7.1.26

Mütalaa Ders notları 34: İkinci kısım rızık

 

Konumuza İlgili paragrafın üstünde bulunan satırı alarak başlıyoruz..

 

İkinci kısım rızık: İtiyat,israf  ve sû-i istimâlat ile tiryaki olup zaruret hükmüne geçen mecazî ve sun'î rızıktır. Bu kısım ise taahhüd-ü Rabbânî altında değil, belki ihsana tâbidir. Kâh verir, kâh vermez.

 

(Bu satır içinde bazı kelimelerin anlamları verilecek ve dersin sonunda bu kelimelerden birkaçı ile ilgili anlamların meseleye dair kısmi bağlarından söz edilecek.)

 

·         Rızık :  Allah tarafından herkese takdir edilen nîmet

·         İtiyat : Alışkanlık

·         İsraf :  Gereksiz yere harcama, boşuna sarfetme, lüzûmundan fazla harcama, savurganlık

·         Sû-i istimâlat : Kötüye kullanım

·         Tiryaki : Vaz geçemeyecek kadar düşkün

·         Zaruret : Mecburiyet zorunluluk

·         Mecaz : Gerçek olmadığı halde gerçekle arasında benzerlik veya daha başka bir ilgi bulunan

·         Sun’i : İnsan eliyle meydana gelmiş, yapay

·         Tahhüd-ü Rabbani : Allah’ın yükümlülüğünü üzerine alıp gereğini yerine getirdiği

·         İhsan : Bağış

·         Kâh:  Bazen, Bazı zaman

 

Evet,

 

…… İkinci kısım Rızık , Yaşamak ve yaşatmak için taahhüd-ü Rabbânî altında bulunan……. ("Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, onun rızkını vermek Allah'a ait olmasın." Hûd Sûresi, 11:6. … ayetinde belirtildiği gibi ) ………… zaruri bir biçimde   ve de inkar edilemeyecek şekilde hakiki ,  yaratılış  ile  doğuştan beri tabiî olarak insan ve diğer canlıların bedeninde hilkaten var olan ve vücuttaki ilgili yerlere yağ vs olarak depolanan  ve hasseten  bir insanı hiç bir şey yemeden kırk  gün kadar açlık vesilesi ile  ölmekten muhafaza edebilen fıtri rızıktan farklı bir mahiyettedir… hatta bu rızık bir kısım hayvanlarda üç,  bazı hayvanlarda altı ay , kiminde bir yıl gibi zamanlara kadar idare edebildiği ilgili çevrelerce  açıklanmaktadır.

 

İkinci kısım  rızık olarak belirtilen bu rızkın taahhüd  altında olmamasının sebebi ;  İtiyat,israf  ve sû-i istimâlat ve tiryakilikle suni iken  zaruret hükmüne geçmesi , hakiki  bir ihtiyaç gibi görülmesi ve öyle de algılanmasıdır. Bu mahiyette ortaya çıkan ihtiyaçlar insanın kendi kesbi ile olduğundan  tedarik edilmesi de genelde insanın çalışmasına  özelde ise ihsana tabi olmuş, nasip kısmet olarak tanımlanmıştır… veya başka bir boyutu ile mesnevide ifade edildiği gibi: Mecazî olan rızk ise, âyetin taahhüdü altında değildir. Ancak sa'y ve kesbe bağlıdır….diye tarif edilmiş.

 

Bu gereksinimleri taahüd-ü Rabbani altından çıkartan bir başka husus ise , zaruri olmayan şeylerin zaruri şeyler durumuna geçiren sebeplerin mahiyetidir.

 

Örneğin:

 

……….bu zamanda mimsiz medeniyetin icabatından olarak hâcât-ı zaruriye dörtten yirmiye çıkmış. Tiryakilikle, görenekle ve itiyadla, hâcat-ı gayr-ı zaruriye, hâcât-ı zaruriye hükmüne geçmiş… ( Emirdağ L.)  .şeklinde ifade edilen yerde görüldüğü gibi , arzi ve arazi bir dayatma eseri olarak ortaya çıkartılmış olmasıdır.

