4.1.26

Mütalaa Ders notları 20: FİLİSTİN HAKKINDA

Alem-i islâmın çilesi, bitmeyen sorunu ve kanayan yarası olan Filistin hadisesine kader nokta-i nazarından bakmaya çalışacağız.

 

Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerine konuyla ilgili sorulan soruya verdiği cevabı mehaz yapıp onun üzerinden meseleyi anlamaya çalışacağız.

 

*Fakat bu Filistin meselesinde; hubb-u hayat ve dünyaperestlik hissi değil, belki enbiya-yı Benî İsrailiyenin mezaristanı olan Filistin, o eski peygamberlerin kendi milliyetlerinden bulunması cihetiyle, bir cihette bir ehemmiyetli hiss-i millî ve dinî olmasından, çabuk tokat yemiyorlar. Yoksa, koca Arabistan’da az bir zümre hiç dayanamayacaktı, çabuk meskenete girecekti*.

Said Nursî (R.A)

 

Bu cevap içerisinde dikkat çeken önemli bir esas olduğu görülmektedir.

 

Söz konusu esas, Yahudilerin Filistin’e olan şiddetli arzularının nedeninin dünyevi değil;  kendi inançlarına göre benimsedikleri değerler üzerinden sahip oldukları dini ve o topraklarda bulunan eski peygamberlerin kendi milletlerinden olması hasebiyle hissettikleri milli duygulardaki samimiyetlerinden gelen duygu ve durum hali olduğudur.

 

Dolayısıyla bu kuvvetli istek ve sergilenen şiddetli iradenin manevi boyutunun bulunması onların bu topraklarda tutunmasını ve kökleşmesini netice vermiştir.

 

Bununla birlikte geliştirdikleri birçok strateji, tahkir gördükleri dünyada onları etkin ve yönetici konuma getirmiştir.

 

Şimdi bu sonuçtan Yahudiler lehine bu gelişim sürecini kader planında destekleyen kanuna baktığımızda iki husus öncelikli olarak nazara gelmektedir.

 

Bunlardan biri Yahudilerin dünyevi ikballerini manevi duygularının kuvveti ile elde ettikleri.

 

Diğeri ise bu kazanım şartının tam zıt anlamıyla, Filistin özeli ve İslâm âlemi genelinde bu toprakları iman ve din bilinci ile muhafaza etmenin dini ve din milliyeti namına hissi muhafazasının gerekli olan kuvvet, isteklilik ve stratejiye sahip olmamasıdır diyebiliriz.

 

Ayrıca, Yahudi planı ve amaç-hedef uygulamaların ferasetten kaçmış olması, nazar-ı hikmetin perdelendiği hakikatini göstermektedir.

 

Bu bağlamda asıl görmemiz gereken sonuçların saha hâkimiyeti değil, bu sonuçları lehe çevirecek manevi yasaları gözlemleyip, elden kaçan ipin ucunu yakalayıp geri sarmak ve bu söküğün nasıl onarılacağını ilahi kanunların içinde bulmak olmalıdır.

 

Mevcut şartlara bakıldığında söz konusu işleyişin sistemsel verileri elde edilse bile , yukarıda ifade edilen bulmak ve onarmak hakkındaki önermenin gerçekleşmesi pek mümkün görünmemektedir.

 

Çünkü ümmet beyninde ihtilaf çok derindir.

İttihat için şimdilik kavi nedenler akıl ve kalpte iradi olarak tesis edilememektedir.

Bu duruma bir anlamda şu hadis-i şerif işaret etmektedir.

 

Peygamber Efendimiz ( s.a.v ) buyurdular,

 

Öyle bir zaman gelecek ki;

Aç insanların yemek kabına üşüştüğü gibi, kafirler sizin üzerinize üşüşecekler.

Sahabe:  Ya Rasulallah, o zaman sayımız azmı olacak? Derler.

Efendimiz ( s.a.v ) Hayır, çok olacaksınız ama sizin çokluğunuz su üzerindeki saman çöpünün çokluğu gibi olacak, ağırlığınız olnayacak. Birde VEHM hastalığına yakalanacaksınız.

