4.1.26

Mütalaa Ders notları 18: Takva

 

Öncelikle ilk satırda olan ifade bizlere olmazsa olmaz bir hakikati beyan ediyor.

 

Şöyle ki;

 

Cenab-ı hakkın kulundan razı olmasının iki temel şartı var. Bunlardan biri, takva ..diğeri ise amel-i sâlihtir.

 

Yani İnsan…………Allah korkusu ile Allah'ın yasakladığı şeylerden uzak durma .. şirkten, günahtan, günah ve haram olması ihtimâli bulunan şüpheli şeylerden kaçınma,  itaat, saygı ve kul ile Hâlık arasındaki rabıtanın dikkatle korunması,  çekinceli nezaket ve ubudiyet titizliği olan *TAKVA* …………….. ve dinin yapılmasını emir veya tavsiye ettiği, iyi, doğru, faydalı ve sevap kazanmaya vesile olan işler ,iyi niyetli ihlaslı davranışlar ve………. *maddî ve mânevî hukuk-u ibâda tecâvüz etmemekle, hukukullahı da bihakkın îfâ etmekle*  (MN)  Rıza-i İlahiyi kazanabilir.

 

İlim ile amel arasında ki sıla-i rahim gerçeği, yani bilmek ile amel etmenin bir birinden ayrılmazlığı gibi,*Îmana ait bilgilerden sonra en lâzım ve en mühim a'mal-i sâlihadır*. MN… Çünkü  hem takva ve hem salih amel , kulun fiillerinden  ait olduğu değerler bütünü gösteren  ve ifade eden imanın tezahürdür.

 

*Bu mektup gayet ehemmiyetlidir*.

 

*Aziz, sıddık kardeşlerim*,

 

Bugünlerde, Kur'ân-ı Hakîmin nazarında, İMANDAN SONRA EN ZİYADE ESAS TUTULAN TAKVÂ VE AMEL-İ SALİH esaslarını düşündüm. TAKVÂ, MENHİYATTAN VE GÜNAHLARDAN İÇTİNAB ETMEK; VE AMEL-İ SALİH, EMİR DAİRESİNDE HAREKET VE HAYRAT KAZANMAKTIR.

 

Her zaman def-i şer, celb-i nef'a râcih olmakla beraber, BU TAHRİBAT VE SEFAHET VE CÂZİBEDAR HEVESAT ZAMANINDA bu takvâ olan def-i mefasid ve terk-i kebair üssü'l-esas olup büyük bir rüçhaniyet kesb etmiş.

 

Bu zamanda tahribat ve menfî cereyan dehşetlendiği için, TAKVÂ BU TAHRİBATA KARŞI EN BÜYÜK ESASTIR.

 

Farzlarını yapan, kebireleri işlemeyen, kurtulur.

 

BÖYLE KEBAİR-İ AZÎME İÇİNDE AMEL-İ SALİHİN İHLÂSLA MUVAFFAKİYETİ PEK AZDIR.

 

HEM, AZ BİR AMEL-İ SALİH, BU AĞIR ŞERAİT İÇİNDE ÇOK HÜKMÜNDEDİR.

 

HEM, TAKVA İÇİNDE BİR NEVİ AMEL-İ SALİH VAR.

 

Çünkü, bir haramın terki vaciptir. Bir vacibi işlemek, çok sünnetlere mukabil sevabı var.

 

Takvâ, böyle zamanlarda, binler günahın tehâcümünde bir tek içtinab, az bir amelle, yüzer günah terkinde, yüzer vacip işlenmiş oluyor.

 

BU EHEMMİYETLİ NOKTA, *NİYETLE*, *TAKVÂ NAMIYLA* VE *GÜNAHTAN KAÇINMAK KASTIYLA MENFÎ İBADETTEN*  (İnsanın karşı karşıya kaldığı bir günahı Allah için terk etmesi, maruz kaldığı belâ ve musibetler karşısında şikâyet etmemesin’den) GELEN EHEMMİYETLİ A'MÂL-İ SALİHADIR.

 

RİSALE-İ NUR ŞAKİRTLERİNİN, BU ZAMANDA EN MÜHİM VAZİFELERİ, TAHRİBATA VE GÜNAHLARA KARŞI *TAKVÂYI ESAS TUTUP* DAVRANMAK GEREKTİR. Madem her dakikada, şimdiki tarz-ı hayat-ı içtiamiyede yüz günah insana karşı geliyor; elbette takvayla ve niyet-i içtinabla yüzer amel-i sâlih işlenmiş hükmündedir… ( KL)

 

Evet,

 

Ehemmiyeti gayet açık olan ve netice itibariyle içinde azim bir kazanç bulunun bu iki esasın hayat hayat olması, öyle bir nitelikli ve asil bir değerdir ki, insanın bundan başka şeref aramasına lüzum bırakmaz.

