Öncelikle ilk satırda olan ifade bizlere olmazsa olmaz bir
hakikati beyan ediyor.
Şöyle ki;
Cenab-ı hakkın kulundan razı olmasının iki temel şartı var.
Bunlardan biri, takva ..diğeri ise amel-i sâlihtir.
Yani İnsan…………Allah korkusu ile Allah'ın yasakladığı şeylerden
uzak durma .. şirkten, günahtan, günah ve haram olması ihtimâli bulunan şüpheli
şeylerden kaçınma, itaat, saygı ve kul
ile Hâlık arasındaki rabıtanın dikkatle korunması, çekinceli nezaket ve ubudiyet titizliği olan *TAKVA* …………….. ve dinin yapılmasını
emir veya tavsiye ettiği, iyi, doğru, faydalı ve sevap kazanmaya vesile olan
işler ,iyi niyetli ihlaslı davranışlar ve………. *maddî ve mânevî hukuk-u ibâda tecâvüz etmemekle, hukukullahı da bihakkın
îfâ etmekle* (MN) Rıza-i İlahiyi kazanabilir.
İlim ile amel arasında ki sıla-i rahim gerçeği, yani bilmek
ile amel etmenin bir birinden ayrılmazlığı gibi,*Îmana ait bilgilerden sonra en lâzım ve en mühim a'mal-i sâlihadır*.
MN… Çünkü hem takva ve hem salih
amel , kulun fiillerinden ait olduğu
değerler bütünü gösteren ve ifade eden
imanın tezahürdür.
*Bu mektup gayet ehemmiyetlidir*.
*Aziz, sıddık kardeşlerim*,
Bugünlerde, Kur'ân-ı Hakîmin nazarında, İMANDAN SONRA EN
ZİYADE ESAS TUTULAN TAKVÂ VE AMEL-İ SALİH esaslarını düşündüm. TAKVÂ,
MENHİYATTAN VE GÜNAHLARDAN İÇTİNAB ETMEK; VE AMEL-İ SALİH, EMİR DAİRESİNDE
HAREKET VE HAYRAT KAZANMAKTIR.
Her zaman def-i şer, celb-i nef'a râcih olmakla beraber, BU
TAHRİBAT VE SEFAHET VE CÂZİBEDAR HEVESAT ZAMANINDA bu takvâ olan def-i mefasid
ve terk-i kebair üssü'l-esas olup büyük bir rüçhaniyet kesb etmiş.
Bu zamanda tahribat ve menfî cereyan dehşetlendiği için, TAKVÂ
BU TAHRİBATA KARŞI EN BÜYÜK ESASTIR.
Farzlarını yapan, kebireleri işlemeyen, kurtulur.
BÖYLE KEBAİR-İ AZÎME İÇİNDE AMEL-İ SALİHİN İHLÂSLA
MUVAFFAKİYETİ PEK AZDIR.
HEM, AZ BİR AMEL-İ SALİH, BU AĞIR ŞERAİT İÇİNDE ÇOK
HÜKMÜNDEDİR.
HEM, TAKVA İÇİNDE BİR NEVİ AMEL-İ SALİH VAR.
Çünkü, bir haramın terki vaciptir. Bir vacibi işlemek, çok
sünnetlere mukabil sevabı var.
Takvâ, böyle zamanlarda, binler günahın tehâcümünde bir tek
içtinab, az bir amelle, yüzer günah terkinde, yüzer vacip işlenmiş oluyor.
BU EHEMMİYETLİ NOKTA, *NİYETLE*, *TAKVÂ NAMIYLA* VE
*GÜNAHTAN KAÇINMAK KASTIYLA MENFÎ İBADETTEN*
(İnsanın karşı karşıya kaldığı bir günahı Allah için terk etmesi, maruz
kaldığı belâ ve musibetler karşısında şikâyet etmemesin’den) GELEN EHEMMİYETLİ
A'MÂL-İ SALİHADIR.
RİSALE-İ NUR ŞAKİRTLERİNİN, BU ZAMANDA EN MÜHİM VAZİFELERİ,
TAHRİBATA VE GÜNAHLARA KARŞI *TAKVÂYI ESAS TUTUP* DAVRANMAK GEREKTİR. Madem her
dakikada, şimdiki tarz-ı hayat-ı içtiamiyede yüz günah insana karşı geliyor;
elbette takvayla ve niyet-i içtinabla yüzer amel-i sâlih işlenmiş hükmündedir…
( KL)
Evet,
Ehemmiyeti gayet açık olan ve netice itibariyle içinde azim
bir kazanç bulunun bu iki esasın hayat hayat olması, öyle bir nitelikli ve asil
bir değerdir ki, insanın bundan başka şeref aramasına lüzum bırakmaz.
Başkasının teveccühünü, ilgisini, rızasını kazanmayı gaye-i
maksat yaptırmaz. İnsanı tekeffülden, halka karşı iyi görünmekten, hüsn-ü zan
kazanma çabalarından, hakkında kötü konuşulmasının önüne geçmek için boncuklar
dağıtmaktan kurtarır. Hukukunu korumak için rüşvet vermek zorunda bırakmaz.