Sahabeler:. Vehm hastalığı nedir ? Diye sorar.

Efendimiz ( s.a.v ) “Dünyayı çok seveceksiniz, Ahireti unutacaksınız. “Buyurdular.

( Ebu Davut, Melâhim-5 (4297). 

 

Evet, yukarıda zikredilen hadis-i şerif ışığında VEHM hastalığına baktığımızda , Dünya sevgisini meydana çıkartan ve insanların manevi dünyalarında o sevgiyi vaz geçilmez kılan bir çok detay ortaya çıkmaktadır.

 

Bu detaylar çok yönlü olarak muhakemeyi baskılayan, doğruyu yaşama irade ve isteğinin eğilimini kıran özelliğe sahiptir. Bu öyle bir körlük yapılanmasıdır ki, insanları zalim,facir,fasık, münafık , kafir olanlara bile muhabbetle ve tarafgirlikle  baktırıp maddi ve manevi kuvvet vermeye kadar götürmektedir.

 

Örneğin:

 

…………. *Bu asrın acib hâssasındandır ki: Elması elmas bildiği halde, camı ona tercih eder. Bu asırdaki ehl-i imanın fevkalâde safderunluğu ve dehşetli canileri âlîcenabane affetmesi ve bir tek haseneyi ve binler seyyiatı işleyen ve binler manevî ve maddî hukuk-u ibadı mahveden adamdan görse ona bir nevi taraftar çıkmasıdır*.

 

*Bu suretle ekall-i kalil ( az’ın azı ) olan ehl-i dalalet ve tuğyan; safdil taraftar ile ekseriyet teşkil ederek, ekseriyetin hatasına terettüp eden musibet-i âmmenin devamına ve idamesine belki teşdidine kader-i İlahîye fetva verirler; biz buna müstahakız derler*….. R.N

 

………… *Umumî musibet, ekseriyetin hatasından ileri gelmesi cihetiyle, ekser nâsın o zalim eşhasın harekâtına fiilen veya iltizamen veya iltihaken taraftar olmasıyla manen iştirak eder, musibet-i âmmeye sebebiyet verir* …… R.N

 

Yani bu taraftarlık ve heva-i nefisten gelen hoş görü ve alıştığı menhus bir lezzetin iştiyakı ve kaybetme korkusuyla onların safına geçerek, kendi kuvve-i maneviyelerini kırıp, onların zulüm kuvvetleri arttırıp başlarına bela ederler. Korkak ve pısırık olan o adi insanları cüretkâr canavar yapar ve bu hatalarını ise onların lehinde bulunmak ile meşrulaştırma eğilimine girerler.

 

Oysa…..

 

“ *Zulmedenlere en küçük bir meyil dahi göstermeyin; yoksa Cehennem ateşi size de dokunur*.” Hûd Sûresi, 11:113………. *âyet-i kerimesi fermanıyla, zulme değil yalnız âlet olanı ve taraftar olanı, belki ednâ bir meyil edenleri dahi dehşetle ve şiddetle tehdit ediyor. Çünkü, rıza-yı küfür küfür olduğu gibi, zulme rıza da zulümdür* ….R.N

…………

Demek ki ehl-i küfür ve dalaletin ehl-i islâm üzerindeki tasallut ve alan hakimiyeti kurmaya neden olan en tesirli sebepler, inanların dünya ve içindekilere olan sevgisi, öğretilmiş çıkarcılık, kardeşliğe mani olan rekabet ve haset duygusu, merhamet-i perdeleyen cimrilik , hakikat-i hali görmeye mani tembellik,  kulak tıkatan konfor, kolay kazanma , bencil hırslar , nefsani düşkünlük, ehl-i dünyanın tüm tekliflerine olumlu yanıt veren alışkanlıklar , intibaha imkân vermeyen derin gaflet uykularıdır.

 

Durum böyle olduğunda savunma hattı nefersiz kaldığından , tesirli bir şekilde hakkı müdafa etmek imkansız olur.

 

Çünkü kader planında insan hak etmediği bir şeyi alamaz.

