Konumuza İlgili paragrafın üstünde bulunan satırı alarak
başlıyoruz..
İkinci kısım rızık: İtiyat,israf ve sû-i istimâlat ile tiryaki olup zaruret
hükmüne geçen mecazî ve sun'î rızıktır. Bu kısım ise taahhüd-ü Rabbânî altında
değil, belki ihsana tâbidir. Kâh verir, kâh vermez.
(Bu satır içinde bazı kelimelerin anlamları verilecek ve
dersin sonunda bu kelimelerden birkaçı ile ilgili anlamların meseleye dair
kısmi bağlarından söz edilecek.)
·
Rızık : Allah
tarafından herkese takdir edilen nîmet
·
İtiyat : Alışkanlık
·
İsraf : Gereksiz yere harcama, boşuna sarfetme,
lüzûmundan fazla harcama, savurganlık
·
Sû-i istimâlat : Kötüye kullanım
·
Tiryaki : Vaz geçemeyecek kadar düşkün
·
Zaruret : Mecburiyet zorunluluk
·
Mecaz : Gerçek olmadığı halde gerçekle arasında
benzerlik veya daha başka bir ilgi bulunan
·
Sun’i : İnsan eliyle meydana gelmiş, yapay
·
Tahhüd-ü Rabbani : Allah’ın yükümlülüğünü
üzerine alıp gereğini yerine getirdiği
·
İhsan : Bağış
·
Kâh:
Bazen, Bazı zaman
Evet,
…… İkinci kısım Rızık , Yaşamak ve yaşatmak için taahhüd-ü
Rabbânî altında bulunan……. ("Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur
ki, onun rızkını vermek Allah'a ait olmasın." Hûd Sûresi, 11:6. … ayetinde
belirtildiği gibi ) ………… zaruri bir biçimde
ve de inkar edilemeyecek şekilde
hakiki , yaratılış ile doğuştan beri tabiî olarak insan ve diğer
canlıların bedeninde hilkaten var olan ve vücuttaki ilgili yerlere yağ vs
olarak depolanan ve hasseten bir insanı hiç bir şey yemeden kırk gün kadar açlık vesilesi ile ölmekten muhafaza edebilen fıtri rızıktan
farklı bir mahiyettedir… hatta bu rızık bir kısım hayvanlarda üç, bazı hayvanlarda altı ay , kiminde bir yıl
gibi zamanlara kadar idare edebildiği ilgili çevrelerce açıklanmaktadır.
İkinci kısım rızık
olarak belirtilen bu rızkın taahhüd
altında olmamasının sebebi ; İtiyat,israf ve sû-i istimâlat ve tiryakilikle suni iken zaruret hükmüne geçmesi , hakiki bir ihtiyaç gibi görülmesi ve öyle de
algılanmasıdır. Bu mahiyette ortaya çıkan ihtiyaçlar insanın kendi kesbi ile
olduğundan tedarik edilmesi de genelde
insanın çalışmasına özelde ise ihsana
tabi olmuş, nasip kısmet olarak tanımlanmıştır… veya başka bir boyutu ile
mesnevide ifade edildiği gibi: Mecazî olan rızk ise, âyetin taahhüdü altında
değildir. Ancak sa'y ve kesbe bağlıdır….diye tarif edilmiş.
Bu gereksinimleri taahüd-ü Rabbani altından çıkartan bir
başka husus ise , zaruri olmayan şeylerin zaruri şeyler durumuna geçiren
sebeplerin mahiyetidir.
Örneğin:
……….bu zamanda mimsiz medeniyetin icabatından olarak hâcât-ı
zaruriye dörtten yirmiye çıkmış. Tiryakilikle, görenekle ve itiyadla, hâcat-ı
gayr-ı zaruriye, hâcât-ı zaruriye hükmüne geçmiş… ( Emirdağ L.) .şeklinde ifade edilen yerde görüldüğü gibi ,
arzi ve arazi bir dayatma eseri olarak ortaya çıkartılmış olmasıdır.
Aynı meselenin devamında :
Kırk sene evvel, bir başkumandan beni bir parça dünyaya
alıştırmak için bazı kumandanları, hattâ hocaları benim yanıma gönderdi. Onlar
dediler: "Biz şimdi mecburuz….“Zaruretler
haramı helâl eder”…. kaidesiyle, Avrupa'nın bazı usullerini medeniyetin
icaplarını taklide mecburuz" dediler.