 

Başkasının teveccühünü, ilgisini, rızasını kazanmayı gaye-i maksat yaptırmaz. İnsanı tekeffülden, halka karşı iyi görünmekten, hüsn-ü zan kazanma çabalarından, hakkında kötü konuşulmasının önüne geçmek için boncuklar dağıtmaktan kurtarır. Hukukunu korumak için rüşvet vermek zorunda bırakmaz.

 

Herkesin hoşnutluğunu temin edebilmek için istemediği halde yapmak zorunda olduğu iki yüzlü sayılabilecek davranışların külfetinden kurtarır.

 

İnsanı yalnızca Allah’ a kul olma izzeti ile özgürleştirir.

 

Evet, *Ey nefis!*  ( ey ben) *Eğer takva ve amel-i sâlih ile Hâlıkını razı etti isen, halkın rızasını tahsile lüzum yoktur; o kâfidir*.

 

…………..*rıza-yı İlâhî ve iltifat-ı Rahmânî ve kabul-ü Rabbânî öyle bir makamdır ki, insanların teveccühü ve istihsânı, ona nisbeten bir zerre hükmündedir. Eğer teveccüh-ü rahmet varsa, yeter*… (M)

 

 

Sen rıza-i ilahi yolunda ve yalnızca onun hoşnutluğu maksadıyla ömür sürerken…………

 

*Eğer halk da Allah'ın hesabına rıza ve muhabbet gösterirlerse, iyidir*.

 

O muhabbet dua hükmüne geçer, halkın senden Allah rızası için  razı olması senin iyi bir ahlaka, güzel  insani ilişkilere sahip olduğuna bir nevi hüsn-ü şehadet olduğundan uhrevi ve dünyevi faydaları vardır. Çünkü ……..

 

“*Mümin kendisiyle ülfet edilendir. İnsanlarla ülfet etmeyen ve kendisiyle ülfet edilmeyende hayır yoktur*”.  Hz. Muhammed A.S.M 

 

Ancak onların muhabbetleri,

 

*Şayet onlarınki dünya hesabına olursa kıymeti yoktur. Çünki onlar da senin gibi âciz kullardır*.

 

Sevgi ve ilgili uhrevi olmadığından ve içinde ihlas olmadığından, maddi manevi çıkar ve menfaat barındırdığından mesuliyetlidir. İnsanları bir birine köle yapar. Şahsiyetlerini bir birinin rızasını kazanmak için rüşvet verdirir, hilkaten sahip olduğu yaratılış onurunu adi bir arzuya, sefil bir temayüle diz çöktürür. Aciz insanların iltifatını kazanabilmek için iki büklüm yapar. Oysa bu yönlü elde edilenlerin hiçbir önemi ve değeri  yoktur. Bu suni ve faydasız ilginin doğduğu beşeri kaynak sadece vehmidir, hakikatte hiçbir tesiri olmadığı gibi, zarardan başka da bir verebileceği hiçbir şey bulunmaz.

 

Evet,

 

*İnsanların teveccühü, o teveccüh-ü rahmetin in'ikâsı ve gölgesi olmak cihetiyle makbuldür; yoksa arzu edilecek birşey değildir. Çünkü kabir kapısında söner, beş para etmez*. ( M)

 

Evet,

 

*Kabir kapısında bekleyen bir adamın arkasındaki fâni dünyaya riyakârane bakması, acınacak bir hamakattir ve dehşet verici bir hasarettir*. ( Bediüzzaman S.Nursi R.A)

 

Evet,

 

*Maahâza ikinci şıkkı takib etmekte şirk-i hafî olduğu gibi, tahsili de mümkün değildir*…………Mesnevi-i Nuriye

 

Bununla beraber, halkın rızasını gözetmeye çalışmak , onlardan bir medet ummak, teveccühlerine aldanmak , onları razı edecek bir vaziyet almak gizli şirk’tir. Yani Allah’ın hukukunu beşeri çıkarlara peşkeş çekerek kendini ziyan etmektir. Ve amacına da ulaşamaz.

