Alem-i islâmın çilesi, bitmeyen sorunu ve kanayan yarası olan Filistin hadisesine kader nokta-i nazarından bakmaya çalışacağız.
Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerine konuyla ilgili sorulan
soruya verdiği cevabı mehaz yapıp onun üzerinden meseleyi anlamaya çalışacağız.
*Fakat bu Filistin
meselesinde; hubb-u hayat ve dünyaperestlik hissi değil, belki enbiya-yı Benî
İsrailiyenin mezaristanı olan Filistin, o eski peygamberlerin kendi
milliyetlerinden bulunması cihetiyle, bir cihette bir ehemmiyetli hiss-i millî
ve dinî olmasından, çabuk tokat yemiyorlar. Yoksa, koca Arabistan’da az bir
zümre hiç dayanamayacaktı, çabuk meskenete girecekti*.
Said Nursî (R.A)
Bu cevap içerisinde dikkat çeken önemli bir esas olduğu
görülmektedir.
Söz konusu esas, Yahudilerin Filistin’e olan şiddetli
arzularının nedeninin dünyevi değil; kendi inançlarına göre benimsedikleri değerler
üzerinden sahip oldukları dini ve o topraklarda bulunan eski peygamberlerin
kendi milletlerinden olması hasebiyle hissettikleri milli duygulardaki
samimiyetlerinden gelen duygu ve durum hali olduğudur.
Dolayısıyla bu kuvvetli istek ve sergilenen şiddetli
iradenin manevi boyutunun bulunması onların bu topraklarda tutunmasını ve
kökleşmesini netice vermiştir.
Bununla birlikte geliştirdikleri birçok strateji, tahkir
gördükleri dünyada onları etkin ve yönetici konuma getirmiştir.
Şimdi bu sonuçtan Yahudiler lehine bu gelişim sürecini kader
planında destekleyen kanuna baktığımızda iki husus öncelikli olarak nazara
gelmektedir.
Bunlardan biri Yahudilerin dünyevi ikballerini manevi
duygularının kuvveti ile elde ettikleri.
Diğeri ise bu kazanım şartının tam zıt anlamıyla, Filistin
özeli ve İslâm âlemi genelinde bu toprakları iman ve din bilinci ile muhafaza
etmenin dini ve din milliyeti namına hissi muhafazasının gerekli olan kuvvet,
isteklilik ve stratejiye sahip olmamasıdır diyebiliriz.
Ayrıca, Yahudi planı ve amaç-hedef uygulamaların ferasetten
kaçmış olması, nazar-ı hikmetin perdelendiği hakikatini göstermektedir.
Bu bağlamda asıl görmemiz gereken sonuçların saha hâkimiyeti
değil, bu sonuçları lehe çevirecek manevi yasaları gözlemleyip, elden kaçan
ipin ucunu yakalayıp geri sarmak ve bu söküğün nasıl onarılacağını ilahi
kanunların içinde bulmak olmalıdır.
Mevcut şartlara bakıldığında söz konusu işleyişin sistemsel
verileri elde edilse bile , yukarıda ifade edilen bulmak ve onarmak hakkındaki
önermenin gerçekleşmesi pek mümkün görünmemektedir.
Çünkü ümmet beyninde ihtilaf çok derindir.
İttihat için şimdilik kavi nedenler akıl ve kalpte iradi
olarak tesis edilememektedir.
Bu duruma bir anlamda şu hadis-i şerif işaret etmektedir.
Peygamber Efendimiz ( s.a.v ) buyurdular,
Öyle bir zaman gelecek ki;
Aç insanların yemek kabına üşüştüğü gibi, kafirler sizin
üzerinize üşüşecekler.
Sahabe: Ya
Rasulallah, o zaman sayımız azmı olacak? Derler.
Efendimiz ( s.a.v ) Hayır, çok olacaksınız ama sizin
çokluğunuz su üzerindeki saman çöpünün çokluğu gibi olacak, ağırlığınız
olnayacak. Birde VEHM hastalığına yakalanacaksınız.
Sahabeler:. Vehm hastalığı nedir ? Diye sorar.
