16.1.26

Mütalaa Ders notları 54: Allah'ı C.C tesbih etmek..

 

Bugünlerde iki ince mes'ele kalbe geldi. Vaktinde kaleme alamadım. O vakit geçtikten sonra o ehemmiyetli hakikatlara birer işaret ederiz:

 

 Birincisi:

 

Kardeşlerimizden birisinin namaz tesbihatında tekâsül  ( tembellik) göstermesine binaen dedim:

 

*Namazdan sonraki tesbihatlar, tarîkat-ı Muhammediye'dir (A.S.M.) ve velayet-i Ahmediye'nin (A.S.M.) bir evradıdır.* (Resul-ü Ekrem’in A.S.M Allah’ın rızasına vasıl olunması için açtığı bir yol ve yine onun Allah’a olan yakınlığını, dostluğunun nişanesi olan, alışkanlıkla  ve vazîfe olarak devamlı yapılan zikridir.

 

O noktadan ehemmiyeti büyüktür. Sonra, bu kelimenin hakikatı böyle inkişaf etti:

 

*Nasılki risalete inkılab eden velayet-i Ahmediye (A.S.M.) bütün velayetlerin fevkindedir; öyle de, o velayetin tarîkatı ve o velayet-i kübranın evrad-ı mahsusası olan namazın akabindeki tesbihat, o derece sair tarîkatların ve evradların fevkindedir*.  (Resul-ü Ekreme mahsus olarak, onun harika şahsiyeti, yüksek ahlakı, titizliği, adaletli ve merhametli oluşu, tevazusu gibi hasletleri Onu Allah’a yakın tutmuş , Rabbisinin dostluğunu kazanmış ve bu yönüyle Hâlıkının marziyatını kullarına bildirmek ve Uluhiyet dairesinin hassalarını temsil ve tebliğ etmekte; velayetten çok üstün olan risalet makamına yükseltilmiştir. Öyle de piri olduğu bu büyük ve külli velayet yolunun özel ve özellikli virdi olan ve namazın arkasından yapılan tesbihat , sair tarikatların evradlarından üstündür, niteliklidir, makbuliyeti kat-i olan bir hasiyete sahiptir.

 

Lemalarda geçen şekliyle, İmam-ı Rabbanin  R.A  bu meyandaki izahını buraya ekleyelim :

 

 *Ben seyr-i sülûk-i ruhanîde görüyordum ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdan mervî olan kelimat nurludur, Sünnet-i Seniye şuâı ile parlıyor. Ondan mervî olmayan parlak ve kuvvetli virdleri ve halleri gördüğüm vakit, üstünde o nur yoktu. Bu kısmın en parlağı, evvelkinin en azına mukabil gelmiyordu. Bundan anladım ki, Sünnet-i Seniyyenin şuâı bir iksirdir. Hem o Sünnet, nur isteyenlere kâfidir; hariçte nur aramaya ihtiyaç yoktur* …………….

 

Haşiye: Allah’a vasıl olmakta Velayet-i Ahmediye’den ruhsat alan tariklerin kendi yollarının prensipleri ve adalelerine yönelik içtihaden veya keşfen  tespit ve tesis ettikleri bazı literatür ve çeşitli esasları toplayan vusul üsülleri vardır. Bunlar; adap, adat, zikir, rabıta gibi tanımlarla ifade edilir. Konumuz bağlamında virdlerde o tarikatın şeyhinin kontrolünde uygulanan ve bazı tariklerde çeşitli sayılara tekabül eden , kelimat-i tayyibe, mübareke sınıfından tesbih, tahmid, tazim ,esma zikri gibi şartları vardır. Bu evradlar ne kadar çok ve muhtelif olsa da  ,  çokça zikredilse de , Peygamberimizin evrad edinmediği kur’ani kelimelerden de çıkartılsa Velayet-i Ahmediye’den yüksek bir mahiyete çıkamaz. Çünkü, tüm vüsüllerin vasılı hakikatinin yolunun açıcısı ve mihmandarı Resul-ü Ekremdir.Hem bu sözler Kur’anın nası ile ( o kendinden bir şey söylemez) ona öğretilmiştir. Diğer her şey ondan öğrenilmiştir……….. Bu meyanda namaz tesbihatın kelimeleri , namaza mütemmim mahiyetiyle hem fazlarda yer almış hem de ihtiva ettiği içerikle tesbihat ve tahmidattan maksud olan neticeyi en azami şekilde ifade hasiyetine mahzar edilmişlerdir.

