13.1.26

Mütalaa Ders notları 45: Ubudiyet, emr-i İlâhîye ve rıza-yı İlâhîye bakar.

Bazı menkıbeler, kerametler, tarikat ve tasavvuf temelli hikâyeler, çeşitli nakiller ve telif edilen bir kısım eseler mübalağalı bir şekilde çok iştihar ettiğinden insanların manevi beklentilerinde yer etmiştir.

 

Oysa haddi zatında bizzat böyle beklenti içine girmek ve ameline bir fiil ve sonuç ilişkisi tanımlamak bir anlamda tüm sürecin önünü kesmek anlamına gelmektedir.

 

Örneğin;

 

…………Ubudiyet, emr-i İlâhîye ve rıza-yı İlâhîye bakar.

Ubudiyetin dâîsi emr-i İlâhî ve neticesi rıza-yı Haktır. ………. Yani şümullü kulluk Allah’ın emir dairesinden emir ve teklife giren esaslardır ve itaat ve uygulama sonucu  itibariyle Allah’ın rızası umulur………

 

Semerâtı ve fevâidi uhreviyedir. ..  Yani meyveler, neticeler faydalar hakikati itibariyle ahirete bakar…Kişinin ebedi dünyasının azığı, süsü olan şeylerdir.

 

Fakat ille-i gaiye olmamak, hem kasten istenilmemek şartıyla, dünyaya ait faideler ve kendi kendine terettüp eden ve istenilmeyerek verilen semereler, ubudiyete münâfi olmaz. ………Yani böyle olmasına rağmen , kasten istenilmeden ,hedef edinmeden ubudiyet dairesi içinde iradesiz ve ihtiyari müdahalesiz , iktibas ve iltibassız ..yani bir şeye bağlı ve bir şeye temas etmekten bir tesir oluşmuş değil, öylece kendine has bir şekilde ve  kendi sahip olduğu özellikte ve de keyfiyette  ortaya çıkan, planlanmamış  faydalı haller, güzel neticeler, ihtiyaca tevafuk eden şeyler  kulluğa aykırı olmaz.

 

Belki zayıflar için müşevvik ve müreccih hükmüne geçerler. …… Yani vazife-i ubudiyete olan bilinci tam gelişmemiş , akıl ile kalp arasındaki köprü tam teşekkül etmemiş , teklif denilen imtihan dünyasının hakikati kendine tam inkişaf etmemiş , hayatın tazyikatı, kararsızlığı, alışkanlıkları değiştiren , hiçbir şeyi kıyıda köşe de bırakmayıp sahaya süren mahiyeti idrakine açılmamış, iz’a-ı kalbinde tecelliyat-ı esmaya ait  sır perdesi  kımıldamamış bir kısım zayıf insanlar için, talepsiz ortaya çıkan , sürprizler yapan nimetler ,neticeler ubudiyet dairesinde kalmayı sevimli ve sevgili hale getirip ,orada tutunmayı teşvik edebilir, bir çeşit istihdam oluşturabilir.

 

Eğer o dünyaya ait faideler ve menfaatler o ubudiyete, o virde veya o zikre illet veya illetin bir cüz'ü olsa, o ubudiyeti kısmen iptal eder. …….. Çünkü neticesi olan Rıza-İ İlahiyi, Rıza-İ Nefs ile değiştirmeyi azm ettiğinden  o maya bozulur , kişinin kendi aynasında kendine manevi zevkine yol arayan bir çıkmazı meydana getirir. Hedefi Rabbisinin hoşnutluğu olan ve o yolun yolculuk tedarikinin levazımı bulunan bir çok mübarek manayı , yani zikir kelamı, vird hassası olan bereketli ve nurlu varidatın neticelerini ,şahsi  menfaatine celp etme niyetine girdiğinden ve o küçük hesap yüzünden   o muhteşem füyüzatı  setredip ,zevk-i hakikiyi kendi aleyhinde perdeler.