Efendimiz ( s.a.v ) “Dünyayı çok seveceksiniz, Ahireti
unutacaksınız. “Buyurdular.
( Ebu Davut, Melâhim-5 (4297).
Evet, yukarıda zikredilen hadis-i şerif ışığında VEHM
hastalığına baktığımızda , Dünya sevgisini meydana çıkartan ve insanların
manevi dünyalarında o sevgiyi vaz geçilmez kılan bir çok detay ortaya
çıkmaktadır.
Bu detaylar çok yönlü olarak muhakemeyi baskılayan, doğruyu
yaşama irade ve isteğinin eğilimini kıran özelliğe sahiptir. Bu öyle bir körlük
yapılanmasıdır ki, insanları zalim,facir,fasık, münafık , kafir olanlara bile
muhabbetle ve tarafgirlikle baktırıp
maddi ve manevi kuvvet vermeye kadar götürmektedir.
Örneğin:
…………. *Bu asrın acib
hâssasındandır ki: Elması elmas bildiği halde, camı ona tercih eder. Bu
asırdaki ehl-i imanın fevkalâde safderunluğu ve dehşetli canileri âlîcenabane
affetmesi ve bir tek haseneyi ve binler seyyiatı işleyen ve binler manevî ve
maddî hukuk-u ibadı mahveden adamdan görse ona bir nevi taraftar çıkmasıdır*.
*Bu suretle ekall-i
kalil ( az’ın azı ) olan ehl-i dalalet ve tuğyan; safdil taraftar ile ekseriyet
teşkil ederek, ekseriyetin hatasına terettüp eden musibet-i âmmenin devamına ve
idamesine belki teşdidine kader-i İlahîye fetva verirler; biz buna müstahakız
derler*….. R.N
………… *Umumî musibet, ekseriyetin hatasından ileri
gelmesi cihetiyle, ekser nâsın o zalim eşhasın harekâtına fiilen veya iltizamen
veya iltihaken taraftar olmasıyla manen iştirak eder, musibet-i âmmeye
sebebiyet verir* …… R.N
Yani bu taraftarlık ve heva-i nefisten gelen hoş görü ve
alıştığı menhus bir lezzetin iştiyakı ve kaybetme korkusuyla onların safına
geçerek, kendi kuvve-i maneviyelerini kırıp, onların zulüm kuvvetleri arttırıp
başlarına bela ederler. Korkak ve pısırık olan o adi insanları cüretkâr canavar
yapar ve bu hatalarını ise onların lehinde bulunmak ile meşrulaştırma eğilimine
girerler.
Oysa…..
“ *Zulmedenlere en küçük bir meyil dahi göstermeyin; yoksa
Cehennem ateşi size de dokunur*.” Hûd Sûresi, 11:113………. *âyet-i kerimesi
fermanıyla, zulme değil yalnız âlet olanı ve taraftar olanı, belki ednâ bir
meyil edenleri dahi dehşetle ve şiddetle tehdit ediyor. Çünkü, rıza-yı küfür
küfür olduğu gibi, zulme rıza da zulümdür* ….R.N
…………
Demek ki ehl-i küfür ve dalaletin ehl-i islâm üzerindeki
tasallut ve alan hakimiyeti kurmaya neden olan en tesirli sebepler, inanların
dünya ve içindekilere olan sevgisi, öğretilmiş çıkarcılık, kardeşliğe mani olan
rekabet ve haset duygusu, merhamet-i perdeleyen cimrilik , hakikat-i hali
görmeye mani tembellik, kulak tıkatan
konfor, kolay kazanma , bencil hırslar , nefsani düşkünlük, ehl-i dünyanın tüm
tekliflerine olumlu yanıt veren alışkanlıklar , intibaha imkân vermeyen derin
gaflet uykularıdır.
Durum böyle olduğunda savunma hattı nefersiz kaldığından ,
tesirli bir şekilde hakkı müdafa etmek imkansız olur.
Çünkü kader planında insan hak etmediği bir şeyi alamaz.
Sahip olmadığı değerlerin şefaatini bekleyemez… ( Allah’ın
atası imdada yetişse o başka)…
……..