Ben de dedim: "Çok aldanmışsınız. Zaruret su-i
ihtiyardan gelse, kat'iyen doğru değildir; haramı helâl etmez. Su-i ihtiyardan
gelmezse, yani zaruret haram yoluyla olmamışsa zararı yok. Meselâ; Bir adam
su-i ihtiyarıyla haram bir tarzda kendini sarhoş etse ve sarhoşlukla bir
cinayet yapsa, hüküm aleyhine câri olur, mâzur sayılmaz, ceza görür. Çünkü,
su-i ihtiyarıyla bu zaruret meydana gelmiştir. Fakat bir meczup çocuk cezbe
halinde birisini vursa, mâzurdur. Ceza görmez. Çünkü ihtiyarı dahilinde değildir."
İşte, ben o kumandana ve hocalara dedim: "Ekmek yemek,
yaşamak gibi zarurî ihtiyaçlar haricinde başka hangi zaruret var? Su-i
ihtiyardan, gayr-ı meşru meyillerden ve haram muamelelerden tevellüd eden
hareketler haramı helâl etmeye medar olamazlar. Sinema, tiyatro, dans gibi
şeylerde tiryaki olmuşsa, mutlak zaruret olmadığı ve su-i ihtiyardan geldiği
için, haramı helâl etmeye sebep olamaz.
Kanun-u beşerî de bu noktaları nazara almış ki, ihtiyar
haricinde zaruret-i kat'iye ile, su-i ihtiyardan neş'et eden hükümleri
ayırmıştır. Kanun-u İlâhîde ise, daha esaslı ve muhkem bir şekilde bu esaslar
tefrik edilmiş…………… Said Nursî ( R.A)
Dolayısıyla beşer iradesi ile teşekkül eden suni ihtiyaçlar
hakikati bağlamaz ve Rabbani taahhüdü hak etmez.
Yine bu manayı pekiştirmek için Lem’alar İktisad Risalesinden bir alıntı yapalım.
Zaruri ve ihtiyari rızıklar hakkında ve iktisad planındaki hakikati ve taahüd-ü
Rabbani’ yenin keyfiyetini beyan ederken orada demiş:
Eğer iktisat edip hâcât-ı zaruriyeye iktisar ve ihtisar ve
hasretse,
"Şüphesiz ki rızık veren, mutlak kudret ve kuvvet
sahibi olan ancak Allah'tır." Zâriyat Sûresi, 51:58……….sırrıyla,
"Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, onun
rızkını vermek Allah'a ait olmasın." Hûd Sûresi, 11:6………sarahatiyle,
ummadığı tarzda, yaşayacak kadar rızkını bulacak. Çünkü şu âyet taahhüt ediyor.
Evet, rızık ikidir:
Biri hakikî rızıktır ki, onunla yaşayacak. Bu âyetin hükmü
ile, o rızık taahhüd-ü Rabbânî altındadır. Beşerin sû-i ihtiyarı karışmazsa, o
zarurî rızkı herhalde bulabilir. Ne dinini, ne namusunu, ne izzetini feda
etmeye mecbur olmaz……… (Atıf: “Eğer siz
Allah'a HAKKI İLE TEVEKKÜL etseniz kuşlar gibi rızıklanırdınız. Onlar aç gider,
tok dönerler… Hz. Muhammed A.S.M )
İkincisi, rızk-ı mecazîdir ki, sû-i istimâlâtla hâcât-ı
gayr-ı zaruriye hâcât-ı zaruriye hükmüne geçip, görenek belâsıyla tiryaki olup,
terk edemiyor. İşte bu rızık taahhüd-ü Rabbânî altında olmadığı için, bu rızkı
tahsil etmek, hususan bu zamanda çok pahalıdır. Başta izzetini feda edip
zilleti kabul etmek, bazan alçak insanların ayaklarını öpmek kadar mânen bir
dilencilik vaziyetine düşmek, bazan hayat-ı ebediyesinin nuru olan mukaddesât-ı
diniyesini feda etmek suretiyle o bereketsiz, menhus malı alır.
