Bazı menkıbeler, kerametler, tarikat ve tasavvuf temelli hikâyeler, çeşitli nakiller ve telif edilen bir kısım eseler mübalağalı bir şekilde çok iştihar ettiğinden insanların manevi beklentilerinde yer etmiştir.
Oysa haddi zatında bizzat böyle beklenti içine girmek ve
ameline bir fiil ve sonuç ilişkisi tanımlamak bir anlamda tüm sürecin önünü
kesmek anlamına gelmektedir.
Örneğin;
…………Ubudiyet, emr-i
İlâhîye ve rıza-yı İlâhîye bakar.
Ubudiyetin dâîsi
emr-i İlâhî ve neticesi rıza-yı Haktır. ………. Yani şümullü kulluk Allah’ın
emir dairesinden emir ve teklife giren esaslardır ve itaat ve uygulama
sonucu itibariyle Allah’ın rızası
umulur………
Semerâtı ve fevâidi
uhreviyedir. .. Yani meyveler, neticeler
faydalar hakikati itibariyle ahirete bakar…Kişinin ebedi dünyasının azığı, süsü
olan şeylerdir.
Fakat ille-i gaiye
olmamak, hem kasten istenilmemek şartıyla, dünyaya ait faideler ve kendi
kendine terettüp eden ve istenilmeyerek verilen semereler, ubudiyete münâfi
olmaz. ………Yani böyle olmasına rağmen , kasten istenilmeden ,hedef edinmeden
ubudiyet dairesi içinde iradesiz ve ihtiyari müdahalesiz , iktibas ve
iltibassız ..yani bir şeye bağlı ve bir şeye temas etmekten bir tesir oluşmuş
değil, öylece kendine has bir şekilde ve
kendi sahip olduğu özellikte ve de keyfiyette ortaya çıkan, planlanmamış faydalı haller, güzel neticeler, ihtiyaca
tevafuk eden şeyler kulluğa aykırı
olmaz.
Belki zayıflar için
müşevvik ve müreccih hükmüne geçerler. …… Yani vazife-i ubudiyete olan
bilinci tam gelişmemiş , akıl ile kalp arasındaki köprü tam teşekkül etmemiş ,
teklif denilen imtihan dünyasının hakikati kendine tam inkişaf etmemiş ,
hayatın tazyikatı, kararsızlığı, alışkanlıkları değiştiren , hiçbir şeyi kıyıda
köşe de bırakmayıp sahaya süren mahiyeti idrakine açılmamış, iz’a-ı kalbinde
tecelliyat-ı esmaya ait sır perdesi kımıldamamış bir kısım zayıf insanlar için,
talepsiz ortaya çıkan , sürprizler yapan nimetler ,neticeler ubudiyet
dairesinde kalmayı sevimli ve sevgili hale getirip ,orada tutunmayı teşvik
edebilir, bir çeşit istihdam oluşturabilir.
Eğer o dünyaya ait
faideler ve menfaatler o ubudiyete, o virde veya o zikre illet veya illetin bir
cüz'ü olsa, o ubudiyeti kısmen iptal eder. …….. Çünkü neticesi olan Rıza-İ
İlahiyi, Rıza-İ Nefs ile değiştirmeyi azm ettiğinden o maya bozulur , kişinin kendi aynasında
kendine manevi zevkine yol arayan bir çıkmazı meydana getirir. Hedefi
Rabbisinin hoşnutluğu olan ve o yolun yolculuk tedarikinin levazımı bulunan bir
çok mübarek manayı , yani zikir kelamı, vird hassası olan bereketli ve nurlu
varidatın neticelerini ,şahsi menfaatine
celp etme niyetine girdiğinden ve o küçük hesap yüzünden o muhteşem füyüzatı setredip ,zevk-i hakikiyi kendi aleyhinde
perdeler.