Evet bir meselede şuur kaybolduğunda , haklar yer
değiştirdiğinde , mağlubiyet sebeplerini karşılayacak bilinçli kefaret
bulunmadığında, yıpratıcı ve güç kırıcı sebeplerin ağırlığı hareketi
engellediğinde , umutsuzluk rahmeti perdelediğinde Rahmet-i İlahiye musibette
olsa harici unsurların yapacağı dengelemeye izin verir.
Çünkü söz konusu
çıktıya neden olan rehavet ancak şiddetli ikaz ile terk edilebilir. Ve birikmiş
olan seyyiat ve gaflet tortuları ancak kuvvetli hadisat rüzgârları ile
temizlenebilir. Bu nedenle acı da olsa
Rahmet-i İlahiyedendir.
Neticesi itibariyle ayn-ı adalet ve şefkattir.
Ve de zalimlerin zulmünü onlar hakkında sabitlemek ………………………………
*Nev-i beşer, bu son Harb-i Umuminin eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdâdı ile ve
merhametsiz tahribâtı ile; ve bir tek düşmanın yüzünden yüzer mâsumu perişan
etmesiyle; ve mağlûpların dehşetli me'yusiyetleriyle; ve gâliplerin dehşetli
telâş ve hâkimiyetlerini muhâfaza ve büyük tahribâtlarını tâmir edememelerinden
gelen dehşetli vicdan azablarıyla* …R.N …………………. başbaşa bırakıp , yaptıkları
tahribi düzeltme eğilimlerinin lehinde bir ikmale izin vermemektir… ( yani
ortaya çıkan şehadetler ,sadakaya inkılap edip cennet nimetine dönen mal ve
mülkler ile hesabı kapatmak,zalimleri cinayetlerinin neticesi olan cehennem
hükmünü boyunlarına asmaktır.)
……..
*Hissemizin sebebi, erkân-ı İslâmîde ihmal ve terkimizdi.
Zira Hâlık-ı Teâlâ yirmi dört saatten bir saati istedi*.
*Beş vakit namaz için yalnız o saati, bizden yine bizim için
emretti, hem istedi. Tembellikle terk ettik, gafletle ihmal oldu. Şöyle de ceza
gördük: Beş senede, yirmi dört saatte daima tâlim ve meşakkatle tahrik ve
koşturmakla bir nevi namaz kıldırdı*.
*Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi.
Nefsimize acıdık. Keffâreten beş sene cebren oruç tutturdu*.
*Kendi verdiği maldan, kırkından ya onundan birini zekât
istedi. Buhl ile hem zulmettik, haramı karıştırdık, ihtiyarla vermedikti. O da
bizden aldırdı müterâkim zekâtı. Haramdan da kurtardı. Amel, cins-i cezadır.
Ceza, cins-i ameldir*.
*Salih amel ikiydi: Biri müsbet ve ihtiyarî; biri menfi,
ıztırarî. Bütün âlâm, mesâib, a’mâl-i salihadır; lâkin menfidir, ıztırarî.
Hadis teselli verdi*.
*Bu millet-i günahkâr kanıyla abdest aldı, fiilî bir tevbe
etti. Mükâfât-ı âcili: Şu milletin humsu dört milyonu çıkardı, derece-i
velâyet, mertebe-i şehadet ile gazilik verdi, günahı sildi* ….R.N
….
Evet anlaşılıyor ki , islâm yaşanmadığı ve imanın gereğince
hareket edilmediği zaman , Müslümanlar izzetlerini ve şereflerini kaybederek ,
zelil bir duruma düşmektedirler.
…… *Bana ıztırap veren,” dedi. “Yalnız İslâmın mâruz kaldığı
tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi; onun için mukavemet
kolaydı. Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt, gövdenin içine girdi. Şimdi,
mukavemet güçleşti. Korkarım ki, cemiyetin bünyesi buna dayanamaz. Çünkü
düşmanı sezmez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost
zanneder. Cemiyetin basiret gözü böyle körleşirse, iman kalesi tehlikededir.