 

Belki o hâsiyetli virdi akîm bırakır, netice vermez…. Yani inayeti ,merhameti, ihsan ve keremi celp eden terettüp tesirini kırar ,ikram kapısını kapatır , o çok özellikli ve nitelikli ve Allah’a yaklaşmak için belirli zamanda ve belli miktarda yapılan ibadet, dua ve zikrin hazine sandığını kilitler ,istifade edemez.

 

İşte bu sırrı anlamayanlar,  yani Allah’ı anmak bir fıtrat vazifesidir, onu zikretmek latife-i rabbaniye olan kalbin gıdasıdır, onu teşbih etmek aklın hikmet dairesinin ihtiyacıdır, hamd ile yâd etmek hilkaten bir mükellefiyettir ..ve o  anılmaya, tenzihe ,tesbihe layıktır , çünkü bizatihi mahbub ve zatında kâmil-i mutlak olan kemal sahibidir. İşte bu hakikat unutulduğunda..hatırdan çıkarıldığında ….

 

………….*meselâ yüz hâsiyeti ve faidesi bulunan Evrâd-ı Kudsiye-i Şah-ı Nakşibendîyi veya bin hâsiyeti bulunan Cevşenü'l-Kebîr'i, o faidelerin bazılarını maksud-u bizzat niyet ederek okuyorlar. O faideleri göremiyorlar ve göremeyecekler ve görmeye de hakları yoktur*. …….çünkü bu evradlar ve  münacatlar ulvi meratipte, kudsi bir menzilde, bir çeşit vahy ( islâm eserlerinden vahyin çeşitleri hakkında bilgi bulabilirsiniz)  ve ilhama mazhar  bir dersi tevhid, bir ders-i marifet, bir talimi ünsiyet ve muhabbet hem bir istaze hem bir nusret olarak terkip edilmiş  eserlerdir. Bu amacın dışında istimaline yönelmek yanlış bir perhiz olduğundan faydasız olacak belki şevki ve itimadı kırarak aksül amele dönecektir……Ve…

 

*Çünkü o faideler, o evradların illeti olamaz ve ondan, onlar kasten ve bizzat istenilmeyecek*. ……… Yukarıda söylendi  onların teşekkül mahiyeti bütün bütün başkadır…………Çünkü onlar fazlî bir surette, o hâlis virde talepsiz terettüp eder. …….yani eğer görünen bir netice varsa , nefsi bir faide kast edilmediğinden , o yüksek evradı alıp kendi istifade sofrasına taşımak gibi bir tekeffül altına girmediğinden fazla mazhar olur  ve verilen nimetler  bir ikram olarak zuhur eder………..Eğer……….*Onları niyet etse, ihlâsı bir derece bozulur. Belki ubudiyetten çıkar ve kıymetten düşer*………. Yukarıda söz edildi , mahiyete ve asliyete muhalefet edildiğinden bütün mana bozulur, o derece yüksek faideye sahip nurlar o kişiye bir hüzme ışık vermez olur…

 

Oysa…………… *insanın vazife-i fıtriyesi, taallümle tekemmüldür, dua ile ubudiyettir*.

*Yani, "Kimin merhametiyle böyle hakîmâne idare olunuyorum*?

*Kimin keremiyle böyle müşfikane terbiye olunuyorum*?

*Nasıl birisinin lütuflarıyla böyle nazeninâne besleniyorum ve idare ediliyorum?" bilmektir; ve binden ancak birisine eli yetişemediği hâcâtına dair Kàdıu'l-Hâcâta lisan-ı acz ve fakr ile yalvarmaktır ve istemek ve dua etmektir*.

*Yani, aczin ve fakrın cenahlarıyla makam-ı âlâ-yı ubûdiyete uçmaktır*.

 

………….*Yalnız bu kadar var ki, böyle hâsiyetli evrâdı okumak için, zayıf insanlar bir müşevvik ve müreccihe muhtaçtırlar*.

*O faideleri düşünüp, şevke gelip, evrâdı sırf rıza-yı İlâhî için, âhiret için okusa zarar vermez*.