Belki o hâsiyetli
virdi akîm bırakır, netice vermez…. Yani inayeti ,merhameti, ihsan ve
keremi celp eden terettüp tesirini kırar ,ikram kapısını kapatır , o çok
özellikli ve nitelikli ve Allah’a yaklaşmak için belirli zamanda ve belli
miktarda yapılan ibadet, dua ve zikrin hazine sandığını kilitler ,istifade
edemez.
İşte bu sırrı
anlamayanlar, … yani Allah’ı anmak
bir fıtrat vazifesidir, onu zikretmek latife-i rabbaniye olan kalbin gıdasıdır,
onu teşbih etmek aklın hikmet dairesinin ihtiyacıdır, hamd ile yâd etmek
hilkaten bir mükellefiyettir ..ve o
anılmaya, tenzihe ,tesbihe layıktır , çünkü bizatihi mahbub ve zatında
kâmil-i mutlak olan kemal sahibidir. İşte bu hakikat unutulduğunda..hatırdan
çıkarıldığında ….
………….*meselâ yüz
hâsiyeti ve faidesi bulunan Evrâd-ı Kudsiye-i Şah-ı Nakşibendîyi veya bin hâsiyeti bulunan
Cevşenü'l-Kebîr'i, o faidelerin bazılarını maksud-u bizzat niyet ederek
okuyorlar. O faideleri göremiyorlar ve göremeyecekler ve görmeye de hakları
yoktur*. …….çünkü bu evradlar ve
münacatlar ulvi meratipte, kudsi bir menzilde, bir çeşit vahy ( islâm
eserlerinden vahyin çeşitleri hakkında bilgi bulabilirsiniz) ve ilhama mazhar bir dersi tevhid, bir ders-i marifet, bir
talimi ünsiyet ve muhabbet hem bir istaze hem bir nusret olarak terkip edilmiş eserlerdir. Bu amacın dışında istimaline
yönelmek yanlış bir perhiz olduğundan faydasız olacak belki şevki ve itimadı
kırarak aksül amele dönecektir……Ve…
*Çünkü o faideler, o
evradların illeti olamaz ve ondan, onlar kasten ve bizzat istenilmeyecek*. ………
Yukarıda söylendi onların teşekkül
mahiyeti bütün bütün başkadır…………Çünkü onlar fazlî bir surette, o hâlis virde
talepsiz terettüp eder. …….yani eğer görünen bir netice varsa , nefsi bir faide
kast edilmediğinden , o yüksek evradı alıp kendi istifade sofrasına taşımak
gibi bir tekeffül altına girmediğinden fazla mazhar olur ve verilen nimetler bir ikram olarak zuhur eder………..Eğer……….*Onları niyet etse, ihlâsı bir derece
bozulur. Belki ubudiyetten çıkar ve kıymetten düşer*………. Yukarıda söz
edildi , mahiyete ve asliyete muhalefet edildiğinden bütün mana bozulur, o
derece yüksek faideye sahip nurlar o kişiye bir hüzme ışık vermez olur…
Oysa…………… *insanın
vazife-i fıtriyesi, taallümle tekemmüldür, dua ile ubudiyettir*.
*Yani, "Kimin
merhametiyle böyle hakîmâne idare olunuyorum*?
*Kimin keremiyle
böyle müşfikane terbiye olunuyorum*?
*Nasıl birisinin
lütuflarıyla böyle nazeninâne besleniyorum ve idare ediliyorum?"
bilmektir; ve binden ancak birisine eli yetişemediği hâcâtına dair
Kàdıu'l-Hâcâta lisan-ı acz ve fakr ile yalvarmaktır ve istemek ve dua etmektir*.
*Yani, aczin ve
fakrın cenahlarıyla makam-ı âlâ-yı ubûdiyete uçmaktır*.
………….*Yalnız bu kadar
var ki, böyle hâsiyetli evrâdı okumak için, zayıf insanlar bir müşevvik ve
müreccihe muhtaçtırlar*.
*O faideleri düşünüp,
şevke gelip, evrâdı sırf rıza-yı İlâhî için, âhiret için okusa zarar vermez*.
