1.1.26

Mütalaa Ders notları 16: Madem hayat, Esmâ-i Hüsnânın nukuşunu gösterir. Hayatın başına gelen herşey hasendir.

 

Madem hayat, Esmâ-i Hüsnânın nukuşunu gösterir. Hayatın başına gelen herşey hasendir.

 

Söz konusu bahis, HAYY (C.C) ve HAYAT ilişkisi bağlamında hem asıl hem mütemmim manalarıyla Risale-i nur’un çok derslerinde –Hususen- Otuzuncu Lem’a  Beşinci Nüktede çok şümullü izah edilmiş.

Bu cümlenin geçtiği derste ise kader planına esasları tanzim edilen, sebep sonuç ilişkisinde hükümlere belirlenen, fiil ve tahakkuk cihetinde hadleri aktive edilen ve bu yönüyle  –HAYATIN BAŞINA GELENELER- penceresinden;

Mazhariyeti,

İşlevselliği,

Teklif noktasında mahiyeti,

Sonuçları noktasında ele alınmış.

Bizde o kısım üzerinde kalmaya çalışarak nazar edeceğiz.

DÖRDÜNCÜ MEBHAS:

Eğer desen:

Birinci Mebhas'ta isbat ettin ki:

 

·         *Kaderin herşeyi güzeldir, hayırdır*.

 

 

Evet:

 

-          Her şeyde, hattâ en çirkin görünen şeylerde, hakikî bir hüsün ciheti vardır. Evet, kâinattaki her şey, her hadise, ya bizzat güzeldir, ona hüsn-ü bizzat denilir veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki, ona hüsn-ü bilgayr denilir. Bir kısım hadiseler var ki, zahiri çirkin, müşevveştir. Fakat o zahirî perde altında gayet parlak güzellikler ve intizamlar var. Sözler

 

·         *Ondan gelen şer de hayırdır, çirkinlik de güzeldir*.

 

Evet:

 

-          İcad-ı İlahide şer ve çirkinlik yoktur; belki abdin kisbine ve istidadına aittir. Sözler

 

-          Çok güzellikleri intâc veya izhar eden bir çirkinlik dahi, dolayısıyla bir güzelliktir. Şuâlar

 

·         *Halbuki şu dâr-ı dünyadaki musibetler, beliyyeler, o hükmü cerhediyor*….

 

*Elcevab*:

 

*Ey şiddet-i şefkatten şedid bir elemi hisseden nefsim ve arkadaşım*!

Şefkat denge noktasını kaybettiğinde çok itirazlara havidir. Çünkü etkilendiği herşeye karşı hale-i ruhuyesinde galip olan refleksle karşılık ver. Bu noktadan da kadere itirazı işman eden bir çok gaflet hali sudur eder. Risale-i nurda şefkat duygusunun mevcudatla olan münasebeti , hadiseyle ilk karşılaştığı andaki tepkisi ile marifetullah  bağlamındaki terbiye ve istikametini gösteren dersler ziyadedir. Kuvvetli bir örnek olarak iki Şua dersini söyleyebilir.

 

 *Vücud, hayr-ı mahz*;  ( varlık/ var olmak / var edilmek Hayrın tâ kendisi, bütünüyle sırf ve net  hayırdır )  *adem, şerr-i mahz* (Sırf şer. Hiç hayır ciheti olmayan şer ve musibet)  *olduğuna*;  

*bütün mehasin ve kemalâtın* ( güzellik ve mükemmeliğin )  *vücuda rücuu* ( varlığa dönüşmesi, teşekkül edip meydana gelmesi, mevcut olarak tezahür etmesi ) *ve bütün maasi ve mesaib ve nekaisin* ( günahların, felâketler, uğursuzluklar, güçlüklerin ve noksanlıkla tamam olmayan şeylerin )  *esası adem olduğu*, ( yokluk,karanlık alemleri ve şer hesabına geçmesi, zulmetleri netice vermesi, hakikatiyle var olmanın, vücut olarak anılmanın keyfiyetinden mahrumiyet) *delildir*.

