…. Güzellik - Çirkinlik, Zahmet – Kolaylık, Hastalık- Şifa,
Dert-Deva, Mükafat-Ceza, Sıcak-Soğuk, Gece-Gündür, Işık-Karanlık, Sıcak –Soğuk,
Cennet-Cehennem gibi bir çok kavramlar
ile ifade edilen durumları meydana getiren hikmet; “Eşyânın ( her şeyin) hakikati, ancak
zıtlarıyla bilinir”…kaidesinin hükmüdür.
Bu bağlamda görünen her şeyin hakikati izafiyet (geçerliliği
şartlara tâbi olan, Varlığı veya tasavvuru bir başka şeyin varlığına bağlı
bulunan, bağıntılı, göreli, göreceli ) şeklinde) tanımlanabilir.
Yani çok hadise mutlak güzellik ve çirkinlik olarak hükme
bağlanamaz. Çünkü birçok doğru ve gerçekler zaman ve zemine göre değişkendir.
Örneğin:
Bir su, beş muhtelif mizaçlı hastalara göre nasıl beş hüküm
alır. Şöyle ki: Birisine, hastalığının mizacına göre su ilâçtır; tıbben
vâciptir. Diğer birisine, hastalığı için zehir gibi muzırdır; tıbben ona
haramdır. Diğer birisine az zarar verir; tıbben ona mekruhtur. Diğer birisine
zararsız menfaat verir; tıbben ona sünnettir. Diğer birisine ne zarardır, ne
menfaattir; âfiyetle içsin, tıbben ona mübahtır. İşte hak burada taaddüt etti.
Beşi de haktır. Sen diyebilir misin ki, "Su yalnız ilâçtır, yalnız vâciptir,
başka hükmü yoktur"?..Sözler
Veya:
“ Hakaik-i nisbiye
(göreceli, izafi gerçekler), büyük bir ölçüde hakaik-i hakikiyeden (göreceli
olmayan, esas mahiyeti ve zatı itibariyle gerçek olan şeyler) çoktur. Hatta bir zatın hakaik-i hakikiyesi
yedi ise, hakaik-i nisbiyesi yediyüzdür.” İşarat-ül İ’caz …
BU NOKTADA DİKKAT
ÇEKEN ESAS , NİYET- NAZAR VE MÂNÂ-YI
HARFİ - MÂNÂ-YI İSMİNİN BU YER ANLAM DEĞİŞİMİNDE SAHİP OLDUĞU BÜYÜK ROLDÜR.
ÇÜNKÜ SÖZ KONUSU YARATILIŞ VE HAYATA VERİLEN HAREKET, ZAHİRDEN
HAKİKATE GEÇİLMESİ PLANINDA İRADEYİ TEKLİF SÜRECİNE KATAN OLUŞUMDUR.
Örneğin:
“Şu kâinata dikkat edilse görünüyor ki: İçinde iki unsur var
ki, her tarafa uzanmış, kök atmış. Hayır şer, güzel çirkin, nef’ zarar, kemâl
noksan, ziya zulmet, hidâyet dalâlet, nur nâr, îman küfür, tâat isyan, havf
muhabbet gibi âsârlarıyla, meyveleriyle şu kâinatta ezdad (zıdlar) birbiriyle çarpışıyor. Daima tegayyür ve
tebeddülâta mazhar oluyor.” Sözler………… *şeklinde hadiselerin akışının görünmesi*,
Yine illet nazarında (görünen ardındaki örtülü ve gizli mâna
ile durumun hakiki hükmünü gösteren veya gerekli kılan yahut hükmün
kendisine bağlandığı anlamı ifade eden gerekçeli durum) olarak iman ve hikmet ile müşahedeyi iktiza eden;
“Kâinatın nizamında galib-i mutlak ve maksud-u bizzât ve
Sâni’-i Zülcelal’in hakikî maksadları, hayır ve hüsün ve güzellik ve
mükemmeliyettir.” “Şer, kubh, çirkinlik, bâtıl, fenalık hilkat-ı kâinatta cüz’îdir.