*Hem de makbuldür*. ………Yani
yukarıda kısmen değinildiği gibi, bazı
insanların gerek fıtratları, gerek bir şekilde oluşmuş karakterleri, duygu
durum hallerinin tesiri, kırılganlıkları, hissiyatlarının yıpranmışlığı,
muhakemelerinin bazı hadisler nedeniyle
zarar görmüşlüğü onları acil bir
sığınmaya, telaşlı bir çare bulmaya, belki kaçarcasına bir ilticaya sevk
eder. Bu bir zaruri ihtiyaç ile meydana geldiğinden ve bu özel durum
münasebetiyle merhameten mazur görüldüğünden bazı sekteler olabilir. Rivayetlerle
gelmiş ,hakkında bir çok müjde verilmiş olan bu evradları kendi derdine ilaç
olarak görüp okumaya iştiyak duyabilir…işte bu kişi niyeten , Allah rızasını
kast etse , fayda bağlamında sevap
kazanmak olarak ahireti de bu niyetin bir tarafına iliştirse , o okuması ve ilgisi akim olmaz ,zararsız ve makbuldür
.. hem tahkike giden yolun eşiği taklittir…. hem ………. Zikreden adamın, feyz-i
İlâhîyi celb eden muhtelif lâtifeleri vardır. Bir kısmı, kalb ve aklın şuuruna
bağlıdır. Bir kısmı da şuursuz, yani şuurlara tâbi değildir.. Binaenaleyh,
gaflet ile yapılan zikirler dahi feyizden hâli değildir…..ki, Niyeten Allah’ın
rızası kast edilsin…
*Bu hikmet
anlaşılmadığından, çoklar, aktabdan ve Selef-i Salihînden mervî olan faideleri
görmediklerinden şüpheye düşer, hattâ inkâr da eder*.
Yani, Allah rızası kast edilmeden, zikrin evradın
hakikatinde olan anmak,teşbih etmek,tenzih etmek bir ubudiyet görevidir ,
neticesini düşünmek o edebe münafidir, çünkü insan insan olmakla ücretini
aldığından vazifesi hamd ve tesbihtir
diye anlaşılmadığından , bunu bir çeşit ticarete çevirmek ..yani böyle yaparsam böyle yapar mısın gibi bir hal
almak büyük bir problemdir………..Oysa : ……….. *Ubudiyette ancak teslimiyet vardır. Tecrübe, imtihan yoktur. Çünkü,
seyyid, efendi; abdini, hizmetkârını tecrübe ve imtihan edebilir. Fakat, abd;
seyyidini imtihan etmek salâhiyetinde değildir. Ve keza insan Rabbini, Hâlıkını
tecrübe edemez*…………..
Unutulmamalıdır ki, *Ahlâk-ı
âliyeyi ve yüksek huyları hakikate yapıştıran ve o ahlâkı daima yaşattıran,
ciddiyet ile sıdktır.…
………… *Öyleyse, işte ey kardeşlerim! Siz de, size
ait olmayan vazifeye harekâtınızı bina etmekle karışmayınız ve Hâlıkınıza karşı
tecrübe vaziyetini almayınız*…..
Evet,
*Bu dünya
darü'l-hizmettir; ücret almak yeri değildir*.
*A'mâl-i sâlihanın
ücretleri, meyveleri, nurları berzahta, âhirettedir*.
*O bâki meyveleri bu
dünyaya çekmek ve bu dünyada onları istemek, âhireti dünyaya tâbi etmek
demektir*.
Eğer bu hakikat unutulursa , gözden kaçırılırsa , bu
hassasiyet dikkate alınmazsa,
*O amel-i salihin
ihlâsı kırılır, nuru gider*.
Evet,
*İbadetin ruhu,
ihlâstır. İhlâs ise, yapılan ibadetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır.
Eğer başka bir hikmet ve bir faide ibadete illet gösterilse, o ibadet bâtıldır.
