7.1.26

Mütalaa Ders notları 31: İBADET

 

KONUYA  , ÖNCELİKLİ OLARAK İBADET VE İHLÂS KAVRAMLARINA DEĞİNEREK BAŞLANACAKTIR.

 

İBADET: Kulun Allah’a olan imanının gereği olarak fiili alanında din ile tayin edilmiş konularda gerçekleştirdiği eylemlerdir.

 

Bu bağlamda kişinin kendi âleminde şehadet ederek Rab olarak ilan edip, İlahı bildiği,  hâkimiyet ve kudretini, ilmi ve iradesini onadığı, emrini uhdesine alıp itaat ile sadakat gösterdiği malikine karşı, kendi farazi iktidarını terk etmesi, nefsinin zararlı isteklerine karşı direnmesi, itiraz ve isyandan beri durmasının yanı sıra, bağlılığını; boyun eğerek, vazifelerini titizlik, saygı ve sevgi ile yerine getirerek alçak gönüllük göstermesi, sadece Allah’ın rızasını gözeten davranış ve çabalar içinde bulunması makbul bir ibadet ve mukabele bilincini ifade etmektedir.

 

Bununla birlikte:

 

   *Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım* ”. (Zariyât Suresi /56. Ayet ) hakikatini muvafık hareket etmek,

 

“ *Ey insanlar! Hem sizi, hem de sizden önceki insanları yaratan Rabbinize ibadet ediniz. Böyle yapmakla her türlü zarardan korunabilesiniz. O Rabbiniz ki yeryüzünü size bir döşek, göğü de bir kubbe yaptı. Gökten yağmur indirip, onunla size rızık olarak çeşitli mahsuller çıkardı. Öyleyse siz gerçeği bilip dururken sakın Rabbinize eş koşmayın*."  (Bakara Suresi /21-22. Ayet ) emrine uygun bir şekilde karşılık vermek ile Rububiyet ve ubudiyet dairesinin sınırlarını korumanın hassasiyetini göstermektir.

 

Hülasa İbadet:  Fatır ve Fıtrat arasında bir hilkat ahdinin tezahürü olarak; Allah’tan hayat, nimet ve ihsan, Kuldan ise mün’imi bilmek, marziyatı dairesinde işlemek, hamd ve şükür ile mukabele etmekle  kurulan ulvi bir mukabele rabıtasıdır.

 

Bu rabıtanın üssü'l-esası, en temel güç kaynağı,onu zarardan koruyan ve faydalı kılan , kabul olmasını sağlayan yegâne şart ; İman ,Marifet, Muhabbet, Niyet, Tefekkür, Takva  gibi kalbi,

 

Namaz, Oruç, Hac, Tesbih, Dua , Ebeveynlere  Hürmet, İnsanlara İyilik, Mahlukata Şefkat, Akrabalar Beyninde  Sıla-İ Rahim, Cihad  gibi bedeni,

 

Zekât, Sadaka, İnfak gibi faaliyetlerle gerçekleştirilen mali ibadetlerde İHLAS’IN bulunuyor olmasıdır.

 

İHLÂS:  Kulun fiili ve kalbi tüm davranışlarında yalnızca Allah’ın rızasını gözetmesi, başkalarının değil, O’nun hatırını âli tutması, amelini değer düşürücü olan riya, amaç ve hedef saptıran çıkar ve dünyevi kaygılardan arındırması, iyi niyetini ve hüsn-ü zannını koruyarak ibadete taalluk eden eylemlerini saf ve temiz bir şekilde içtenlikle gerçekleştirmesidir.

 

Bu nokta İHLÂS hakkında hatıra gelen birkaç önemli  noktayı arz edelim.

 

Birinci Nokta:

 

Bir Hadis-i Kutside Cenab-ı Hak Buyurmuş:  “ *İhlâs sırlarımdan bir sırdır, onu sevdiğim kulumun kalbine tevdi  ederim* ” ( HAŞİYE)

 

(HAŞİYE)  Tevdi: verme, bırakma, emanet etme anlamlarına gelir. Emanet edilme anlamı dikkat çekicidir. Çünkü ihlâs kişinin samimi, içten, istekli olduğu amaline terettüp eder. İhlâs her hangi bir dâhili ve harici etkenle zedelendiğinde onu kaçırmak ve ondan hâsıl olan neticeyi de kaybetmek gayet mümkündür.