*Madem adem*  (varlığın zıddı, yokluk, hiçlik, varlığın yaratılmasından önceki hali var olmaya nispeten  ) *şerr-i mahzdır*.  *Ademe müncer olan veya ademi işmam eden* ( kendisinden bir hayır çıkmayan , bir güzelliği netice vermeyen , bir anlam taşımayan, zayi olmaya mahkum bir sona doğru gitmeyi hissettiren ) *hâlât dahi şerri* ( Allah’ın alemleri ve içindekileri yaratış güzelliğine  var etme iradesine muhalif, insanın selim fıtratı ile bağdaşmayan  kötü, çirkin, zararlı bir sonucu) *tazammun eder*.

*Onun için, vücudun en parlak nuru olan* ( onu aydınlatan,gösteren ,canlı kılan,ademden kurtaran ,ona ebedi bir anlam ve sonsuz bir hakikat yükleyen )*hayat, ahval-i muhtelife*  ( çeşitli haller ,değişimler, yoğrulmalar )  *içinde yuvarlanıp kuvvet buluyor.*

Evet,

-          Hayat musibetlerle, hastalıklarla tasaffi eder, kemal bulur, kuvvet bulur, terakki eder, netice verir, tekemmül eder, vazife-i hayatiyeyi yapar.Lem’alar

 

-          “Andolsun biz sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. Müjdele o sabredenleri!” ( Bakara Suresi, 2/155)

Mütebayin vaziyetlere girip tasaffi ediyor ve müteaddid keyfiyatı alıp, matlub semeratı veriyor ve müteaddid tavırlara girip, Vâhib-i Hayat'ın nukuş-u esmasını güzelce gösterir.

-          Hayatta hissiyat suretinde kaynayan memzuç nakışlar, pek çok esma ve şuûnât-ı zatiyeye işaret eder, gayet parlak bir surette Hayy-ı Kayyûmun şuûnât-ı zatiyesine aynadarlık eder………………….. (Sözler)

 

-          Yeknesak istirahat döşeğindeki hayat, hayr-ı mahz olan vücuttan ziyade, şerr-i mahz olan ademe yakındır ve ona gider.Lem’alar

*İşte şu hakikattandır ki, zîhayatlara âlâm ve mesaib ve meşakkat ve beliyyat suretinde bazı hâlât ârız olur ki; o hâlât ile hayatlarına envâr-ı vücud teceddüd edip zulümat-ı adem tebâud ederek hayatları tasaffi ediyor*.

*Zira tevakkuf, sükûnet, sükût, atalet, istirahat, yeknesaklık; keyfiyatta ve ahvalde birer ademdir. Hattâ en büyük bir lezzet, yeknesaklık içinde hiçe iner*.

-          İşte o şuûnat iktiza ettikleri hayretnümâ faaliyet içinde, mevcudat, tebdil ve tağyirle, zevâl ve fenâ içinde sür’atle sevk ediliyor, mütemadiyen âlem-i şehadetten âlem-i gayba gönderiliyor.

 

Ve o şuûnâtın cilveleri altında, mahlûkat, daimî bir seyir ü seyelân, bir hareket ve cevelân içinde çalkanmakta ve ehl-i gafletin kulaklarına vâveylâ-yı firak ve zevâli ve ehl-i hidayetin sem’ine velvele-i zikir ve tesbihi dağıtmaktadırlar.

 

Bu sırra binaen, herbir mevcut, Vâcibü’l-Vücudun bâki şuûnâtının tezahürüne bâki birer medar olacak mânâları, keyfiyetleri, hâletleri vücutta bırakıp öyle gidiyorlar.

Hem o mevcut, bütün müddet-i hayatında geçirdiği etvar ve ahvâli, ilm-i ezelînin ünvanları olan İmam-ı Mübîn, Kitab-ı Mübîn, Levh-i Mahfuz gibi vücud-u ilmî dairelerinde vücud-u haricîsini temsil eden mufassal bir vücut dahi bırakıp öyle giderler. Demek, her fâni, bir vücudu terk eder, binler bâki vücutları kazanır, kazandırır.

 

Meselâ, nasıl ki harikulâde bir fabrika makinesine âdi bazı maddeler atılır; içinde yanarlar, zâhiren mahvolur, fakat o fabrikanın imbiklerinde çok kıymettar kimya maddeleri ve edviyeler teressüp eder.