İşte benim ıztırabım, yegâne ıztırabım budur. Yoksa şahsımın mâruz kaldığı
zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Keşke bunun bin misli
meşakkate mâruz kalsam da iman kalesinin istikbali selâmette olsa*! …….Bediüzzaman
Evet,
Aymazlığı devam ettiren sebeplerin asaba sirayeti , gaflet
ve sefahatin imanın tesirini kırması , düşmanın lehinde bakan nazara sahip
olmakla, muavenetten mahrum kalınması
mücazatın , mükafata mukaddeme olması esasıyla kaderi bir müdahalenin
önünü açmaktadır.
Dolayısıyla şefkat ve rikkat gibi duygularımızı tahrik
edecek olan musibetleri görmemiz ve bu acı ve elemlerin kalbimizi yumuşatması , zalimlere karşı
kalbimize sinmiş muhabbeti içimizden ulaştıracak kederlerin hislerimize sirayet
etmesi ve bu menfi adaletin kefaretini temin edecek ahlar ve ofların rahmet-i
ilahiyeyi af ve mükafat yoluyla celp
etmesine neden olacak bu hadiselere izin verilmektedir.
Kalbi olan bu mukabelenin yanında elimizden gelen fiili
karşılığa da yapmamız ayrıca bir zorunluluktur. Safımızı belli etmek , inanç ve
taraftarlığımızı zahire çıkarmak, fikirsel ve fiziksel tepkimizi ortaya koymak
, yanımızda olanı paylaşmak, ümmet olma bilinç ve sorumluluğumuzun bir
göstergesidir.
……….*Haksızlığa karşı sükut etmek, hakka karşı bir
hürmetsizliktir*.R.N
………. *Zalimler için yaşasın cehennem*… R.N
…….. *Evet, ben neseben ve hayatça avam tabakasındanım. Ve
meşreben ve fikren, müsavat-ı hukuk mesleğini kabul edenlerdenim. Ve şefkaten
ve İslâmiyetten gelen sırr-ı adaletle, burjuva denilen tabaka-i havassın
istibdat ve tahakkümlerine karşı eskiden beri muhalefetle çalışanlardanım. Onun
için, bütün kuvvetimle adalet-i tâmme lehinde, zulüm ve tagallübün ve tahakküm
ve istibdadın aleyhindeyim*……. R.N
…….*TÜKÜRÜN ZALİMLERİN HAYÂSIZ YÜZLERİNE*!.....
….
Evet, ne Filistin zulmü ne de zalimlerin küçük büyük
başka milletlere yaptıkları zulümleri ilanihaye devam etmez.
“……..*O kâfirler, kendilerine mühlet vermemizin kendileri
hakkında hayır olduğunu sanmasınlar. Onlara mühlet vermemiz, günahlarının
artması içindir. Onları zelil ve perişan eden bir azap vardır*….” (Âl-i İmran,
3/178)
Bu Allah’ın bir vaadidir.
Hem yine Yahudi ırkı
özelinde ;
Ebû Hüreyre’den (r.a.) nakledildiğine göre Rasulullâh
(s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “ *Müslümanlarla Yahudiler savaşmadıkça kıyamet
kopmayacaktır. O savaşta Müslümanlar (galip gelerek) Yahudileri öldürecekler.
Ancak (bu hengamede bazı) Yahudiler, taşın ve ağacın arkasına saklanacaklar. Bu
durumda taş veya ağaç; “Ey Müslüman, Ey Allah’ın kulu, şu arkamdaki Yahudidir,
gel de onu öldür!” diye haber verecektir. Ancak ġarḳad ağacı müstesna, çünkü o,
Yahudilerin ağaçlarındandır* .”
Bu hadis-i şerif sağlam senetli sahih bir hadis-i
şeriftir. Ancak taş ve ağacın ardında saklanan
yahudiyi haber vermesi ancak bir ağaç türü de olsa GARKAD ağacının Yahudi’yi
gizlemesi konusu nedeniyle teşbih yönü olduğundan analiz iktiza etmektedir.
