5.1.26

Mütalaa Ders notları 24: Eşyânın ( her şeyin) hakikati, ancak zıtlarıyla bilinir

 

…. Güzellik - Çirkinlik, Zahmet – Kolaylık, Hastalık- Şifa, Dert-Deva, Mükafat-Ceza, Sıcak-Soğuk, Gece-Gündür, Işık-Karanlık, Sıcak –Soğuk, Cennet-Cehennem  gibi bir çok kavramlar ile ifade edilen durumları meydana getiren hikmet;  “Eşyânın ( her şeyin) hakikati, ancak zıtlarıyla bilinir”…kaidesinin hükmüdür.

 

Bu bağlamda görünen her şeyin hakikati izafiyet (geçerliliği şartlara tâbi olan, Varlığı veya tasavvuru bir başka şeyin varlığına bağlı bulunan, bağıntılı, göreli, göreceli ) şeklinde)  tanımlanabilir.

 

Yani çok hadise mutlak güzellik ve çirkinlik olarak hükme bağlanamaz. Çünkü birçok doğru ve gerçekler zaman ve zemine göre değişkendir.

 

Örneğin:

 

Bir su, beş muhtelif mizaçlı hastalara göre nasıl beş hüküm alır. Şöyle ki: Birisine, hastalığının mizacına göre su ilâçtır; tıbben vâciptir. Diğer birisine, hastalığı için zehir gibi muzırdır; tıbben ona haramdır. Diğer birisine az zarar verir; tıbben ona mekruhtur. Diğer birisine zararsız menfaat verir; tıbben ona sünnettir. Diğer birisine ne zarardır, ne menfaattir; âfiyetle içsin, tıbben ona mübahtır. İşte hak burada taaddüt etti. Beşi de haktır. Sen diyebilir misin ki, "Su yalnız ilâçtır, yalnız vâciptir, başka hükmü yoktur"?..Sözler

 

Veya:

 

 “ Hakaik-i nisbiye (göreceli, izafi gerçekler), büyük bir ölçüde hakaik-i hakikiyeden (göreceli olmayan, esas mahiyeti ve zatı itibariyle gerçek olan şeyler)  çoktur. Hatta bir zatın hakaik-i hakikiyesi yedi ise, hakaik-i nisbiyesi yediyüzdür.” İşarat-ül İ’caz  

 

BU NOKTADA DİKKAT ÇEKEN ESAS , NİYET- NAZAR  VE MÂNÂ-YI HARFİ - MÂNÂ-YI İSMİNİN BU YER ANLAM DEĞİŞİMİNDE SAHİP OLDUĞU BÜYÜK ROLDÜR.

 

ÇÜNKÜ SÖZ KONUSU YARATILIŞ VE HAYATA VERİLEN HAREKET, ZAHİRDEN HAKİKATE GEÇİLMESİ PLANINDA İRADEYİ TEKLİF SÜRECİNE KATAN OLUŞUMDUR.

 

Örneğin:

 

“Şu kâinata dikkat edilse görünüyor ki: İçinde iki unsur var ki, her tarafa uzanmış, kök atmış. Hayır şer, güzel çirkin, nef’ zarar, kemâl noksan, ziya zulmet, hidâyet dalâlet, nur nâr, îman küfür, tâat isyan, havf muhabbet gibi âsârlarıyla, meyveleriyle şu kâinatta ezdad (zıdlar)  birbiriyle çarpışıyor. Daima tegayyür ve tebeddülâta mazhar oluyor.” Sözler………… *şeklinde hadiselerin akışının görünmesi*,

 

Yine illet nazarında (görünen ardındaki örtülü ve gizli mâna ile durumun  hakiki hükmünü  gösteren veya gerekli kılan yahut hükmün kendisine bağlandığı anlamı ifade eden gerekçeli durum) olarak  iman ve hikmet ile müşahedeyi iktiza eden;

 