 

Bu hadis-i Kutside sevdiğim kulum tabiri, kulun belirli bir aşamaya geldiği, Allah’ın rızasına muvafık hareket edebildiği, iradesini onun istek dairesine uygun kullanmakla mazhar olduğu bir kalbi safiyeti ifade ediyor. Ki bu bağlamda ihlâsın muhafaza edilmesinde yardım görüyor ve istihdam oluyor.

 

Yani ihlâslı davranış, duruş ve ameller ,  Allah’ın lütfu ile kişiyi MUHLİS (kendi iradesi ve gayretiyle ihlâsa kavuşan)  olmaktan , MUHLAS ( Allah tarafından kendine İhlâs bağışlanan kişi) olmaya namzet eder, çıkartır. Yukarıdaki Kutsi Hadise mazhar kılabilir.

 

Bu durumu İhlâs Risalesinin sonundaki duada bir talep olarak görmekteyiz.

 

Mealen:  *Allahım*!  *İhlâs Sûresinin hakkı için, bizi kendi iradesiyle  ihlâs sahibi (Muhlis) olan ve senin tarafından  ihlâsa eriştirilen (Muhlâs) kullarından eyle*. Âmin, âmin.

 

İkinci Nokta:  Allah’ın hayır murad ettiği kulunda ihlası perdelemesidir.

 

Bu konuda  bir lahika:

 

" *Aziz, sıddık kardeşlerim; Kastamonu’da ehl-i takvâ bir zât, şekvâ tarzında dedi: “Ben sukut etmişim. Eski halimi ve zevkleri ve nurları kaybetmişim* .”

 

*Ben de dedim* : “ *Belki terakki etmişsin ki, nefsi okşayan ve uhrevî meyvesini dünyada tattıran ve hodbinlik hissini veren zevkleri, keşifleri geri bırakıp, daha yüksek makama, mahviyet ve terk-i enâniyet ve fâni zevkleri aramamakla uçmuşsun*.”

 

*EVET, BİR EHEMMİYETLİ İHSAN-I İLÂHİ, İHSANINI, ENÂNİYETİNİ BIRAKMAYANA İHSAS ETMEMEKTİR; TÂ UCUB VE GURURA GİRMESİN*.

 

*Kardeşlerim; Bu hakikate binaen, bu adam gibi düşünen veya hüsn-ü zannın verdiği parlak makamları nazara alan zâtlar, sizlere bakıp içinizde mahviyet ve tevazu ve hizmetkârlık kisvesiyle görünen şakirtleri âdi, âmi adamlar görür ve der: “Bunlar mı hakikat kahramanları ve dünyaya karşı meydan okuyan? Heyhât! Bunlar nerede, evliyaları bu zamanda âciz bırakan bu kudsî hizmet mücahidleri nerede?” diyerek, dost ise inkisâr-ı hayâle uğrar, muarız ise kendi muhalefetini haklı bulur*."

 

(Şualar, On Üçüncü Şuâ)

 

ŞİMDİ İZAHLA İLGİLİ PARAGRAFI BURAYA ALALIM:

 

*İbadetin ruhu, ihlâstır*.

 

Yukarıda şerh edilen ibadetlerin her türüne hayat veren , onları canlı tutan, meyvedar kılan , makbuliyetle  sahibine hayırlar kazandıran , kulu Allah indinde sevimli ve sevgili yapan en temel kaide , olmaz ise olmaz düstur –yukarıda şerh edildiği vecihle- İHLÂS’tır.

 

 

*İhlas ise, yapılan ibadetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır*.

 

Bu bağlamda ihlâsı ihlâs yapan , onu ibadete hayat verecek niteliğe kavuşturacak unsur-u manevi ise , mükellef kılınan dini emirler ve insanın ihtiyarına bırakılan ahlaki ilerleyişe ait tüm ibadet ve ubudiyete tanımlanmış fıtrat ve hakikat vazifelerini Allah’ın emri olduğu bilinci ve sadece onun memnuniyeti tahsil etme niyetiyle yapmaktır.

