Bugünlerde iki ince mes'ele kalbe geldi. Vaktinde kaleme
alamadım. O vakit geçtikten sonra o ehemmiyetli hakikatlara birer işaret
ederiz:
Birincisi:
Kardeşlerimizden birisinin namaz tesbihatında tekâsül ( tembellik) göstermesine binaen dedim:
*Namazdan sonraki
tesbihatlar, tarîkat-ı Muhammediye'dir (A.S.M.) ve velayet-i Ahmediye'nin
(A.S.M.) bir evradıdır.* (Resul-ü Ekrem’in A.S.M Allah’ın rızasına vasıl
olunması için açtığı bir yol ve yine onun Allah’a olan yakınlığını, dostluğunun
nişanesi olan, alışkanlıkla ve vazîfe
olarak devamlı yapılan zikridir.
O noktadan ehemmiyeti büyüktür. Sonra, bu kelimenin hakikatı
böyle inkişaf etti:
*Nasılki risalete
inkılab eden velayet-i Ahmediye (A.S.M.) bütün velayetlerin fevkindedir; öyle
de, o velayetin tarîkatı ve o velayet-i kübranın evrad-ı mahsusası olan namazın
akabindeki tesbihat, o derece sair tarîkatların ve evradların fevkindedir*.
(Resul-ü Ekreme mahsus olarak, onun
harika şahsiyeti, yüksek ahlakı, titizliği, adaletli ve merhametli oluşu,
tevazusu gibi hasletleri Onu Allah’a yakın tutmuş , Rabbisinin dostluğunu
kazanmış ve bu yönüyle Hâlıkının marziyatını kullarına bildirmek ve Uluhiyet
dairesinin hassalarını temsil ve tebliğ etmekte; velayetten çok üstün olan
risalet makamına yükseltilmiştir. Öyle de piri olduğu bu büyük ve külli velayet
yolunun özel ve özellikli virdi olan ve namazın arkasından yapılan tesbihat ,
sair tarikatların evradlarından üstündür, niteliklidir, makbuliyeti kat-i olan
bir hasiyete sahiptir.
Lemalarda geçen şekliyle, İmam-ı Rabbanin R.A bu
meyandaki izahını buraya ekleyelim :
“ *Ben seyr-i sülûk-i
ruhanîde görüyordum ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdan mervî olan
kelimat nurludur, Sünnet-i Seniye şuâı ile parlıyor. Ondan mervî olmayan parlak
ve kuvvetli virdleri ve halleri gördüğüm vakit, üstünde o nur yoktu. Bu kısmın
en parlağı, evvelkinin en azına mukabil gelmiyordu. Bundan anladım ki, Sünnet-i
Seniyyenin şuâı bir iksirdir. Hem o Sünnet, nur isteyenlere kâfidir; hariçte
nur aramaya ihtiyaç yoktur* …………….
Haşiye: Allah’a vasıl olmakta Velayet-i Ahmediye’den ruhsat
alan tariklerin kendi yollarının prensipleri ve adalelerine yönelik içtihaden
veya keşfen tespit ve tesis ettikleri
bazı literatür ve çeşitli esasları toplayan vusul üsülleri vardır. Bunlar;
adap, adat, zikir, rabıta gibi tanımlarla ifade edilir. Konumuz bağlamında
virdlerde o tarikatın şeyhinin kontrolünde uygulanan ve bazı tariklerde çeşitli
sayılara tekabül eden , kelimat-i tayyibe, mübareke sınıfından tesbih, tahmid,
tazim ,esma zikri gibi şartları vardır. Bu evradlar ne kadar çok ve muhtelif
olsa da , çokça zikredilse de , Peygamberimizin evrad
edinmediği kur’ani kelimelerden de çıkartılsa Velayet-i Ahmediye’den yüksek bir
mahiyete çıkamaz. Çünkü, tüm vüsüllerin vasılı hakikatinin yolunun açıcısı ve
mihmandarı Resul-ü Ekremdir.Hem bu sözler Kur’anın nası ile ( o kendinden bir
şey söylemez) ona öğretilmiştir. Diğer her şey ondan öğrenilmiştir……….. Bu
meyanda namaz tesbihatın kelimeleri , namaza mütemmim mahiyetiyle hem fazlarda
yer almış hem de ihtiva ettiği içerikle tesbihat ve tahmidattan maksud olan
neticeyi en azami şekilde ifade hasiyetine mahzar edilmişlerdir.