“Kâinatın nizamında galib-i mutlak ve maksud-u bizzât ve Sâni’-i Zülcelal’in hakikî maksadları, hayır ve hüsün ve güzellik ve mükemmeliyettir.” “Şer, kubh, çirkinlik, bâtıl, fenalık hilkat-ı kâinatta cüz’îdir. Maksud değil, tebaîdir ve dolayısıyladır. Yani meselâ çirkinlik, çirkinlik için kâinata girmemiş; belki güzelliğin bir hakikatı çok hakikatlara inkılab etmek için çirkinlik bir vâhid-i kıyasî (ölçü birimi) olarak hilkata girmiş. Şer, hattâ şeytan dahi beşerin hadsiz terakkiyatına müsabaka ile vesile olmak için beşere musallat edilmiş. Bunlar gibi cüz’î şerler, çirkinlikler, küllî güzelliklere, hayırlara vesile olmak için kâinatta halkedilmiş.” Hutbe-i Şamiye…. *şeklinde izhar edilen maslahatın idrak edilmesi* ,

 

Hem;

 

“Evet bu kâinatta hayır-şer, lezzet-elem, ziya-zulmet, hararet-bürudet, güzellik-çirkinlik, hidayet-dalalet birbirine karşı gelmesi ve içine girmesi, pek büyük bir hikmet içindir. Çünki şer olmazsa, hayır bilinmez. Elem olmazsa, lezzet anlaşılmaz. Zulmetsiz ziya, ehemmiyeti olmaz. Soğukla, hararetin dereceleri tahakkuk eder. Çirkinlik ile, hüsnün tek bir hakikatı, bin hakikat ve binler çeşit hüsün mertebeleri vücud bulur. Cehennem’siz Cennet’in pek çok lezzetleri gizli kalır. Bunlara kıyasen, herşey bir cihette zıddıyla bilinebilir. Ve birtek hakikatı, sünbül verip çok hakikatlar olur.” Şualar…. *şeklinde izhar edilen hikmet ve hakikatin iz’anda  yerleşmesi*,

 

Yine teklifin fertten , cemaate, cemaatten nev’e kadar olan muhtelif tabakat-ı insaniyede taksim ettiği hisse cihetinde ;

 

“Kur’an sâlihat’ı (dine uygun güzel işleri)  mutlak, mübhem (kapsamı sınırlandırılmamış, sınırları çizilmemiş) bırakıyor. Çünki ahlâk ve faziletler (güzel ve üstün hasletler), hüsün (güzellik) ve hayır çoğu nisbîdirler (izafi, göreceli). Nev’den nev’e geçtikçe değişir. Sınıftan sınıfa nâzil oldukça (indikçe) ayrılır. Mahalden mahalle tebdil-i mekân ettikçe (yer değiştirdikçe) başkalaşır. Cihet (bakılan taraf, yön) muhtelif olsa, muhtelif olur. Ferdden cemaate, şahıstan millete çıktıkça mahiyeti değişir.”.. Sünuhat….*geniş bir anlayış istemesi*,

 

Yine nefsi faaliyet noktasında kavranmayı lüzumu bulunan haliyle ;

 

Meselâ, zayıfın kavîye ( kuvvetli olana)  karşı izzet-i nefsi, kavîde tekebbür (kibirlenme, büyüklenme) olur. Kavînin zayıfa karşı tevazuu, zayıfta tezellül (zillet) ] olur.

 

Meselâ, bir ulü’l-emir (hükümdar, mevki sahibinin) , makamındaki ciddiyeti vakar, mahviyeti (olan tevâzu) zillettir. Hânesinde ciddiyeti kibir, mahviyeti ( alçak gönüllüğü) tevazudur.