Herkesin hoşnutluğunu temin edebilmek için istemediği halde
yapmak zorunda olduğu iki yüzlü sayılabilecek davranışların külfetinden
kurtarır.
İnsanı yalnızca Allah’ a kul olma izzeti ile özgürleştirir.
Evet, *Ey nefis!* ( ey ben) *Eğer takva ve amel-i sâlih ile Hâlıkını razı etti isen, halkın
rızasını tahsile lüzum yoktur; o kâfidir*.
…………..*rıza-yı İlâhî ve iltifat-ı Rahmânî ve kabul-ü Rabbânî
öyle bir makamdır ki, insanların teveccühü ve istihsânı, ona nisbeten bir zerre
hükmündedir. Eğer teveccüh-ü rahmet varsa, yeter*… (M)
Sen rıza-i ilahi yolunda ve yalnızca onun hoşnutluğu
maksadıyla ömür sürerken…………
*Eğer halk da
Allah'ın hesabına rıza ve muhabbet gösterirlerse, iyidir*.
O muhabbet dua hükmüne geçer, halkın senden Allah rızası
için razı olması senin iyi bir ahlaka,
güzel insani ilişkilere sahip olduğuna
bir nevi hüsn-ü şehadet olduğundan uhrevi ve dünyevi faydaları vardır. Çünkü
……..
“*Mümin kendisiyle ülfet edilendir. İnsanlarla ülfet etmeyen
ve kendisiyle ülfet edilmeyende hayır yoktur*”. Hz. Muhammed A.S.M
Ancak onların muhabbetleri,
*Şayet onlarınki
dünya hesabına olursa kıymeti yoktur. Çünki onlar da senin gibi âciz kullardır*.
Sevgi ve ilgili uhrevi olmadığından ve içinde ihlas
olmadığından, maddi manevi çıkar ve menfaat barındırdığından mesuliyetlidir.
İnsanları bir birine köle yapar. Şahsiyetlerini bir birinin rızasını kazanmak
için rüşvet verdirir, hilkaten sahip olduğu yaratılış onurunu adi bir arzuya,
sefil bir temayüle diz çöktürür. Aciz insanların iltifatını kazanabilmek için
iki büklüm yapar. Oysa bu yönlü elde edilenlerin hiçbir önemi ve değeri yoktur. Bu suni ve faydasız ilginin doğduğu
beşeri kaynak sadece vehmidir, hakikatte hiçbir tesiri olmadığı gibi, zarardan
başka da bir verebileceği hiçbir şey bulunmaz.
Evet,
*İnsanların
teveccühü, o teveccüh-ü rahmetin in'ikâsı ve gölgesi olmak cihetiyle makbuldür;
yoksa arzu edilecek birşey değildir. Çünkü kabir kapısında söner, beş para
etmez*. ( M)
Evet,
*Kabir kapısında
bekleyen bir adamın arkasındaki fâni dünyaya riyakârane bakması, acınacak bir
hamakattir ve dehşet verici bir hasarettir*. ( Bediüzzaman S.Nursi R.A)
Evet,
*Maahâza ikinci şıkkı takib etmekte şirk-i hafî olduğu gibi,
tahsili de mümkün değildir*…………Mesnevi-i Nuriye
Bununla beraber, halkın rızasını gözetmeye çalışmak ,
onlardan bir medet ummak, teveccühlerine aldanmak , onları razı edecek bir
vaziyet almak gizli şirk’tir. Yani Allah’ın hukukunu beşeri çıkarlara peşkeş
çekerek kendini ziyan etmektir. Ve amacına da ulaşamaz.
Çünkü,
*Madem böyle bir ulûhiyet hakikatı var, elbette iştirakı
kabul edemez. Çünkü ulûhiyete, yani mâbudiyete karşı şükür ve ibadetle mukabele
edenler, kâinat ağacının en nihayetlerinde bulunan zîşuur meyveleridir. Ve
başkaların o zîşuurları memnun ve minnettar edip yüzlerini kendilerine
çevirmesi ve görünmediğinden çabuk unutturulabilen hakikî mâbudlarını onlara
unutturması, ulûhiyetin mahiyetine ve kudsî maksatlarına öyle bir zıddiyettir
ki, HİÇBİR CİHETLE MÜSAADE ETMEZ*. (Ş)
…………. *Evet, bir maslahat için sultana müracaat eden adam
sultanı irzâ etmiş ise, o iş görülür. Etmemişse, halkın iltimasıyla çok zahmet
olur. Maamâfih, yine sultanın izni lâzımdır. İzni de RIZASINA mütevakkıftır*.
(M)
El Hasıl , *HAKKIN HATIRI ÂLİDİR; HİÇBİR HATIRA FEDA EDİLMEZ*.
… Bediüzzaman R.A