Madem hayat, Esmâ-i
Hüsnânın nukuşunu gösterir. Hayatın başına gelen herşey hasendir.
Söz konusu bahis, HAYY (C.C) ve HAYAT ilişkisi bağlamında
hem asıl hem mütemmim manalarıyla Risale-i nur’un çok derslerinde –Hususen-
Otuzuncu Lem’a Beşinci Nüktede çok
şümullü izah edilmiş.
Bu cümlenin geçtiği derste ise kader planına esasları tanzim
edilen, sebep sonuç ilişkisinde hükümlere belirlenen, fiil ve tahakkuk
cihetinde hadleri aktive edilen ve bu yönüyle –HAYATIN BAŞINA GELENELER- penceresinden;
Mazhariyeti,
İşlevselliği,
Teklif noktasında mahiyeti,
Sonuçları noktasında ele alınmış.
Bizde o kısım üzerinde kalmaya çalışarak nazar edeceğiz.
DÖRDÜNCÜ MEBHAS:
Eğer desen:
Birinci Mebhas'ta isbat ettin ki:
·
*Kaderin herşeyi güzeldir, hayırdır*.
Evet:
-
Her şeyde, hattâ en çirkin görünen şeylerde,
hakikî bir hüsün ciheti vardır. Evet, kâinattaki her şey, her hadise, ya bizzat
güzeldir, ona hüsn-ü bizzat denilir veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki, ona
hüsn-ü bilgayr denilir. Bir kısım hadiseler var ki, zahiri çirkin, müşevveştir.
Fakat o zahirî perde altında gayet parlak güzellikler ve intizamlar var. Sözler
·
*Ondan gelen şer de hayırdır, çirkinlik de
güzeldir*.
Evet:
-
İcad-ı İlahide şer ve çirkinlik yoktur; belki
abdin kisbine ve istidadına aittir. Sözler
-
Çok güzellikleri intâc veya izhar eden bir
çirkinlik dahi, dolayısıyla bir güzelliktir. Şuâlar
·
*Halbuki şu dâr-ı dünyadaki musibetler, beliyyeler,
o hükmü cerhediyor*….
*Elcevab*:
*Ey şiddet-i şefkatten şedid bir elemi hisseden nefsim ve
arkadaşım*!
Şefkat denge noktasını kaybettiğinde çok itirazlara havidir.
Çünkü etkilendiği herşeye karşı hale-i ruhuyesinde galip olan refleksle
karşılık ver. Bu noktadan da kadere itirazı işman eden bir çok gaflet hali
sudur eder. Risale-i nurda şefkat duygusunun mevcudatla olan münasebeti ,
hadiseyle ilk karşılaştığı andaki tepkisi ile marifetullah bağlamındaki terbiye ve istikametini gösteren
dersler ziyadedir. Kuvvetli bir örnek olarak iki Şua dersini söyleyebilir.
*Vücud, hayr-ı mahz*;
( varlık/ var olmak / var edilmek Hayrın
tâ kendisi, bütünüyle sırf ve net
hayırdır ) *adem, şerr-i mahz* (Sırf
şer. Hiç hayır ciheti olmayan şer ve musibet)
*olduğuna*;
*bütün mehasin ve kemalâtın* ( güzellik ve mükemmeliğin ) *vücuda rücuu* ( varlığa dönüşmesi, teşekkül
edip meydana gelmesi, mevcut olarak tezahür etmesi ) *ve bütün maasi ve mesaib
ve nekaisin* ( günahların, felâketler, uğursuzluklar, güçlüklerin ve
noksanlıkla tamam olmayan şeylerin ) *esası
adem olduğu*, ( yokluk,karanlık alemleri ve şer hesabına geçmesi, zulmetleri
netice vermesi, hakikatiyle var olmanın, vücut olarak anılmanın keyfiyetinden
mahrumiyet) *delildir*.
*Madem adem* (varlığın
zıddı, yokluk, hiçlik, varlığın yaratılmasından önceki hali var olmaya
nispeten ) *şerr-i mahzdır*. *Ademe müncer olan veya ademi işmam eden* (
kendisinden bir hayır çıkmayan , bir güzelliği netice vermeyen , bir anlam
taşımayan, zayi olmaya mahkum bir sona doğru gitmeyi hissettiren ) *hâlât dahi
şerri* ( Allah’ın alemleri ve içindekileri yaratış güzelliğine var etme iradesine muhalif, insanın selim
fıtratı ile bağdaşmayan kötü, çirkin,
zararlı bir sonucu) *tazammun eder*.