“ *Sübhanallah demek mizanın yarısını doldurur.
Elhamdülillah demek ise teraziyi doldurmuş olur. Allah’tan başka gerçek ilah
yoktur, sadece O vardır, diyen kimse ile Allah arasında hiçbir perde yoktur.
Cennette kendisiyle beraber oluncaya kadar*…” (Tirmizî, Daavat, 87)
" *Sübhanallah demek mizanın yarısıdır. Elhamdülillah
ise onu doldurmuş olur. Allahuekber demek gök ile yeryüzü arasını doldurur oruç
sabrın yarısı temizlikte imanın yarısıdır*…” (Müsned: 17571; Tirmizî, Daavat,
87)
" *Temizlik îmanın yarısıdır. Elhamdülillah mizanı
doldurur. Sübhanallâh ve elhamdülillah göklerle yer arasını doldururlar (yahut
doldurur.) Namaz bir nurdur. Sadaka bir burhandır. Sabır bir ziyadır. Kur'an da
senin ya lehine ya aleyhine bir hüccettir. Bütün insanlar sabahleyin
kalkarlar, kimisi nefsini satar, kimisi de onu ya azad eder, yahut helak!* .."
(Müslim, Taharet, 1)……………Gibi Hadis-i Şerifler bu ehemmiyeti nazara verir.
Nurlarda da bu hakikate işaret eden ziyade dersler vardır.
*Bu sır dahi şöyle
inkişaf etti ki*:
*Nasıl zikir
dairesinde bir mecliste veyahut hatme-i Nakşiyede bir mescidde birbiriyle
alâkadar heyet-i mecmuada nuranî bir vaziyet hissediliyor*. ( birlikte yapılan zikir ve haline
hissedilen manevi bağlar,tefeyyüz, kalbi
zevkler, bir kısım letâifin inkişafı gibi haller )
*Kalbi hüşyar* (
uyanık, Allah’tan gafil olmayan) *bir zât, namazdan sonra "Sübhanallah
Sübhanallah" deyip tesbihi çekerken, o daire-i zikrin reisi olan Zât-ı
Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm'ın muvacehesinde, yüz milyon tesbih edenler,
tesbih elinde çektiklerini manen hisseder; o azamet ve ulviyetle
"Sübhanallah Sübhanallah" der. Sonra o serzâkirin emr-i manevîsiyle
ona ittibaen "Elhamdülillah Elhamdülillah" dediği vakit, o halka-i
zikrin ve o çok geniş dairesi bulunan hatme-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm'ın
dairesinde yüz milyon müridlerin "Elhamdülillah
Elhamdülillah"larından tezahür eden azametli bir hamdi düşünüp içinde
"Elhamdülillah" ile iştirak eder ve hâkeza... "Allahu Ekber
Allahu Ekber" ve duadan sonra "Lâ ilahe illallah Lâ ilahe
illallah" otuzüç defa o tarîkat-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm'ın
halka-i zikrinde ve hatme-i kübrasında o sâbık mana ile o ihvan-ı tarîkatı
nazara alıp, o halkanın serzâkiri olan Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm'a
müteveccih olup "Elfü elfi salatin ve elfü elfi selamin aleyke ya
resulallah" (Milyon kere salât ile milyon kere selâm Senin üzerine olsun
ey Allah’ın Resûlü.) der, diye anladım ve hissettim ve hayalen gördüm. Demek
tesbihat-ı salâtiyenin çok ehemmiyeti var*.
Evet, Üstad burada meselenin
bir meslek ve meşrebin mahdut
ölçülerinden ne kadar ziyade ve ihatalı olduğunu, tüm Ümmet-i kuşattığı
hakikati, usul-ü tarikat vezninde ifade
ediyor, şümüllü tezahürünü, kesretli keyfiyetini, ait olduğu dairenin
niteliğini ve ihtiva ettiği hassanın
külliyetini nazara veriyor.