 

Aynı meselenin devamında :

 

Kırk sene evvel, bir başkumandan beni bir parça dünyaya alıştırmak için bazı kumandanları, hattâ hocaları benim yanıma gönderdi. Onlar dediler:  "Biz şimdi mecburuz….“Zaruretler haramı helâl eder”…. kaidesiyle, Avrupa'nın bazı usullerini medeniyetin icaplarını taklide mecburuz" dediler.

 

Ben de dedim: "Çok aldanmışsınız. Zaruret su-i ihtiyardan gelse, kat'iyen doğru değildir; haramı helâl etmez. Su-i ihtiyardan gelmezse, yani zaruret haram yoluyla olmamışsa zararı yok. Meselâ; Bir adam su-i ihtiyarıyla haram bir tarzda kendini sarhoş etse ve sarhoşlukla bir cinayet yapsa, hüküm aleyhine câri olur, mâzur sayılmaz, ceza görür. Çünkü, su-i ihtiyarıyla bu zaruret meydana gelmiştir. Fakat bir meczup çocuk cezbe halinde birisini vursa, mâzurdur. Ceza görmez. Çünkü ihtiyarı dahilinde değildir."

 

İşte, ben o kumandana ve hocalara dedim: "Ekmek yemek, yaşamak gibi zarurî ihtiyaçlar haricinde başka hangi zaruret var? Su-i ihtiyardan, gayr-ı meşru meyillerden ve haram muamelelerden tevellüd eden hareketler haramı helâl etmeye medar olamazlar. Sinema, tiyatro, dans gibi şeylerde tiryaki olmuşsa, mutlak zaruret olmadığı ve su-i ihtiyardan geldiği için, haramı helâl etmeye sebep olamaz.

 

Kanun-u beşerî de bu noktaları nazara almış ki, ihtiyar haricinde zaruret-i kat'iye ile, su-i ihtiyardan neş'et eden hükümleri ayırmıştır. Kanun-u İlâhîde ise, daha esaslı ve muhkem bir şekilde bu esaslar tefrik edilmiş…………… Said Nursî ( R.A)

 

Dolayısıyla beşer iradesi ile teşekkül eden suni ihtiyaçlar hakikati bağlamaz ve Rabbani taahhüdü hak etmez.

 

Yine bu manayı pekiştirmek için  Lem’alar İktisad Risalesinden  bir alıntı yapalım. 

 

Zaruri ve ihtiyari rızıklar hakkında  ve iktisad planındaki hakikati ve taahüd-ü Rabbani’ yenin keyfiyetini beyan ederken orada demiş:

 

Eğer iktisat edip hâcât-ı zaruriyeye iktisar ve ihtisar ve hasretse,

 

"Şüphesiz ki rızık veren, mutlak kudret ve kuvvet sahibi olan ancak Allah'tır." Zâriyat Sûresi, 51:58……….sırrıyla,

 

"Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, onun rızkını vermek Allah'a ait olmasın." Hûd Sûresi, 11:6………sarahatiyle, ummadığı tarzda, yaşayacak kadar rızkını bulacak. Çünkü şu âyet taahhüt ediyor.

 

Evet, rızık ikidir:

 

Biri hakikî rızıktır ki, onunla yaşayacak. Bu âyetin hükmü ile, o rızık taahhüd-ü Rabbânî altındadır. Beşerin sû-i ihtiyarı karışmazsa, o zarurî rızkı herhalde bulabilir. Ne dinini, ne namusunu, ne izzetini feda etmeye mecbur olmaz……… (Atıf:  “Eğer siz Allah'a HAKKI İLE TEVEKKÜL etseniz kuşlar gibi rızıklanırdınız. Onlar aç gider, tok dönerler… Hz. Muhammed A.S.M )

 

İkincisi, rızk-ı mecazîdir ki, sû-i istimâlâtla hâcât-ı gayr-ı zaruriye hâcât-ı zaruriye hükmüne geçip, görenek belâsıyla tiryaki olup, terk edemiyor. İşte bu rızık taahhüd-ü Rabbânî altında olmadığı için, bu rızkı tahsil etmek, hususan bu zamanda çok pahalıdır. Başta izzetini feda edip zilleti kabul etmek, bazan alçak insanların ayaklarını öpmek kadar mânen bir dilencilik vaziyetine düşmek, bazan hayat-ı ebediyesinin nuru olan mukaddesât-ı diniyesini feda etmek suretiyle o bereketsiz, menhus malı alır.

