KONUYA , ÖNCELİKLİ
OLARAK İBADET VE İHLÂS KAVRAMLARINA DEĞİNEREK BAŞLANACAKTIR.
İBADET: Kulun Allah’a olan imanının gereği olarak fiili
alanında din ile tayin edilmiş konularda gerçekleştirdiği eylemlerdir.
Bu bağlamda kişinin kendi âleminde şehadet ederek Rab olarak
ilan edip, İlahı bildiği, hâkimiyet ve kudretini,
ilmi ve iradesini onadığı, emrini uhdesine alıp itaat ile sadakat gösterdiği
malikine karşı, kendi farazi iktidarını terk etmesi, nefsinin zararlı
isteklerine karşı direnmesi, itiraz ve isyandan beri durmasının yanı sıra, bağlılığını;
boyun eğerek, vazifelerini titizlik, saygı ve sevgi ile yerine getirerek alçak
gönüllük göstermesi, sadece Allah’ın rızasını gözeten davranış ve çabalar içinde
bulunması makbul bir ibadet ve mukabele bilincini ifade etmektedir.
Bununla birlikte:
“ *Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk
etsinler diye yarattım* ”. (Zariyât Suresi /56. Ayet ) hakikatini muvafık
hareket etmek,
“ *Ey insanlar! Hem sizi, hem de sizden önceki insanları
yaratan Rabbinize ibadet ediniz. Böyle yapmakla her türlü zarardan
korunabilesiniz. O Rabbiniz ki yeryüzünü size bir döşek, göğü de bir kubbe
yaptı. Gökten yağmur indirip, onunla size rızık olarak çeşitli mahsuller
çıkardı. Öyleyse siz gerçeği bilip dururken sakın Rabbinize eş koşmayın*."
(Bakara Suresi /21-22. Ayet ) emrine
uygun bir şekilde karşılık vermek ile Rububiyet ve ubudiyet dairesinin
sınırlarını korumanın hassasiyetini göstermektir.
Hülasa İbadet: Fatır
ve Fıtrat arasında bir hilkat ahdinin tezahürü olarak; Allah’tan hayat, nimet
ve ihsan, Kuldan ise mün’imi bilmek, marziyatı dairesinde işlemek, hamd ve
şükür ile mukabele etmekle kurulan ulvi
bir mukabele rabıtasıdır.
Bu rabıtanın üssü'l-esası, en temel güç kaynağı,onu zarardan
koruyan ve faydalı kılan , kabul olmasını sağlayan yegâne şart ; İman ,Marifet,
Muhabbet, Niyet, Tefekkür, Takva gibi kalbi,
Namaz, Oruç, Hac, Tesbih, Dua , Ebeveynlere Hürmet, İnsanlara İyilik, Mahlukata Şefkat,
Akrabalar Beyninde Sıla-İ Rahim, Cihad gibi bedeni,
Zekât, Sadaka, İnfak gibi faaliyetlerle gerçekleştirilen
mali ibadetlerde İHLAS’IN bulunuyor olmasıdır.
İHLÂS: Kulun fiili ve
kalbi tüm davranışlarında yalnızca Allah’ın rızasını gözetmesi, başkalarının
değil, O’nun hatırını âli tutması, amelini değer düşürücü olan riya, amaç ve
hedef saptıran çıkar ve dünyevi kaygılardan arındırması, iyi niyetini ve hüsn-ü
zannını koruyarak ibadete taalluk eden eylemlerini saf ve temiz bir şekilde içtenlikle
gerçekleştirmesidir.
Bu nokta İHLÂS
hakkında hatıra gelen birkaç önemli
noktayı arz edelim.
Birinci Nokta:
Bir Hadis-i Kutside Cenab-ı Hak Buyurmuş: “ *İhlâs sırlarımdan bir sırdır, onu sevdiğim
kulumun kalbine tevdi ederim* ” (
HAŞİYE)
(HAŞİYE) Tevdi:
verme, bırakma, emanet etme anlamlarına gelir. Emanet edilme anlamı dikkat
çekicidir. Çünkü ihlâs kişinin samimi, içten, istekli olduğu amaline terettüp
eder. İhlâs her hangi bir dâhili ve harici etkenle zedelendiğinde onu kaçırmak
ve ondan hâsıl olan neticeyi de kaybetmek gayet mümkündür.