 

“ *Sübhanallah demek mizanın yarısını doldurur. Elhamdülillah demek ise teraziyi doldurmuş olur. Allah’tan başka gerçek ilah yoktur, sadece O vardır, diyen kimse ile Allah arasında hiçbir perde yoktur. Cennette kendisiyle beraber oluncaya kadar*…” (Tirmizî, Daavat, 87)

 

" *Sübhanallah demek mizanın yarısıdır. Elhamdülillah ise onu doldurmuş olur. Allahuekber demek gök ile yeryüzü arasını doldurur oruç sabrın yarısı temizlikte imanın yarısıdır*…” (Müsned: 17571; Tirmizî, Daavat, 87)

 

" *Temizlik îmanın yarısıdır. Elhamdülillah mizanı doldurur. Sübhanallâh ve elhamdülillah göklerle yer arasını doldururlar (yahut doldurur.) Namaz bir nurdur. Sadaka bir burhandır. Sabır bir ziyadır. Kur'an da se­nin ya lehine ya aleyhine bir hüccettir. Bütün insanlar sabahleyin kalkar­lar, kimisi nefsini satar, kimisi de onu ya azad eder, yahut helak!* .." (Müslim, Taharet, 1)……………Gibi Hadis-i Şerifler bu ehemmiyeti nazara verir. Nurlarda da bu hakikate işaret eden ziyade dersler vardır.

 

*Bu sır dahi şöyle inkişaf etti ki*:

 

*Nasıl zikir dairesinde bir mecliste veyahut hatme-i Nakşiyede bir mescidde birbiriyle alâkadar heyet-i mecmuada nuranî bir vaziyet hissediliyor*.  ( birlikte yapılan zikir ve haline hissedilen manevi  bağlar,tefeyyüz, kalbi zevkler, bir kısım letâifin inkişafı gibi haller )

 

*Kalbi hüşyar* ( uyanık, Allah’tan gafil olmayan)  *bir zât, namazdan sonra "Sübhanallah Sübhanallah" deyip tesbihi çekerken, o daire-i zikrin reisi olan Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm'ın muvacehesinde, yüz milyon tesbih edenler, tesbih elinde çektiklerini manen hisseder; o azamet ve ulviyetle "Sübhanallah Sübhanallah" der. Sonra o serzâkirin emr-i manevîsiyle ona ittibaen "Elhamdülillah Elhamdülillah" dediği vakit, o halka-i zikrin ve o çok geniş dairesi bulunan hatme-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm'ın dairesinde yüz milyon müridlerin "Elhamdülillah Elhamdülillah"larından tezahür eden azametli bir hamdi düşünüp içinde "Elhamdülillah" ile iştirak eder ve hâkeza... "Allahu Ekber Allahu Ekber" ve duadan sonra "Lâ ilahe illallah Lâ ilahe illallah" otuzüç defa o tarîkat-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm'ın halka-i zikrinde ve hatme-i kübrasında o sâbık mana ile o ihvan-ı tarîkatı nazara alıp, o halkanın serzâkiri olan Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm'a müteveccih olup "Elfü elfi salatin ve elfü elfi selamin aleyke ya resulallah" (Milyon kere salât ile milyon kere selâm Senin üzerine olsun ey Allah’ın Resûlü.) der, diye anladım ve hissettim ve hayalen gördüm. Demek tesbihat-ı salâtiyenin çok ehemmiyeti var*.

 

Evet, Üstad burada meselenin  bir meslek  ve meşrebin mahdut ölçülerinden ne kadar ziyade ve ihatalı olduğunu, tüm Ümmet-i kuşattığı hakikati, usul-ü tarikat vezninde  ifade ediyor, şümüllü tezahürünü, kesretli keyfiyetini, ait olduğu dairenin niteliğini ve  ihtiva ettiği hassanın külliyetini nazara veriyor.