 

Hem bu fakr u zaruret zamanında, aç ve muhtaç olanların elemlerinden ehl-i vicdana rikkat-i cinsiye vasıtasıyla gelen teellüm, o gayr-ı meşru bir surette kazandığı parayla aldığı lezzeti, vicdanı varsa acılaştırıyor……demiş .. ve bu meyanda hakikaten bir zaruret ortaya çıkmış, telefisiz bir durum gelişmiş ise yapılacak davranış hakkında bir kaideden şöyle bir ruhsat söylemiş:  ……………… Böyle acip bir zamanda, şüpheli mallarda, zaruret derecesinde iktifa etmek lâzımdır. Çünkü…Zaruretler zaruret miktarınca sınırlandırılır….. sırrıyla , haram maldan, mecburiyetle zaruret derecesini alabilir, fazlasını alamaz. Evet, muztar adam, murdar etten tok oluncaya kadar yiyemez. Belki ölmeyecek kadar yiyebilir.

 

Anlaşılıyor ki mecazi rızıkta oluşan ihtiyaçlar iktisada riayet etmemekten neşet eden ; alışkanlık, tiryakilik gibi psikolojik marazlardır.

 

Ve yukarıda buyurduğu gibi , “İşte bu rızık taahhüd-ü Rabbânî altında olmadığı için, bu rızkı tahsil etmek, hususan bu zamanda çok pahalıdır.”…………… Bu zamanda isrâfâta medar olacak para çok pahalıdır. Mukabilinde bazan haysiyet, namus rüşvet alınıyor. Bazan mukaddesât-ı diniye mukabil alınıyor, sonra menhus bir para veriliyor. Demek, mânevî yüz lira zararla maddî yüz paralık bir mal alınır.

 

Evet, insanlarda gayr-i zaruri ihtiyaçlar mesabesine getirip onlarla ilgilenmeyi gerekli kılan nedenler tesadüfen ortaya çıkmamaktadırlar. Yukarıda ifade ettiği gibi , mimsiz medeniyetin yolcuları ve hazzı dünya talipleri ve islâmın ahlaki ve iktisadi temellerine düşman olanlar  tüketim oluşturmak ve ideolojik ve ekonomik varlıklarını devam ettirebilmek için bir çok emtia üzerinde tahşidat yaparak, hikayeler oluşturarak, modalar meydana getirmişler………………. Cin ve insin, hattâ şeytanların netice-i efkârları ve muhassala-i mesaileri olan medeniyet ( Sözler)………. fantaziyeleri ile ……………….Hem serbest hevânın tahakkümüyle, havâic-i gayr-ı zaruriye havâic-i zaruriye hükmüne geçmişlerdir.

 

Bedavette bir adam dört şeye muhtaç iken, medeniyet yüz şeye muhtaç ve fakir etmiştir. Sa'y, masrafa kâfi gelmediğinden, hileye, harama sevk etmekle, ahlâkın esasını şu noktadan ifsad etmiştir. Cemaate, nev'e verdiği servet, haşmete bedel, ferdi, şahsı fakir ahlâksız etmiştir…..Sünuhat

 

Muhtelif yollarla teşekkül ettirilen ve çok saiklerle etkinliği temin ve tesis edilen  ve insanı, husussen Müslümanın mağduriyetine sebep olup mahcup eden …………… Bu ikinci rızıkta, bahtiyar odur ki; medar-ı saadet ve lezzet olan iktisad ve kanaatla sa'y-i helâli, bir nevi ibadet ve rızk için bir fiilî dua bilerek müteşekkirane ve minnettarane o ihsanı kabul edip hayatını saadetkârane geçirir.

Ve bedbaht odur ki; medar-ı şekavet ve hasaret ve elem olan israf ve hırs ile sa'y-i helâli bırakarak, her kapıya başvurup, tenbelkârane ve zalimane ve müştekiyane hayatını geçirir, belki öldürür…….Şualar

 

Bu duruma Kastamonu lahikasının  bir penceresinden rasat edersek  meselenin tahşidat ve etki bağlamında bir başka açısını görmekteyiz . Şöyle ki,

 

…………. İkinci mesele: Otuz birinci âyetin işaretinin beyanında “"Onlar dünya hayatını seve seve âhirete tercih ederler..." İbrahim Sûresi, 14:3.”………. bahsinde denilmiş ki: Bu asrın bir hassası şudur ki, hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı bakiyeye bilerek tercih ettiriyor. Yani, kırılacak bir cam parçasını baki elmaslara bildiği halde tercih etmek bir düstur hükmüne geçmiş.