 

Sahip olmadığı değerlerin şefaatini bekleyemez… ( Allah’ın atası imdada yetişse o başka)…

……..

Evet bir meselede şuur kaybolduğunda , haklar yer değiştirdiğinde , mağlubiyet sebeplerini karşılayacak bilinçli kefaret bulunmadığında, yıpratıcı ve güç kırıcı sebeplerin ağırlığı hareketi engellediğinde , umutsuzluk rahmeti perdelediğinde Rahmet-i İlahiye musibette olsa harici unsurların yapacağı dengelemeye izin verir.

 

Çünkü  söz konusu çıktıya neden olan rehavet ancak şiddetli ikaz ile terk edilebilir. Ve birikmiş olan seyyiat ve gaflet tortuları ancak kuvvetli hadisat rüzgârları ile temizlenebilir.  Bu nedenle acı da olsa Rahmet-i İlahiyedendir.

 

Neticesi itibariyle ayn-ı adalet ve şefkattir.

 

Ve de zalimlerin zulmünü onlar hakkında sabitlemek ……………………………… *Nev-i beşer, bu son Harb-i Umuminin eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdâdı ile ve merhametsiz tahribâtı ile; ve bir tek düşmanın yüzünden yüzer mâsumu perişan etmesiyle; ve mağlûpların dehşetli me'yusiyetleriyle; ve gâliplerin dehşetli telâş ve hâkimiyetlerini muhâfaza ve büyük tahribâtlarını tâmir edememelerinden gelen dehşetli vicdan azablarıyla* …R.N …………………. başbaşa bırakıp , yaptıkları tahribi düzeltme eğilimlerinin lehinde bir ikmale izin vermemektir… ( yani ortaya çıkan şehadetler ,sadakaya inkılap edip cennet nimetine dönen mal ve mülkler ile hesabı kapatmak,zalimleri cinayetlerinin neticesi olan cehennem hükmünü boyunlarına asmaktır.)

……..

*Hissemizin sebebi, erkân-ı İslâmîde ihmal ve terkimizdi. Zira Hâlık-ı Teâlâ yirmi dört saatten bir saati istedi*.

 

*Beş vakit namaz için yalnız o saati, bizden yine bizim için emretti, hem istedi. Tembellikle terk ettik, gafletle ihmal oldu. Şöyle de ceza gördük: Beş senede, yirmi dört saatte daima tâlim ve meşakkatle tahrik ve koşturmakla bir nevi namaz kıldırdı*.

 

*Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık. Keffâreten beş sene cebren oruç tutturdu*.

 

*Kendi verdiği maldan, kırkından ya onundan birini zekât istedi. Buhl ile hem zulmettik, haramı karıştırdık, ihtiyarla vermedikti. O da bizden aldırdı müterâkim zekâtı. Haramdan da kurtardı. Amel, cins-i cezadır. Ceza, cins-i ameldir*.

 

*Salih amel ikiydi: Biri müsbet ve ihtiyarî; biri menfi, ıztırarî. Bütün âlâm, mesâib, a’mâl-i salihadır; lâkin menfidir, ıztırarî. Hadis teselli verdi*.

 

*Bu millet-i günahkâr kanıyla abdest aldı, fiilî bir tevbe etti. Mükâfât-ı âcili: Şu milletin humsu dört milyonu çıkardı, derece-i velâyet, mertebe-i şehadet ile gazilik verdi, günahı sildi* ….R.N

….

 

Evet anlaşılıyor ki , islâm yaşanmadığı ve imanın gereğince hareket edilmediği zaman , Müslümanlar izzetlerini ve şereflerini kaybederek , zelil bir duruma düşmektedirler.