 

Meselâ, tertib-i mukaddematta (önhazırlık safhasında) tefviz (vazifesini yapmadan işini Allah’a havale etme) , tembelliktir. Terettüb-ü neticede ( görevi gerçekleştirip ortaya çıkan neticelerin alınmasını intizar etmek) tevekküldür. Semere-i sa’yine (çalışmasının neticesine eline geçen) , kısmetine rıza kanaattir; meyl-i sa’yi (çalışma şevkini)  kuvvetlendirir. ………..

 

Meselâ, fert, mütekellim-i vahde ( herkesi ilgilendiren bir meselede kendi adına konuşsa) olsa; müsamahası, fedakârlığı, amel-i sâlihtir. Mütekellim-i maa’l-gayr ( konuşması başkaları adına) olsa hıyanet olur.

 

Meselâ, bir şahıs, kendi namına hazm-ı nefs (nefsini kırma, arka planda tutmayı irade) eder, tefahur edemez (övünemez). Millet namına tefahur eder, hazm-ı nefs edemez.

 

Herbirinde birer misal gördün, istinbat et (derinlemesine tetkiket) .

 

Madem ki, Kur’ân, bütün tabakata ( beşeri  sınıflar) , bütün a’sârda (asırlarda), kâffe-i ahvâlde (bütün haller, durumlara) şâmil bir hitab-ı ezelîdir. Hem nisbî (izafi, göreceli) hüsün, hayır çoktur.

 

Sâlihât’taki ıtlakı (kısa ve öz tutma, sınırları belirlememe), beliğâne bir îcâz-ı mutnebdir (mu’cizevî bir uzatma ve kapsayıcı bir inbisattır) . Beyanda sükûtu, geniş bir sözdür…. Sünuhat ……… *şeklindeki değerlendirilmesiyle* ;………. DURUM VE ALGININ, İDRAK VE KAVRAYIŞININ BİR ÇOK DEĞİŞKENLİK AÇISINI NAZARA VERMEKTE VE İNSANIN ; HAYAT, VUKUAT BAĞLAMINDA NERDE DURMASI GEREKTİĞİNİ VE KANAAT VE HÜKÜMLERİNİN   HANGİ ÖLÇÜ İÇİNDE OLURSA İSABETLİ OLACAĞINA  DAİR MÜHİM YOL GÖSTERMEKTEDİR.

 

*ŞİMDİ DERSİMİZ OLAN İLGİLİ PARAGRAFA BAKALIM*..

 

İKİNCİ NOKTA …..*O ki, yarattığı her şeyi güzel yarattı*…… (Secde 7) * âyetinin bir sırrını izah eder*.

*Şöyle ki: Her şeyde, hattâ en çirkin görünen şeylerde, hakikî bir hüsün ciheti vardır*.

 

Söz konusu ayetten iktibas edilen sırrın , yaratılan HERŞEY’in Allah tarafından güzel yaratıldığının ifade edilmesine bağlı olarak DEMEK Kİ bir görmesek de, çirkin diye düşünsek de her şeyde bir güzellik ciheti  mutlaka vardır. Bunu anlamalı ve bu güzelliği keşfetmeliyiz.

 

Hem…….. Hayr-ı mutlaktan hayır gelir. Cemil-i Mutlaktan güzellik gelir. Hakîm-i Mutlaktan abes bir şey gelmez… Sözler

 

Hem …. *O ki, yarattığı her şeyi güzel yarattı*…. ayetinin beyan-ı tefsirinde ifade edilen şekliyle;  *Allah Teâlâ’nın yarattığı her şey hikmetin gereklerine ve maksada uygunluk ilkesinin icaplarına göre düzenlenmiştir; güzellik bakımından kendi aralarında derecelendirilebilirse de bütün yaratılmışlar güzeldir. Yarattığı her şeyi güzel yaratmıştır. Burada "hüsün" güzellik, hikmet ve menfaate uygunluktur*. *Gül güzel olduğu gibi dikeni de güzeldir. O , Her bir şeyi nasıl yaratacağını çok iyi bilir*…. …………oluşu ve mutlak yaratıcı  ve bu noktadan eşi benzerinin olmaması ve hilkatin ondan başka kimseye nispetinin mümkün olmaması  , bu bağlamda izafi bir karşılığın bulunmaması dolayısıyla ; Allah’ın yarattığı her şey güzeldir…

