DÖRDÜNCÜ REMİZ: *Ey
dünyaperest* ( aşırı derecede dünyaya ehemmiyet veren, dünyayı ahirete
tercih eden, dünya düşkünü) * insan*!
*Çok geniş tasavvur
ettiğin* ( zihninde canlandırıp çok geniş hayal ettiğin ve farazi olan ) *senin dünyan, (adeta eni 100-120cm,
boyu 200cm, derinliği 170-180cm , içinde hareket edilmesi pek mümkün olmayan
bir alan gibi) *dar bir kabir hükmündedir*.
*Fakat o dar kabir
gibi* ( konakladığın, misafir olduğun) *menzilin duvarları şişeden* (camdan) *olduğu için, birbiri içinde in'ikâs edip*, ( yansıyarak ) *göz görünceye kadar genişliyor*.
*Kabir gibi dar iken,
bir şehir kadar geniş görünür*.
*Çünkü o dünyanın sağ
duvarı olan geçmiş zaman ve sol duvarı olan gelecek zaman, ikisi mâdum* (yok)
*ve
gayr-ı mevcut* ( var olmayan ) *oldukları
halde, birbiri içinde in'ikâs edip* (parlak bir yüzeye aksedip aynen varmış
gibi görünmesi ile) *gayet kısa ve dar* (aslında kabir
gibi) *olan hazır zamanın kanatlarını* (
mazi ve müstakbelle iltibas edecek bir tahayyülle ) *açarlar*.
*Hakikat hayale
karışır; mâdum bir dünyayı mevcut zannedersin*.
(Yani) :
*Nasıl bir hat,
sür'at-i hareketle bir satıh gibi geniş görünürken, hakikat-i vücudu ince bir
hat olduğu gibi*, ( ucunda ışık olan küçük bir nesneyi kolumuzun açılma
çapında dairesel olarak hızlı olarak çevirdiğimizde ,o nokta kadar olan ışık ,
kolumuzu döndürdüğümüz o çap genişliğinde bir yüzeymiş gibi görünecektir.
Öyle de) *senin
de dünyan hakikatçe dar, fakat senin gaflet ve vehim ü hayalinle duvarları çok
genişlemiş*. ( yani hayatın senin için taahhüt edilmemiş bir geleceğin ve
elinden çıkmış bir zamanın tam ortasında an denilen ve yaşamak için gün olarak
algılanan bir zaman diliminde mukayyettir. Sen dünyaya olan düşkünlüğün ve onu
baki tevehhüm etmene sebep olan bakış açın ve ona müteveccih yaşayışınla içinde
bulunduğun gaflet hali nedeniyle kendi için hayali ve kurgusal bir dünya meydana getirmişsin.)
(Oysa gerçekte var olan ve an hacmine sahip olan, ancak
senin vehim ü hayalinle çok geniş zannettiğin )
*O dar dünyada, bir
musibetin tahrikiyle kımıldansan, başını, çok uzak zannettiğin duvara
çarparsın.*
( musibeti bir ikaz olarak kabul ettiğimize nazaran,
bulunduğumuz yerdeki konforu bozan bir hareketlilik meydana gelse an’ın gerçekliği o hayali zamanın duvarlarını
ortalıktan kaldıracak tüm tesiri ile içinde bulunduğumuz zamanın hakikatini
gösterecektir. Ve böylelikle ortaya
çıkan , vukuatla vakiliğini ortaya koyan durum:
*Başındaki hayali
uçurur, uykunu kaçırır*.
*O vakit* ( ilm’el yakin bildiğin ancak aymazlık
ile asıl mahiyetini idrakinden uzaklaştığın dünyanın hakikatini ayne'l-yakīn) *görürsün ki*, *o* (gayr-ı mevcut,
hayali) *geniş dünyan kabirden
daha dar, köprüden daha müsaadesiz. Senin zamanın ve ömrün, berkten daha çabuk
geçer; hayatın, çaydan daha sür'atli akar*.
(Yirmi Beşinci Sözden
Atıf bir bölüm)
……….. *İşte, dünya,
dünya itibarıyla hem fenâya gider, hem ölmeye koşar, hem zelzele içindedir.