 

Çünkü,

 

*Madem böyle bir ulûhiyet hakikatı var, elbette iştirakı kabul edemez. Çünkü ulûhiyete, yani mâbudiyete karşı şükür ve ibadetle mukabele edenler, kâinat ağacının en nihayetlerinde bulunan zîşuur meyveleridir. Ve başkaların o zîşuurları memnun ve minnettar edip yüzlerini kendilerine çevirmesi ve görünmediğinden çabuk unutturulabilen hakikî mâbudlarını onlara unutturması, ulûhiyetin mahiyetine ve kudsî maksatlarına öyle bir zıddiyettir ki, HİÇBİR CİHETLE MÜSAADE ETMEZ*.  (Ş)

 

…………. *Evet, bir maslahat için sultana müracaat eden adam sultanı irzâ etmiş ise, o iş görülür. Etmemişse, halkın iltimasıyla çok zahmet olur. Maamâfih, yine sultanın izni lâzımdır. İzni de RIZASINA mütevakkıftır*. (M)

 

El Hasıl , *HAKKIN HATIRI ÂLİDİR; HİÇBİR HATIRA FEDA EDİLMEZ*. … Bediüzzaman R.A

Mütalaa Ders notları 17: Ahiretlik kardeşliği

EY ÂHİRET KARDEŞLERİM ve ey hizmet-i Kur'âniyede arkadaşlarım!

 

Ahiretlik kardeşliği, iki Müslüman arasında gerçekleşen Allah rızası için, dünyada ve ahirette birbirlerine yardımcı olmak ve dua etmek üzere kurulan kardeşliktir.

 

Bu kardeşliğin tezahüründe ; hediyeleşmek, bir birinin kederli kalbini okşamak , muhabbetli olmak , sevincini paylaşmak, fenalıktan sakındırmak ,iyi şeylerde destekçisi olmak , onu yalnız bırakmamak, kardeşlerden birine bir şey olsa ,vefat etse diğer kardeşi onun bıraktıklarına ( evladına, anne babasına )  karşı ilgi al3aka mesuliyetini devam ettirmek ve ruhuna sevap kazandırmaya devam etmek gibi hal ve davranışlar bulunmaktadır.

 

“Allah için ahiret kardeşliği yapan kimse ahiret gününde ana-baba bir kardeşinden daha faydalı yardımları ahiret kardeşinden görür. Bir kimse ahiret kardeşini ne kadar çok severse Allahü teala da o kimseyi o kadar çok sever.” Hz. Muhammed A.S.M

 

“(Ahiret) kardeşlerinizi çoğaltın; çünkü kıyamet günü her müminin bir şefaat hakkı vardır (sen de ona dâhil olabilirsin).” Hz. Muhammed A.S.M

 

“İnsanlardan bir dost edinecek olsaydım, Ebû Bekir’i kendime dost edinirdim. Fakat İslâm kardeşliği daha üstündür.” Hz. Muhammed A.S.M

 

 “Bizim dost ve kardeşlerimiz, bize aile efradımızdan daha sevimlidir. Zira aile efradımız, bizi dünyada anar. Fakat dostlarımız bizi, mahşer yerinde ararlar.” Hasan-ı Basri R.A

 

"Kişi sevdiği ile beraberdir." Hz. Muhammed A.S.M

 

"Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki, rahmete layık olasınız!" (Hucurat, 49/10)

 

HİZMET-İ KUR'ÂNİYEDE ARKADAŞLIĞI: Kur’an hakikatleri yayma hizmetinde birlikte hareket eden, sırt sırta veren, birbirinin ardını kollayan, birbirine saygı ve sevgi ile dayanışma içinde olan, aynı amaç için çalışanların birlikteliği.

 

Yani ,

 

Ey samimi bir şekilde bir birinin ahiretine yardım eden , uhrevi sorumluluğunu ciddiyetle muhabbetle yerine getiren , bir birinin kalbi ile ruhu ile alakadar olan , iştirak-i amal-i uhreviye ile bir birine sevap kazandıran,  kardeşinin ilgi alanıyla ilgilenen kardeşlerim ve istihdam edildiğimiz, gaye edindiğimiz Kur’an hizmetinde sırt sırta verdiğim, yükümü paylaştığım, varlığı ile ünsiyet bulduğum, kendimi ve davamı yanında güvende hissettiğim , her çeşit çileye katlandığım , güç alıp güç verdiğim arkadaşlarım…

 

Bilirsiniz…………de ………..yine de böyle de ………..biliniz:

 

·         Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde en mühim bir esas,

 

Yani, dünyaya bakan yönü olmakla birlikte, asıl olan ve dünyevi karşılık beklenmeyen hizmetlerde, hareketin bina edileceği; EN ÖNEMLİ TEMEL, 

 

             En büyük bir kuvvet,

 

Yani  genel anlamıyla ame-i salihada ,yapılacak güzel işlerde, hedeflenen bereketli faaliyetlerde, yürünecek zorlu  yollarda lazım olan EN BÜYÜK KUVVET,

 

·         En makbul bir şefaatçi,

 

Yani, Bu uhrevi hizmet yolda ; herkesin garazsız  iltiması, teavünü ,beklentisiz desteği pek mümkün olmadığından.. itibarlı, sevimli,  manevi muaveneti, yardımı kabul edilen ve bağışlanmaya vesile olan HATIRLI ŞEFATÇİ,