 

Muhataplar, kabiliyetler, mizaçlar, mahiyetler gibi mazharların aynalarında zuhur eden suretlerde zahiren görünen çirkinlik ve güzellikler onlara istidatlarına ve fiillerine taalluk eden sonuçlara, aldıkları vaziyet ve durumların konuma göredir ve sonuç, etki ve aks itibariyle izafidir.

 

Demek ki;  her şeyin yaratılış hakikati ve sahip olduğu mahiyeti , onu vücuda getiren olumlu veya olumsuz , celali ve cemali sebepler itibariyle verdiği neticeler , hem adalet hem hikmet noktasında hayırdır ve güzeldir.

 

*Evet, kâinattaki her şey, her hâdise ya bizzât güzeldir, ona hüsn-ü bizzât*  (zatında güzel olan, güzelliği başka bir sebebe bağlı olmayan ,izafi bir rabıtası bulunmayan güzellik ) *denilir*.

 

Örneğin:

 

……….. Çünkü cemâl bizzat sevilir. Zîcemâl ve cemâl, kendi kendini sever. Hem hüsündür, hem muhabbettir. Kemâl dahi bizzat mahbubdur, sebepsiz olarak sevilir… Sözler

 

……….. Meselâ, imanın güzelliği ve hakikatın güzelliği ve nurun hüsnü …….. ruhun cemâli …………şefkatin güzelliği ve adaletin güzelliği ve merhametin hüsnü ve hikmetin hüsnü………Şualar

 

*Veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki, ona hüsn-ü bilgayr* (görünürde çirkin, fakat neticesi güzel ve hayırlı olan)  *denilir*.

 

"Pek çok zahirî intizamsızlıklar ve karışıklıklar var ki, pek muntazam bir kitabet-i kudsiyedir." Sözler

 

İ'lem eyyühe'l-aziz!

 

Tabiatları lâtif, ince ve lâtif san'atlara meftun bazı insanlar, bilhassa has bahçelerinde pek güzel hendesevâri bir şekilde şekilleri, arkları, havuzları, şadırvanları yaptırmakla, bahçelerine pek muntazam bir manzara verirler. Ve o letâfetin, o güzelliğin derecesini göstermek için, bazı çirkin kaya, kaba, gayr-ı muntazam mağara ve dağ heykelleri gibi şeyleri de ilâve ediyorlar ki, onların çirkinliğiyle, adem-i intizamıyla bahçenin güzelliği, letâfeti fazlaca parlasın. Çünkü Eşyânın hakikati, ancak zıtlarıyla bilinir.

 

Lâkin, müdakkik bir kimse, o ezdadı cem eden bahçenin manzarasına baktığı zaman anlar ki, o çirkin, kaba şeyler kasten yapılmıştır ki, güzellik, intizam, letâfet artsın. Zira, güzelin güzelliğini arttıran, çirkinin çirkinliğidir. Demek bahçenin tam intizamını ikmal eden, o çirkinlerdir. Ve o çirkinlerin adem-i intizamı nisbetinde bahçenin intizamı artar.

 

Kezalik, dünya bahçesinde nizam ve intizamın son sisteminde bulunan mahlûkat ve masnuat arasında—hayvanlarda olsun, nebatatta olsun, cemâdatta olsun—bazı çirkin, intizamdan hariç şeyler bulunur. Bunların çirkinliği, intizamsızlıkları, dünya bahçesinin güzelliğine, intizamına bir ziynet, bir süs olmak üzere Sâni-i Hakîm tarafından kasten yapılmış olduğunu, pek yüksek, geniş, şâirâne bir hayal ile dünyanın o bahçe manzarasını nazar altına alabilen adam, görebilir.