 

…………….. *Şimdi, şu ikinci burhan-ı nâtıkı olan Hâtemü’l-Enbiyâ Aleyhissalâtü Vesselâmı tanımalıyız, dinlemeliyiz*.

 

*Evet, o burhanın şahs-ı mânevîsine bak*:

 

*Sath-ı arz bir mescid, Mekke bir mihrap, Medine bir minber; o burhan-ı bâhir olan Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm bütün ehl-i imana imam, bütün insanlara hatip, bütün enbiyaya reis, bütün evliyaya seyyid, bütün enbiya ve evliyadan mürekkep bir halka-i zikrin serzâkiri; bütün enbiya hayattar kökleri, bütün evliya tarâvettar semereleri bir şecere-i nuraniyedir ki, herbir dâvâsını, mu’cizatlarına istinat eden bütün enbiya ve kerametlerine itimat ede bütün evliya tasdik edip imza ediyorlar*………….. Sözler

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

*İkinci Mes'ele*:

 

*Otuzbirinci âyetin işaretinin beyanında*,

 

“ *Onlar dünya hayatını seve seve âhirete tercih ederler...” İbrahim Sûresi, 14:3. bahsinde denilmiş ki: Bu asrın bir hâssası şudur ki; hayat-ı dünyeviyeyi, hayat-ı bâkiyeye bilerek tercih ettiriyor*.

 

*YANİ KIRILACAK BİR CAM PARÇASINI, BÂKİ ELMASLARA BİLDİĞİ HALDE TERCİH ETMEK BİR DÜSTUR HÜKMÜNE GEÇMİŞ*.

 

*Ben bundan çok hayret ediyordum*.

 

*Bugünlerde ihtar edildi ki*:

 

 *Nasıl bir uzv-u insanî hastalansa, yaralansa sair a'zâ vazifelerini kısmen bırakıp onun imdadına koşar; öyle de, hırs-ı hayat ve hıfzı, zevk-i hayat ve aşkı taşıyan ve fıtrat-ı insaniyede dercedilen bir cihaz-ı insaniye, çok esbab ile yaralanmış, sair letaifi kendiyle meşgul edip sukut ettirmeye başlamış; vazife-i hakikiyelerini onlara unutturmağa çalışıyor*.

 

……… İnsan bedeninde bir arıza olsa bütün azaların , aklın, fikrin ,asabın, bağışıklık sistemin, alyuvar,akyuvar, hücrelerin vs.hepsinin o bölgeyle ilgilenmesi ve kısmen vazifelerini bırakması, meşguliyetin ziyadesi ile gücünü,enerjisini o bölgede toplaması gibi; İnsanın fıtratına derç edilen ve hayatın hayat niteliği ile meşru ve hakiki zevklerle yaşanmasını mümkün kılan , fıtrat-ı  zişuur ve his ile programlanmış olan yönetici  ve etkin özelliği bulunan bir önemli  cihazı çok sebebler eliyle yaralanmış, hasar almış olduğundan kontrol ve idareyi yitirmiş ve tatmin ve teskin arayışı başka alanlara kaymış, çizgisinden aştığından bir çeşit panik durumu ile vaveyla ederek , aklı ,kalbi, ruhu ,sırrı kendi ile meşgul etmeye başlamış ve bu meşguliyet ile onlara hakiki vazifesini unutturmaya ,ilgiyi üzerinde tutmaya çalıştır bir duruma gelmiş…………………

 

Bu cihazata yara açan çok sebeplerden bir kısmına Lemaat’tan bir bölümle işaret edelim:

 

 

……………ONUN İÇİN TELKİNİ AŞK-I TABİAT OLUR. MADDEPERESTLİK HİSSİ, KALBE DE YERLEŞTİRİR; ONDAN UCUZCA KENDİNİ KURTARAMAZ.

 

YİNE ONDAN GELEN, DALÂLETTEN NEŞ’ET EDEN RUHUN IZTIRÂBÂTINA, O EDEPSİZLENMİŞ EDEB MÜSEKKİN, HEM MÜNEVVİM, HAKİKÎ FAİDE VERMEZ.

 

TEK BİR İLÂCI BULMUŞ, O DA ROMANLARIYMIŞ. KİTAP GİBİ BİR HAYY-I MEYYİT, SİNEMA GİBİ BİR MÜTEHARRİK EMVAT. MEYYİT HAYAT VEREMEZ.