Maksud değil, tebaîdir ve dolayısıyladır. Yani meselâ çirkinlik, çirkinlik için
kâinata girmemiş; belki güzelliğin bir hakikatı çok hakikatlara inkılab etmek
için çirkinlik bir vâhid-i kıyasî (ölçü birimi) olarak hilkata girmiş. Şer,
hattâ şeytan dahi beşerin hadsiz terakkiyatına müsabaka ile vesile olmak için
beşere musallat edilmiş. Bunlar gibi cüz’î şerler, çirkinlikler, küllî
güzelliklere, hayırlara vesile olmak için kâinatta halkedilmiş.” Hutbe-i Şamiye….
*şeklinde izhar edilen maslahatın idrak edilmesi* ,
Hem;
“Evet bu kâinatta hayır-şer, lezzet-elem, ziya-zulmet,
hararet-bürudet, güzellik-çirkinlik, hidayet-dalalet birbirine karşı gelmesi ve
içine girmesi, pek büyük bir hikmet içindir. Çünki şer olmazsa, hayır bilinmez.
Elem olmazsa, lezzet anlaşılmaz. Zulmetsiz ziya, ehemmiyeti olmaz. Soğukla,
hararetin dereceleri tahakkuk eder. Çirkinlik ile, hüsnün tek bir hakikatı, bin
hakikat ve binler çeşit hüsün mertebeleri vücud bulur. Cehennem’siz Cennet’in
pek çok lezzetleri gizli kalır. Bunlara kıyasen, herşey bir cihette zıddıyla
bilinebilir. Ve birtek hakikatı, sünbül verip çok hakikatlar olur.” Şualar…. *şeklinde
izhar edilen hikmet ve hakikatin iz’anda
yerleşmesi*,
Yine teklifin fertten , cemaate, cemaatten nev’e kadar olan
muhtelif tabakat-ı insaniyede taksim ettiği hisse cihetinde ;
“Kur’an sâlihat’ı (dine uygun güzel işleri) mutlak, mübhem (kapsamı sınırlandırılmamış,
sınırları çizilmemiş) bırakıyor. Çünki ahlâk ve faziletler (güzel ve üstün
hasletler), hüsün (güzellik) ve hayır çoğu nisbîdirler (izafi, göreceli).
Nev’den nev’e geçtikçe değişir. Sınıftan sınıfa nâzil oldukça (indikçe)
ayrılır. Mahalden mahalle tebdil-i mekân ettikçe (yer değiştirdikçe)
başkalaşır. Cihet (bakılan taraf, yön) muhtelif olsa, muhtelif olur. Ferdden
cemaate, şahıstan millete çıktıkça mahiyeti değişir.”.. Sünuhat….*geniş bir
anlayış istemesi*,
Yine nefsi faaliyet noktasında kavranmayı lüzumu bulunan
haliyle ;
Meselâ, zayıfın kavîye ( kuvvetli olana) karşı izzet-i nefsi, kavîde tekebbür (kibirlenme,
büyüklenme) olur. Kavînin zayıfa karşı tevazuu, zayıfta tezellül (zillet) ]
olur.
Meselâ, bir ulü’l-emir (hükümdar, mevki sahibinin) ,
makamındaki ciddiyeti vakar, mahviyeti (olan tevâzu) zillettir. Hânesinde
ciddiyeti kibir, mahviyeti ( alçak gönüllüğü) tevazudur.
Meselâ, tertib-i mukaddematta (önhazırlık safhasında) tefviz
(vazifesini yapmadan işini Allah’a havale etme) , tembelliktir. Terettüb-ü
neticede ( görevi gerçekleştirip ortaya çıkan neticelerin alınmasını intizar
etmek) tevekküldür. Semere-i sa’yine (çalışmasının neticesine eline geçen) ,
kısmetine rıza kanaattir; meyl-i sa’yi (çalışma şevkini) kuvvetlendirir. ………..