Hem bu fakr u zaruret zamanında, aç ve muhtaç olanların
elemlerinden ehl-i vicdana rikkat-i cinsiye vasıtasıyla gelen teellüm, o gayr-ı
meşru bir surette kazandığı parayla aldığı lezzeti, vicdanı varsa
acılaştırıyor……demiş .. ve bu meyanda hakikaten bir zaruret ortaya çıkmış,
telefisiz bir durum gelişmiş ise yapılacak davranış hakkında bir kaideden şöyle
bir ruhsat söylemiş: ……………… Böyle acip
bir zamanda, şüpheli mallarda, zaruret derecesinde iktifa etmek lâzımdır. Çünkü…Zaruretler
zaruret miktarınca sınırlandırılır….. sırrıyla , haram maldan, mecburiyetle
zaruret derecesini alabilir, fazlasını alamaz. Evet, muztar adam, murdar etten
tok oluncaya kadar yiyemez. Belki ölmeyecek kadar yiyebilir.
Anlaşılıyor ki mecazi rızıkta oluşan ihtiyaçlar iktisada
riayet etmemekten neşet eden ; alışkanlık, tiryakilik gibi psikolojik
marazlardır.
Ve yukarıda buyurduğu gibi , “İşte bu rızık taahhüd-ü
Rabbânî altında olmadığı için, bu rızkı tahsil etmek, hususan bu zamanda çok
pahalıdır.”…………… Bu zamanda isrâfâta medar olacak para çok pahalıdır.
Mukabilinde bazan haysiyet, namus rüşvet alınıyor. Bazan mukaddesât-ı diniye
mukabil alınıyor, sonra menhus bir para veriliyor. Demek, mânevî yüz lira
zararla maddî yüz paralık bir mal alınır.
Evet, insanlarda gayr-i zaruri ihtiyaçlar mesabesine getirip
onlarla ilgilenmeyi gerekli kılan nedenler tesadüfen ortaya çıkmamaktadırlar.
Yukarıda ifade ettiği gibi , mimsiz medeniyetin yolcuları ve hazzı dünya
talipleri ve islâmın ahlaki ve iktisadi temellerine düşman olanlar tüketim oluşturmak ve ideolojik ve ekonomik
varlıklarını devam ettirebilmek için bir çok emtia üzerinde tahşidat yaparak,
hikayeler oluşturarak, modalar meydana getirmişler………………. Cin ve insin, hattâ
şeytanların netice-i efkârları ve muhassala-i mesaileri olan medeniyet (
Sözler)………. fantaziyeleri ile ……………….Hem serbest hevânın tahakkümüyle, havâic-i
gayr-ı zaruriye havâic-i zaruriye hükmüne geçmişlerdir.
Bedavette bir adam dört şeye muhtaç iken, medeniyet yüz şeye
muhtaç ve fakir etmiştir. Sa'y, masrafa kâfi gelmediğinden, hileye, harama sevk
etmekle, ahlâkın esasını şu noktadan ifsad etmiştir. Cemaate, nev'e verdiği
servet, haşmete bedel, ferdi, şahsı fakir ahlâksız etmiştir…..Sünuhat
Muhtelif yollarla teşekkül ettirilen ve çok saiklerle
etkinliği temin ve tesis edilen ve
insanı, husussen Müslümanın mağduriyetine sebep olup mahcup eden …………… Bu ikinci
rızıkta, bahtiyar odur ki; medar-ı saadet ve lezzet olan iktisad ve kanaatla
sa'y-i helâli, bir nevi ibadet ve rızk için bir fiilî dua bilerek müteşekkirane
ve minnettarane o ihsanı kabul edip hayatını saadetkârane geçirir.
Ve bedbaht odur ki; medar-ı şekavet ve hasaret ve elem olan
israf ve hırs ile sa'y-i helâli bırakarak, her kapıya başvurup, tenbelkârane ve
zalimane ve müştekiyane hayatını geçirir, belki öldürür…….Şualar
Bu duruma Kastamonu lahikasının bir penceresinden rasat edersek meselenin tahşidat ve etki bağlamında bir
başka açısını görmekteyiz . Şöyle ki,
…………. İkinci mesele: Otuz birinci âyetin işaretinin
beyanında “"Onlar dünya hayatını seve seve âhirete tercih ederler..."