…………….. *Şimdi, şu
ikinci burhan-ı nâtıkı olan Hâtemü’l-Enbiyâ Aleyhissalâtü Vesselâmı
tanımalıyız, dinlemeliyiz*.
*Evet, o burhanın
şahs-ı mânevîsine bak*:
*Sath-ı arz bir
mescid, Mekke bir mihrap, Medine bir minber; o burhan-ı bâhir olan
Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm bütün ehl-i imana imam, bütün insanlara
hatip, bütün enbiyaya reis, bütün evliyaya seyyid, bütün enbiya ve evliyadan
mürekkep bir halka-i zikrin serzâkiri; bütün enbiya hayattar kökleri, bütün
evliya tarâvettar semereleri bir şecere-i nuraniyedir ki, herbir dâvâsını,
mu’cizatlarına istinat eden bütün enbiya ve kerametlerine itimat ede bütün
evliya tasdik edip imza ediyorlar*………….. Sözler
*İkinci Mes'ele*:
*Otuzbirinci âyetin işaretinin beyanında*,
“ *Onlar dünya hayatını seve seve âhirete tercih ederler...”
İbrahim Sûresi, 14:3. bahsinde denilmiş ki: Bu asrın bir hâssası şudur ki;
hayat-ı dünyeviyeyi, hayat-ı bâkiyeye bilerek tercih ettiriyor*.
*YANİ KIRILACAK BİR CAM PARÇASINI, BÂKİ ELMASLARA BİLDİĞİ
HALDE TERCİH ETMEK BİR DÜSTUR HÜKMÜNE GEÇMİŞ*.
*Ben bundan çok hayret ediyordum*.
*Bugünlerde ihtar edildi ki*:
*Nasıl bir uzv-u
insanî hastalansa, yaralansa sair a'zâ vazifelerini kısmen bırakıp onun
imdadına koşar; öyle de, hırs-ı hayat ve hıfzı, zevk-i hayat ve aşkı taşıyan ve
fıtrat-ı insaniyede dercedilen bir cihaz-ı insaniye, çok esbab ile yaralanmış,
sair letaifi kendiyle meşgul edip sukut ettirmeye başlamış; vazife-i
hakikiyelerini onlara unutturmağa çalışıyor*.
……… İnsan bedeninde bir arıza olsa bütün azaların , aklın,
fikrin ,asabın, bağışıklık sistemin, alyuvar,akyuvar, hücrelerin vs.hepsinin o
bölgeyle ilgilenmesi ve kısmen vazifelerini bırakması, meşguliyetin ziyadesi
ile gücünü,enerjisini o bölgede toplaması gibi; İnsanın fıtratına derç edilen
ve hayatın hayat niteliği ile meşru ve hakiki zevklerle yaşanmasını mümkün
kılan , fıtrat-ı zişuur ve his ile
programlanmış olan yönetici ve etkin
özelliği bulunan bir önemli cihazı çok
sebebler eliyle yaralanmış, hasar almış olduğundan kontrol ve idareyi yitirmiş
ve tatmin ve teskin arayışı başka alanlara kaymış, çizgisinden aştığından bir
çeşit panik durumu ile vaveyla ederek , aklı ,kalbi, ruhu ,sırrı kendi ile
meşgul etmeye başlamış ve bu meşguliyet ile onlara hakiki vazifesini
unutturmaya ,ilgiyi üzerinde tutmaya çalıştır bir duruma gelmiş…………………
Bu cihazata yara açan çok sebeplerden bir kısmına Lemaat’tan
bir bölümle işaret edelim:
……………ONUN İÇİN TELKİNİ AŞK-I TABİAT OLUR. MADDEPERESTLİK
HİSSİ, KALBE DE YERLEŞTİRİR; ONDAN UCUZCA KENDİNİ KURTARAMAZ.
YİNE ONDAN GELEN, DALÂLETTEN NEŞ’ET EDEN RUHUN IZTIRÂBÂTINA,
O EDEPSİZLENMİŞ EDEB MÜSEKKİN, HEM MÜNEVVİM, HAKİKÎ FAİDE VERMEZ.
TEK BİR İLÂCI BULMUŞ, O DA ROMANLARIYMIŞ. KİTAP GİBİ BİR
HAYY-I MEYYİT, SİNEMA GİBİ BİR MÜTEHARRİK EMVAT. MEYYİT HAYAT VEREMEZ.