Hakikatte akarsu gibi rıhlet ettiği halde, gafletle sureten incimad etmiş, fikr-i
tabiatla kesafet ve küduret peydâ edip âhirete perde olmuştur. İşte, felsefe-i
sakîme, tetkikat-ı felsefe ile ve hikmet-i tabiiye ile ve medeniyet-i sefihenin cazibedar
lehviyatıyla, sarhoşâne hevesatıyla o dünyanın hem cumudetini ziyade edip
gafleti kalınlaştırmış, hem küduretle bulanmasını taz’îf edip Sânii ve âhireti
unutturuyor*.
*Amma Kur’ân ise, şu
hakikatteki dünyayı, dünya cihetiyle*
1 : “Çarpacak olan
felâket. Nedir o çarpacak olan felâket?” Kària Sûresi, 101:1-2.
2 : “Kıyamet koptuğu
zaman.” Vâkıa Sûresi, 56:1.
3 : “Yemin olsun
Tûr’a ve satır satır yazılı kitaba.” Tûr Sûresi, 52:1-2. *âyâtıyla pamuk gibi
hallaç eder, atar*…………. Sözler
…….
………….*şu dünyadaki
tezyinat, yalnız telezzüz veya tenezzüh için değil. Çünkü bir zaman lezzet
verse, firakıyla birçok zaman elem verir. Sana tattırır, iştihasını açar, fakat
doyurmaz. Çünkü ya onun ömrü kısa, ya senin ömrün kısadır; doymaya kâfi değil.
Demek kıymeti yüksek, müddeti kısa olan şu tezyinat ibret içindir,şükür
içindir. Usul-ü daimîsine teşvik içindir; başka, gayet ulvî gayeler içindir*….
Sözler
…… *şu dâr-ı dünya
da, kat’î bir yakîn ile anladım ki, hâliktir gider ve fânidir ölür*.
……*Ve bilmüşahede,
içindeki mevcudat dahi, birbiri arkasından kafile kafile göçüp gider, kaybolur.
Hususan benim gibi nefs-i emmâreyi taşıyanlara şu dünya çok gaddardır,
mekkârdır. Bir lezzet verse, bin elem takar, çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz
tokat vurur*.. lem’alar
….. “ *Dünya
gaddardır, mekkârdır, fenadır; aldanmayınız* ”…………… Lem’alar
……….. *Dünyanın ömrü
kısa olup, sür’atle zeval ve guruba gider. Zevalin elemiyle, visalin lezzeti
zeval buluyor*……… M.N
……*Dünyanın lezâizi zehirli bala benzer. Lezzeti nisbetinde
elemi de vardır*…….M.N
……….*Seni intizar etmekte ve senin de sür’atle ona doğru
gitmekte olduğun kabir, dünyanın ziynetli, lezzetli şeylerini hediye olarak
kabul etmez. Çünkü dünya ehlince güzel addedilen şey, orada çirkindir*….. M.N
*Madem dünya hayatı
ve cismanî yaşayış ve hayvanî hayat böyledir* (maddi ve manayı ismiyle ve de bedensel hazlar
ve nefsani hevesleri tatmin amacı ile yaşanılan bir hayat elemlidir,kederlidir, akıbeti gayet
tehlikelidir, insanın ahsen-i takvim suretinde yaradılışına zıttır, mü’min
sıfatına muhaliftir, insanı insaniyet makamında esfel-i safiline düşürecek
kadar tedenniye sahiptir) …………
……………*şu âlemin
fenâsından sonra sana refakat etmeyen ve dünyanın harabıyla senden mufarakat
eden birşeye kalbini bağlamak sana lâyık değildir. Hususan senin asrının
inkırazıyla seni terk edip arka çeviren ve bahusus berzah seferinde arkadaşlık
etmeyen ve hususan seni kabir kapısına kadar teşyî etmeyen, hususan bir iki sene zarfında ebedî bir
firakla senden ayrılıp günahını senin boynuna takan, hususan senin rağmına
olarak husulü ânında seni terk eden fâni şeylerle kalbini bağlamak kâr-ı akıl
değildir*…………… Lem’alar
ÖYLE İSE AKLINI GÜZEL KULLAN , SENİ BURAYA GÖNDERİNİ BİL VE
UNUTMA …….