 

Ben bundan çok hayret ediyordum. Bugünlerde ihtar edildi ki, nasıl bir uzv-u insanî hastalansa, yaralansa, sair âzâ vazifelerini kısmen bırakıp onun imdadına koşar. Öyle de, hırs-ı hayat ve hıfzı ve zevk-i hayat ve aşkı taşıyan ve fıtrat-ı insaniyede derc edilen bir cihaz-ı insaniye, çok esbapla yaralanmış, sair letâifi kendiyle meşgul edip sukut ettirmeye başlamış; vazife-i hakikiyelerini onlara unutturmaya çalışıyor.

 

Hem nasıl ki bir cazibedar sefihane ve sarhoşane şâşaalı bir eğlence bulunsa, çocuklar ve serseriler gibi, büyük makamlarda bulunan insanlar ve mesture hanımlar dahi o cazibeye kapılıp hakikî vazifelerini tatil ederek iştirak ediyorlar. Öyle de, bu asırda hayat-ı insaniye, hususan hayat-ı içtimaiyesi öyle dehşetli, fakat cazibeli ve elîm, fakat meraklı bir vaziyet almış ki, insanın ulvî latifelerini ve kalb ve aklını nefs-i emmaresinin arkasına düşürüp pervane gibi o fitne ateşlerine düşürttürüyor.

 

Evet, hayat-ı dünyeviyenin muhafazası için, zaruret derecesinde olmak şartıyla, bazı umur-u uhreviyeye muvakkaten tercih edilmesine ruhsat-ı şer'iye var. Fakat, yalnız bir ihtiyaca binaen helâkete sebebiyet vermeyen bir zarara göre tercih edilmez, ruhsat yoktur. Halbuki bu asır, o damar-ı insanîyi o derece şırınga etmiş ki, küçük bir ihtiyaç ve âdi bir zarar-ı dünyevî yüzünden elmas gibi umur-u diniyeyi terk eder.

 

Evet, insaniyetin yaşamak damarı ve hıfz-ı hayat cihazı, bu asırda israfatla ve iktisatsızlık ve kanaatsizlik ve hırs yüzünden bereketin kalkmasıyla ve fakr u zaruret, maişet ziyadeleşmesiyle o derece o damar yaralanmış ve şerait-i hayatın ağırlaşmasıyla o derece zedelenmiş ve MÜTEMADİYEN EHL-İ DALÂLET NAZAR-I DİKKATİ ŞU HAYATA CELB EDE EDE O DERECE NAZAR-I DİKKATİ KENDİNE CELB ETMİŞ Kİ, ednâ bir hâcât-ı hayatiyeyi büyük bir mesele-i diniyeye tercih ettiriyor.

 

Bu acip asrın bu acip hastalığına ve dehşetli marazına karşı Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın tiryak misâl ilâçlarının nâşiri olan Risale-i Nur dayanabilir; ve onun metîn, sarsılmaz, sebatkâr, hâlis, sadık, fedakâr şakirtleri mukavemet edebilir. Öyleyse, herşeyden evvel onun dairesine girmeli, sadakatle, tam metanet ve ciddî ihlâs ve tam itimadla ona yapışmak lâzım ki, o acip hastalığın tesirinden kurtulsun.

 

Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve dua ediyoruz.

 

Evet, söz konusu paragrafı şimdi buraya tekrar alalım ve şimdi bir daha bakalım:

 

*Bu ikinci rızıkta, bahtiyar odur ki; medar-ı saadet ve lezzet olan iktisad ve kanaatla sa'y-i helâli, bir nevi ibadet ve rızk için bir fiilî dua bilerek müteşekkirane ve minnettarane o ihsanı kabul edip hayatını saadetkârane geçirir. Ve bedbaht odur ki; medar-ı şekavet ve hasaret ve elem olan israf ve hırs ile sa'y-i helâli bırakarak, her kapıya başvurup, tenbelkârane ve zalimane ve müştekiyane hayatını geçirir, belki öldürür*…………..Şualar

 