HEM TİYATRO GİBİ TENASUHVÂRİ, MAZİ DENİLEN GENİŞ KABRİN
HORTLAKLARI GİBİ ŞU ÜÇ NEVİ ROMANLARIYLA HİÇ DE UTANMAZ.
BEŞERİN AĞZINA YALANCI BİR DİL KOYMUŞ, HEM İNSANIN YÜZÜNE
FÂSIK BİR GÖZ TAKMIŞ, DÜNYAYA BİR ÂLÜFTE FİSTANINI GİYDİRMİŞ, HÜSN-Ü MÜCERRED
TANIMAZ.
GÜNEŞİ GÖSTERİRSE, SARI SAÇLI GÜZEL BİR AKTRİSİ KÀRİE İHTAR
EDER. ZAHİREN DER: “SEFAHET FENADIR, İNSANLARA YAKIŞMAZ.”
NETİCE-İ MUZIRRAYI GÖSTERİR. HALBUKİ SEFAHETE ÖYLE
MÜŞEVVİKANE BİR TASVİRİ YAPAR Kİ, AĞIZ SUYU AKITIR, AKIL HÂKİM KALAMAZ.
İŞTİHAYI KABARTIR, HEVESİ TEHYİÇ EDER, HİS DAHA SÖZ
DİNLEMEZ. KUR’ÂN’DAKİ EDEPSE HEVÂYI KARIŞTIRMAZ……Lemaat
Evet,
*Hem nasılki bir cazibedar, sefihane ve
sarhoşane şaşaalı bir eğlence bulunsa, ÇOCUKLAR VE SERSERİLER gibi BÜYÜK
MAKAMLARDA BULUNAN İNSANLAR VE MESTURE HANIMLAR dahi o cazibeye kapılıp hakikî
vazifelerini ta'til ederek iştirak ediyorlar; öyle de, bu asırda hayat-ı
insaniye, hususan hayat-ı içtimaiyesi öyle dehşetli fakat cazibeli ve elîm
fakat meraklı bir vaziyet almış ki; insanın ulvî latîfelerini ve kalb ve aklını,
nefs-i emmaresinin arkasına düşürüp pervane gibi o fitne ateşlerine
düşürttürüyor*.
…………. *Şu hakikati, bir vakıa-i hayaliyede şöyle bir
temsilde gördüm ki: Ben büyük bir şehre giriyorum. Baktım ki, o şehirde büyük
saraylar var. Bazı sarayların kapısına bakıyorum; gayet şenlik, parlak bir
tiyatro gibi nazar-ı dikkati celb eder, herkesi eğlendirir bir cazibedarlık
vardı. Dikkat ettim ki, o sarayın efendisi kapıya gelmiş, itle oynuyor ve
oynamasına yardım ediyor*.
*Hanımlar, yabani gençlerle tatlı sohbetler ediyorlar.
Yetişmiş kızlar dahi, çocukların oynamasını tanzim ediyorlar. Kapıcı da onlara
kumandanlık eder gibi bir aktör tavrını almış. O vakit anladım ki, o koca
sarayın içerisi bomboş. Hep nazik vazifeler muattal kalmış*....... Sözler
Haşiye: İNSAN BU TÜR BASKI VE ETKİLERDEN ANCAK VAZİFESİ İLE
MEŞGUL OLMAK VE LUZUMSUZ BU İŞLERLE UĞRAŞMAMAK, TEKLİF ETTİĞİ ZEVKE TENEZZÜL
ETMEMEK, YAKININDA DURMAMAK VE İLGİ DAİRESİNDEN ÇIKARMAKLA MAHFUZ KALABİLİR.
………….
*Evet hayat-ı dünyeviyenin muhafazası için zaruret
derecesinde olmak şartıyla, bazı umûr-u uhreviyeye muvakkaten tercih edilmesine
ruhsat-ı şer'iye var*.
*Fakat yalnız bir ihtiyaca binaen, helâkete sebebiyet
vermeyen bir zarara göre tercih edilmez, ruhsat yoktur*.