 

Hem onun kuvvetiyle ve buharıyla o fabrikanın çarkları döner; bir taraftan kumaşları dokumasına, bir kısmı kitap tab’ına, bir kısmı da şeker gibi başka kıymettar şeyleri imal etmesine medar oluyor, ve hâkezâ...

 

Demek, o âdi maddelerin yanmasıyla ve zâhiren mahvolmasıyla binler şeyler vücut buluyor. Demek, âdi bir vücut gider, âli çok vücutları irsiyet bırakır. İşte, şu halde, o âdi maddeye “Yazık oldu” denilir mi? “Fabrika sahibi neden ona acımadı, yandırdı; o sevimli maddeleri mahvetti?” şikâyet edilir mi?....... Mektubat

 

Ne kadar iyilik ve güzellik ve nimet varsa, doğrudan doğruya o Cemîl ve Rahîm-i Mutlakın hazine-i rahmetinden ve ihsanat-ı hususiyesinden gelir. Ve musibet ve şerler ise, saltanat-ı rubûbiyetin, âdetullah namı altında ve küllî iradelerin mümessilleri olan umumî ve küllî kanunlarının çok neticelerinden tek tük cüz'î neticeleri olmasından, o kanunlar cereyanının cüz'î muktezaları olduğundan, elbette küllî maslahatlara medar olan o kanunları muhafaza ve riayet etmek için, o şerli, cüz'î neticeleri dahi halk eder.

 

Fakat o cüz'î ve elîm neticelere karşı, imdâdât-ı hassa-i Rahmâniye ve ihsanat-ı hususiye-i Rabbâniye ile musibete düşen efradın feryatlarına ve beliyyelere giriftâr olan eşhasın istiğaselerine yetişir. Ve fâil-i muhtar olduğunu ve her bir şeyin her bir işi, onun meşîetine bağlı bulunduğunu ve umum kanunları dahi daima irade ve ihtiyarına tâbi bulunmalarını ve o kanunların tazyikinden feryat eden fertleri, bir Rabb-i Rahîm dinlediğini ve imdatlarına ihsanıyla yetiştiğini göstermekle;

 

Esmâ-i Hüsnânın kayıtsız ve hadsiz cilvelerine hadsiz ve kayıtsız bir meydan açmak için o küllî âdetullah düsturlarının ve o umumî kanunların şüzuzâtıyla ve hem, şerli cüz'î neticeleriyle, hususî ihsanat ve hususî teveddüdat, yani sevdirmekle hususi tecelliyat kapılarını açmıştır… Şualar

*Elhasıl*:

*Madem hayat*, TÜM CİHETLERİYLE  *esma-i hüsnanın nukuşunu gösterir*.

BU NEDENLE ; *Hayatın başına gelen herşey hasendir*.

*Meselâ*:

 

*Gayet zengin, nihayet derecede san'atkâr ve çok san'atlarda mahir bir zât; âsâr-ı san'atını, hem kıymetdar servetini göstermek için âdi bir miskin adamı, modellik vazifesini gördürmek için, bir ücrete mukabil bir saatte murassa', musanna' yaptığı gömleği giydirir, onun üstünde işler ve vaziyetler verir, tebdil eder.*

 

*Hem her nevi san'atını göstermek için keser, değiştirir, uzaltır, kısaltır. Acaba şu ücretli miskin adam o zâta dese: "Bana zahmet veriyorsun. Eğilip kalkmakla vaziyet veriyorsun, beni güzelleştiren bu gömleği kesip kısaltmakla güzelliğimi bozuyorsun" demeğe hak kazanabilir mi?*

 

*"Merhametsizlik, insafsızlık ettin" diyebilir mi? İşte onun gibi Sâni'-i Zülcelal, Fâtır-ı Bîmisal; zîhayata göz, kulak, akıl, kalb gibi havâs ve letaif ile murassa' olarak giydirdiği vücud gömleğini esma-i hüsnanın nakışlarını göstermek için çok hâlât içinde çevirir, çok vaziyetlerde değiştirir.*

 

*Elemler, musibetler nev'inde olan keyfiyat; bazı esmasının ahkâmını göstermek için lemaat-ı hikmet içinde bazı şuaat-ı rahmet ve o şuaat-ı rahmet içinde latif güzellikler vardır*…… Sözler

EVET,

 

……………. Bütün güzel mahlûklar, kàfile kàfile arkasında durmayarak gelip gidiyorlar, fenâya girip kayboluyorlar. Fakat o âyineler üstünde kendini gösteren ve cilvelenen yüksek ve tebeddül etmez bir güzellik, tecellîsinde devam ettiğinden kat'î bir surette gösterir ki, o güzellikler o güzellerin malı ve o âyinelerin cemâli değildir. Belki güneşin cemâl-i şuaâtı cereyan eden suyun üzerindeki kabarcıklarda göründüğü gibi, sermedî bir cemâlin ışıklarıdırlar.