 

HEM TİYATRO GİBİ TENASUHVÂRİ, MAZİ DENİLEN GENİŞ KABRİN HORTLAKLARI GİBİ ŞU ÜÇ NEVİ ROMANLARIYLA HİÇ DE UTANMAZ.

 

BEŞERİN AĞZINA YALANCI BİR DİL KOYMUŞ, HEM İNSANIN YÜZÜNE FÂSIK BİR GÖZ TAKMIŞ, DÜNYAYA BİR ÂLÜFTE FİSTANINI GİYDİRMİŞ, HÜSN-Ü MÜCERRED TANIMAZ.

 

GÜNEŞİ GÖSTERİRSE, SARI SAÇLI GÜZEL BİR AKTRİSİ KÀRİE İHTAR EDER. ZAHİREN DER: “SEFAHET FENADIR, İNSANLARA YAKIŞMAZ.”

 

NETİCE-İ MUZIRRAYI GÖSTERİR. HALBUKİ SEFAHETE ÖYLE MÜŞEVVİKANE BİR TASVİRİ YAPAR Kİ, AĞIZ SUYU AKITIR, AKIL HÂKİM KALAMAZ.

 

İŞTİHAYI KABARTIR, HEVESİ TEHYİÇ EDER, HİS DAHA SÖZ DİNLEMEZ. KUR’ÂN’DAKİ EDEPSE HEVÂYI KARIŞTIRMAZ……Lemaat

 

Evet,

 

 *Hem nasılki bir cazibedar, sefihane ve sarhoşane şaşaalı bir eğlence bulunsa, ÇOCUKLAR VE SERSERİLER gibi BÜYÜK MAKAMLARDA BULUNAN İNSANLAR VE MESTURE HANIMLAR dahi o cazibeye kapılıp hakikî vazifelerini ta'til ederek iştirak ediyorlar; öyle de, bu asırda hayat-ı insaniye, hususan hayat-ı içtimaiyesi öyle dehşetli fakat cazibeli ve elîm fakat meraklı bir vaziyet almış ki; insanın ulvî latîfelerini ve kalb ve aklını, nefs-i emmaresinin arkasına düşürüp pervane gibi o fitne ateşlerine düşürttürüyor*.

 

…………. *Şu hakikati, bir vakıa-i hayaliyede şöyle bir temsilde gördüm ki: Ben büyük bir şehre giriyorum. Baktım ki, o şehirde büyük saraylar var. Bazı sarayların kapısına bakıyorum; gayet şenlik, parlak bir tiyatro gibi nazar-ı dikkati celb eder, herkesi eğlendirir bir cazibedarlık vardı. Dikkat ettim ki, o sarayın efendisi kapıya gelmiş, itle oynuyor ve oynamasına yardım ediyor*.

 

*Hanımlar, yabani gençlerle tatlı sohbetler ediyorlar. Yetişmiş kızlar dahi, çocukların oynamasını tanzim ediyorlar. Kapıcı da onlara kumandanlık eder gibi bir aktör tavrını almış. O vakit anladım ki, o koca sarayın içerisi bomboş. Hep nazik vazifeler muattal kalmış*....... Sözler

 

Haşiye: İNSAN BU TÜR BASKI VE ETKİLERDEN ANCAK VAZİFESİ İLE MEŞGUL OLMAK VE LUZUMSUZ BU İŞLERLE UĞRAŞMAMAK, TEKLİF ETTİĞİ ZEVKE TENEZZÜL ETMEMEK, YAKININDA DURMAMAK VE İLGİ DAİRESİNDEN ÇIKARMAKLA MAHFUZ KALABİLİR.

 

………….

 

*Evet hayat-ı dünyeviyenin muhafazası için zaruret derecesinde olmak şartıyla, bazı umûr-u uhreviyeye muvakkaten tercih edilmesine ruhsat-ı şer'iye var*.

 

*Fakat yalnız bir ihtiyaca binaen, helâkete sebebiyet vermeyen bir zarara göre tercih edilmez, ruhsat yoktur*.