İbrahim Sûresi, 14:3.”………. bahsinde denilmiş ki: Bu asrın bir hassası şudur ki,
hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı bakiyeye bilerek tercih ettiriyor. Yani, kırılacak
bir cam parçasını baki elmaslara bildiği halde tercih etmek bir düstur hükmüne
geçmiş.
Ben bundan çok hayret ediyordum. Bugünlerde ihtar edildi ki,
nasıl bir uzv-u insanî hastalansa, yaralansa, sair âzâ vazifelerini kısmen
bırakıp onun imdadına koşar. Öyle de, hırs-ı hayat ve hıfzı ve zevk-i hayat ve
aşkı taşıyan ve fıtrat-ı insaniyede derc edilen bir cihaz-ı insaniye, çok
esbapla yaralanmış, sair letâifi kendiyle meşgul edip sukut ettirmeye başlamış;
vazife-i hakikiyelerini onlara unutturmaya çalışıyor.
Hem nasıl ki bir cazibedar sefihane ve sarhoşane şâşaalı bir
eğlence bulunsa, çocuklar ve serseriler gibi, büyük makamlarda bulunan insanlar
ve mesture hanımlar dahi o cazibeye kapılıp hakikî vazifelerini tatil ederek
iştirak ediyorlar. Öyle de, bu asırda hayat-ı insaniye, hususan hayat-ı
içtimaiyesi öyle dehşetli, fakat cazibeli ve elîm, fakat meraklı bir vaziyet
almış ki, insanın ulvî latifelerini ve kalb ve aklını nefs-i emmaresinin
arkasına düşürüp pervane gibi o fitne ateşlerine düşürttürüyor.
Evet, hayat-ı dünyeviyenin muhafazası için, zaruret
derecesinde olmak şartıyla, bazı umur-u uhreviyeye muvakkaten tercih edilmesine
ruhsat-ı şer'iye var. Fakat, yalnız bir ihtiyaca binaen helâkete sebebiyet
vermeyen bir zarara göre tercih edilmez, ruhsat yoktur. Halbuki bu asır, o
damar-ı insanîyi o derece şırınga etmiş ki, küçük bir ihtiyaç ve âdi bir
zarar-ı dünyevî yüzünden elmas gibi umur-u diniyeyi terk eder.
Evet, insaniyetin yaşamak damarı ve hıfz-ı hayat cihazı, bu
asırda israfatla ve iktisatsızlık ve kanaatsizlik ve hırs yüzünden bereketin
kalkmasıyla ve fakr u zaruret, maişet ziyadeleşmesiyle o derece o damar
yaralanmış ve şerait-i hayatın ağırlaşmasıyla o derece zedelenmiş ve MÜTEMADİYEN
EHL-İ DALÂLET NAZAR-I DİKKATİ ŞU HAYATA CELB EDE EDE O DERECE NAZAR-I DİKKATİ
KENDİNE CELB ETMİŞ Kİ, ednâ bir hâcât-ı hayatiyeyi büyük bir mesele-i diniyeye
tercih ettiriyor.
Bu acip asrın bu acip hastalığına ve dehşetli marazına karşı
Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın tiryak misâl ilâçlarının nâşiri olan Risale-i Nur
dayanabilir; ve onun metîn, sarsılmaz, sebatkâr, hâlis, sadık, fedakâr
şakirtleri mukavemet edebilir. Öyleyse, herşeyden evvel onun dairesine girmeli,
sadakatle, tam metanet ve ciddî ihlâs ve tam itimadla ona yapışmak lâzım ki, o
acip hastalığın tesirinden kurtulsun.
Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve dua ediyoruz.
Evet, söz konusu paragrafı şimdi buraya tekrar alalım ve
şimdi bir daha bakalım:
*Bu ikinci rızıkta, bahtiyar odur ki; medar-ı saadet ve
lezzet olan iktisad ve kanaatla sa'y-i helâli, bir nevi ibadet ve rızk için bir
fiilî dua bilerek müteşekkirane ve minnettarane o ihsanı kabul edip hayatını
saadetkârane geçirir. Ve bedbaht odur ki; medar-ı şekavet ve hasaret ve elem
olan israf ve hırs ile sa'y-i helâli bırakarak, her kapıya başvurup,
tenbelkârane ve zalimane ve müştekiyane hayatını geçirir, belki öldürür*…………..Şualar
Evet tahakkuk etti ki,
görenek ve geleneklere tabi olarak ,hem fesat şebekelerinin tüketim planlı stratejilerine mağlup olacak
şekilde onların sundukları cazibeli şeylere ilgi göstererek nefsimizin
mahiyetinde bulunan hazıra olana yönelme,peşincilik , zevk gibi çekim
alanındaki önerilere kulak vererek mukavaetsiz hislerin ortaya çıkmasına neden
olacak davranışlardan kaçınmalı, ehli dünyanın tekliflerine karşı onlarla
aramıza iktisadi perdeler çekmeli , kör duvarlar örmeliyiz. Ki bu tuzaklara
düşerek direncimizi ve hakiki yaşama
sevincimizi ve şevkimizi yitirip manevi
hayatımızı perişan ederek bedbaht olmayalım.
