İ'lem eyyühe'l-aziz!
Dünyada cereyan eden (oluşan vuku bulan ) ve husule gelen ( meydana çıkan) her bir şeyin iki veçhi ( yönü, yüzü) vardır.
Biri âhirete (Ölümden sonra gidilecek olan âlem, öbür dünya, bekā âlemine) bakar ki nefsü'l-emirde (İşin aslı, hakîkatinde) en sabit ( şüpheden beri , kesin gerçeklikle zandan kurtulmuş ve delillerle ispatlanmış , değişmez değeri ile) en ağır ( kıymetli ,ihtişamlı, büyük , gösterişli olan) bu vecihdir.
İkincisi dünyaya, nefsine, ( Bir kimsenin kendi öz varlığı, öz benliği, yeteneğine, telezzüz ve tenezzüh ve bekà ve rahatla yaşamak gibi cüz'î neticeleri ile birlikte bedene âit yeme, içme vb. özelliklerin bütününe) hevaya (İstek, arzu, heves, meyil, tutku ve düşkünlüğe) bakar.
Bu vecih, hakaret ( küçük düşürücü) , hiffet ( değersiz , bir ağırlığı olmamakla ) ve zevalden ( kötü duruma dönme, düşme ,alçalma noktasından) öyle bir mevkidedir ( yerdedir) ki kalbin teessürüne ( onun etkisi altına girerek keder ve üzüntüsüne) , teellümüne ( acı çekip eseflenmesine ) , ızdırabına ( azaplı) , düşüncelerine bâis ( sebep) olacak bir kıymette değildir.
Mesnevî-i Nuriye
………..Dünya ise, bütün şaşaasıyla, âhirete nisbeten bir zindan hükmündedir….S.
…………Hazırlanınız; başka, daimî bir memlekete gideceksiniz. Öyle bir memleket ki, bu memleket ona nisbeten bir zindan hükmündedir….S.
………. Ve bu bağlandığım ve meftun olduğum şu dâr-ı dünya da kat’î bir yakîn ile anladım ki hēliktir gider ve fânidir ölür. Ve bilmüşahede içindeki mevcudat dahi birbiri arkasından kafile kafile göçüp gider, kaybolur. Hususan benim gibi nefs-i emmareyi taşıyanlara şu dünya çok gaddardır, mekkârdır. Bir lezzet verse bin elem takar, çektirir. Bir üzüm yedirse yüz tokat vurur….L.
….. Bil, ey hodgâm! Bu dünyada saadet, terk-i dünyada.
Hüdâbin isen, O kâfidir, bıraksan da bütün eşya lehinde.
Ger hodbin isen helâkettir, ne yaparsan bütün eşya aleyhinde.
Demek terki gerektir her iki halde bu dünyada.
Terki demek: Hüdâ mülkü, Onun izni, Onun namıyla bakmakta.
Ticaret istiyorsan ger, şu fâni ömrünü bâkiye tebdilde.
Eğer nefsine talipsen, çürüktür, hem temelsiz de.
Eğer âfâkı istersen, fenâ damgası üstünde.
Demek değmez ki alınsa, çürük maldır hep bu çarşıda.
Öyle ise geç, iyi mallar dizilmiş arkasında….. S.
…. Çünkü ölüm değişmiyor. Firak, bekàya kalb olup başkalaşmıyor. Acz-i beşerî, fakr-ı insanî değişmiyor, ziyadeleşiyor. Beşer yolculuğu kesilmiyor, sür'at peydâ ediyor… S.
… Bir matlup ki gurupta gaybûbet etmeye mahkûmdur; kalbin alâkasına, fikrin merakına değmiyor. Âmâle merci olamıyor. Arkasında gam ve kederle teessüf etmeye lâyık değildir. Nerede kaldı ki, kalb ona perestiş etsin ve ona bağlansın, kalsın!... S.
Evet,……………… Dünyada cereyan eden ve husule gelen her bir şeyin iki vechi vardır. Biri âhirete bakar ki nefsü'l-emirde en sabit en ağır bu vecihdir. İkincisi dünyaya, nefsine, hevaya bakar. Bu vecih, hakaret, hiffet ve zevalden öyle bir mevkidedir ki kalbin teessürüne, teellümüne, ızdırabına, düşüncelerine bâis olacak bir kıymette değildir……
İ'lem eyyühe'l-aziz!
Aklı başında olan insan, ne dünya umurundan kazandığına mesrur ve ne de kaybettiği şeye mahzun olmaz. Zira dünya durmuyor, gidiyor. İnsan da beraber gidiyor. Sen de yolcusun. Bak, ihtiyarlık şafağı, kulakların üstünde tulû etmiştir. Başının yarısından fazlası beyaz kefene sarılmış. Vücudunda tavattun etmeye niyet eden hastalıklar, ölümün keşif kollarıdır. Maahaza, ebedî ömrün önündedir. O ömr-ü bâkide göreceğin rahat ve lezzet, ancak bu fâni ömürde sa'y ve çalışmalarına bağlıdır. Senin o ömr-ü bâkiden hiç haberin yok. Ölüm sekeratı uyandırmadan evvel uyan!