“ *Dünya bir kitab-ı Samedânîdir. Huruf ve kelimâtı
nefislerine değil, belki başkasının Zât ve sıfât ve esmâsına delâlet ediyorlar.
Öyle ise mânâsını bil, al; nukuşunu bırak, git* ”.
“ *Hem bir mezraadır. Ek ve mahsulünü al, muhafaza et; muzahrafatını
at, ehemmiyet verme*. “
“ *Hem birbiri arkasında daim gelen, geçen âyineler
mecmuasıdır. Öyle ise onlarda tecellî edeni bil, envârını gör ve onlarda
tezahür eden esmânın tecelliyâtını anla ve Müsemmâlarını sev; ve zevâle ve
kırılmaya mahkûm olan o cam parçalarından alâkanı kes*. “
“ *Hem seyyar bir ticaretgâhtır. Öyle ise alışverişini yap,
gel; ve senden kaçan ve sana iltifat etmeyen kafilelerin arkalarından beyhude
koşma, yorulma*. “
“ *Hem muvakkat bir seyrangâhtır. Öyle ise nazar-ı ibretle
bak ve zahirî, çirkin yüzüne değil, belki Cemîl-i Bâkîye bakan gizli, güzel
yüzüne dikkat et, hoş ve faideli bir tenezzüh yap, dön; ve o güzel manzaraları
irâe eden ve güzelleri gösteren perdelerin kapanmasıyla, akılsız çocuk gibi
ağlama, merak etme*. “
“ *Hem bir misafirhanedir. Öyle ise, onu yapan MİHMANDAR-I
KERÎMİN İZNİ DAİRESİNDE YE, İÇ, ŞÜKRET. KANUNU DAİRESİNDE İŞLE, HAREKET ET.
SONRA ARKANA BAKMA, ÇIK, GİT. Herzekârâne, fuzulî bir surette karışma. Senden
ayrılan ve sana ait olmayan şeylerle mânâsız uğraşma ve geçici işlerine
bağlanıp boğulma* ” ………….. Sözler
…….. “ *Düşmanlar ve haşerat-ı muzırra arasında bir saat
durmakla dost ve büyükler meclisinde senelerce durmak arasındaki muvazene,
kabir ile dünya arasındaki aynı muvazenedir. Maahaza, Cenâb-ı Hak da bir
saatlik lezzeti terk etmeye davet ediyor ki, senelerce dostlarınla beraber
rahat edesin. Öyle ise, kayıtlı ve kelepçeli olarak sevk edilmezden evvel,
Allah’ın davetine icabet et*. ”..M.N
………….hayvaniyetten
çık, cismaniyeti bırak, kalb ve
ruhun derece-i hayatına gir. Tevehhüm
ettiğin* ( hayalinde kurguladığın , hakikatte gayr-ı mevcut olan) *geniş
dünyadan daha geniş bir daire-i hayat, bir âlem-i nur bulursun*.
……….. "Hattâ
mü'min olan bir insanın dünyanın kuruluşundan sonuna kadar uzanan mânevî bir
ömrü vardır. Ve insanın bu mânevî ömrü, ezelden ebede uzanan bir hayat nurundan
medet ve yardım alır." . Lem’alar
………. “ *Dünya ise,
bütün şâşaasıyla, âhirete nisbeten bir zindan hükmündedir.* “. Sözler
………. “ *Sen kendi
mahiyetine bak ki: Senin lâtifelerin içinde öyle bir lâtife var ki, ebedden ve
Ebedî Zattan başkasına razı olamaz. Ondan başkasına teveccüh edemiyor.
Mâsivâsına tenezzül etmez. Bütün dünyayı ona versen, o fıtrî ihtiyacı tatmin
edemez. O şey ise, senin duygularının ve lâtifelerinin sultanıdır. Fâtır-ı
Hakîmin emrine mutî olan o sultanına itaat et, kurtul*….. Lem'alar
………. “ *irade-i
İlâhiye cilvesi olan evâmir-i tekvîniye ve o evâmirden vücud-u hâricî
giydirilmiş bir kanun-u emrî ve lâtife-i Rabbâniye olan ruh, 1 onların
idaresinde, onların mânevî seslerini hissetmesinde ve hâcatlarını görmesinde
birbirine mâni olmaz, ruhu şaşırtmaz. Ruha nisbeten uzak, yakın, bir hükmünde;
birbirine perde olmaz. İsterse çoğunu birinin imdadına yetiştirir. İsterse
bedenin her cüz’ü ile bilebilir, hissedebilir, idare edebilir. Hattâ, çok
nuraniyet kesb etmişse, herbir cüz’ü ile görebilir ve işitebilir* “ …..