Bu hadis-i Kutside sevdiğim kulum tabiri, kulun belirli bir
aşamaya geldiği, Allah’ın rızasına muvafık hareket edebildiği, iradesini onun
istek dairesine uygun kullanmakla mazhar olduğu bir kalbi safiyeti ifade
ediyor. Ki bu bağlamda ihlâsın muhafaza edilmesinde yardım görüyor ve istihdam
oluyor.
Yani ihlâslı davranış, duruş ve ameller , Allah’ın lütfu ile kişiyi MUHLİS (kendi
iradesi ve gayretiyle ihlâsa kavuşan)
olmaktan , MUHLAS ( Allah tarafından kendine İhlâs bağışlanan kişi)
olmaya namzet eder, çıkartır. Yukarıdaki Kutsi Hadise mazhar kılabilir.
Bu durumu İhlâs Risalesinin sonundaki duada bir talep olarak
görmekteyiz.
Mealen: *Allahım*! *İhlâs Sûresinin hakkı için, bizi kendi
iradesiyle ihlâs sahibi (Muhlis) olan ve
senin tarafından ihlâsa eriştirilen (Muhlâs)
kullarından eyle*. Âmin, âmin.
İkinci Nokta:
Allah’ın hayır murad ettiği kulunda ihlası perdelemesidir.
Bu konuda bir lahika:
" *Aziz, sıddık kardeşlerim; Kastamonu’da ehl-i takvâ
bir zât, şekvâ tarzında dedi: “Ben sukut etmişim. Eski halimi ve zevkleri ve
nurları kaybetmişim* .”
*Ben de dedim* : “ *Belki terakki etmişsin ki, nefsi okşayan
ve uhrevî meyvesini dünyada tattıran ve hodbinlik hissini veren zevkleri,
keşifleri geri bırakıp, daha yüksek makama, mahviyet ve terk-i enâniyet ve fâni
zevkleri aramamakla uçmuşsun*.”
*EVET, BİR EHEMMİYETLİ İHSAN-I İLÂHİ, İHSANINI, ENÂNİYETİNİ
BIRAKMAYANA İHSAS ETMEMEKTİR; TÂ UCUB VE GURURA GİRMESİN*.
*Kardeşlerim; Bu hakikate binaen, bu adam gibi düşünen veya
hüsn-ü zannın verdiği parlak makamları nazara alan zâtlar, sizlere bakıp
içinizde mahviyet ve tevazu ve hizmetkârlık kisvesiyle görünen şakirtleri âdi,
âmi adamlar görür ve der: “Bunlar mı hakikat kahramanları ve dünyaya karşı
meydan okuyan? Heyhât! Bunlar nerede, evliyaları bu zamanda âciz bırakan bu
kudsî hizmet mücahidleri nerede?” diyerek, dost ise inkisâr-ı hayâle uğrar,
muarız ise kendi muhalefetini haklı bulur*."
(Şualar, On Üçüncü Şuâ)
ŞİMDİ İZAHLA İLGİLİ PARAGRAFI BURAYA ALALIM:
*İbadetin ruhu, ihlâstır*.
Yukarıda şerh edilen ibadetlerin her türüne hayat veren ,
onları canlı tutan, meyvedar kılan , makbuliyetle sahibine hayırlar kazandıran , kulu Allah
indinde sevimli ve sevgili yapan en temel kaide , olmaz ise olmaz düstur
–yukarıda şerh edildiği vecihle- İHLÂS’tır.
*İhlas ise, yapılan
ibadetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır*.
Bu bağlamda ihlâsı ihlâs yapan , onu ibadete hayat verecek
niteliğe kavuşturacak unsur-u manevi ise , mükellef kılınan dini emirler ve
insanın ihtiyarına bırakılan ahlaki ilerleyişe ait tüm ibadet ve ubudiyete
tanımlanmış fıtrat ve hakikat vazifelerini Allah’ın emri olduğu bilinci ve
sadece onun memnuniyeti tahsil etme niyetiyle yapmaktır.
*Eğer başka bir
hikmet ve bir faide ibadete illet gösterilse, o ibadet bâtıldır*.
