİYNETLİ ŞEYLERİ ARZU EDER, İNSANİYETE LÂYIK BİR MAİŞET VE BİR ŞEREFLE YAŞAMAK İSTER………………….

 

……………….FAKAT İNSANDAKİ KUVVE-İ ŞEHEVİYE, KUVVE-İ GADABİYE, KUVVE-İ AKLİYE SÂNİ TARAFINDAN TAHDİT EDİLMEDİĞİNDEN VE İNSANIN CÜZ-Ü İHTİYARÎSİYLE TERAKKÎSİNİ TEMİN ETMEK İÇİN BU KUVVETLER BAŞIBOŞ BIRAKILDIĞINDAN, MUAMELÂTTA ZULÜM VE TECAVÜZLER VUKUA GELİR……………………..

 

………………İNSAN, CİSMEN KÜÇÜK, ZAYIF VE ÂCİZ OLMAKLA BERABER, HAYVANATTAN ADDEDİLDİĞİ HALDE, PEK YÜKSEK BİR RUHU TAŞIYOR.

VE PEK BÜYÜK BİR İSTİDADA MÂLİKTİR.

VE HASREDİLMEYECEK DERECEDE MEYİLLERİ VARDIR.

 VE GAYR-I MÜTENAHİ EMELLER SAHİBİDİR VE ADDEDİLEMEZ FİKİRLERİ VARDIR.

VE GAYR-I MAHDUD ŞEHEVİYE VE GADABİYE GİBİ KUVVELERİ VARDIR.

VE ÖYLE ACAİP BİR YARATILIŞI VARDIR Kİ, SANKİ BÜTÜN ENVÂ VE ÂLEMLERE FİHRİSTE OLARAK YARATILMIŞTIR.

İŞTE, BÖYLE BİR İNSANIN O YÜKSEK RUHUNU İNBİSAT ETTİREN, İBADETTİR.

İSTİDATLARINI İNKİŞAF ETTİREN, İBADETTİR.

MEYİLLERİNİ TEMYİZ VE TENZİH ETTİREN, İBADETTİR.

EMELLERİNİ TAHAKKUK ETTİREN, İBADETTİR.

FİKİRLERİNİ TEVSİ' VE İNTİZAM ALTINA ALAN, İBADETTİR.

ŞEHEVİYE VE GADABİYE KUVVELERİNİ HAD ALTINA ALAN, İBADETTİR.

ZAHİRÎ VE BÂTINÎ UZUVLARINI VE DUYGULARINI KİRLETEN TABİAT PASLARINI İZALE EDEN, İBADETTİR.

İNSANI, MUKADDER OLAN KEMÂLÂTINA YETİŞTİREN, İBADETTİR.

ABD İLE MÂBUD ARASINDA EN YÜKSEK VE EN LÂTİF OLAN NİSBET, ANCAK İBADETTİR.

EVET KEMÂLÂT-I BEŞERİYENİN EN YÜKSEĞİ, ŞU NİSBET VE MÜNASEBETTİR.

 

İHTAR: İBADETİN RUHU, İHLÂSTIR. İHLÂS İSE, YAPILAN İBADETİN YALNIZ EMREDİLDİĞİ İÇİN YAPILMASIDIR.

 

.

Dünkü derse, kendim için alemime gelen bir mana ile zihnimde devam ettim ve aşağıdaki tetimmeyi kendim için yazma niyeti ile başladım.Sonra sizi de şerik eden bir hissiyat duruma eşlik etti .Bende paylaşıyorum.

 

TETİMME

 

Kuvve-İ Şeheviye-i Behimiye Kuvve-i Sebuiye-i Gazabiye  Kuvve-İ Akliye-i Melekiye füruatı olarak tabi edilmiş olan kırım kendi alt başlıklarında çok dallara ayrılır.

Bu dallar ilgili olduğu kavrama psikoloji esasatından bağlıdır.

Denge noktası ve istikametini kaybeden her kuvvede gerçekleşen bozulma ve yozlaşma ruh sağlığını alt üst eder.

İlgili bölümde muhtasar bulunmasının çok hikmeti düşünülebilir.

