13.1.26

Mütalaa Ders notları 46: Evet herkes, kâinatı kendi âyinesiyle görür.

 

…………..

 

Evet herkes, kâinatı kendi âyinesiyle görür.

Cenab-ı Hak insanı kâinat için bir mikyas, bir mizan suretinde yaratmıştır.

Her insan için, bu âlemden hususî bir âlem vermiş.

O âlemin rengini, o insanın itikad-ı kalbîsine göre gösteriyor.

 

*Meselâ, gayet meyus ve matemli olarak ağlayan bir insan, mevcudatı ağlar ve meyus suretinde görür. Gayet sürurlu ve neş’eli, müjdeli ve kemâl-i neş’esinden gülen bir adam, kâinatı neş’eli, güler gördüğü gibi; mütefekkirâne ve ciddî bir surette ibadet ve tesbih eden adam, mevcudatın hakikaten mevcut ve muhakkak olan ibadet ve tesbihatlarını bir derece keşfeder ve görür*… Lem'alar

 

İlgili paragraftan sonra ilave edilen bu satırlar ; “Meselâ” ile başlayıp devam eden şekliyle  gerekli izahata sahiptir.

 

Ancak ilgili bahis içinde kullanılan AYNA tabiri; gerek felsefede gerek edebiyatta, gerek metafizik anlatılarda, gerekse tasavvufta çoklukla istimal edilen bir metafordur. Bu konuya biraz değinmek isteriz.

 

*Metafor*:  Bir şeyi başka şey ile benzetmeye, kıyaslamaya, anlatmaya yarayan mecazlar. Bir kavramın anlatılmasında benzer özelliklerinden dolayı başka kavramların kullanılması (genellikle görsel ya da somut ifadelerle anlatımı kuvvetlendirme amacıyla kullanılan söz söyleme sanatıdır.

 

Hem ilgili paragraf hem de metafor konusuyla ilişkili olarak Risale-i nurda *AYNA* metaforunun yanında,

 

Genel olarak ; bir şeyleri anlamak, gideceği yolu ışıklandırmak , durum ve konumu idrak etmek noktasında akıl ile, tarihçe-i hayatta Risale-i Nur’un telif neşri bölümünde  kalbin cep feneri tabiriyle kalp ile ilişkilendirilmiş *FENER*  meatforu,

 

Bakış açısını netleştiren –İman gibi- veya körelten –Kur’anla barışık olmayan Felsefe gibi- araç olma özelliği ile  *GÖZLÜK*  metaforları da kullanılmaktadır.

 

Evet ,

 

*AYNA ortalama anlatımla Tasavvuf literatüründe*;  Alemlerin isim ve sıfat tezahürü olarak  Allah’ı gösterir bir ayine olmasının yanısıra , İnsanın  kalp aynasında tecelli etmesi  ile ona ait esma hasiyetlerin letaifte görünmesi ,

 

*Felsefede AYNA*,  evrenin biçimsel ve şekilsel olarak insan zihnine yansıması ve bu yansıma ile insan aklına gözlemleme yapabilme imkânı sağlayan düşünsel bir araç,

 

*Hakikatte ise;  Nazar- İman ile elde edilen Marifetullah ve buna bağlı farkındalık ve tasdik ile de hakikati hakikatiyle idrak etmeye yarayan , mülk ve de melekût tarafları olan ilmi bir müşahede Mir'ât’ıdır*.

 

Evet,

 

Afaki ve enfüsi aynada hakikati seyredebilmek, aksinden hisse alabilmenin ve görünenin olduğu şekliyle görebilmenin temel şartı;  sahip olduğumuz aynanın *BERRAKLIĞI’DIR*.

 

BERRAK bir ayna hem kendinde görünenden bizzat müstefid olur hem de başkalarının da istifade etmesine aracılık eder.

 

Evet,

 

Güzel oku, her zerrede coşkun birer mânâ var,

Dert ehline bu mânâda canlar sunan eda var.

*Vermek için parlaklığı, gamlı gönül evine*,

Bir bak hele, her cilâdan üstün olan cilâ var…

Uzaklara bakma, “Nurlara bak yürü”, *âlem onun ayinesi*.

Görmez misin, her yüzünde aynı renkte ziya var.

*Bir güneştir her zerrede cilve yapıp parlayan*,

*Bilmez misin, sende dahi o edadan eda var*.

 

H.Feyzi R.H / Emirdağ L.