Evet tahakkuk etti ki,  görenek ve geleneklere tabi olarak ,hem fesat şebekelerinin  tüketim planlı stratejilerine mağlup olacak şekilde onların sundukları cazibeli şeylere ilgi göstererek nefsimizin mahiyetinde bulunan hazıra olana yönelme,peşincilik , zevk gibi çekim alanındaki önerilere kulak vererek mukavaetsiz hislerin ortaya çıkmasına neden olacak davranışlardan kaçınmalı, ehli dünyanın tekliflerine karşı onlarla aramıza iktisadi perdeler çekmeli , kör duvarlar örmeliyiz. Ki bu tuzaklara düşerek  direncimizi ve hakiki yaşama sevincimizi ve şevkimizi yitirip manevi  hayatımızı perişan ederek bedbaht olmayalım.

 

Şimdi ,

 

Söz konusu paragraf içinde geçen ve giriş bölümünde anlamı verilmiş kelimelerden anlatımla  ilgili olanlara etki alanlarına yönelik izahlar ile tekrar nazar edelim.

 

İtiyat : Alışkanlık. Alışkanlıklar meydana geldikleri sebeplerin etki alanına göre derinliği olan davranışlarla kazanılmış bağımlılık duygularıdır. Bu duygulara hitap etmek hususunda ehl-i dünya ve yol gösterici düşüncelerin ustabaşısı olan şeytanlar çok mahirdir. İnsanın keşfedilen duygusal sinir uçlarına göre maddi ve manevi ürünler geliştirip sunmaktadırlar. Bu sunum içinde olan şeylerin bir kısmı insan nefsinde bulunan zayıf münasebetleri güçlendirir. Bir kısmı yeni ilgi alanları oluşturacak mahiyettedir. Ve onlara tema s edildiğinde ortaya çıkan hazlar ihtiyarı elden alan sürükleyici mahiyettedir. Bu meyanda maddi olanlara ekonomik iktisad ile tenezzül etmeyerek,manevi olanlara ise iktisad-ı ahlakiye prensipleri ile ilgilenmeyerek bir müdafaa hattı kurabiliriz.

 

İsraf :  Gereksiz yere harcama, boşuna sarfetme, lüzûmundan fazla harcama, savurganlık. Bu zamanda bu harcamalar genelde kredi kartı denilen herkesin bir şekilde bulaştığı harcama yöntemi ile tahrik edilmektedir. Bu noktadan ortaya çıkan borçlanmalar ,faiz ödemesi gibi tokat yemeye  istihkak kebeden hareketler, ………. israf ve hırs ile sa'y-i helâli bırakarak, her kapıya başvurup, tenbelkârane ve zalimane ve müştekiyane ……..şekilde ortaya çıkan bir hayat tarzının ezintisi altında kalmak ciddi anlamla bir tedenni ve merhametsiz bir sukuttur… Bu feci durumdan öncelikli olarak israfa davet eden unsurları kendimizden uzaklaştırmak. Yine gerçek ihtiyaçlara yönelip iktisadi programlara göre harcamaları düzenlemek, kullanım araçlarını dikkatli ve hakkını vererek kullanmak ve şükür ile infak ile bereketlenmesini niyaz ederek bir hoşnutluk dairesine girebiliriz.

 

Sû-i istimâlat : Yani sahip olduğumuz veya edindiğimiz şeylerden azami faydalanmak, işe yarayışı sonlanmadan ondan vazgeçmemek, bütçe ve sağlığımıza zararlı şeyleri tercih etmemek, hem öz varlığımıza hem de malik olduklarımıza emanet şuuru ile korumacı davranarak kötü kullanımdan kaçınmak  şeklinde özetleyebiliriz.

 

Tiryakilik: Alışkanlık edinilen şeylerden vazgeçilemeyecek kadar ortaya çıkan düşkünlük hali olan bu durum hatada ısrar etmekle ortaya çıkabilen bir sonuçtur. Zorda olsa bu durumdan da Allah’ın izniyle çıkılabilir. Bunun için düşünce yapısını zenginleştirmek,Zihni meşguliyetlere saha değiştirtmek, yeni ilgi alanları ile zayıf tarafı güçlendirerek mağlup tarafın tesirini kırmak gereklidir.