 

·         En metin bir nokta-i istinad,

 

Yani, Kur’ani ve İmani Hizmetlerde, bu uğurda ortaya çıkan meşakkatlerde, yardıma ihtiyaç hissedilen durumlarda; güç alınan, elzem zamanlarda sığınılan, güvenli liman EN SAĞLAM DAYANAK NOKTASI,

 

·         En kısa bir tarik-i hakikat,

 

Yani………… CENÂB-I HAKKA vâsıl olacak tarikler pek çoktur. Bütün hak tarikler Kur'ân'dan alınmıştır. FAKAT TARİKATLERİN BAZISI, BAZISINDAN DAHA KISA, DAHA SELÂMETLİ, DAHA UMUMİYETLİ oluyor…………….Evet, acz dahi, aşk gibi, belki daha eslem bir tariktir ki, ubûdiyet tarikiyle mahbubiyete kadar gider. ………… BU DURUM PRATİKTE ŞÖYLE İZAH EDİLMİŞ  :

 

Fakr dahi Rahmân ismine isal eder.

Hem şefkat dahi, aşk gibi, belki daha keskin ve daha geniş bir tariktir ki, Rahîm ismine isal eder.

Hem tefekkür dahi, aşk gibi, belki daha zengin, daha parlak, daha geniş bir tariktir ki, Hakîm ismine isal eder……………

 

ÇÜNKÜ …….. acz ve fakr ve kusurunu Cenâb-ı Hakka karşı görmek ……….UBUDİYETİN RUHU OLAN ,YAPILANI YALNIZCA ALLAH RIZASI İÇİN YAPMAK DÜŞÜNCE VE HİSSİYATI ÇOK UZUN YOLLARI ŞİMŞEK GİBİ BİR ANDA KESTİRİR ….. ALLAH’IN RIZASINA MUVAFIK GELEN FİİLLER MEŞAKKAT ATEŞİNE MARUZ KALMAZLAR…

 

·         En makbul bir duâ-i mânevî,

 

Yani , şakirdin gayreti, hizmetkarın say’i ; hüsn-ü  niyet ve  yapıcı ve de ümitli ,tevekküllü nazarla manevi bir yardıma mazhar olur…Niyet ,nazar , ümit,  çaba, tevekkül Rıza-i ilahiyi maksad edindiğinde bu bir manevi duadır. İşin içindeki, itidal,hilm, fedakarlık ve feragat ise bu manevi duanın icabetini ve ecrini süratlendiren inayet ve bereket elinin yardımını çeker. Muvaffakiyetli neticeler hasıl olur biiznillah…

 

             En kerametli bir vesile-i makasıd,

 

Yani, ………..  yapılan hizmetlerde amaca ulaşmak için lazım olan olağan üstü inayetlere mazhariyete sebep olan EN SÜRATLİ VESİLE,

 

HEM ……Evet, velâyetin kerameti olduğu gibi, niyet-i hâlisanın dahi kerameti vardır. Samimiyetin dahi kerameti vardır… daire içinde bulunan herkesin çeşitli kerametlere ( Allah’tan geldiği zahir ve perdesiz olan sıra dışı ikram ve  nimetlere) dair hatıratı vardır…

 

             En yüksek bir haslet,

 

Yani , insanda en sevilen özellik , iyi bir karakter , müspet bir kişilik ve güzel huy sahibi olmasıdır. Samimiyetinde şüphe olmayan, içtenliği kalbe tesir eden insanların keyfiyeti halini meydana getiren onların sahip oldukları ihlâstır.

 

İhlâs Allah ile kul arasında öyle bir sırdır ki melek bilmez ki yazsın, Şeytan bilmez ki bozsun, heva bilmez ki eğsin………….Cüneyd-i Bağdadi (KS)

 

Evet , faziletli hizmetler bu haslet-i memdûha’nın (övülmüş benimsenmiş huy ve karakterin) eseridir.

 

             En sâfi bir ubudiyet, ihlâstır.

 

Yani, içine Allah rızasından başka hiçbir beklenti ve gösteriş karışmayan ibadetler ancak sadece Allah’ın rızasının gözetildiği ibadetlerdir.

 

Yani, medar-ı necat ve halâs, yalnız ihlâstır. İhlâsı kazanmak çok mühimdir. Bir zerre ihlâslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır.İhlâsı kazandıran, harekâtındaki sebebi sırf bir emr-i İlâhî ve neticesi rıza-yı İlâhî olduğunu düşünmeli ve vazife-i İlâhiyeye ( Allah’ın taalluk olarak uhdesinde aldığı, terettüp eden tecelli-i esmasının tezahür etmesi beklenilen sonuca; zan ile tasavvur ve tahayyül ile)  karışmamalı.