Şimdi ,
Söz konusu paragraf içinde geçen ve giriş bölümünde anlamı
verilmiş kelimelerden anlatımla ilgili
olanlara etki alanlarına yönelik izahlar ile tekrar nazar edelim.
İtiyat : Alışkanlık. Alışkanlıklar meydana geldikleri
sebeplerin etki alanına göre derinliği olan davranışlarla kazanılmış bağımlılık
duygularıdır. Bu duygulara hitap etmek hususunda ehl-i dünya ve yol gösterici
düşüncelerin ustabaşısı olan şeytanlar çok mahirdir. İnsanın keşfedilen
duygusal sinir uçlarına göre maddi ve manevi ürünler geliştirip sunmaktadırlar.
Bu sunum içinde olan şeylerin bir kısmı insan nefsinde bulunan zayıf
münasebetleri güçlendirir. Bir kısmı yeni ilgi alanları oluşturacak mahiyettedir.
Ve onlara tema s edildiğinde ortaya çıkan hazlar ihtiyarı elden alan
sürükleyici mahiyettedir. Bu meyanda maddi olanlara ekonomik iktisad ile
tenezzül etmeyerek,manevi olanlara ise iktisad-ı ahlakiye prensipleri ile
ilgilenmeyerek bir müdafaa hattı kurabiliriz.
İsraf : Gereksiz yere
harcama, boşuna sarfetme, lüzûmundan fazla harcama, savurganlık. Bu zamanda bu
harcamalar genelde kredi kartı denilen herkesin bir şekilde bulaştığı harcama
yöntemi ile tahrik edilmektedir. Bu noktadan ortaya çıkan borçlanmalar ,faiz
ödemesi gibi tokat yemeye istihkak
kebeden hareketler, ………. israf ve hırs ile sa'y-i helâli bırakarak, her kapıya
başvurup, tenbelkârane ve zalimane ve müştekiyane ……..şekilde ortaya çıkan bir
hayat tarzının ezintisi altında kalmak ciddi anlamla bir tedenni ve merhametsiz
bir sukuttur… Bu feci durumdan öncelikli olarak israfa davet eden unsurları
kendimizden uzaklaştırmak. Yine gerçek ihtiyaçlara yönelip iktisadi programlara
göre harcamaları düzenlemek, kullanım araçlarını dikkatli ve hakkını vererek kullanmak
ve şükür ile infak ile bereketlenmesini niyaz ederek bir hoşnutluk dairesine
girebiliriz.
Sû-i istimâlat : Yani sahip olduğumuz veya edindiğimiz
şeylerden azami faydalanmak, işe yarayışı sonlanmadan ondan vazgeçmemek, bütçe
ve sağlığımıza zararlı şeyleri tercih etmemek, hem öz varlığımıza hem de malik
olduklarımıza emanet şuuru ile korumacı davranarak kötü kullanımdan
kaçınmak şeklinde özetleyebiliriz.
Tiryakilik: Alışkanlık edinilen şeylerden vazgeçilemeyecek
kadar ortaya çıkan düşkünlük hali olan bu durum hatada ısrar etmekle ortaya
çıkabilen bir sonuçtur. Zorda olsa bu durumdan da Allah’ın izniyle çıkılabilir.
Bunun için düşünce yapısını zenginleştirmek,Zihni meşguliyetlere saha
değiştirtmek, yeni ilgi alanları ile zayıf tarafı güçlendirerek mağlup tarafın
tesirini kırmak gereklidir.