*Onun için, vücudun en parlak nuru olan* ( onu
aydınlatan,gösteren ,canlı kılan,ademden kurtaran ,ona ebedi bir anlam ve
sonsuz bir hakikat yükleyen )*hayat, ahval-i muhtelife* ( çeşitli haller ,değişimler, yoğrulmalar ) *içinde yuvarlanıp kuvvet buluyor.*
Evet,
-
Hayat musibetlerle, hastalıklarla tasaffi eder,
kemal bulur, kuvvet bulur, terakki eder, netice verir, tekemmül eder, vazife-i
hayatiyeyi yapar.Lem’alar
-
“Andolsun biz sizi biraz korku, biraz açlık,
biraz da mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz.
Müjdele o sabredenleri!” ( Bakara Suresi, 2/155)
Mütebayin vaziyetlere girip tasaffi ediyor ve müteaddid
keyfiyatı alıp, matlub semeratı veriyor ve müteaddid tavırlara girip, Vâhib-i
Hayat'ın nukuş-u esmasını güzelce gösterir.
-
Hayatta hissiyat suretinde kaynayan memzuç
nakışlar, pek çok esma ve şuûnât-ı zatiyeye işaret eder, gayet parlak bir
surette Hayy-ı Kayyûmun şuûnât-ı zatiyesine aynadarlık eder………………….. (Sözler)
-
Yeknesak istirahat döşeğindeki hayat, hayr-ı
mahz olan vücuttan ziyade, şerr-i mahz olan ademe yakındır ve ona
gider.Lem’alar
*İşte şu hakikattandır ki, zîhayatlara âlâm ve mesaib ve
meşakkat ve beliyyat suretinde bazı hâlât ârız olur ki; o hâlât ile hayatlarına
envâr-ı vücud teceddüd edip zulümat-ı adem tebâud ederek hayatları tasaffi
ediyor*.
*Zira tevakkuf, sükûnet, sükût, atalet, istirahat,
yeknesaklık; keyfiyatta ve ahvalde birer ademdir. Hattâ en büyük bir lezzet,
yeknesaklık içinde hiçe iner*.
-
İşte o şuûnat iktiza ettikleri hayretnümâ
faaliyet içinde, mevcudat, tebdil ve tağyirle, zevâl ve fenâ içinde sür’atle
sevk ediliyor, mütemadiyen âlem-i şehadetten âlem-i gayba gönderiliyor.
Ve o şuûnâtın cilveleri altında, mahlûkat, daimî bir seyir ü seyelân, bir
hareket ve cevelân içinde çalkanmakta ve ehl-i gafletin kulaklarına vâveylâ-yı
firak ve zevâli ve ehl-i hidayetin sem’ine velvele-i zikir ve tesbihi
dağıtmaktadırlar.
Bu sırra binaen, herbir mevcut, Vâcibü’l-Vücudun bâki şuûnâtının
tezahürüne bâki birer medar olacak mânâları, keyfiyetleri, hâletleri vücutta
bırakıp öyle gidiyorlar.
Hem o mevcut, bütün müddet-i hayatında geçirdiği etvar ve ahvâli, ilm-i
ezelînin ünvanları olan İmam-ı Mübîn, Kitab-ı Mübîn, Levh-i Mahfuz gibi vücud-u
ilmî dairelerinde vücud-u haricîsini temsil eden mufassal bir vücut dahi
bırakıp öyle giderler. Demek, her fâni, bir vücudu terk eder, binler bâki
vücutları kazanır, kazandırır.
Meselâ, nasıl ki harikulâde bir fabrika makinesine âdi bazı maddeler
atılır; içinde yanarlar, zâhiren mahvolur, fakat o fabrikanın imbiklerinde çok
kıymettar kimya maddeleri ve edviyeler teressüp eder.
Hem onun kuvvetiyle ve buharıyla o fabrikanın çarkları döner; bir
taraftan kumaşları dokumasına, bir kısmı kitap tab’ına, bir kısmı da şeker gibi
başka kıymettar şeyleri imal etmesine medar oluyor, ve hâkezâ...