 

Çünkü, "İnsanlar helâk oldu-âlimler müstesna. Âlimler de helâk oldu-ilmiyle amel edenler müstesna. Amel edenler de helâk oldu-ihlâs sahipleri müstesna. İhlâs sahiplerine gelince, onlar da pek büyük bir tehlike ile karşı karşıyadırlar." Buyrulmuş………….

 

Evet…… Her şeyde bir ihlâs var………ilgili paragrafta görüldü ki,

 

Uhrevi ve dünyevi olsun , isterse hayata dair kişiye bakan veya kişilerin ahiretini ilgilendiren mesellerde olsun ,her ne ise onu nitelikli hale getiren ve hayırlı sonuçlara erdirecek olan yegane çare samimiyet ve yapılanın içtenlikle Allah’ın rızasına uygun olmasıdır.

 

Hareket ve fiilin  sağlam temeli, lazım olan kuvvet, ihtiyaç duyulan şefkat ve özürlerin ikmali ,hataların düzeltilme sebebi,  yardım aşınacak dayanak noktası  ,harika nimetlere erişim, duaların kabul nedeni , amaca ulaştıran en sağlıklı araç, güzel huyların membaı , kullukta toplanan tüm ibadetlerin makbuliyeti ancak ihlas ile imiş…

 

Kulun bu hali gözetmesi, niyetlerini bu hal ile bezemesi, amellerini bu hassasiyetle yapması onu Allah’ın lütuf ve inayetine teslim eder.

 

Haşiye : İnsanın yaptığı tüm fiilerin ,kardeşliğe, arkadaşlığa ,cemiyet hayatına bakan bir yanı vardır. Uhrevi kardeşlikler ve samimi arkadaşlıklar hayat yolculuğunun ünsiyetli tadı tuzu, sevimli nimetleridir. Aynı gaye etrafında Allah rızası için bir araya gelenler ve bu bağlamda hukukullahı dikkate alıp titizlik gösterenler, bu ihlasları ile birçok ikrama mazhar olurlar. Eğer bu denge noktası elden kaçsa hizmette hikmette elde kaçar, tesirsiz olur.

 

Bu nedenle söz konusu faydaya erişmek ,zarardan korunmak için hoşgörülü olmak, bir birine nezaketle davranmak , ahirette de beraber olmanın özlemini yaşamak o kutsi intizarı hissetmek için Allah’ın hatırını yüksek ve birincil tutmak gereklidir…

 

Allah'ım! İhlâs Sûresinin hakkı için, bizi ihlâs sahibi olan ve ihlâsa eriştirilen kullarından eyle. Âmin, âmin.

..

.

1.1.26

Mütalaa Ders notları 16: Madem hayat, Esmâ-i Hüsnânın nukuşunu gösterir. Hayatın başına gelen herşey hasendir.

 

Madem hayat, Esmâ-i Hüsnânın nukuşunu gösterir. Hayatın başına gelen herşey hasendir.

 

Söz konusu bahis, HAYY (C.C) ve HAYAT ilişkisi bağlamında hem asıl hem mütemmim manalarıyla Risale-i nur’un çok derslerinde –Hususen- Otuzuncu Lem’a  Beşinci Nüktede çok şümullü izah edilmiş.

Bu cümlenin geçtiği derste ise kader planına esasları tanzim edilen, sebep sonuç ilişkisinde hükümlere belirlenen, fiil ve tahakkuk cihetinde hadleri aktive edilen ve bu yönüyle  –HAYATIN BAŞINA GELENELER- penceresinden;

Mazhariyeti,

İşlevselliği,

Teklif noktasında mahiyeti,

Sonuçları noktasında ele alınmış.

Bizde o kısım üzerinde kalmaya çalışarak nazar edeceğiz.

DÖRDÜNCÜ MEBHAS:

Eğer desen:

Birinci Mebhas'ta isbat ettin ki:

 

·         *Kaderin herşeyi güzeldir, hayırdır*.

 

 

Evet:

 

-          Her şeyde, hattâ en çirkin görünen şeylerde, hakikî bir hüsün ciheti vardır. Evet, kâinattaki her şey, her hadise, ya bizzat güzeldir, ona hüsn-ü bizzat denilir veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki, ona hüsn-ü bilgayr denilir. Bir kısım hadiseler var ki, zahiri çirkin, müşevveştir. Fakat o zahirî perde altında gayet parlak güzellikler ve intizamlar var. Sözler

 

·         *Ondan gelen şer de hayırdır, çirkinlik de güzeldir*.