Faideler, hikmetler yalnız müreccih* (
o ibadetlerin yapılmasında tercih
ettiren sebep ) *olabilirler, illet* ( asıl maksat) *olamazlar*.
*Evet, o meyveler
istenilmez, niyet edilmez*. …………….. yani kasten istenilmez ve kasten niyet
edilmez. İbadetin makbuliyeti madem Allah rızasını kast ve niyet etmekle bir
değer kazanıyor ,o zaman kendimizi kontrol altında tutabilmek için gayri
şuuride olsa Allah’ın rızasını niyet etmek , buna alışmak gayet önemlidir.
Yukarıda da ifade edildiği gibi , hiç olmazsa ise ameli zayi olmaktan korur ve
kabul dairesine yaklaştırır.
…………. *Arkadaş! Bu
niyet meselesi, benim kırk senelik ömrümün bir mahsulüdür. Evet, niyet öyle bir
hâsiyete mâliktir ki, âdetleri, hareketleri ibadete çeviren pek acip bir iksir
ve bir mayedir*.
*Ve keza, niyet ölü
ve meyyit olan hâletleri ihya eden ve canlı, hayatlı ibadetlere çeviren bir
ruhtur*.
*Ve keza, niyette
öyle bir hâsiyet vardır ki, seyyiatı hasenata ve hasenatı seyyiata tahvil eder.
Demek, niyet bir ruhtur. O ruhun ruhu da ihlâstır. Öyleyse, necat, halâs, ancak
ihlâs iledir*….
Evet,
*Verilse, teşvik için
verildiğini düşünüp şükreder*……….. yani benim amelime terettüp etti, dua
ettim kabul oldu, bu benim kulluğumun neticesi idi , böyle yapmasaydım
olmazdı gibi kendini sebepliğini müessir
görüp , Cenab-ı hakkın fazlını, üzerinde olan külli hakkını görmezden gelmek
şeklinde değil….. bizzat onun ; kulun ihtiyacını gördüğünü, her halini
bildiğini ve duasını ikramına vesile
kıldığını , aczine merhamet ettiğini, fakrını gözettiğini idrak ederek ,ona
ulaşan nimetlerine şükreden olmaktır.
Hem ahireti unutmamak, burada geçici ihtiyaca mukabil ebedi
ihtiyacı farkındalığını kaybetmek , ukbayı dünyaya tercih etmek olduğundan
gayet zararlı bir durumdur.
Evet,
Rabian: Dünyanın yüz
bahçesi, fâni olmak haysiyetiyle, âhiretin bâki olan bir ağacına mukabil
gelemez. Halbuki, hazır lezzete meftun kör hissiyât-ı insaniye, fâni, hazır bir
meyveyi, bâki, uhrevî bir bahçeye tercih etmek cihetiyle, nefs-i emmare bu
hâlet-i fıtriyeden istifade etmemek için Risale-i Nur şakirtleri ezvak-ı
ruhaniyeyi ve keşfiyat-ı mâneviyeyi dünyada aramıyorlar.
Risale-i Nur
şakirtlerine bu noktada benzeyen eskiden bir zât, haremiyle beraber büyük bir
makamda bulundukları halde, maişet müzayakası yüzünden haremi, demiş zevcine:
"İhtiyacımız şedittir."
Birden, altundan bir
kerpiç yanlarında hazır oldu. Haremine dedi: "İşte Cennetteki bizim
kasrımızın bir kerpicidir."
Birden o mübarek
hanım demiş ki: "Gerçi çok muhtacız ve âhirette de çok böyle kerpiçlerimiz
var; fakat fâni bir surette bu zayi olmasın, o kasrımızdan bir kerpiç noksan
olmasın. Dua et, yerine gitsin; bize lâzım değil." Birden yerine gitti,
Keşifle gördüler diye rivayet edilmiş.
İşte bu iki kahraman
ehl-i hakikat, Risale-i Nur şakirtlerinin dünyaya ait ezvak-ı kerametlere
koşmadıklarına bir hüsn-ü misaldir.
..
.