Meselâ, fert, mütekellim-i vahde ( herkesi ilgilendiren bir
meselede kendi adına konuşsa) olsa; müsamahası, fedakârlığı, amel-i sâlihtir.
Mütekellim-i maa’l-gayr ( konuşması başkaları adına) olsa hıyanet olur.
Meselâ, bir şahıs, kendi namına hazm-ı nefs (nefsini kırma,
arka planda tutmayı irade) eder, tefahur edemez (övünemez). Millet namına
tefahur eder, hazm-ı nefs edemez.
Herbirinde birer misal gördün, istinbat et (derinlemesine
tetkiket) .
Madem ki, Kur’ân, bütün tabakata ( beşeri sınıflar) , bütün a’sârda (asırlarda),
kâffe-i ahvâlde (bütün haller, durumlara) şâmil bir hitab-ı ezelîdir. Hem nisbî
(izafi, göreceli) hüsün, hayır çoktur.
Sâlihât’taki ıtlakı (kısa ve öz tutma, sınırları
belirlememe), beliğâne bir îcâz-ı mutnebdir (mu’cizevî bir uzatma ve kapsayıcı
bir inbisattır) . Beyanda sükûtu, geniş bir sözdür…. Sünuhat ……… *şeklindeki
değerlendirilmesiyle* ;………. DURUM VE ALGININ, İDRAK VE KAVRAYIŞININ BİR ÇOK
DEĞİŞKENLİK AÇISINI NAZARA VERMEKTE VE İNSANIN ; HAYAT, VUKUAT BAĞLAMINDA NERDE
DURMASI GEREKTİĞİNİ VE KANAAT VE HÜKÜMLERİNİN
HANGİ ÖLÇÜ İÇİNDE OLURSA İSABETLİ OLACAĞINA DAİR MÜHİM YOL GÖSTERMEKTEDİR.
*ŞİMDİ DERSİMİZ OLAN İLGİLİ PARAGRAFA BAKALIM*..
İKİNCİ NOKTA …..*O
ki, yarattığı her şeyi güzel yarattı*…… (Secde 7) * âyetinin bir sırrını izah
eder*.
*Şöyle ki: Her şeyde,
hattâ en çirkin görünen şeylerde, hakikî bir hüsün ciheti vardır*.
Söz konusu ayetten iktibas edilen sırrın , yaratılan
HERŞEY’in Allah tarafından güzel yaratıldığının ifade edilmesine bağlı olarak
DEMEK Kİ bir görmesek de, çirkin diye düşünsek de her şeyde bir güzellik
ciheti mutlaka vardır. Bunu anlamalı ve
bu güzelliği keşfetmeliyiz.
Hem…….. Hayr-ı mutlaktan hayır gelir. Cemil-i Mutlaktan
güzellik gelir. Hakîm-i Mutlaktan abes bir şey gelmez… Sözler
Hem …. *O ki, yarattığı her şeyi güzel yarattı*…. ayetinin
beyan-ı tefsirinde ifade edilen şekliyle;
*Allah Teâlâ’nın yarattığı her şey hikmetin gereklerine ve maksada
uygunluk ilkesinin icaplarına göre düzenlenmiştir; güzellik bakımından kendi
aralarında derecelendirilebilirse de bütün yaratılmışlar güzeldir. Yarattığı
her şeyi güzel yaratmıştır. Burada "hüsün" güzellik, hikmet ve
menfaate uygunluktur*. *Gül güzel olduğu gibi dikeni de güzeldir. O , Her bir
şeyi nasıl yaratacağını çok iyi bilir*…. …………oluşu ve mutlak yaratıcı ve bu noktadan eşi benzerinin olmaması ve
hilkatin ondan başka kimseye nispetinin mümkün olmaması , bu bağlamda izafi bir karşılığın bulunmaması
dolayısıyla ; Allah’ın yarattığı her şey güzeldir…
Muhataplar, kabiliyetler, mizaçlar, mahiyetler gibi
mazharların aynalarında zuhur eden suretlerde zahiren görünen çirkinlik ve
güzellikler onlara istidatlarına ve fiillerine taalluk eden sonuçlara,
aldıkları vaziyet ve durumların konuma göredir ve sonuç, etki ve aks itibariyle
izafidir.