 

Evet:

 

-          İcad-ı İlahide şer ve çirkinlik yoktur; belki abdin kisbine ve istidadına aittir. Sözler

 

-          Çok güzellikleri intâc veya izhar eden bir çirkinlik dahi, dolayısıyla bir güzelliktir. Şuâlar

 

·         *Halbuki şu dâr-ı dünyadaki musibetler, beliyyeler, o hükmü cerhediyor*….

 

*Elcevab*:

 

*Ey şiddet-i şefkatten şedid bir elemi hisseden nefsim ve arkadaşım*!

Şefkat denge noktasını kaybettiğinde çok itirazlara havidir. Çünkü etkilendiği herşeye karşı hale-i ruhuyesinde galip olan refleksle karşılık ver. Bu noktadan da kadere itirazı işman eden bir çok gaflet hali sudur eder. Risale-i nurda şefkat duygusunun mevcudatla olan münasebeti , hadiseyle ilk karşılaştığı andaki tepkisi ile marifetullah  bağlamındaki terbiye ve istikametini gösteren dersler ziyadedir. Kuvvetli bir örnek olarak iki Şua dersini söyleyebilir.

 

 *Vücud, hayr-ı mahz*;  ( varlık/ var olmak / var edilmek Hayrın tâ kendisi, bütünüyle sırf ve net  hayırdır )  *adem, şerr-i mahz* (Sırf şer. Hiç hayır ciheti olmayan şer ve musibet)  *olduğuna*;  

*bütün mehasin ve kemalâtın* ( güzellik ve mükemmeliğin )  *vücuda rücuu* ( varlığa dönüşmesi, teşekkül edip meydana gelmesi, mevcut olarak tezahür etmesi ) *ve bütün maasi ve mesaib ve nekaisin* ( günahların, felâketler, uğursuzluklar, güçlüklerin ve noksanlıkla tamam olmayan şeylerin )  *esası adem olduğu*, ( yokluk,karanlık alemleri ve şer hesabına geçmesi, zulmetleri netice vermesi, hakikatiyle var olmanın, vücut olarak anılmanın keyfiyetinden mahrumiyet) *delildir*.

*Madem adem*  (varlığın zıddı, yokluk, hiçlik, varlığın yaratılmasından önceki hali var olmaya nispeten  ) *şerr-i mahzdır*.  *Ademe müncer olan veya ademi işmam eden* ( kendisinden bir hayır çıkmayan , bir güzelliği netice vermeyen , bir anlam taşımayan, zayi olmaya mahkum bir sona doğru gitmeyi hissettiren ) *hâlât dahi şerri* ( Allah’ın alemleri ve içindekileri yaratış güzelliğine  var etme iradesine muhalif, insanın selim fıtratı ile bağdaşmayan  kötü, çirkin, zararlı bir sonucu) *tazammun eder*.

*Onun için, vücudun en parlak nuru olan* ( onu aydınlatan,gösteren ,canlı kılan,ademden kurtaran ,ona ebedi bir anlam ve sonsuz bir hakikat yükleyen )*hayat, ahval-i muhtelife*  ( çeşitli haller ,değişimler, yoğrulmalar )  *içinde yuvarlanıp kuvvet buluyor.*

Evet,

-          Hayat musibetlerle, hastalıklarla tasaffi eder, kemal bulur, kuvvet bulur, terakki eder, netice verir, tekemmül eder, vazife-i hayatiyeyi yapar.Lem’alar

 

-          “Andolsun biz sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. Müjdele o sabredenleri!” ( Bakara Suresi, 2/155)

Mütebayin vaziyetlere girip tasaffi ediyor ve müteaddid keyfiyatı alıp, matlub semeratı veriyor ve müteaddid tavırlara girip, Vâhib-i Hayat'ın nukuş-u esmasını güzelce gösterir.

-          Hayatta hissiyat suretinde kaynayan memzuç nakışlar, pek çok esma ve şuûnât-ı zatiyeye işaret eder, gayet parlak bir surette Hayy-ı Kayyûmun şuûnât-ı zatiyesine aynadarlık eder………………….. (Sözler)

 

-          Yeknesak istirahat döşeğindeki hayat, hayr-ı mahz olan vücuttan ziyade, şerr-i mahz olan ademe yakındır ve ona gider.Lem’alar

*İşte şu hakikattandır ki, zîhayatlara âlâm ve mesaib ve meşakkat ve beliyyat suretinde bazı hâlât ârız olur ki; o hâlât ile hayatlarına envâr-ı vücud teceddüd edip zulümat-ı adem tebâud ederek hayatları tasaffi ediyor*.

*Zira tevakkuf, sükûnet, sükût, atalet, istirahat, yeknesaklık; keyfiyatta ve ahvalde birer ademdir. Hattâ en büyük bir lezzet, yeknesaklık içinde hiçe iner*.