 

*Eğer başka bir hikmet ve bir faide ibadete illet gösterilse, o ibadet bâtıldır*.

 

Evet,  Allah’ın rızası gözetilmeyen her iş , riya, ucb ve birçok manevi maraz bir nevi şirk içerdiğinden makbul olmaz. Allah’ın razı olmadığı davranışlar, uydurma ritüeller, bidatler hem dinen hem de itikaden ret edilmiş şeylerdir. ibadetler ile amaç edinilen gayeler  Allah’ın rızasını değil , kişinin nefsi çıkarlarını gözetmesi olduğundan batıldır. Şahsi hevadır. Şahsi hevasını gayeyi maksadı yapanlar , Allah ile arasına kendi arzularını koyduğundan firavunlaşmış ,bu çarpık  istekleri sebebi ile hak ve hakikat sarayından uzaklaştırılmışlardır.

 

ANCAK İBADETE TAALUK EDEN VE KARŞILIK İÇİN SÖYLENEN   :

 

*Faideler, hikmetler yalnız müreccih olabilirler, illet olamazlar*….. İşârât-ül İ'caz

 

Yani, ibadetlerin gerçekleştirmesi, vazifelerin yerine getirilmesinde asıl sebep, teklif, davet ve emir edilen şeylerin  Allah’ın emri olmasıdır. Yine o ibadetlere vaat edilen ve çoklukla beyan edilen hayır ve güzellikler ( illete ) uygun hareket etmekle, yani ibadeti gerekli kılan asıl sebebe riayet ederek, emr-i ilahinin hukukunu gözeterek, yaratılış nimetine karşı saygıyı koruyarak ulaşılacak nimetlerdir.

 

Bu bağlamda ibadetin bereketinden faydalanma, feyzinden istifade etme, Allah’tan peşin bir ecir bekleme gibi bir vaziyet alma durumu ise , ancak bu ibadetleri yapmak için şevk verici vesileler ( tercih ettirici nedenler)  olabilir. Eğer illet yerine konulsa , yani bizzat o faydalar kast edilse o ibadetin Allah’ın rızasından uzaklaşmasını netice vereceğinden makbul olmaz.

 

Bu satırın  geniş ve tam izahını yine eserlerden aktaralım.

 

" *Ubudiyet (ibadetler), emr-i İlahîye ve rıza-yı İlahîye bakar. Ubudiyetin dâîsi (sebebi) emr-i İlahî ve neticesi rıza-yı Hak'tır. Semeratı ve fevaidi (meyve ve faideleri), uhreviyedir. Fakat ille-i gaiye (asıl maksad) olmamak, hem kasden istenilmemek şartıyla, dünyaya ait faideler ve kendi kendine terettüb eden (ortaya çıkan) ve istenilmeyerek verilen semereler (meyveler), ubudiyete münafî (zıt) olmaz. Belki zaîfler için müşevvik ve müreccih (teşvik edici ve tercih sebebi) hükmüne geçerler*.

 

*Eğer o dünyaya ait faideler ve menfaatlar; o ubudiyete, o virde veya o zikre illet (gerçek sebeb) veya illetin bir cüz'ü olsa; o ubudiyeti kısmen ibtal eder. Belki o hasiyetli (özelliği olan) virdi akîm (neticesiz) bırakır, netice vermez*.

 

*İşte bu sırrı anlamayanlar, meselâ yüz hasiyeti ve faidesi bulunan Evrad-ı Kudsiye-i Şah-ı Nakşibendî'yi veya bin hasiyeti bulunan Cevşen-ül Kebir'i, o faidelerin bazılarını maksud-u bizzât niyet ederek okuyorlar. O faideleri göremiyorlar ve göremeyecekler ve görmeye de hakları yoktur. Çünki o faideler, o evradların illeti olamaz ve ondan, onlar kasden ve bizzât istenilmeyecek. Çünki onlar fazlî (fazladan ihsan olarak) bir surette, o hâlis virde talebsiz terettüb eder. Onları niyet etse, ihlası bir derece bozulur. Belki ubudiyetten çıkar ve kıymetten düşer*.