 

*Halbuki bu asır, o damar-ı insanîyi o derece şırınga etmiş ki; küçük bir ihtiyaç ve âdi bir zarar-ı dünyevî yüzünden elmas gibi umûr-u diniyeyi terkede.

 

BURADA İŞARATÜ'L-İ'CAZ MÜNAFIKLAR BAHSİNDE GAYET DİKKAT ÇEKEN BİR CÜMLEYİ NAZARA VERECEĞİZ:

 

………….. *Onların tarik-i haktan uzaklaşmalarına ve bir daha doğru yola rücuları mümkün olmadığına işarettir. Çünkü gitmek onların elinde ise, gelmek onların elinde değildir*………

 

 Evet insan bir yola kendi iradesiyle girdiğinde ve isteyerek ilerlediğinde onun için hükümler değişir ve ciddi riskler oluşturabilir……..Zarara rızası ile girene merhamet edilmezin bir manası olarak görünen bu durumda anlaşılıyor ki; geri dönebilmek kolayına müyesser olmayacak……………

 

Aşağıda bu cihazatın yozlaşması  ve istikametten şaşması  ile ilgi bir dizinden oluşmuş   tasnif cümlesi var…..Orada devamen demiş:

 

 *Evet insaniyetin yaşamak damarı ve hıfz-ı hayat cihazı*,

 

·         *bu asırda israfat ile*

·         *ve iktisadsızlık*

·         *ve kanaatsızlık*

·         *ve hırs yüzünden bereketin kalkmasıyla*

·         *ve fakr u zaruret-i maişet ziyadeleşmesiyle o derece o damar yaralanmış*

·         *ve şerait-i hayatın ağırlaşmasıyla o derece zedelenmiş*

·         *ve mütemadiyen ehl-i dalalet nazar-ı dikkati şu hayata celb ede ede o derece nazar-ı dikkati kendine celbetmiş ki; edna bir hâcat-ı hayatiyeyi, büyük bir mes'ele-i diniyeye tercih ettiriyor*.

 

*Bu acib asrın bu acib hastalığına ve dehşetli marazına karşı Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan'ın tiryakmisal ilâçlarının naşiri olan Risale-i Nur dayanabilir; ve onun metin, sarsılmaz, sebatkâr, hâlis, sadık, fedakâr şakirdleri mukavemet ederler. Öyle ise, her şeyden evvel onun dairesine girmeli. Sadakatla, tam metanet ve ciddî ihlas ve tam itimad ile ona yapışmak lâzım ki; o acib hastalığın tesirinden kurtulsun*.

 

Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve dua ediyoruz.

 

Kastamonu L.

 

………………. Hem birtakım siyasî işlerle veya bir takım bâtıl cereyanlarla ve fikirlerle uğraşmaya zamanımız yoktur. Ömrümüz kısadır, vaktimiz dardır. Üstadımızın dediği gibi, “Fena şeylerle meşguliyet fena tesir eder, fena iz bırakır.” Hususan böyle bir asırda “Bâtılı iyice tasvir etmek sâfi zihinleri idlâldir.” Evet, menfilikleri öğrenerek mücadele edeceğim gibi saf bir niyetle başlayıp menfi şeylerle meşgul ola ola dinî bağları ve dinî salâbet ve sadakati eski haline nazaran gevşemiş olanlar olmuştur.

 

Risale-i Nur, nuru yerleştirerek zulmeti izale ediyor, yok ediyor. İyiyi öğreterek, fenayı fark ve tefrik ettiriyor ve vazgeçiriyor. Hakikati ders vermekle bâtıldan kurtarıyor ve bâtıldan mahfuz kılıyor.

 

Hülâsa-i kelâm: Biz, ancak Nurlarla meşgulüz. Biz mücevherat-ı Kur’âniye ile iştigal ediyoruz. Bizler, Kur’ân’ın kâinat vüs’atindeki elmas gibi hakikatlerine çalışıyoruz. Bizler ancak bâkiye hizmet ediyoruz. Bizler fâni şeylere emek sarf etmeyiz. Bizim Risale-i Nur’la olan hizmet-i imaniyemiz, başka şeylerle iştigalimize ihtiyaç bırakmıyor, herşeye kâfi geliyor…..Tarihçe-i Hayat