Demek ki; her şeyin
yaratılış hakikati ve sahip olduğu mahiyeti , onu vücuda getiren olumlu veya
olumsuz , celali ve cemali sebepler itibariyle verdiği neticeler , hem adalet
hem hikmet noktasında hayırdır ve güzeldir.
*Evet, kâinattaki her
şey, her hâdise ya bizzât güzeldir, ona hüsn-ü bizzât* (zatında güzel olan, güzelliği başka bir
sebebe bağlı olmayan ,izafi bir rabıtası bulunmayan güzellik ) *denilir*.
Örneğin:
……….. Çünkü cemâl bizzat sevilir. Zîcemâl ve
cemâl, kendi kendini sever. Hem hüsündür, hem muhabbettir. Kemâl dahi bizzat
mahbubdur, sebepsiz olarak sevilir… Sözler
……….. Meselâ, imanın güzelliği ve hakikatın
güzelliği ve nurun hüsnü …….. ruhun cemâli …………şefkatin güzelliği ve adaletin
güzelliği ve merhametin hüsnü ve
hikmetin hüsnü………Şualar
*Veya neticeleri
cihetiyle güzeldir ki, ona hüsn-ü bilgayr* (görünürde çirkin, fakat neticesi
güzel ve hayırlı olan) *denilir*.
"Pek çok zahirî intizamsızlıklar ve karışıklıklar var
ki, pek muntazam bir kitabet-i kudsiyedir." Sözler
İ'lem eyyühe'l-aziz!
Tabiatları lâtif, ince ve lâtif san'atlara meftun bazı
insanlar, bilhassa has bahçelerinde pek güzel hendesevâri bir şekilde
şekilleri, arkları, havuzları, şadırvanları yaptırmakla, bahçelerine pek
muntazam bir manzara verirler. Ve o letâfetin, o güzelliğin derecesini
göstermek için, bazı çirkin kaya, kaba, gayr-ı muntazam mağara ve dağ
heykelleri gibi şeyleri de ilâve ediyorlar ki, onların çirkinliğiyle, adem-i
intizamıyla bahçenin güzelliği, letâfeti fazlaca parlasın. Çünkü Eşyânın
hakikati, ancak zıtlarıyla bilinir.
Lâkin, müdakkik bir kimse, o ezdadı cem eden bahçenin
manzarasına baktığı zaman anlar ki, o çirkin, kaba şeyler kasten yapılmıştır
ki, güzellik, intizam, letâfet artsın. Zira, güzelin güzelliğini arttıran,
çirkinin çirkinliğidir. Demek bahçenin tam intizamını ikmal eden, o
çirkinlerdir. Ve o çirkinlerin adem-i intizamı nisbetinde bahçenin intizamı
artar.
Kezalik, dünya bahçesinde nizam ve intizamın son sisteminde
bulunan mahlûkat ve masnuat arasında—hayvanlarda olsun, nebatatta olsun,
cemâdatta olsun—bazı çirkin, intizamdan hariç şeyler bulunur. Bunların
çirkinliği, intizamsızlıkları, dünya bahçesinin güzelliğine, intizamına bir
ziynet, bir süs olmak üzere Sâni-i Hakîm tarafından kasten yapılmış olduğunu,
pek yüksek, geniş, şâirâne bir hayal ile dünyanın o bahçe manzarasını nazar
altına alabilen adam, görebilir.