 

Maahaza, o gibi şeyler kastî olmasaydı, şekillerinde hikmetli tehâlüf olmazdı. Evet, tehâlüfte kast ve ihtiyar vardır. Her insanın bütün insanlara simâca muhalefeti buna delildir….Mesnevî-i Nuriye

………….

 

*Bir kısım hâdiseler var ki, zahirî çirkin, müşevveştir. Fakat o zahirî perde altında gayet parlak güzellikler ve intizamlar var*………..Sözler

 

Meselâ, nasıl ki harikulâde bir fabrika makinesine âdi bazı maddeler atılır; içinde yanarlar, zâhiren mahvolur, fakat o fabrikanın imbiklerinde çok kıymettar kimya maddeleri ve edviyeler teressüp eder.

 

Hem onun kuvvetiyle ve buharıyla o fabrikanın çarkları döner; bir taraftan kumaşları dokumasına, bir kısmı kitap tab'ına, bir kısmı da şeker gibi başka kıymettar şeyleri imal etmesine medar oluyor, ve hâkezâ... Demek, o âdi maddelerin yanmasıyla ve zâhiren mahvolmasıyla binler şeyler vücut buluyor.

 

Demek, âdi bir vücut gider, âli çok vücutları irsiyet bırakır. İşte, şu halde, o âdi maddeye "Yazık oldu" denilir mi? "Fabrika sahibi neden ona acımadı, yandırdı; o sevimli maddeleri mahvetti?" şikâyet edilir mi?

 

Aynen öyle de, "En yüce sıfatlar Allah'ındır." Nahl Sûresi, 16:60…….Hâlık-ı Hakîm ve Rahîm ve Vedûd, mukteza-yı rahmet ve hikmet ve vedûdiyet olarak kâinat fabrikasına hareket veriyor. Herbir vücud-u fâniyi çok bâki vücutlara çekirdek yapar, makàsıd-ı Rabbâniyesine medar eder, şuûnât-ı Sübhâniyesine mazhar kılar, kalem-i kaderine mürekkep ittihaz eder ve kudretin dokumasına bir mekik yapar.

 

 Ve daha bilmediğimiz pek çok inâyât-ı gàliye ve makàsıd-ı âliye için, kendi faaliyet-i kudretiyle kâinatı faaliyete getirir.

 

Zerrâtı cevelâna, mevcudatı seyerâna, hayvânâtı seyelâna, seyyârâtı deverâna getirir, kâinatı konuşturur, âyâtını ona sessiz söylettirir ve ona yazdırır.

 

Ve mahlûkat-ı arziyeyi, rububiyeti noktasında, havayı emir ve iradesine bir nevi arş, ve nur unsurunu ilim ve hikmetine diğer bir arş, ve suyu ihsan ve rahmetine başka bir arş, ve toprağı hıfz ve ihyâsına bir çeşit arş yapmış; o arşlardan üçünü mahlûkat-ı arziye üstünde gezdiriyor.

 

………..

Şu remizli nüktenin sırrı şudur ki: Hakîm-i Ezelî, inâyet-i sermediye ve hikmet-i ezeliyenin iktizasıyla, şu dünyayı, tecrübeye mahal ve imtihana meydan ve Esmâ-i Hüsnâsına âyine ve kalem-i kader ve kudretine sahife olmak için yaratmış.

 

Ve tecrübe ve imtihan ise, neşvünemâya sebeptir.

O neşvünemâ ise, istidatların inkişafına sebeptir.

O inkişaf ise, kabiliyetlerin tezahürüne sebeptir.

O kabiliyetlerin tezahürü ise, hakaik-i nisbiyenin zuhuruna sebeptir.