-          İşte o şuûnat iktiza ettikleri hayretnümâ faaliyet içinde, mevcudat, tebdil ve tağyirle, zevâl ve fenâ içinde sür’atle sevk ediliyor, mütemadiyen âlem-i şehadetten âlem-i gayba gönderiliyor.

 

Ve o şuûnâtın cilveleri altında, mahlûkat, daimî bir seyir ü seyelân, bir hareket ve cevelân içinde çalkanmakta ve ehl-i gafletin kulaklarına vâveylâ-yı firak ve zevâli ve ehl-i hidayetin sem’ine velvele-i zikir ve tesbihi dağıtmaktadırlar.

 

Bu sırra binaen, herbir mevcut, Vâcibü’l-Vücudun bâki şuûnâtının tezahürüne bâki birer medar olacak mânâları, keyfiyetleri, hâletleri vücutta bırakıp öyle gidiyorlar.

Hem o mevcut, bütün müddet-i hayatında geçirdiği etvar ve ahvâli, ilm-i ezelînin ünvanları olan İmam-ı Mübîn, Kitab-ı Mübîn, Levh-i Mahfuz gibi vücud-u ilmî dairelerinde vücud-u haricîsini temsil eden mufassal bir vücut dahi bırakıp öyle giderler. Demek, her fâni, bir vücudu terk eder, binler bâki vücutları kazanır, kazandırır.

 

Meselâ, nasıl ki harikulâde bir fabrika makinesine âdi bazı maddeler atılır; içinde yanarlar, zâhiren mahvolur, fakat o fabrikanın imbiklerinde çok kıymettar kimya maddeleri ve edviyeler teressüp eder.

 

Hem onun kuvvetiyle ve buharıyla o fabrikanın çarkları döner; bir taraftan kumaşları dokumasına, bir kısmı kitap tab’ına, bir kısmı da şeker gibi başka kıymettar şeyleri imal etmesine medar oluyor, ve hâkezâ...

 

Demek, o âdi maddelerin yanmasıyla ve zâhiren mahvolmasıyla binler şeyler vücut buluyor. Demek, âdi bir vücut gider, âli çok vücutları irsiyet bırakır. İşte, şu halde, o âdi maddeye “Yazık oldu” denilir mi? “Fabrika sahibi neden ona acımadı, yandırdı; o sevimli maddeleri mahvetti?” şikâyet edilir mi?....... Mektubat

 

Ne kadar iyilik ve güzellik ve nimet varsa, doğrudan doğruya o Cemîl ve Rahîm-i Mutlakın hazine-i rahmetinden ve ihsanat-ı hususiyesinden gelir. Ve musibet ve şerler ise, saltanat-ı rubûbiyetin, âdetullah namı altında ve küllî iradelerin mümessilleri olan umumî ve küllî kanunlarının çok neticelerinden tek tük cüz'î neticeleri olmasından, o kanunlar cereyanının cüz'î muktezaları olduğundan, elbette küllî maslahatlara medar olan o kanunları muhafaza ve riayet etmek için, o şerli, cüz'î neticeleri dahi halk eder.

 

Fakat o cüz'î ve elîm neticelere karşı, imdâdât-ı hassa-i Rahmâniye ve ihsanat-ı hususiye-i Rabbâniye ile musibete düşen efradın feryatlarına ve beliyyelere giriftâr olan eşhasın istiğaselerine yetişir. Ve fâil-i muhtar olduğunu ve her bir şeyin her bir işi, onun meşîetine bağlı bulunduğunu ve umum kanunları dahi daima irade ve ihtiyarına tâbi bulunmalarını ve o kanunların tazyikinden feryat eden fertleri, bir Rabb-i Rahîm dinlediğini ve imdatlarına ihsanıyla yetiştiğini göstermekle;

 

Esmâ-i Hüsnânın kayıtsız ve hadsiz cilvelerine hadsiz ve kayıtsız bir meydan açmak için o küllî âdetullah düsturlarının ve o umumî kanunların şüzuzâtıyla ve hem, şerli cüz'î neticeleriyle, hususî ihsanat ve hususî teveddüdat, yani sevdirmekle hususi tecelliyat kapılarını açmıştır… Şualar

*Elhasıl*:

*Madem hayat*, TÜM CİHETLERİYLE  *esma-i hüsnanın nukuşunu gösterir*.

BU NEDENLE ; *Hayatın başına gelen herşey hasendir*.