Evet, Allah’ın rızası
gözetilmeyen her iş , riya, ucb ve birçok manevi maraz bir nevi şirk
içerdiğinden makbul olmaz. Allah’ın razı olmadığı davranışlar, uydurma
ritüeller, bidatler hem dinen hem de itikaden ret edilmiş şeylerdir. ibadetler
ile amaç edinilen gayeler Allah’ın
rızasını değil , kişinin nefsi çıkarlarını gözetmesi olduğundan batıldır. Şahsi
hevadır. Şahsi hevasını gayeyi maksadı yapanlar , Allah ile arasına kendi
arzularını koyduğundan firavunlaşmış ,bu çarpık
istekleri sebebi ile hak ve hakikat sarayından uzaklaştırılmışlardır.
ANCAK İBADETE TAALUK EDEN VE KARŞILIK İÇİN SÖYLENEN :
*Faideler, hikmetler
yalnız müreccih olabilirler, illet olamazlar*….. İşârât-ül İ'caz
Yani, ibadetlerin gerçekleştirmesi, vazifelerin yerine
getirilmesinde asıl sebep, teklif, davet ve emir edilen şeylerin Allah’ın emri olmasıdır. Yine o ibadetlere
vaat edilen ve çoklukla beyan edilen hayır ve güzellikler ( illete ) uygun
hareket etmekle, yani ibadeti gerekli kılan asıl sebebe riayet ederek, emr-i
ilahinin hukukunu gözeterek, yaratılış nimetine karşı saygıyı koruyarak ulaşılacak
nimetlerdir.
Bu bağlamda ibadetin bereketinden faydalanma, feyzinden
istifade etme, Allah’tan peşin bir ecir bekleme gibi bir vaziyet alma durumu
ise , ancak bu ibadetleri yapmak için şevk verici vesileler ( tercih ettirici
nedenler) olabilir. Eğer illet yerine
konulsa , yani bizzat o faydalar kast edilse o ibadetin Allah’ın rızasından
uzaklaşmasını netice vereceğinden makbul olmaz.
Bu satırın geniş ve tam izahını yine eserlerden aktaralım.
" *Ubudiyet (ibadetler), emr-i İlahîye ve rıza-yı
İlahîye bakar. Ubudiyetin dâîsi (sebebi) emr-i İlahî ve neticesi rıza-yı
Hak'tır. Semeratı ve fevaidi (meyve ve faideleri), uhreviyedir. Fakat ille-i
gaiye (asıl maksad) olmamak, hem kasden istenilmemek şartıyla, dünyaya ait
faideler ve kendi kendine terettüb eden (ortaya çıkan) ve istenilmeyerek
verilen semereler (meyveler), ubudiyete münafî (zıt) olmaz. Belki zaîfler için
müşevvik ve müreccih (teşvik edici ve tercih sebebi) hükmüne geçerler*.
*Eğer o dünyaya ait faideler ve menfaatlar; o ubudiyete, o
virde veya o zikre illet (gerçek sebeb) veya illetin bir cüz'ü olsa; o
ubudiyeti kısmen ibtal eder. Belki o hasiyetli (özelliği olan) virdi akîm
(neticesiz) bırakır, netice vermez*.
*İşte bu sırrı anlamayanlar, meselâ yüz hasiyeti ve faidesi
bulunan Evrad-ı Kudsiye-i Şah-ı Nakşibendî'yi veya bin hasiyeti bulunan
Cevşen-ül Kebir'i, o faidelerin bazılarını maksud-u bizzât niyet ederek
okuyorlar. O faideleri göremiyorlar ve göremeyecekler ve görmeye de hakları
yoktur. Çünki o faideler, o evradların illeti olamaz ve ondan, onlar kasden ve
bizzât istenilmeyecek. Çünki onlar fazlî (fazladan ihsan olarak) bir surette, o
hâlis virde talebsiz terettüb eder. Onları niyet etse, ihlası bir derece bozulur.
Belki ubudiyetten çıkar ve kıymetten düşer*.
*Yalnız bu kadar var ki; böyle hasiyetli evradı okumak için
zaîf insanlar bir müşevvik ve müreccihe muhtaçtırlar. O faideleri düşünüp,
şevke gelip; evradı sırf rıza-yı İlahî için, âhiret için okusa zarar vermez.