Sözler
….. *İŞTE O ÂLEMİN ANAHTARI*,
……….Bütün Esma’ül Hüsna ile beraber ,meratib-i imaniyede Hakka’
l-Yakîn derecesine kadar Allah’ı bilmek ve tanımanın tercümanı olan; Lâ ilâhe illâllah… Lâ hâlıka illâllah… Lâ
fâtıra, Lâ râzıka, Lâ kayyûme illâllah, Lâ ilâhe illâ HÛ hakikatleriyle *marifetullah* ve *vahdaniyet* (Allah’ın zatına taalluk
eden birliği, eşsiz oluşu, bütün sıfatları ve sıfatlarının tecelli ve tezahürlerinde
infirad)
sırlarını ifade eden* " *Lâ
İlahe İllallah* " *kelime-i kudsiyesiyle* ………….. *Âyetü’l-Kübrâ’nın tamamını okuyor gibi
ve herbir mertebede, mukaddemesinde denildiği gibi küre-i arzın küllî dili
benim hayalen lisanım olup Lâ ilâhe illâllah der; ve denizler ve dağlar, o
unsurların ve insan tabakatlarının lisan-ı halleri benim dillerim olup Lâ ilâhe
illâllah der diye, ben de herbir Lâ ilâhe illâllah dedikçe, ya bilisan-ı arz,
ya bilisan-ı semâvât, ya bilisan-ı cev, ya bilisan-ı anâsır derim; gibi*.................
Bediüzzaman / Emirdağ L……… *Allah’tan başka ilâh yoktur* diye *kalbi
söylettirmek*,…….Yani bir anlamda
da zihinde, tefekkürde, dilde ,
malumatta ve ilmel yakinde olan imanı :
Lâ Hüve İllâ Hû…
Lâ Meşhude İllâ Hû…
Lâ Mabude İllâ Hû…
Lâ Hâlıka İllâ Hû…
Lâ Kayyume İllâ Hû…
Huvallâhullezî lâ ilâhe illâ Hû gibi tevhid terkibi ile
kalbe indirmek ve kalbi o marifet ve yakin ile manen ve hakikaten ve esraren ….
hissen, feyzen, halen, tuluat, sünühat
kaliyle dile getirmek…
Ve bu varidat ve mazhariyetinin nuru ile ………… *ruhu işlettirmektir*.
YANİ RUH ; ULUHİYET
VE RUBUBİYET DAİRESİNDEN TECELLİ VE EMİR YOLUYLA ALDIĞI VE MAHİYETİNE DERC
EDİLEN BU SIR VE MAHSUS HASSA ELİYLE ALAKADAR OLDUĞU VE HAKİMİYET VE İDARESİ
İLE TASARRUFUNDA BULUNDUĞU ZAHİRİ VE
BATİNİ, MÜLK VE MELEKUT DAİRELERİNDEKİ HİS VE LETAİFİN RIZK-I MANEVİSİ,FEYZ-İ NURANİSİ GİBİ
HACETLERİNİ ONLARA MAS ETTİRSİN..ULVİ NEŞE İLE CEZB EDİP İSTİKAMET İLE
ÇALIŞTIRSIN ,İŞLETTİRSİN…………..
……….. *Fesübhanallah, Cenâb-ı Hakkın insanlara fazl ü keremi
o kadar büyüktür ki, insana vedia olarak verdiği malı, büyük bir semeni ile
insandan satın alır, ibka ve himaye eder. Eğer insan o malı temellük edip
Allah’a satmazsa, büyük bir belâya düşer. Çünkü o malı uhdesine almış oluyor.
Halbuki kudreti taahhüde kâfi gelmiyor. Çünkü, arkasına alırsa, beli kırılır,
eliyle tutarsa, kaçar, tutulmaz. En nihayet meccânen fena olur gider, yalnız
günahları miras kalır*……… Mesnevi-i Nuriye