 

*Yalnız bu kadar var ki; böyle hasiyetli evradı okumak için zaîf insanlar bir müşevvik ve müreccihe muhtaçtırlar. O faideleri düşünüp, şevke gelip; evradı sırf rıza-yı İlahî için, âhiret için okusa zarar vermez. Hem de makbuldür. Bu hikmet anlaşılmadığından; çoklar, aktabdan ve selef-i sâlihînden mervî olan (rivayet edilen) faideleri görmediklerinden şübheye düşer, hattâ inkâr da eder*…." (Notalar)

 

Demek ki; o faideler ve hikmetler bizzat kast edilmeyecek, edilse neticesidir.

 

Hem  ( istidraç olmaz ise) hakikatiyle gerçekleşmeyeceğinden talibini ümitsizlik ve şüpheye düşürebilir.

 

Velev tam muvafık olsa, bazı faideler elde etse  durum imtihana dönebilir.

 

Hem anlaşılıyor ki, kişinin evradı,ezkarı,tebihatı ve duası ibadet şuuru ve niyetiyle yapıldığında , maksadının alâsı, daha fazlası veya tam yararlısı, yahut gerçek olarak lazım olanı, hem bedelsiz ve külfetsiz olarak kefaret gerektirmeyeni, şükre vesile olma hasiyetiyle devam edecek olanı olması Allah’ın kendi rızası ile  vermesine bağlıdır.

 

Ayrıca bu terettüp meselesi çok sırlı bir meseledir. ( Marifetullah için bakınız Lem’alar Notalar / Onuncu Nota)

 

İhsan sisteminin en risksiz olanı bu olduğu gibi, amel ve ceza uygulaması da bu kanunla işler.

 

İyilik iyilik getirir. Fenalıklar fenalık.

 

Evet, hakikat her ne kadar böyle olsa da ekser insanlar şevke muhtaçtır. İhsanın acil olanına müşteridir. Aceleci fıtratı nedeniyle peşincidir. Tahammüllü azdır. İnsanın bu mahiyeti bile bu konunun bir parçasıdır.

 

Yani insan tevekkül ile  Allah’a güvenmeyi öğrenmelidir.

 

Onu vekil tayin ettiğini söylediğinde şüpheden çıkmalıdır.

 

Allah’ın işitip bildiğini ifade ettiğinde kendi hakkında tereddüttü terk etmelidir.

 

Kuvve-i maneviyesini rencide edecek , muvaffakiyetsizlikle sonuçlanacak, kendisini ikilem içinde bırakması muhtemel çelişkili girişimlerden uzaklaşmalı ve beklenti içinde olmamalıdır.

 

Böyle ikircikli durumlar ve bu durumlardan doğan duygular adeta Allah’ın inayet, ihsan ve lütfunun ispat edilmesini istemek gibi ağır yüklü vaziyetlerdir. Kırılganlığı arttırma ve sürekli yenilgiye uğrama dışında hiçbir karşılığı yoktur.

 

Peki zaif olan ve teşvik isteyen , bir anlamda zırlamayı kesmeyen duygulara karşı pratik olarak ne yapacağız.

 

1-      Nefsimizi bizi nasıl istismar ederse etsin, niyetimizi Allah rızası kasdı ile yapacağız.

 

 

2-      Evrad, ezkar, teşbih ,tahmid, okuma vs faaliyetlerimizi makul ölçülerde,her zaman yapılabilirlik düzeyinde tutacak ve o amelde devamlı olacağız.

 

 

3-      Beklenti vehmine önem vermeyecek, devam etttiğimiz hayırlı işleri sürdürebilecek alışkanlığı kazanmaya gayret edeceğiz.

 

……….. "Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz." Fâtiha Sûresi, 1:5……… *cümlesini, o üç cemaatin ve o büyük ve küçücük arkadaşlarım hesabına da söylemeye alıştım*…Şualar

 

 

4-      Hiçbir şeyin ziyan olmadığını, kaybolmadığını bileceğiz ve hiç bir şey olmasa bile amel defterimizde berekete vesile satırlar yazdırdığımızı düşüneceğiz.

 

Sonuç olarak her şeyin hakikatte olması gereken yere geldiği bizzat müşahede edilecek, ibadet ve ubudiyetlerin hakiki mana feyzine ulaşılacaktır.  İnşâallah…