 

Bu manaya delâlet eden  başka bir satır:

 

" *İnsan öyle bir nüsha-i camiadır ki, Cenâb-ı Hak, bütün esmasını, insanın nefsiyle insana ihsas ediyor*." Sözler…

 

Yine bu hakikati gayet geniş ve derin bir zaviyede ifade eden bir başka ders :

 

Hülâsatü'l-Hülâsa'nın on yedinci mertebesi olan "Kur'ân lisanıyla şehadet" ve on sekizinci mertebesi olan "kâinat lisanıyla şehadet" ortasında o şifreli işaretleri şöyle koydum:

 

“ *İnsanlık hakikati kendine mahsus lisanla; HAYATI, DUYGULARI, MEZİYETLERİ, Allah'ın güzel isimlerinin tecellilerini anlayan ve yansıtan bir ölçü ve bir AYNA olması gibi* ..

Kelimeleriyle; SIFATLARI, AHLÂKI, HALİFELİĞİ,

Allah'ın güzel isimlerine fihriste oluşu ve ENÂNİYETİ gibi kelimeleriyle; KAPSAMLI YARATILIŞI,

ÇEŞİTLİ KULLUK GÖREVLERİ, PEK ÇOK İHTİYAÇLARI, SINIRSIZ FAKİRLİĞİ, ÂCİZLİĞİ VE NOKSANLIĞI VE SAYISIZ İSTİDATLARI GİBİ KELİMELERİYLE DER:

*Allah'tan başka ilâh yoktur. O varlığı zorunlu olan Vâcibü'l-Vücud, birliği bütün kâinatı kuşatmış olan Vâhid ve her bir varlıkta, özellikle insanda birliği müşahede edilen Ehad'dir*. “

 

İşte bu kısa şifreyi, yine gayet muhtasar bir şifre ile tercüme ve izah edeceğim. Bunu Hülâsatü'l-Hülâsa'ya bir hâşiye yapınız.

 

Evet ben, Hülâsatü'l-Hülâsa'yı okuduğum zaman, koca kâinat, nazarımda bir halka-i zikir oluyor.

 

Fakat her nevin lisanı çok geniş olmasından, fikir yoluyla sıfât ve esmâ-i İlâhiyeyi ilmelyakîn ile iz'an etmek için *akıl çok çabalıyor, sonra tam görür*.

 

*Hakikat-ı insaniyeye baktığı vakit*,

O CAMİ MİKYASDA,

O KÜÇÜK HARİTACIKTA,

O DOĞRU NÜMUNECİKTE,

O HASSAS MİZANCIKTA,

O ENANİYET HASSASİYETİNDE öyle kat'î ve şuhudî ve iz'anî bir vicdan, bir itminan, bir iman ile o sıfât ve esmâyı tasdik eder. *HEM ÇOK KOLAY, HEM HAZIR YANINDAKİ ÂYİNESİNDE HİÇ UZUN BİR SEYAHAT-I FİKRİYEYE MUHTAÇ OLMADAN İMAN-I TAHKİKÎYİ KAZANIR* ve "Muhakkak ki Allah, insanı Rahmân sûretinde yaratmıştır." ( Hadis-i Şerif) hakiki bir mânâsını anlar.

 

Çünkü, Cenâb-ı Hak hakkında suret muhal olmasından, suretten murat, sîrettir, ahlâk ve sıfâttır.

 

Evet, nasıl ki ehl-i tarikat, seyr-i enfüsî ve âfâkî ile mârifet-i İlâhiyede iki yol ile gitmişler ve en kısa ve kolayı ve kuvvetli ve itminanlı yolunu enfüsîde, yani kalbinde zikr-i hafiyy-i kalble bulmuşlar.

 

Aynen öyle de, yüksek ehl-i hakikat dahi, mârifet ve tasavvur değil, belki ondan çok âlî ve kıymetli olan iman ve tasdikte, iki cadde ile hareket etmişler.

 

Biri: Kitab-ı kâinatı mütalâa ile, Âyetü'l-Kübrâ ve Hizbü'n-Nuriye ve Hülâsatü'l-Hülâsa gibi âfâka bakmaktır.

 

Diğeri: *VE EN KUVVETLİ VE HAKKALYAKÎN DERECESİNDE VİCDANÎ VE HİSSÎ, BİR DERECE ŞUHUDÎ OLAN HAKİKAT-İ İNSANİYE HARİTASINI VE ENANİYET-İ BEŞERİYE FİHRİSTESİNİ VE MAHİYET-İ NEFSİYESİNİ MÜTALÂA İLE, İMANIN ŞÜPHESİZ VE VESVESESİZ MERTEBESİNE ÇIKMAKTIR Kİ, SIRR-I AKREBİYETE VE VERASET-İ NÜBÜVVETE BAKAR*………..Emirdağ Lahikası

………..