Hem de makbuldür. Bu hikmet anlaşılmadığından; çoklar, aktabdan ve selef-i
sâlihînden mervî olan (rivayet edilen) faideleri görmediklerinden şübheye
düşer, hattâ inkâr da eder*…." (Notalar)
Demek ki; o faideler
ve hikmetler bizzat kast edilmeyecek, edilse neticesidir.
Hem ( istidraç olmaz ise) hakikatiyle
gerçekleşmeyeceğinden talibini ümitsizlik ve şüpheye düşürebilir.
Velev tam muvafık
olsa, bazı faideler elde etse durum
imtihana dönebilir.
Hem anlaşılıyor ki,
kişinin evradı,ezkarı,tebihatı ve duası ibadet şuuru ve niyetiyle yapıldığında
, maksadının alâsı, daha fazlası veya tam yararlısı, yahut gerçek olarak lazım
olanı, hem bedelsiz ve külfetsiz olarak kefaret gerektirmeyeni, şükre vesile
olma hasiyetiyle devam edecek olanı olması Allah’ın kendi rızası ile vermesine bağlıdır.
Ayrıca bu terettüp
meselesi çok sırlı bir meseledir. ( Marifetullah için bakınız Lem’alar Notalar
/ Onuncu Nota)
İhsan sisteminin en
risksiz olanı bu olduğu gibi, amel ve ceza uygulaması da bu kanunla işler.
İyilik iyilik
getirir. Fenalıklar fenalık.
Evet, hakikat her ne
kadar böyle olsa da ekser insanlar şevke muhtaçtır. İhsanın acil olanına
müşteridir. Aceleci fıtratı nedeniyle peşincidir. Tahammüllü azdır. İnsanın bu
mahiyeti bile bu konunun bir parçasıdır.
Yani insan tevekkül
ile Allah’a güvenmeyi öğrenmelidir.
Onu vekil tayin
ettiğini söylediğinde şüpheden çıkmalıdır.
Allah’ın işitip
bildiğini ifade ettiğinde kendi hakkında tereddüttü terk etmelidir.
Kuvve-i maneviyesini
rencide edecek , muvaffakiyetsizlikle sonuçlanacak, kendisini ikilem içinde
bırakması muhtemel çelişkili girişimlerden uzaklaşmalı ve beklenti içinde
olmamalıdır.
Böyle ikircikli
durumlar ve bu durumlardan doğan duygular adeta Allah’ın inayet, ihsan ve
lütfunun ispat edilmesini istemek gibi ağır yüklü vaziyetlerdir. Kırılganlığı
arttırma ve sürekli yenilgiye uğrama dışında hiçbir karşılığı yoktur.
Peki zaif olan ve
teşvik isteyen , bir anlamda zırlamayı kesmeyen duygulara karşı pratik olarak
ne yapacağız.
1- Nefsimizi bizi nasıl istismar ederse etsin,
niyetimizi Allah rızası kasdı ile yapacağız.
2- Evrad, ezkar, teşbih ,tahmid, okuma vs
faaliyetlerimizi makul ölçülerde,her zaman yapılabilirlik düzeyinde tutacak ve
o amelde devamlı olacağız.
3- Beklenti vehmine önem vermeyecek, devam
etttiğimiz hayırlı işleri sürdürebilecek alışkanlığı kazanmaya gayret edeceğiz.
………..
"Ancak Sana kulluk eder, ancak
Senden yardım isteriz." Fâtiha Sûresi, 1:5……… *cümlesini, o üç cemaatin ve o büyük ve küçücük arkadaşlarım hesabına da
söylemeye alıştım*…Şualar
4- Hiçbir şeyin ziyan olmadığını,
kaybolmadığını bileceğiz ve hiç bir şey olmasa bile amel defterimizde berekete
vesile satırlar yazdırdığımızı düşüneceğiz.
Sonuç olarak her
şeyin hakikatte olması gereken yere geldiği bizzat müşahede edilecek, ibadet ve
ubudiyetlerin hakiki mana feyzine ulaşılacaktır. İnşâallah…