 

…………Nurun gelmesi elbette nuranîden ve vücut vermesi her halde mevcuttan ve ihsan ise gınâdan ve sehavet ise servetten ve talim ilimden gelmesi bedihî olduğu gibi, HÜSÜN VERMEK DAHİ HASENDEN ve GÜZELLEŞTİRMEK GÜZELDEN VE CEMÂL VERMEK CEMİLDEN olabilir, başka olamaz. İşte bu hakikate binaen iman ederiz ki, bu kâinattaki görünen bütün güzellikler öyle bir güzelden geliyor ki,

 

BU MÜTEMÂDİYEN DEĞİŞEN VE TAZELENEN KÂİNAT, BÜTÜN MEVCUDATIYLA ÂYİNEDARLIK DİLLERİYLE O GÜZELİN CEMÂLİNİ TAVSİF VE TÂRİF EDER.

 

…………… Nasıl ki ceset ruha dayanır, ayakta durur, hayatlanır; ve lâfız mânaya bakar, ona göre nurlanır; ve suret hakikata istinad eder, ondan kıymet alır. Aynen öyle de, bu maddî ve cismânî olan âlem-i şehadet dahi bir cesettir, bir lâfızdır, bir surettir; âlem-i gaybın perdesi arkasındaki esmâ-i İlâhiyeye dayanır, hayatlanır, istinad eder, can alır, ona bakar, güzelleşir.

 

BÜTÜN MADDÎ GÜZELLİKLER KENDİ HAKİKATLERİNİN VE MÂNÂLARININ MÂNEVÎ GÜZELLİKLERİNDEN İLERİ GELİYOR. VE HAKİKATLERİ İSE, ESMÂ-İ İLÂHİYEDEN FEYZ ALIRLAR VE ONLARIN BİR NEVİ GÖLGELERİDİR. VE BU HAKİKAT, RİSALE-İ NUR'DA KAT'Î İSPAT EDİLMİŞTİR…… Şualar

 

EVET,

 

-          Sâni-i Kerîm, Fâtır-ı Rahîm, herbir taifenin resmigeçit nöbeti bittikten ve o resmigeçitten maksut olan neticeler alındıktan sonra, ekseriyet itibarıyla, dünyadan merhametkârâne bir tarzla tenfir edip usandırıyor, istirahate bir meyil ve başka bir âleme göçmeye bir şevk ihsan ediyor; ve vazife-i hayattan terhis edildikleri zaman, vatan-ı aslîlerine bir meyelân-ı şevk-engiz, ruhlarında uyandırıyor.

 

 

Hem o Rahmân'ın nihayetsiz rahmetinden uzak değil ki, NASIL VAZİFE UĞRUNDA, MÜCAHEDE İŞİNDE TELEF olan bir nefere şehadet rütbesini veriyor ve kurban olarak kesilen bir koyuna, âhirette cismanî bir vücud-u bâki vererek Sırat üstünde, sahibine burâk gibi bir bineklik mertebesini vermekle mükâfatlandırıyor.

 

 

Öyle de, sair zîruh ve hayvanatın dahi, kendilerine mahsus vazife-i fıtriye-i Rabbâniyelerinde ve evâmir-i Sübhâniyenin itaatlerinde telef olan ve şiddetli meşakkat çeken zîruhların, onlara göre bir çeşit mükâfat-ı ruhaniye ve onların istidatlarına göre bir nevi ücret-i mâneviye, o tükenmez hazine-i rahmetinden baîd değil ki bulunmasın; dünyadan gitmelerinden pek çok incinmesinler, belki memnun olsunlar.

 

Lâ ya'lemu'l-ğaybe illâllah.