Bunlardan evvel olanı tanımların gerekli kılacağı tafsilat olmalıdır.

Psikolojiye taalluk eden tanım tafsilatı ve neden oldukları dejenearsyon bilgileri , bazı insanların zihninde olumsuz etki bırakabilir.

Fikri çağrışımların kuracağı hayali münasebetler bazı uyuyan hücreleri harekete geçirme noktasında etki oluşturabilir ve bu etki idlal 8saptırma) ile sonuçlanabilir. Bu nedenle füruatta teferruata hakim olunsa bile muhtasar ve örtülü anlatım en uygun olanıdır. İlgili bölümde bu usul tercih edilmiş, en öncül olan ve genel kabul görmüş fiiller ve durumlar üzerinden ifadeler işaretlenmiştir…

….

İbadetlerin çok sistemli yaratılmış insanın bireysel hayatında manevi ve onarıcı etkisi, cilve-i rahmetten nüzül eden  bir taalluk (ilgililik ve aidiyet durumu) ve terettüp (gerekme hali ) hakikatir.

Bu münasebet ve gereklilik hali daireyi hikmette çok esrarın şifresini oluşturur.

Esma-i ilahiye tecelli meratibinde mazharın istidadına bu tahakkuk ( gerçekleşme ) üzerine mütecellidir.

Taalluk ,yani gereklilik ve tahakkuk,yani gerçekleşme ortaya çıkma bileşeni üçüncü ve bağlayıcı bir esası netice verir. Bu esas tahalluktur. Tahalluk ,taalluk ve tahakkukun meydana çıkardığı ,sonuç verdiği bir ahlâk durumu ve icra edilen ef’al ile muvafık huy edinimidir.

Bu murtabıt silsileyi ibadet bahsine tetimme uyguladığımızda aşağıdaki levhada şerh edilen bazı nüansları görebiliriz.

 

………………İŞTE, BÖYLE BİR İNSANIN O YÜKSEK RUHUNU İNBİSAT ETTİREN, İBADETTİR.

 

Aşikar ve mahfi şirkin İkilik kancasından kurtulmuş, zihni berrak, vicdanı sekinet, kalbi muatmain eden tevhid-i imana sahip olan bir insanın RUHU, bu safi itikat ,teslim ve ubudiyet iktizasının ifadan neşet eden itminandan kazandığı inbisat ile kemaline uruç eder.

 

İSTİDATLARINI İNKİŞAF ETTİREN, İBADETTİR.

 

Her bir latife ve hassanın kendine  mahsus ibadetle meşgul olması……….. "Cenâb-ı Hak celîl ulûhiyetiyle, cemîl rahmetiyle, kebîr rubûbiyetiyle, kerîm re'fetiyle, azîm kudretiyle, latîf hikmetiyle, şu küçük insanın vücudunu bu kadar havâss ve hissiyât ile, bu derece cevârih ve cihazât ile ve muhtelif âzâ ve âlât ile ve mütenevvi' letâif ve mâneviyât ile teçhiz ve tezyin etmiştir ki, tâ mütenevvi' ve pekçok âlât ile, hadsiz enva-ı nimetini, aksâm-ı ihsanâtını, tabakât-ı rahmetini o insana ihsâs etsin, bildirsin, tattırsın, tanıttırsın. Hem, tâ bin bir esmâsının hadsiz enva-ı tecelliyâtlarını, insana o âlât ile bildirsin, tattırsın, sevdirsin. VE O İNSANDAKİ PEK KESRETLİ ÂLÂT VE CİHAZÂTIN HERBİRİSİNİN AYRI AYRI HİZMETİ, UBÛDİYETİ OLDUĞU GİBİ, ayrı ayrı lezzeti, elemi, vazifesi ve mükâfatı vardır."…………….. hem…….. MESELA GÖZ BİR HÂSSEDİR Kİ RUH BU ÂLEMİ O PENCERE İLE SEYREDER… gibi sair letaifi kıyas et… İşte bu icmayı netice veren davranış şuuru, ubudiyete dair bir ibadettir ve insanın mahiyetinde olan ve asli mahiyetiyle dürülü bir kuvve bulunan istidadını inkişaf ettirir.