Kısaca değinirsek ,
gizlilikte yürüttükleri sırlarının ifşa olması, gizli kimliklerinin bir
çok alanda ortaya çıkması, insanlık umumiyetinde destekten mahrum kalmaları ve
savaş koşullarının teknik ve teknolojik donanımı ve şecaatin ittifakı ile
savaşılan Yahudilerin büyük oranda
imhası , hakimiyet ve tesirlerinin ortadan kalması gibi hakikatler
cereyan edecektir.
GARKAD ağacı ise ihtiva ettiği kelime kök anlamı ve mecaz manasıyla kendisini perde
yapanları gizleyeceği anlaşılmaktadır. Bu ağaç yapış itibariyle 1 ile 3 metre
arasında pek uzun olmayan , beyaz çiçekli, sık yapraklı ve şemsiye gibi yana
açılan bir yapısı ve dayanıklılığı ile örtücü özelliği olduğundan bir teşbih ihtiva ettiği
düşünülmektedir.
Ve mecaz manası ile Yahudilerin kendi varlıklarını zamanın
aktif unsurları ile saklaması muhtemeldir. GARKAD ağacı onlar için kutsal
sayıldığından etkin dünyevi faaliyetlerinde ağaç sembolünü kullandıkları
görülmektedir.
Örneğin:
Amerikan sineması olarak adlandırılan Hollywood, “sihirli
değnek” ( Musa A.S. Asasının bu ağaçtan olduğu rivayeti ölçü alındığında ) Musa
A.S asasına işareten bu simin koyulduğu düşünülebilir.)
Yine İngiltere
sinemasının “Pinewood/yeşil çam”, Türk sinemasının “Yeşilçam” ve Hind
sinemasının “Bollywood” (defnegillere ait, pullu kabuklu bir avustralya ağacı) şeklinde ağaç simgeleriyle isimlendirilmesi
ağaç-sihirli değnek (Hollywood) ilişkisini ortaya koymaktadır. Bu ilişkiler ve
film endüstrisi bağlamında bakıldığında ağaç sembolünün tesadüfen seçilmediği
ve propaganda ve algı yönetimi için aktif olarak sektörün kullanıldığı ve bir
nevi sinemanın film ve projeleri ile GARKAD görevi yaptığı yorumu yapılabilir.
Yine mecaz manadan yola çıkar ve mevcut durum iştirakiyle değerlendirdiğimizde,
sosyal medya, siyaset, sinema, tiyatro, kitaplar, finansal araçlar gibi perde
unsurları ile yapılan algı yönetiminin arkasında şimdi gizlendikleri gibi
gizlenebilecekleri anlaşılmaktadır.
Hâlihazırda etkin kullandıkları bu elemanlarla bugünlerde
gerçekleştirdikleri cinayetleri meşru gösterebilmekte ve islâm ülkeleri dâhil yaptıklarına
taraftar bulabilmektedirler.
Hadisenin bir önemli tekniği sıradanlaştırma, haber ve akış
arasında yapılan reklam yerleştirmeleri ile tesiri kırıp algıyı subliminal
oluşturma şeklindedir. Yine sosyal medya hesaplarının tanıdığı paylaşım
imkânları, boş ve sefih önermelerin yanı sıra, ilgi alanına göre algoritma
oluşturulması ve İslâmi paylaşımlar, şirin hayvan videoları ve araya
serpiştirilen değersizleştirme videoları ile adeta zihni pençesine almakta ve
insanların tercihlerini şekillendirebilmektedirler.
Hülasa beyan edilen fiziki savaşın psikolojik ve manevi
kısmı olan GARKAD savaşının bizlere bakan yanının olduğu bir hakikattir.
Bu tesir ve illüzyon alanından çıkmanın ve manevi olarak
safını belirleyerek ehl-i imanın ve islâmın sahs-ı manevisien kuvvet vermenin
tek ve en tesirli yolu GARKAD perdesinden sunulan hiçbir şeye iltifat etmektir.
Müşterisi olmayan her faaliyet iflas etmeye mahkûmdur.
Maddi cihadı kazanmak , manevi cepheleşmekle mümkün olduğu
bir gerçektir.
Vesselam