*Hem de makbuldür*. ………Yani  yukarıda kısmen değinildiği gibi, bazı insanların gerek fıtratları, gerek bir şekilde oluşmuş karakterleri, duygu durum hallerinin tesiri, kırılganlıkları, hissiyatlarının yıpranmışlığı, muhakemelerinin bazı hadisler  nedeniyle zarar görmüşlüğü onları acil bir  sığınmaya, telaşlı bir çare bulmaya, belki kaçarcasına bir ilticaya sevk eder. Bu bir zaruri ihtiyaç ile meydana geldiğinden ve bu özel durum münasebetiyle merhameten mazur görüldüğünden bazı sekteler olabilir. Rivayetlerle gelmiş ,hakkında bir çok müjde verilmiş olan bu evradları kendi derdine ilaç olarak görüp okumaya iştiyak duyabilir…işte bu kişi niyeten , Allah rızasını kast etse ,  fayda bağlamında sevap kazanmak olarak ahireti de bu niyetin bir tarafına iliştirse , o okuması  ve ilgisi akim olmaz ,zararsız ve makbuldür .. hem tahkike giden yolun eşiği taklittir…. hem ………. Zikreden adamın, feyz-i İlâhîyi celb eden muhtelif lâtifeleri vardır. Bir kısmı, kalb ve aklın şuuruna bağlıdır. Bir kısmı da şuursuz, yani şuurlara tâbi değildir.. Binaenaleyh, gaflet ile yapılan zikirler dahi feyizden hâli değildir…..ki, Niyeten Allah’ın rızası kast edilsin…

 

*Bu hikmet anlaşılmadığından, çoklar, aktabdan ve Selef-i Salihînden mervî olan faideleri görmediklerinden şüpheye düşer, hattâ inkâr da eder*.

 

Yani, Allah rızası kast edilmeden, zikrin evradın hakikatinde olan anmak,teşbih etmek,tenzih etmek bir ubudiyet görevidir , neticesini düşünmek o edebe münafidir, çünkü insan insan olmakla ücretini aldığından vazifesi hamd ve tesbihtir  diye anlaşılmadığından , bunu bir çeşit ticarete çevirmek ..yani  böyle yaparsam böyle yapar mısın gibi bir hal almak büyük bir problemdir………..Oysa : ……….. *Ubudiyette ancak teslimiyet vardır. Tecrübe, imtihan yoktur. Çünkü, seyyid, efendi; abdini, hizmetkârını tecrübe ve imtihan edebilir. Fakat, abd; seyyidini imtihan etmek salâhiyetinde değildir. Ve keza insan Rabbini, Hâlıkını tecrübe edemez*…………..

 

Unutulmamalıdır ki, *Ahlâk-ı âliyeyi ve yüksek huyları hakikate yapıştıran ve o ahlâkı daima yaşattıran, ciddiyet ile sıdktır.…

 

………… *Öyleyse, işte ey kardeşlerim! Siz de, size ait olmayan vazifeye harekâtınızı bina etmekle karışmayınız ve Hâlıkınıza karşı tecrübe vaziyetini almayınız*…..

 

Evet,

 

*Bu dünya darü'l-hizmettir; ücret almak yeri değildir*.

*A'mâl-i sâlihanın ücretleri, meyveleri, nurları berzahta, âhirettedir*.

*O bâki meyveleri bu dünyaya çekmek ve bu dünyada onları istemek, âhireti dünyaya tâbi etmek demektir*.

 

Eğer bu hakikat unutulursa , gözden kaçırılırsa , bu hassasiyet dikkate alınmazsa,

 

*O amel-i salihin ihlâsı kırılır, nuru gider*.

 

Evet,

 

*İbadetin ruhu, ihlâstır. İhlâs ise, yapılan ibadetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır. Eğer başka bir hikmet ve bir faide ibadete illet gösterilse, o ibadet bâtıldır. Faideler, hikmetler yalnız müreccih*  ( o ibadetlerin yapılmasında  tercih ettiren sebep ) *olabilirler, illet*  ( asıl maksat) *olamazlar*.