 

MEYİLLERİNİ TEMYİZ VE TENZİH ETTİREN, İBADETTİR.

 

İnsanın fıtratında bulunan duygular bil kuvveden bir fiile çıkmak için teklif planında çeşitli muhrik sebeplerle harekete davet edilir ve yönlendirilir. Kişinin ilgi ve etkileşim alanına göre biçimlenmiş temayülleri  kendi eğilimlerine göre uygun bulduğu şekliyle celp eder. Bu şeylerin içinde iyi ve kötü ,lehinde ve aleyhinde, temiz ve pis şeyler bulunur. İbadetin tazammun ettiği dinginlik ve dikkat hal ve hissiyatı bir çeşit basirete ve ferasete inkılap ederek güzel olan yönelme refleksini devreye alır ve tercihsel bariyerlerin yönetimi ile lüzumlu olan ayrıştırmayı yapma konusunda kalbi ve  iradeyi destekler.

 

EMELLERİNİ TAHAKKUK ETTİREN, İBADETTİR.

 

Evet meşru emelleri ,sahibine mahiyetinde olan kifayet ve lezzetle  ve temiz bir gereklilikle ulaşmasına neden olan bağ ibadet ile kazanılmış bir titizlik ve kulca yapılan uygulamadan doğan bir hassasiyetin meydana çıkardığı mazhariyet cazibesidir.

 

FİKİRLERİNİ TEVSİ' VE İNTİZAM ALTINA ALAN, İBADETTİR.

 

Evet, ibadet bilincini marifetten alır.Marifet bilmektir.Hikmetli ve hikmeti bilmek aklın istikametini netice verir.Abdiyetine şuru olan bir insanın fikirleri müstakim hattında doğru ve ahenkli bir dengeye sahip olur.Şatahat,cerbeze,mübalağa, ifrat,tefrit gibi müvazenesiz ve manasız şeylerin etkisinden kurtulur.

 

ŞEHEVİYE VE GADABİYE KUVVELERİNİ HAD ALTINA ALAN, İBADETTİR.

 

İbadet takvayı netice verdiğinden ve lazımı zarurisi de bu çizgidir. Yani, takva ibadeti zengin ve keyfiyetli kıldığı gibi, ibadette takvayı güçlendirir.Bu imtizaçtan doğan kuvvet bir kontrol ve sınır yönetimine muhtaç olan müstakil kuvveleri idaresi altında tutacak güçlü bir iradeye,  menfi eğilim ve girişimlere karşı koyan, müsbet şeylerin ihtiyarını kolaylaştırıp salık veren bir hissi hassasiyet hakimiyetine malik olur.

 

ZAHİRÎ VE BÂTINÎ UZUVLARINI VE DUYGULARINI KİRLETEN TABİAT PASLARINI İZALE EDEN, İBADETTİR.

 

Tefekküri ibadet zihni, kalbi ve ruhi imtizaç ile yapılan zikir,evrad ,istiğfar ve istiazeyi iktiza eden ibadetler duygusal letaifi arındırıp nurlandırır. Allah kendine bu vesileler ile teveccüh etmiş abdine tenezzül eder.Onun tenezzülü bir rahmet tecellisidir,lütuf ve ikramı ile inzal eder.Bu mazhariyet kulu her şeyi tahir kılar.

 

İNSANI, MUKADDER OLAN KEMÂLÂTINA YETİŞTİREN, İBADETTİR.

 

Evet, insanın hüsn-ü hilkatinden maksad ; insan-ı kamildir. İnsan-ı kamil hilkatinde olan tüm donanımla Rabbine teveccüh etmiş, fıtratında mündemiç olan istidadını onun yolunda istimal ile istihdam etmiş ve bu vesile ile Allah’ın ona takdir ettiği  hakikat-i insaniyeye vasıl olup hakiki insan olarak visale ermiş kişi demektir. Bu yolculuğun azığı ibadet,heybesi ise ibadet-i külliye olan ubudiyettir.