 

…… *Bana ıztırap veren,” dedi. “Yalnız İslâmın mâruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi; onun için mukavemet kolaydı. Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt, gövdenin içine girdi. Şimdi, mukavemet güçleşti. Korkarım ki, cemiyetin bünyesi buna dayanamaz. Çünkü düşmanı sezmez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin basiret gözü böyle körleşirse, iman kalesi tehlikededir. İşte benim ıztırabım, yegâne ıztırabım budur. Yoksa şahsımın mâruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Keşke bunun bin misli meşakkate mâruz kalsam da iman kalesinin istikbali selâmette olsa*! …….Bediüzzaman

 

Evet,

 

Aymazlığı devam ettiren sebeplerin asaba sirayeti , gaflet ve sefahatin imanın tesirini kırması , düşmanın lehinde bakan nazara sahip olmakla, muavenetten mahrum kalınması  mücazatın , mükafata mukaddeme olması esasıyla kaderi bir müdahalenin önünü açmaktadır.

 

Dolayısıyla şefkat ve rikkat gibi duygularımızı tahrik edecek olan musibetleri görmemiz ve bu acı ve elemlerin  kalbimizi yumuşatması , zalimlere karşı kalbimize sinmiş muhabbeti içimizden ulaştıracak kederlerin hislerimize sirayet etmesi ve bu menfi adaletin kefaretini temin edecek ahlar ve ofların rahmet-i ilahiyeyi  af ve mükafat yoluyla celp etmesine neden olacak bu hadiselere izin verilmektedir. 

 

Kalbi olan bu mukabelenin yanında elimizden gelen fiili karşılığa da yapmamız ayrıca bir zorunluluktur. Safımızı belli etmek , inanç ve taraftarlığımızı zahire çıkarmak, fikirsel ve fiziksel tepkimizi ortaya koymak , yanımızda olanı paylaşmak, ümmet olma bilinç ve sorumluluğumuzun bir göstergesidir.

 

……….*Haksızlığa karşı sükut etmek, hakka karşı bir hürmetsizliktir*.R.N

 

………. *Zalimler için yaşasın cehennem*… R.N

 

…….. *Evet, ben neseben ve hayatça avam tabakasındanım. Ve meşreben ve fikren, müsavat-ı hukuk mesleğini kabul edenlerdenim. Ve şefkaten ve İslâmiyetten gelen sırr-ı adaletle, burjuva denilen tabaka-i havassın istibdat ve tahakkümlerine karşı eskiden beri muhalefetle çalışanlardanım. Onun için, bütün kuvvetimle adalet-i tâmme lehinde, zulüm ve tagallübün ve tahakküm ve istibdadın aleyhindeyim*……. R.N

 

…….*TÜKÜRÜN ZALİMLERİN HAYÂSIZ YÜZLERİNE*!.....

 

….

 

 Evet,  ne Filistin zulmü ne de zalimlerin küçük büyük başka milletlere yaptıkları zulümleri ilanihaye devam etmez.

 

“……..*O kâfirler, kendilerine mühlet vermemizin kendileri hakkında hayır olduğunu sanmasınlar. Onlara mühlet vermemiz, günahlarının artması içindir. Onları zelil ve perişan eden bir azap vardır*….” (Âl-i İmran, 3/178)

Bu Allah’ın bir vaadidir.

 

Hem yine  Yahudi ırkı özelinde ;

 

Ebû Hüreyre’den (r.a.) nakledildiğine göre Rasulullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “ *Müslümanlarla Yahudiler savaşmadıkça kıyamet kopmayacaktır. O savaşta Müslümanlar (galip gelerek) Yahudileri öldürecekler. Ancak (bu hengamede bazı) Yahudiler, taşın ve ağacın arkasına saklanacaklar. Bu durumda taş veya ağaç; “Ey Müslüman, Ey Allah’ın kulu, şu arkamdaki Yahudidir, gel de onu öldür!” diye haber verecektir. Ancak ġarḳad ağacı müstesna, çünkü o, Yahudilerin ağaçlarındandır* .”

 

Bu hadis-i şerif sağlam senetli sahih bir hadis-i şeriftir.  Ancak taş ve ağacın ardında saklanan yahudiyi haber vermesi ancak bir ağaç türü de olsa GARKAD ağacının Yahudi’yi gizlemesi konusu nedeniyle teşbih yönü olduğundan analiz iktiza etmektedir.