 

*Evet, o meyveler istenilmez, niyet edilmez*. …………….. yani kasten istenilmez ve kasten niyet edilmez. İbadetin makbuliyeti madem Allah rızasını kast ve niyet etmekle bir değer kazanıyor ,o zaman kendimizi kontrol altında tutabilmek için gayri şuuride olsa Allah’ın rızasını niyet etmek , buna alışmak gayet önemlidir. Yukarıda da ifade edildiği gibi , hiç olmazsa ise ameli zayi olmaktan korur ve kabul dairesine yaklaştırır.

 

…………. *Arkadaş! Bu niyet meselesi, benim kırk senelik ömrümün bir mahsulüdür. Evet, niyet öyle bir hâsiyete mâliktir ki, âdetleri, hareketleri ibadete çeviren pek acip bir iksir ve bir mayedir*.

 

*Ve keza, niyet ölü ve meyyit olan hâletleri ihya eden ve canlı, hayatlı ibadetlere çeviren bir ruhtur*.

 

*Ve keza, niyette öyle bir hâsiyet vardır ki, seyyiatı hasenata ve hasenatı seyyiata tahvil eder. Demek, niyet bir ruhtur. O ruhun ruhu da ihlâstır. Öyleyse, necat, halâs, ancak ihlâs iledir*….

 

Evet,

 

*Verilse, teşvik için verildiğini düşünüp şükreder*……….. yani benim amelime terettüp etti, dua ettim kabul oldu, bu benim kulluğumun neticesi idi , böyle yapmasaydım olmazdı  gibi kendini sebepliğini müessir görüp , Cenab-ı hakkın fazlını, üzerinde olan külli hakkını görmezden gelmek şeklinde değil….. bizzat onun ; kulun ihtiyacını gördüğünü, her halini bildiğini ve duasını  ikramına vesile kıldığını , aczine merhamet ettiğini, fakrını gözettiğini idrak ederek ,ona ulaşan nimetlerine şükreden olmaktır.

 

Hem ahireti unutmamak, burada geçici ihtiyaca mukabil ebedi ihtiyacı farkındalığını kaybetmek , ukbayı dünyaya tercih etmek olduğundan gayet zararlı bir durumdur.

 

Evet,

 

Rabian: Dünyanın yüz bahçesi, fâni olmak haysiyetiyle, âhiretin bâki olan bir ağacına mukabil gelemez. Halbuki, hazır lezzete meftun kör hissiyât-ı insaniye, fâni, hazır bir meyveyi, bâki, uhrevî bir bahçeye tercih etmek cihetiyle, nefs-i emmare bu hâlet-i fıtriyeden istifade etmemek için Risale-i Nur şakirtleri ezvak-ı ruhaniyeyi ve keşfiyat-ı mâneviyeyi dünyada aramıyorlar.

 

Risale-i Nur şakirtlerine bu noktada benzeyen eskiden bir zât, haremiyle beraber büyük bir makamda bulundukları halde, maişet müzayakası yüzünden haremi, demiş zevcine: "İhtiyacımız şedittir."

 

Birden, altundan bir kerpiç yanlarında hazır oldu. Haremine dedi: "İşte Cennetteki bizim kasrımızın bir kerpicidir."

 

Birden o mübarek hanım demiş ki: "Gerçi çok muhtacız ve âhirette de çok böyle kerpiçlerimiz var; fakat fâni bir surette bu zayi olmasın, o kasrımızdan bir kerpiç noksan olmasın. Dua et, yerine gitsin; bize lâzım değil." Birden yerine gitti, Keşifle gördüler diye rivayet edilmiş.

 

İşte bu iki kahraman ehl-i hakikat, Risale-i Nur şakirtlerinin dünyaya ait ezvak-ı kerametlere koşmadıklarına bir hüsn-ü misaldir.

 

..

.