 

ABD İLE MÂBUD ARASINDA EN YÜKSEK VE EN LÂTİF OLAN NİSBET, ANCAK İBADETTİR.

 

Bu babada hatıra gelen :

 

"Allah Teala Hazretleri (bir hadis-i kudside) buyurdu ki: "Ben kıraati kulumla kendi aramda iki kısma böldüm, yarısı bana ait, yarısı da ona. Kuluma istediği verilmiştir: Kul: "Elhamdülillahi Rabbi'l-alemin, (Hamd alemlerin Rabbine aittir)" deyince, Aziz ve Celil olan Allah: "Kulum bana hamdetti." der. "er-Rahmanirrahim" deyince, Allah: "Kulum bana senada bulundu" der. "Maliki yevmiddin (ahiretin sahibi)" deyince, Allah: "Kulum beni tebcil ve ta'ziz etti (büyükledi)." der. "İyyakena'budü ve iyyakenestain (yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım isteriz)" deyince, Allah: "Bu benimle kulum arasında bir (taahhüddür). Kuluma istediğini verdim" der. "İhdina's'sırata'l-müstakim sıratallezine en'amte aleyhim gayr'il-mağdubi aleyhim ve la'd-dallin. (Bizi doğru yola sevket, o yol ki kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoludur, gadaba uğrayanların ve dalalete düşenlerin değil)" dediği zaman, Allah: "Bu da kulumundur, kuluma istediği verilmiştir" buyurur." (Müslim, Salat 38; Muvatta, Salat 39)…………Hadis-i şerifi Fatiha özelinde ve münasebetin en alisi olan namaz içinde  bu nispete mümtaz bir ışık tutar.

 

Ayrıca Allah’ın buyruk ve hoşnutluğunu gösteren tüm zahiri davranış ve batini niyet ve temayüller bu bağlılığı ifade eden hasiyete sahiptir.

 

EVET KEMÂLÂT-I BEŞERİYENİN EN YÜKSEĞİ, ŞU NİSBET VE MÜNASEBETTİR…

 

Çünkü kul rabbi ibadet vesilesi ile gaibane muhatabiyetten hazırane bir mukabeleyle bir birine mukabil gelmiştir. Bu hal ve  an’ın Allah’taki karşılığı  rıza ve memnuniyet, kulda ise sonsuz bir mazhariyet-i münkeşifedir. Sadet-i darey’nin müjdesidir.

 

İHTAR: İBADETİN RUHU, İHLÂSTIR. İHLÂS İSE, YAPILAN İBADETİN YALNIZ EMREDİLDİĞİ İÇİN YAPILMASIDIR.

 

İşte ,İhlas ile yapılan ubudiyet şümulüne dahil olan ibadetler , gerekli olan hassasiyet ve dikkate malik ve istikamete sahip olarak avn-i ilahi ile gerçekleştiğinde Rabbimizin rızasını celb eder. Bu celbin oluşturduğu rahmet bulutları ve merhamet esintileri kulu akli,kalbi,ruhi nimetlere gark eder. İmani bir şuur ve intisaptan gelen bir kuvvetle hak ve hakikatin yanında yer alan taraftar ve etkin hissiyatlar hayatlanıp sahibi duygusal bir istenç ile canlı tutar. Harama karşı nefret duyguları,helal olana karşı itidalli bir iştiha ve meşru zevklerin  kifayetinden gelen manevi tatmin insanın yanlış,fena ve fani şeylere yönelme dürtülerine karşı bir direnç oluşturur. Marifetten gelen bilinç , kalp ruhun derece-i hayatında asla kaybedilmek istenilmeyen ulvi bir lezzete  döner. Bu hissi ve akli bütünlüğün oluşturduğu refleks tüm kuvvelerin denge noktasını oluşturur.

 

Ve insan teklif iktizasınca bu denge noktasını tehdit eden çok şartlarlakarşılaşabilir. bunun kavi tedbiri ise Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyul azim tahassungâhından elde edilir. Ve  Füruatı da Sünnet-İ Seniye-yi Muhammediyedir A.S.M………….

 

..

.