 

Kısaca değinirsek ,  gizlilikte yürüttükleri sırlarının ifşa olması, gizli kimliklerinin bir çok alanda ortaya çıkması, insanlık umumiyetinde destekten mahrum kalmaları ve savaş koşullarının teknik ve teknolojik donanımı ve şecaatin ittifakı ile savaşılan Yahudilerin büyük oranda  imhası , hakimiyet ve tesirlerinin ortadan kalması gibi hakikatler cereyan edecektir.

 

GARKAD ağacı ise ihtiva ettiği kelime  kök anlamı ve mecaz manasıyla kendisini perde yapanları gizleyeceği anlaşılmaktadır. Bu ağaç yapış itibariyle 1 ile 3 metre arasında pek uzun olmayan , beyaz çiçekli, sık yapraklı ve şemsiye gibi yana açılan bir yapısı ve dayanıklılığı ile örtücü özelliği  olduğundan bir teşbih ihtiva ettiği düşünülmektedir.

 

Ve mecaz manası ile Yahudilerin kendi varlıklarını zamanın aktif unsurları ile saklaması muhtemeldir. GARKAD ağacı onlar için kutsal sayıldığından etkin dünyevi faaliyetlerinde ağaç sembolünü kullandıkları görülmektedir.

 

Örneğin:

 

Amerikan sineması olarak adlandırılan Hollywood, “sihirli değnek” ( Musa A.S. Asasının bu ağaçtan olduğu rivayeti ölçü alındığında ) Musa A.S asasına   işareten  bu simin koyulduğu düşünülebilir.)

 

Yine  İngiltere sinemasının “Pinewood/yeşil çam”, Türk sinemasının “Yeşilçam” ve Hind sinemasının “Bollywood” (defnegillere ait, pullu kabuklu bir avustralya ağacı)  şeklinde ağaç simgeleriyle isimlendirilmesi ağaç-sihirli değnek (Hollywood)  ilişkisini ortaya koymaktadır. Bu ilişkiler ve film endüstrisi bağlamında bakıldığında ağaç sembolünün tesadüfen seçilmediği ve propaganda ve algı yönetimi için aktif olarak sektörün kullanıldığı ve bir nevi sinemanın film ve projeleri ile GARKAD görevi yaptığı yorumu yapılabilir.

 

Yine mecaz manadan yola çıkar ve mevcut durum iştirakiyle değerlendirdiğimizde, sosyal medya, siyaset, sinema, tiyatro, kitaplar, finansal araçlar gibi perde unsurları ile yapılan algı yönetiminin arkasında şimdi gizlendikleri gibi gizlenebilecekleri anlaşılmaktadır.

 

Hâlihazırda etkin kullandıkları bu elemanlarla bugünlerde gerçekleştirdikleri cinayetleri meşru gösterebilmekte ve islâm ülkeleri dâhil yaptıklarına taraftar bulabilmektedirler.

 

Hadisenin bir önemli tekniği sıradanlaştırma, haber ve akış arasında yapılan reklam yerleştirmeleri ile tesiri kırıp algıyı subliminal oluşturma şeklindedir. Yine sosyal medya hesaplarının tanıdığı paylaşım imkânları, boş ve sefih önermelerin yanı sıra, ilgi alanına göre algoritma oluşturulması ve İslâmi paylaşımlar, şirin hayvan videoları ve araya serpiştirilen değersizleştirme videoları ile adeta zihni pençesine almakta ve insanların tercihlerini şekillendirebilmektedirler.

 

Hülasa beyan edilen fiziki savaşın psikolojik ve manevi kısmı olan GARKAD savaşının bizlere bakan yanının olduğu bir hakikattir.

 

Bu tesir ve illüzyon alanından çıkmanın ve manevi olarak safını belirleyerek ehl-i imanın ve islâmın sahs-ı manevisien kuvvet vermenin tek ve en tesirli yolu GARKAD perdesinden sunulan hiçbir şeye iltifat etmektir.

 

Müşterisi olmayan her faaliyet iflas etmeye mahkûmdur.

 

Maddi cihadı kazanmak , manevi cepheleşmekle mümkün olduğu bir gerçektir.

 

Vesselam