 

 

……….. *İşte, esmâ-i İlâhiyenin herbiri ayrı ayrı birer ayna ister. Hem meselâ Rahmân, Rezzâk, hakikatli, asıl oldukları için, kendilerine lâyık, rızka ve merhamete muhtaç mevcudatı ister. Rahmân, nasıl hakikî bir dünyada rızka muhtaç hakikatli zîruhları ister; Rahîm de, öyle hakikî bir Cenneti ister. Eğer yalnız Mevcud ve Vâcibü’l-Vücud ve Vâhid-i Ehad isimleri hakikî tutulup öteki isimler onların içine gölge olmak haysiyetiyle alınsa, o esmâya karşı bir haksızlık hükmüne geçer*.

 

*İşte şu sırdandır ki, cadde-i kübrâ, elbette velâyet-i kübrâ sahipleri olan Sahabe ve asfiya ve Tâbiîn ve Eimme-i Ehl-i Beyt ve eimme-i müçtehidînin caddesidir ki, doğrudan doğruya Kur’ân’ın birinci tabaka şakirtleridir*.

 

Ehemmiyeti bir başka ders:

 

" *Eğer insan, maddi ve manevi her bir uzvunu Allah'ın emrettiği yere sarf etmekle hamdin şubelerinden olan şükr-ü örfîyi îfa ve şeriate imtisal ederse, insanın cevherinde vedîa bırakılan o örneklerin her birisi, kendi âlemine bir pencere olur. İnsan, o pencereden, o âleme bakar ve o âleme tecelli eden sıfatla o âlemden tezahür eden isme bir mir'at ve bir ayna olur*."

 

" *O vakit insan, ruhuyla, cismiyle âlem-i şehadet ve âlem-i gayba bir hülasa olur ve her iki âleme tecelli eden, insana da tecelli eder. İşte bu cihetle, insan, sıfat-ı kemaliye-i İlahiyeye hem mazhar olur, hem muzhir olur*.

 

Nitekim Muhyiddin-i Arabî, [" *Ben gizli bir hazine idim. Bilinmek istedim, mahlukatı yarattım*." ] hadis-i şerifinin beyanında, 'Mahlukatı yarattım ki, bana bir ayna olsun ve o aynada cemalimi göreyim.' demiştir."  (İşârâtü'l-İ'câz, Fâtiha Suresi)

 

Evet,  herkesin şu aleme müteveccih bir ayinesi var. Bu aynayı temiz tutanlar için sermedi bir nur’un aksi cilvesini gözbebeğinde sırlayan bir yanı olduğu gibi, marifetullah ve muhabbetullah şularının nurunun cilvesi ile ışıldayan parlaklığa sahip bir mahiyete haizdir.

 

Aynasının bakımını yapmayan, temizliğine dikkat etmeyen, olur olmaz suretleri içerisinde gezinmesine ve görünmesine  sebep olan kişiler için ise o aynanın kırılması, belki bin parça olması gibi hazin akıbetler vardır.

 

Evet , Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre, Allah Resûlü (S.A.S.) şöyle buyurmuştur:

 

“ *Kul bir günah işlediği zaman kalbinde siyah bir nokta oluşur. *Bundan vazgeçip tevbe ve istiğfar ettiği zaman kalbi parlatılır*. Günaha devam ederse siyah nokta artırılır ve sonunda tüm kalbini kaplar. Allah’ın, (Kitabı’nda), ‘Hayır, hayır! Doğrusu onların kazanmakta oldukları kalplerini paslandırmıştır.’ (Mutaffifîn, 83/14) diye anlattığı pas işte budur*.” (Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 83)

 

Bununla birlikte gayet önemli bir konu daha var ki,  ciddi ve dikkat çekicidir…

 

Şöyle ki:

 

*Bendeki aşk-ı bekà, bendeki bekàya değil, belki sebepsiz ve bizzat mahbub olan kemâl-i mutlak sahibi Zât-ı Zülkemâlin ve Zülcemâlin bir isminin bir cilvesinin mâhiyetimde bir gölgesi bulunduğundan, fıtratımda o Kâmil-i Mutlakın varlığına ve kemâline ve bekàsına müteveccih olan muhabbet-i fıtriye, gaflet yüzünden yolunu şaşırmış, gölgeye yapışmış, âyinenin bekàsına âşık olmuştu*…Şualar

 

Bu paragrafa , Yirmi Dokuzuncu Lem'a Arabi Bab’dan tercüme bölümünden bir babı tetimme yaparak bitirelim..

 

………… *Nasıl ki afakın ve dünyanın fena ve zevalinin arkasında Bakî-i Zülcelâl'in Baki esmasının cilvelerini gördüm tam teselli buldum*.