*Halbuki bu asır, o
damar-ı insanîyi o derece şırınga etmiş ki; küçük bir ihtiyaç ve âdi bir
zarar-ı dünyevî yüzünden elmas gibi umûr-u diniyeyi terkede.
BURADA İŞARATÜ'L-İ'CAZ
MÜNAFIKLAR BAHSİNDE GAYET DİKKAT ÇEKEN BİR CÜMLEYİ NAZARA VERECEĞİZ:
………….. *Onların
tarik-i haktan uzaklaşmalarına ve bir daha doğru yola rücuları mümkün
olmadığına işarettir. Çünkü gitmek onların elinde ise, gelmek onların elinde
değildir*………
Evet insan bir yola kendi iradesiyle
girdiğinde ve isteyerek ilerlediğinde onun için hükümler değişir ve ciddi
riskler oluşturabilir……..Zarara rızası ile girene merhamet edilmezin bir manası
olarak görünen bu durumda anlaşılıyor ki; geri dönebilmek kolayına müyesser
olmayacak……………
Aşağıda bu cihazatın
yozlaşması ve istikametten şaşması ile ilgi bir dizinden oluşmuş tasnif cümlesi var…..Orada devamen demiş:
*Evet insaniyetin
yaşamak damarı ve hıfz-ı hayat cihazı*,
·
*bu asırda israfat ile*
·
*ve iktisadsızlık*
·
*ve kanaatsızlık*
·
*ve hırs yüzünden bereketin kalkmasıyla*
·
*ve fakr u zaruret-i maişet ziyadeleşmesiyle o
derece o damar yaralanmış*
·
*ve şerait-i hayatın ağırlaşmasıyla o derece
zedelenmiş*
·
*ve mütemadiyen ehl-i dalalet nazar-ı dikkati şu
hayata celb ede ede o derece nazar-ı dikkati kendine celbetmiş ki; edna bir
hâcat-ı hayatiyeyi, büyük bir mes'ele-i diniyeye tercih ettiriyor*.
*Bu acib asrın bu acib hastalığına ve dehşetli marazına
karşı Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan'ın tiryakmisal ilâçlarının naşiri olan Risale-i
Nur dayanabilir; ve onun metin, sarsılmaz, sebatkâr, hâlis, sadık, fedakâr
şakirdleri mukavemet ederler. Öyle ise, her şeyden evvel onun dairesine
girmeli. Sadakatla, tam metanet ve ciddî ihlas ve tam itimad ile ona yapışmak
lâzım ki; o acib hastalığın tesirinden kurtulsun*.
Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve dua ediyoruz.
Kastamonu L.
………………. Hem birtakım siyasî işlerle veya bir takım bâtıl
cereyanlarla ve fikirlerle uğraşmaya zamanımız yoktur. Ömrümüz kısadır,
vaktimiz dardır. Üstadımızın dediği gibi, “Fena şeylerle meşguliyet fena tesir
eder, fena iz bırakır.” Hususan böyle bir asırda “Bâtılı iyice tasvir etmek
sâfi zihinleri idlâldir.” Evet, menfilikleri öğrenerek mücadele edeceğim gibi
saf bir niyetle başlayıp menfi şeylerle meşgul ola ola dinî bağları ve dinî
salâbet ve sadakati eski haline nazaran gevşemiş olanlar olmuştur.
Risale-i Nur, nuru yerleştirerek zulmeti izale ediyor, yok
ediyor. İyiyi öğreterek, fenayı fark ve tefrik ettiriyor ve vazgeçiriyor.
Hakikati ders vermekle bâtıldan kurtarıyor ve bâtıldan mahfuz kılıyor.
Hülâsa-i kelâm: Biz, ancak Nurlarla meşgulüz. Biz
mücevherat-ı Kur’âniye ile iştigal ediyoruz. Bizler, Kur’ân’ın kâinat
vüs’atindeki elmas gibi hakikatlerine çalışıyoruz. Bizler ancak bâkiye hizmet
ediyoruz. Bizler fâni şeylere emek sarf etmeyiz. Bizim Risale-i Nur’la olan
hizmet-i imaniyemiz, başka şeylerle iştigalimize ihtiyaç bırakmıyor, herşeye
kâfi geliyor…..Tarihçe-i Hayat