Maahaza, o gibi şeyler kastî olmasaydı, şekillerinde
hikmetli tehâlüf olmazdı. Evet, tehâlüfte kast ve ihtiyar vardır. Her insanın
bütün insanlara simâca muhalefeti buna delildir….Mesnevî-i Nuriye
………….
*Bir kısım hâdiseler
var ki, zahirî çirkin, müşevveştir. Fakat o zahirî perde altında gayet parlak
güzellikler ve intizamlar var*………..Sözler
Meselâ, nasıl ki harikulâde bir fabrika makinesine âdi bazı
maddeler atılır; içinde yanarlar, zâhiren mahvolur, fakat o fabrikanın
imbiklerinde çok kıymettar kimya maddeleri ve edviyeler teressüp eder.
Hem onun kuvvetiyle ve buharıyla o fabrikanın çarkları
döner; bir taraftan kumaşları dokumasına, bir kısmı kitap tab'ına, bir kısmı da
şeker gibi başka kıymettar şeyleri imal etmesine medar oluyor, ve hâkezâ...
Demek, o âdi maddelerin yanmasıyla ve zâhiren mahvolmasıyla binler şeyler vücut
buluyor.
Demek, âdi bir vücut gider, âli çok vücutları irsiyet
bırakır. İşte, şu halde, o âdi maddeye "Yazık oldu" denilir mi?
"Fabrika sahibi neden ona acımadı, yandırdı; o sevimli maddeleri
mahvetti?" şikâyet edilir mi?
Aynen öyle de, "En yüce sıfatlar Allah'ındır."
Nahl Sûresi, 16:60…….Hâlık-ı Hakîm ve Rahîm ve Vedûd, mukteza-yı rahmet ve
hikmet ve vedûdiyet olarak kâinat fabrikasına hareket veriyor. Herbir vücud-u
fâniyi çok bâki vücutlara çekirdek yapar, makàsıd-ı Rabbâniyesine medar eder,
şuûnât-ı Sübhâniyesine mazhar kılar, kalem-i kaderine mürekkep ittihaz eder ve
kudretin dokumasına bir mekik yapar.
Ve daha bilmediğimiz
pek çok inâyât-ı gàliye ve makàsıd-ı âliye için, kendi faaliyet-i kudretiyle
kâinatı faaliyete getirir.
Zerrâtı cevelâna, mevcudatı seyerâna, hayvânâtı seyelâna,
seyyârâtı deverâna getirir, kâinatı konuşturur, âyâtını ona sessiz söylettirir
ve ona yazdırır.
Ve mahlûkat-ı arziyeyi, rububiyeti noktasında, havayı emir
ve iradesine bir nevi arş, ve nur unsurunu ilim ve hikmetine diğer bir arş, ve
suyu ihsan ve rahmetine başka bir arş, ve toprağı hıfz ve ihyâsına bir çeşit
arş yapmış; o arşlardan üçünü mahlûkat-ı arziye üstünde gezdiriyor.
………..
Şu remizli nüktenin sırrı şudur ki: Hakîm-i Ezelî, inâyet-i
sermediye ve hikmet-i ezeliyenin iktizasıyla, şu dünyayı, tecrübeye mahal ve
imtihana meydan ve Esmâ-i Hüsnâsına âyine ve kalem-i kader ve kudretine sahife
olmak için yaratmış.
Ve tecrübe ve imtihan ise, neşvünemâya sebeptir.
O neşvünemâ ise, istidatların inkişafına sebeptir.
O inkişaf ise, kabiliyetlerin tezahürüne sebeptir.
O kabiliyetlerin tezahürü ise, hakaik-i nisbiyenin zuhuruna
sebeptir.
*HAKAİK-İ NİSBİYENİN ZUHURU İSE*, Sâni-i Zülcelâlin Esmâ-i
Hüsnâsının nukuş-u tecelliyâtını göstermesine ve kâinatı mektubât-ı Samedâniye
suretine çevirmesine sebeptir.