Demek, o âdi maddelerin yanmasıyla ve zâhiren mahvolmasıyla binler şeyler
vücut buluyor. Demek, âdi bir vücut gider, âli çok vücutları irsiyet bırakır.
İşte, şu halde, o âdi maddeye “Yazık oldu” denilir mi? “Fabrika sahibi neden
ona acımadı, yandırdı; o sevimli maddeleri mahvetti?” şikâyet edilir mi?.......
Mektubat
Ne kadar iyilik ve güzellik ve nimet varsa, doğrudan doğruya o Cemîl ve
Rahîm-i Mutlakın hazine-i rahmetinden ve ihsanat-ı hususiyesinden gelir. Ve
musibet ve şerler ise, saltanat-ı rubûbiyetin, âdetullah namı altında ve küllî
iradelerin mümessilleri olan umumî ve küllî kanunlarının çok neticelerinden tek
tük cüz'î neticeleri olmasından, o kanunlar cereyanının cüz'î muktezaları
olduğundan, elbette küllî maslahatlara medar olan o kanunları muhafaza ve
riayet etmek için, o şerli, cüz'î neticeleri dahi halk eder.
Fakat o cüz'î ve elîm neticelere karşı, imdâdât-ı hassa-i Rahmâniye ve
ihsanat-ı hususiye-i Rabbâniye ile musibete düşen efradın feryatlarına ve
beliyyelere giriftâr olan eşhasın istiğaselerine yetişir. Ve fâil-i muhtar
olduğunu ve her bir şeyin her bir işi, onun meşîetine bağlı bulunduğunu ve umum
kanunları dahi daima irade ve ihtiyarına tâbi bulunmalarını ve o kanunların
tazyikinden feryat eden fertleri, bir Rabb-i Rahîm dinlediğini ve imdatlarına
ihsanıyla yetiştiğini göstermekle;
Esmâ-i
Hüsnânın kayıtsız ve hadsiz cilvelerine hadsiz ve kayıtsız bir meydan açmak
için o küllî âdetullah düsturlarının ve o umumî kanunların şüzuzâtıyla ve hem,
şerli cüz'î neticeleriyle, hususî ihsanat ve hususî teveddüdat, yani
sevdirmekle hususi tecelliyat kapılarını açmıştır… Şualar
*Elhasıl*:
*Madem hayat*, TÜM CİHETLERİYLE *esma-i hüsnanın nukuşunu gösterir*.
BU NEDENLE ; *Hayatın başına gelen herşey hasendir*.
*Meselâ*:
*Gayet zengin, nihayet derecede san'atkâr ve çok san'atlarda
mahir bir zât; âsâr-ı san'atını, hem kıymetdar servetini göstermek için âdi bir
miskin adamı, modellik vazifesini gördürmek için, bir ücrete mukabil bir saatte
murassa', musanna' yaptığı gömleği giydirir, onun üstünde işler ve vaziyetler
verir, tebdil eder.*
*Hem her nevi san'atını göstermek için keser, değiştirir,
uzaltır, kısaltır. Acaba şu ücretli miskin adam o zâta dese: "Bana zahmet
veriyorsun. Eğilip kalkmakla vaziyet veriyorsun, beni güzelleştiren bu gömleği
kesip kısaltmakla güzelliğimi bozuyorsun" demeğe hak kazanabilir mi?*
*"Merhametsizlik, insafsızlık ettin" diyebilir mi?
İşte onun gibi Sâni'-i Zülcelal, Fâtır-ı Bîmisal; zîhayata göz, kulak, akıl,
kalb gibi havâs ve letaif ile murassa' olarak giydirdiği vücud gömleğini esma-i
hüsnanın nakışlarını göstermek için çok hâlât içinde çevirir, çok vaziyetlerde
değiştirir.*
*Elemler, musibetler nev'inde olan keyfiyat; bazı esmasının
ahkâmını göstermek için lemaat-ı hikmet içinde bazı şuaat-ı rahmet ve o şuaat-ı
rahmet içinde latif güzellikler vardır*…… Sözler
EVET,
……………. Bütün güzel mahlûklar, kàfile kàfile arkasında
durmayarak gelip gidiyorlar, fenâya girip kayboluyorlar. Fakat o âyineler
üstünde kendini gösteren ve cilvelenen yüksek ve tebeddül etmez bir güzellik,
tecellîsinde devam ettiğinden kat'î bir surette gösterir ki, o güzellikler o
güzellerin malı ve o âyinelerin cemâli değildir. Belki güneşin cemâl-i şuaâtı
cereyan eden suyun üzerindeki kabarcıklarda göründüğü gibi, sermedî bir cemâlin
ışıklarıdırlar.