 

*HAKAİK-İ NİSBİYENİN ZUHURU İSE*, Sâni-i Zülcelâlin Esmâ-i Hüsnâsının nukuş-u tecelliyâtını göstermesine ve kâinatı mektubât-ı Samedâniye suretine çevirmesine sebeptir.

 

İşte, şu sırr-ı imtihan ve sırr-ı teklif iledir ki, ervâh-ı âliyenin elmas gibi cevherleri, ervâh-ı sâfilenin kömür gibi maddelerinden tasaffi eder, ayrılır.

 

İşte, bu mezkûr sırlar gibi daha bilmediğimiz çok ince, âli hikmetler için, âlemi bu surette irade ettiğinden, şu âlemin tagayyür ve tahavvülünü dahi o hikmetler için irade etti.

 

Tahavvül ve tagayyür için zıtları birbirine hikmetle karıştırdı ve karşı karşıya getirdi.

Zararları menfaatlere mezc ederek, şerleri hayırlara idhal ederek, çirkinlikleri güzelliklerle cem ederek, hamur gibi yoğurarak, şu kâinatı tebeddül ve tagayyür kanununa ve tahavvül ve tekâmül düsturuna tâbi kıldı.

 

Vakta ki meclis-i imtihan kapandı. Tecrübe vakti bitti. Esmâ-i Hüsnâ hükmünü icra etti. Kalem-i kader, mektubatını tamamıyla yazdı.

 

Kudret, nukuş-u san'atını tekmil etti. Mevcudat, vezâifini ifa etti. Mahlûkat, hizmetlerini bitirdi. Herşey mânâsını ifade etti.

 

Dünya, âhiret fidanlarını yetiştirdi. Zemin, Sâni-i Kadîrin bütün mu'cizât-ı kudretini, umum havârık-ı san'atını teşhir edip gösterdi. Şu âlem-i fenâ, sermedî manzaraları teşkil eden levhaları zaman şeridine taktı.

 

O Sâni-i Zülcelâlin hikmet-i sermediyesi ve inâyet-i ezeliyesi, o imtihan neticelerini, o tecrübenin neticelerini, o Esmâ-i Hüsnânın tecellîlerinin hakikatlerini, o kalem-i kader mektubatının hakaikini, o nümune-misal nukuş-u san'atının asıllarını, o vezâif-i mevcudatın faidelerini, gayelerini, o hidemât-ı mahlûkatın ücretlerini ve o kelimât-ı kitab-ı kâinatın ifade ettikleri mânâların hakikatlerini ve istidat çekirdeklerinin sünbüllenmesini ve bir mahkeme-i kübrâ açmasını ve dünyadan alınmış misalî manzaraların göstermesini ve esbab-ı zâhiriyenin perdesini yırtmasını ve herşey doğrudan doğruya Hâlık-ı Zülcelâline teslim etmesi gibi hakikatleri iktiza etti.

 

Ve o mezkûr hakikatleri iktiza ettiği için, kâinatı dağdağa-i tagayyür ve fenâdan, tahavvül ve zevâlden kurtarmak ve ebedîleştirmek için, o zıtların tasfiyesini istedi ve tagayyürün esbabını ve ihtilâfâtın maddelerini tefrik etmek istedi.

 

Elbette kıyameti koparacak ve o neticeler için tasfiye edecek. İşte, şu tasfiyenin neticesinde Cehennem ebedî ve dehşetli bir suret alıp, taifeleri……."Sizler, ayrılın, ey mücrimler!" Yâsin Sûresi, 36:59………tehdidine mazhar olacak; Cennet ebedî, haşmetli bir suret giyerek, ehil ve ashabı….."Size selâm olsun. Buraya ter temiz geldiniz, ne mutlu size! Ebediyen kalmak üzere girin Cennete." Zümer Sûresi, 39:73……hitabına mazhar olacak… Sözler

 

*İşte Kur'ân şakirtlerinin akıbetleri böyledir. Cenâb-ı Hak bizleri onlardan eylesin. Âmin*!