 

*Öyle de şahsıma baktım, şahsımdaki müteaddit, muhtelif tabaka-i mevcudat-ı nefsiye ve meftun olduğum sıfât ve hakaik-i şahsiye gayet sür'atle zeval ve fenaya koştuklarından insanın fıtratındaki aşk-ı bekà sırrıyla o fânilerde bir bekà aradım.*

 

*Hàlıkımın bakî cilve-i esmasını gördüm. Her bir sıfatımın zevalinde ona temessül eden bir ismin cilvesini baki gördüm. Ve kat'iyyen anladım ki, fıtrat-ı insaniyedeki aşk-ı bekà muhabbet-i ilâhiyeden teşa'ub eden bir muhabbettir*.

 

*Mahbubunu yanlış bir surette arıyor*.

 

*Aynada temessül edeni de sevmek, aramak lâzımken aynayı veya aynanın ziyneti hükmüne geçen temessülün keyfîyetini sevmeye başlıyor*.

 

" *Huve* " yerine " *Ene* " *ye perestiş eder. Zevalinden sonra yanlışını anlıyor*.

 

*KALB VE MAHİYET-İ İNSANİYE ZİŞUUR BİR AYNADIR. ONDA TEMESSÜL EDENİ ŞUUR İLE HİSSEDER. AŞK-I BEKÀ İLE SEVER*…..

 

……….

 

Evet, âlem bir ayinedir.

Mahlukat ,mevcudat ,masnuat  müteaddit ayinelerdir.

İnsanın kalbi ,zihni ,ruhu hem mülk hem de melekût alemlerinden mana suretlerini ve bir kısım esrarın siretlerinden akisler cilveler alır.

Her gelen mana ,ilgili derste ( Otuzuncu Söz) geçtiği gibi kişinin nefsindeki renk ile boyanıp görünür, renklenir. Kişinin gönül ve inanç  odasında ne varsa gelen her şey ona göre şekillenir.

Yine kişinin aklında ev kalbinde neyin önceliği varsa evvela o manalar gelir orada arz-ı endam eder ve hakikat gizlenir.

 

Şemseddin-i Sivâsi Hz. K.S  demiş;

 

*Vasıl olmaz Hakk’a kimse cümleden dûr olmadan*

*Kenz açılmaz şol gönülden tâ ki pürnûr olmadan*…

 

Öyle ise;  İtikadını düzeltmek, gönül evini kirden pastan arındırmak ,

 

………. “ *Ey kumandanım, bir parça mühlet ver ki, eski işlerin ufak tefeklerini, pırtı mırtılarını temizleyip dışarı atayım, sonra teşrif ediniz. İşte, atıp senin emrine hazır duruyoruz. Buyurun, ne yaparsanız yapınız. Senin emrine münkadız. Senin yaptığın işler bütün hak, güzel, maslahattır*." Sözler………. şeklinde  eski püskü paçavra hissiyatları kalp ruhundan uzaklaştırmakla……… elem verici günahlar, zillet verici elemler, dalâlet verici vesveselerden kurtularak temiz bir ayna, güçlü bir fener, güzel gösteren bir gözlüğe sahip olarak Allah namına bakmalı, görmeli ve yaşamalıyız.

 

Bir kolay yoluda , Muhammedi Aynanın hüsnüne dalmak, onun Sünnet-i Seniye penceresinden aleme bakmaktır.

 

Demiş :

 

*AYİNEDİR BU ÂLEM, HER ŞEY HAK İLE KAİM / MİR'AT-I MUHAMMED'DEN ALLAH GÖRÜNÜR DAİM…Barla L.

 

*Öyleyse, sen salâvatı kendine, o Rahmeten li'l-Âlemîne ulaşmak için vesile yap ve o zâtı da rahmet-i Rahmân'a vesile ittihaz et. Umum ümmetin, Rahmeten li'l-Âlemîn olan Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında, hadsiz bir kesretle, rahmet mânâsıyla salâvat getirmeleri, rahmet ne kadar kıymettar bir hediye-i İlâhiye ve ne kadar geniş bir dairesi olduğunu parlak bir surette ispat eder*.

 

*Elhasıl: Hazine-i rahmetin en kıymettar pırlantası ve kapıcısı zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm olduğu gibi, en birinci anahtarı dahi Bismillâhirrahmânirrahîm'dir. Ve en kolay bir anahtarı da salâvattır*.

 

*Allah'ım! "Bismillâhirrahmânirrahîm"in hakkı için, âlemlere rahmet olarak gönderdiğin zâta ve bütün âl ve ashâbına, Senin rahmetine ve onun hürmetine yaraşır bir şekilde salât ve selâm et. Bize de, Senden gayrı, Senin mahlûkatından hiç kimsenin merhametine muhtaç olmayacağımız bir rahmetle merhamet et* …………..Lem’alar………..Âmin