 

Zaruret :  mecburi olan bu zorunluluk  algısı için: yönelinen şeyin fayda zarar yönüne bakarak ,getiri ve götürüsünü ölçümleyerek , edinim gerçekliğini hesaplayarak gerçekçi  konumunu tespit edebiliriz.

 

Mecaz : Gerçek olmadığı halde gerçekle arasında benzerlik veya daha başka bir ilgi bulunan bu durumu hakikat ile iltibas ettirmemek için yine teveccüh edilen ve önerilen şeye hakikaten bir ihtiyaç olup olmadığını,isteğin neden ne nasıl oluştuğuna yönelik duygu ve düşünce göztemi ile denge noktasını fark edebilir bu yolla aldanmanın önünü kesebiliriz.

 

Sun’i : İnsan eliyle meydana gelmiş, yapaylık olan bu durum hem aklen hem fıtraten anlaşılabilir bir durumdur. Ve eşya beyninde tercihin kaliteden yana olması , gıda anlamında fıtri olanın tedarik edilmesinin yanı sıra , kültürel olarak da memleketin ve islâm milliyetinin mamulatını istimal etmek esastır.

 

Ve son iki kelimemizin biri ihsan diğeri ise verme iradesi kendi elinde olan bir kudretin hiçbir şeye zorlanamayacağı hakikatlerini ifade eder.

 

Ancak insan aczi,fakrı ,güzel şeylere olan meyli, maddi manevi lezzetlere iştihası,kalbinin gizli hatıratı,teselli ve iltifat beklentisi, kendi adına bir hususiyet arayışı,bir iltimas ve ilgi intizarı fıtrattandır……Üstadın tabiri ile .insan insaniyete layık bir şerefle ile yaşamak ister.

 

Bu halin denge noktası Rahmet dairesinde kalmak bunun için hukullahı gözetmek hakkın hatırını yüksek tutmaktır.

Hırstan uzak durmak ,helal dairede kalmak , hakiki tevekkül ehli olmak , kanaat ve şükür hattında kalmak , rızayı İlahiyi gözetmek gibi hassas ölçüler , eşyanın hakikatini anlamak ,dünyanın mahiyetini kavramak gibi bilinçli duruşlar , takva ve sünnet-i seniyeye ehemmiyet verdiğini gösteren bir yaşam tarzı bir çok ihsan kapısının memnunane açılmasını temin edebilir.

 

Çünkü bu tutum ve davranışlarda taahhüdü rabbani altındadır.

 

İçtinap eden rahmete mazhar olur. Şükredenin elindeki ziyadeleşir.Zikredenin kalbi mutmain olur. Tenezzül etmeyen zillete düşmez aziz olur.Dünyada misafir olduğunu telakki eden ve ona göre davranan şeref sahibi olur. Sünnet-i seniyeye ittiba eden rıza-i ilahiyeye ait nurlar bulur.Allah’a abd ve asker olana her şey musahhar olur ve hakeza………..

 

Yoksa insan beyhude yorulur hem bir şeyde elde edemez..Bulsa da başına belâ bulur.

 

Evet,

 

Dünya lezzetleri……………. kısmete bağlıdır. Talebinde kalâka düşer. Ve sür'at-i zevali itibarıyla, aklı başında olan, onları kalbine alıp kıymet vermez.

 

Dünyanın âkıbeti ne olursa olsun, lezâizi terk etmek evlâdır. Çünkü, âkıbetin ya saadettir; saadet ise şu fâni lezâizin terkiyle olur.. Mesnevi N.

 

..

 

Bil, ey hodgâm! Bu dünyada saadet, terk-i dünyada.

Hüdâbin isen, O kâfidir, bıraksan da bütün eşya lehinde.

 

Ger hodbin isen helâkettir, ne yaparsan bütün eşya aleyhinde.

Demek terki gerektir her iki halde bu dünyada.

 

Terki demek: Hüdâ mülkü, Onun izni, Onun namıyla bakmakta.

Ticaret istiyorsan ger, şu fâni ömrünü bâkiye tebdilde.

 

Eğer nefsine talipsen, çürüktür, hem temelsiz de.

Eğer âfâkı istersen, fenâ damgası üstünde.

 

Demek değmez ki alınsa, çürük maldır hep bu çarşıda.

Öyle ise geç, iyi mallar dizilmiş arkasında.

 

Vesselâm