İşte, şu sırr-ı imtihan ve sırr-ı teklif iledir ki, ervâh-ı
âliyenin elmas gibi cevherleri, ervâh-ı sâfilenin kömür gibi maddelerinden
tasaffi eder, ayrılır.
İşte, bu mezkûr sırlar gibi daha bilmediğimiz çok ince, âli
hikmetler için, âlemi bu surette irade ettiğinden, şu âlemin tagayyür ve
tahavvülünü dahi o hikmetler için irade etti.
Tahavvül ve tagayyür için zıtları birbirine hikmetle
karıştırdı ve karşı karşıya getirdi.
Zararları menfaatlere mezc ederek, şerleri hayırlara idhal
ederek, çirkinlikleri güzelliklerle cem ederek, hamur gibi yoğurarak, şu
kâinatı tebeddül ve tagayyür kanununa ve tahavvül ve tekâmül düsturuna tâbi
kıldı.
Vakta ki meclis-i imtihan kapandı. Tecrübe vakti bitti.
Esmâ-i Hüsnâ hükmünü icra etti. Kalem-i kader, mektubatını tamamıyla yazdı.
Kudret, nukuş-u san'atını tekmil etti. Mevcudat, vezâifini
ifa etti. Mahlûkat, hizmetlerini bitirdi. Herşey mânâsını ifade etti.
Dünya, âhiret fidanlarını yetiştirdi. Zemin, Sâni-i Kadîrin
bütün mu'cizât-ı kudretini, umum havârık-ı san'atını teşhir edip gösterdi. Şu
âlem-i fenâ, sermedî manzaraları teşkil eden levhaları zaman şeridine taktı.
O Sâni-i Zülcelâlin hikmet-i sermediyesi ve inâyet-i
ezeliyesi, o imtihan neticelerini, o tecrübenin neticelerini, o Esmâ-i Hüsnânın
tecellîlerinin hakikatlerini, o kalem-i kader mektubatının hakaikini, o
nümune-misal nukuş-u san'atının asıllarını, o vezâif-i mevcudatın faidelerini,
gayelerini, o hidemât-ı mahlûkatın ücretlerini ve o kelimât-ı kitab-ı kâinatın
ifade ettikleri mânâların hakikatlerini ve istidat çekirdeklerinin
sünbüllenmesini ve bir mahkeme-i kübrâ açmasını ve dünyadan alınmış misalî manzaraların
göstermesini ve esbab-ı zâhiriyenin perdesini yırtmasını ve herşey doğrudan
doğruya Hâlık-ı Zülcelâline teslim etmesi gibi hakikatleri iktiza etti.
Ve o mezkûr hakikatleri iktiza ettiği için, kâinatı
dağdağa-i tagayyür ve fenâdan, tahavvül ve zevâlden kurtarmak ve ebedîleştirmek
için, o zıtların tasfiyesini istedi ve tagayyürün esbabını ve ihtilâfâtın
maddelerini tefrik etmek istedi.
Elbette kıyameti koparacak ve o neticeler için tasfiye
edecek. İşte, şu tasfiyenin neticesinde Cehennem ebedî ve dehşetli bir suret
alıp, taifeleri……."Sizler, ayrılın, ey mücrimler!" Yâsin Sûresi,
36:59………tehdidine mazhar olacak; Cennet ebedî, haşmetli bir suret giyerek, ehil
ve ashabı….."Size selâm olsun. Buraya ter temiz geldiniz, ne mutlu size!
Ebediyen kalmak üzere girin Cennete." Zümer Sûresi, 39:73……hitabına mazhar
olacak… Sözler
*İşte Kur'ân şakirtlerinin akıbetleri böyledir. Cenâb-ı Hak
bizleri onlardan eylesin. Âmin*!