…………Nurun gelmesi elbette nuranîden ve vücut vermesi her
halde mevcuttan ve ihsan ise gınâdan ve sehavet ise servetten ve talim ilimden
gelmesi bedihî olduğu gibi, HÜSÜN VERMEK DAHİ HASENDEN ve GÜZELLEŞTİRMEK
GÜZELDEN VE CEMÂL VERMEK CEMİLDEN olabilir, başka olamaz. İşte bu hakikate
binaen iman ederiz ki, bu kâinattaki görünen bütün güzellikler öyle bir
güzelden geliyor ki,
BU MÜTEMÂDİYEN DEĞİŞEN VE TAZELENEN KÂİNAT, BÜTÜN
MEVCUDATIYLA ÂYİNEDARLIK DİLLERİYLE O GÜZELİN CEMÂLİNİ TAVSİF VE TÂRİF EDER.
…………… Nasıl ki ceset ruha dayanır, ayakta durur, hayatlanır;
ve lâfız mânaya bakar, ona göre nurlanır; ve suret hakikata istinad eder, ondan
kıymet alır. Aynen öyle de, bu maddî ve cismânî olan âlem-i şehadet dahi bir
cesettir, bir lâfızdır, bir surettir; âlem-i gaybın perdesi arkasındaki esmâ-i
İlâhiyeye dayanır, hayatlanır, istinad eder, can alır, ona bakar, güzelleşir.
BÜTÜN MADDÎ GÜZELLİKLER KENDİ HAKİKATLERİNİN VE MÂNÂLARININ
MÂNEVÎ GÜZELLİKLERİNDEN İLERİ GELİYOR. VE HAKİKATLERİ İSE, ESMÂ-İ İLÂHİYEDEN
FEYZ ALIRLAR VE ONLARIN BİR NEVİ GÖLGELERİDİR. VE BU HAKİKAT, RİSALE-İ NUR'DA
KAT'Î İSPAT EDİLMİŞTİR…… Şualar
EVET,
-
Sâni-i Kerîm, Fâtır-ı Rahîm, herbir taifenin
resmigeçit nöbeti bittikten ve o resmigeçitten maksut olan neticeler alındıktan
sonra, ekseriyet itibarıyla, dünyadan merhametkârâne bir tarzla tenfir edip
usandırıyor, istirahate bir meyil ve başka bir âleme göçmeye bir şevk ihsan
ediyor; ve vazife-i hayattan terhis edildikleri zaman, vatan-ı aslîlerine bir
meyelân-ı şevk-engiz, ruhlarında uyandırıyor.
Hem o Rahmân'ın nihayetsiz rahmetinden uzak değil ki, NASIL VAZİFE
UĞRUNDA, MÜCAHEDE İŞİNDE TELEF olan bir nefere şehadet rütbesini veriyor ve
kurban olarak kesilen bir koyuna, âhirette cismanî bir vücud-u bâki vererek
Sırat üstünde, sahibine burâk gibi bir bineklik mertebesini vermekle
mükâfatlandırıyor.
Öyle de, sair zîruh ve hayvanatın dahi, kendilerine mahsus vazife-i
fıtriye-i Rabbâniyelerinde ve evâmir-i Sübhâniyenin itaatlerinde telef olan ve
şiddetli meşakkat çeken zîruhların, onlara göre bir çeşit mükâfat-ı ruhaniye ve
onların istidatlarına göre bir nevi ücret-i mâneviye, o tükenmez hazine-i
rahmetinden baîd değil ki bulunmasın; dünyadan gitmelerinden pek çok
incinmesinler, belki memnun olsunlar.
Lâ
ya'lemu'l-ğaybe illâllah.