Zaruret : mecburi
olan bu zorunluluk algısı için:
yönelinen şeyin fayda zarar yönüne bakarak ,getiri ve götürüsünü ölçümleyerek ,
edinim gerçekliğini hesaplayarak gerçekçi
konumunu tespit edebiliriz.
Mecaz : Gerçek olmadığı halde gerçekle arasında benzerlik
veya daha başka bir ilgi bulunan bu durumu hakikat ile iltibas ettirmemek için
yine teveccüh edilen ve önerilen şeye hakikaten bir ihtiyaç olup
olmadığını,isteğin neden ne nasıl oluştuğuna yönelik duygu ve düşünce göztemi
ile denge noktasını fark edebilir bu yolla aldanmanın önünü kesebiliriz.
Sun’i : İnsan eliyle meydana gelmiş, yapaylık olan bu durum
hem aklen hem fıtraten anlaşılabilir bir durumdur. Ve eşya beyninde tercihin
kaliteden yana olması , gıda anlamında fıtri olanın tedarik edilmesinin yanı
sıra , kültürel olarak da memleketin ve islâm milliyetinin mamulatını istimal
etmek esastır.
Ve son iki kelimemizin biri ihsan diğeri ise verme iradesi
kendi elinde olan bir kudretin hiçbir şeye zorlanamayacağı hakikatlerini ifade
eder.
Ancak insan aczi,fakrı ,güzel şeylere olan meyli, maddi
manevi lezzetlere iştihası,kalbinin gizli hatıratı,teselli ve iltifat
beklentisi, kendi adına bir hususiyet arayışı,bir iltimas ve ilgi intizarı
fıtrattandır……Üstadın tabiri ile .insan insaniyete layık bir şerefle ile yaşamak
ister.
Bu halin denge noktası Rahmet dairesinde kalmak bunun için
hukullahı gözetmek hakkın hatırını yüksek tutmaktır.
Hırstan uzak durmak ,helal dairede kalmak , hakiki tevekkül
ehli olmak , kanaat ve şükür hattında kalmak , rızayı İlahiyi gözetmek gibi
hassas ölçüler , eşyanın hakikatini anlamak ,dünyanın mahiyetini kavramak gibi
bilinçli duruşlar , takva ve sünnet-i seniyeye ehemmiyet verdiğini gösteren bir
yaşam tarzı bir çok ihsan kapısının memnunane açılmasını temin edebilir.
Çünkü bu tutum ve davranışlarda taahhüdü rabbani altındadır.
İçtinap eden rahmete mazhar olur. Şükredenin elindeki
ziyadeleşir.Zikredenin kalbi mutmain olur. Tenezzül etmeyen zillete düşmez aziz
olur.Dünyada misafir olduğunu telakki eden ve ona göre davranan şeref sahibi
olur. Sünnet-i seniyeye ittiba eden rıza-i ilahiyeye ait nurlar bulur.Allah’a
abd ve asker olana her şey musahhar olur ve hakeza………..
Yoksa insan beyhude yorulur hem bir şeyde elde edemez..Bulsa
da başına belâ bulur.
Evet,
Dünya lezzetleri……………. kısmete bağlıdır. Talebinde kalâka
düşer. Ve sür'at-i zevali itibarıyla, aklı başında olan, onları kalbine alıp
kıymet vermez.
Dünyanın âkıbeti ne olursa olsun, lezâizi terk etmek
evlâdır. Çünkü, âkıbetin ya saadettir; saadet ise şu fâni lezâizin terkiyle
olur.. Mesnevi N.
..
Bil, ey hodgâm! Bu dünyada saadet, terk-i dünyada.
Hüdâbin isen, O kâfidir, bıraksan da bütün eşya lehinde.
Ger hodbin isen helâkettir, ne yaparsan bütün eşya
aleyhinde.
Demek terki gerektir her iki halde bu dünyada.
Terki demek: Hüdâ mülkü, Onun izni, Onun namıyla bakmakta.
Ticaret istiyorsan ger, şu fâni ömrünü bâkiye tebdilde.
Eğer nefsine talipsen, çürüktür, hem temelsiz de.
Eğer âfâkı istersen, fenâ damgası üstünde.
Demek değmez ki alınsa, çürük maldır hep bu çarşıda.
Öyle ise geç, iyi mallar dizilmiş arkasında.
Vesselâm