*Meselâ*:

 

*Gayet zengin, nihayet derecede san'atkâr ve çok san'atlarda mahir bir zât; âsâr-ı san'atını, hem kıymetdar servetini göstermek için âdi bir miskin adamı, modellik vazifesini gördürmek için, bir ücrete mukabil bir saatte murassa', musanna' yaptığı gömleği giydirir, onun üstünde işler ve vaziyetler verir, tebdil eder.*

 

*Hem her nevi san'atını göstermek için keser, değiştirir, uzaltır, kısaltır. Acaba şu ücretli miskin adam o zâta dese: "Bana zahmet veriyorsun. Eğilip kalkmakla vaziyet veriyorsun, beni güzelleştiren bu gömleği kesip kısaltmakla güzelliğimi bozuyorsun" demeğe hak kazanabilir mi?*

 

*"Merhametsizlik, insafsızlık ettin" diyebilir mi? İşte onun gibi Sâni'-i Zülcelal, Fâtır-ı Bîmisal; zîhayata göz, kulak, akıl, kalb gibi havâs ve letaif ile murassa' olarak giydirdiği vücud gömleğini esma-i hüsnanın nakışlarını göstermek için çok hâlât içinde çevirir, çok vaziyetlerde değiştirir.*

 

*Elemler, musibetler nev'inde olan keyfiyat; bazı esmasının ahkâmını göstermek için lemaat-ı hikmet içinde bazı şuaat-ı rahmet ve o şuaat-ı rahmet içinde latif güzellikler vardır*…… Sözler

EVET,

 

……………. Bütün güzel mahlûklar, kàfile kàfile arkasında durmayarak gelip gidiyorlar, fenâya girip kayboluyorlar. Fakat o âyineler üstünde kendini gösteren ve cilvelenen yüksek ve tebeddül etmez bir güzellik, tecellîsinde devam ettiğinden kat'î bir surette gösterir ki, o güzellikler o güzellerin malı ve o âyinelerin cemâli değildir. Belki güneşin cemâl-i şuaâtı cereyan eden suyun üzerindeki kabarcıklarda göründüğü gibi, sermedî bir cemâlin ışıklarıdırlar.

 

…………Nurun gelmesi elbette nuranîden ve vücut vermesi her halde mevcuttan ve ihsan ise gınâdan ve sehavet ise servetten ve talim ilimden gelmesi bedihî olduğu gibi, HÜSÜN VERMEK DAHİ HASENDEN ve GÜZELLEŞTİRMEK GÜZELDEN VE CEMÂL VERMEK CEMİLDEN olabilir, başka olamaz. İşte bu hakikate binaen iman ederiz ki, bu kâinattaki görünen bütün güzellikler öyle bir güzelden geliyor ki,

 

BU MÜTEMÂDİYEN DEĞİŞEN VE TAZELENEN KÂİNAT, BÜTÜN MEVCUDATIYLA ÂYİNEDARLIK DİLLERİYLE O GÜZELİN CEMÂLİNİ TAVSİF VE TÂRİF EDER.

 

…………… Nasıl ki ceset ruha dayanır, ayakta durur, hayatlanır; ve lâfız mânaya bakar, ona göre nurlanır; ve suret hakikata istinad eder, ondan kıymet alır. Aynen öyle de, bu maddî ve cismânî olan âlem-i şehadet dahi bir cesettir, bir lâfızdır, bir surettir; âlem-i gaybın perdesi arkasındaki esmâ-i İlâhiyeye dayanır, hayatlanır, istinad eder, can alır, ona bakar, güzelleşir.

 

BÜTÜN MADDÎ GÜZELLİKLER KENDİ HAKİKATLERİNİN VE MÂNÂLARININ MÂNEVÎ GÜZELLİKLERİNDEN İLERİ GELİYOR. VE HAKİKATLERİ İSE, ESMÂ-İ İLÂHİYEDEN FEYZ ALIRLAR VE ONLARIN BİR NEVİ GÖLGELERİDİR. VE BU HAKİKAT, RİSALE-İ NUR'DA KAT'Î İSPAT EDİLMİŞTİR…… Şualar

 

EVET,

 

-          Sâni-i Kerîm, Fâtır-ı Rahîm, herbir taifenin resmigeçit nöbeti bittikten ve o resmigeçitten maksut olan neticeler alındıktan sonra, ekseriyet itibarıyla, dünyadan merhametkârâne bir tarzla tenfir edip usandırıyor, istirahate bir meyil ve başka bir âleme göçmeye bir şevk ihsan ediyor; ve vazife-i hayattan terhis edildikleri zaman, vatan-ı aslîlerine bir meyelân-ı şevk-engiz, ruhlarında uyandırıyor.

 

 

Hem o Rahmân'ın nihayetsiz rahmetinden uzak değil ki, NASIL VAZİFE UĞRUNDA, MÜCAHEDE İŞİNDE TELEF olan bir nefere şehadet rütbesini veriyor ve kurban olarak kesilen bir koyuna, âhirette cismanî bir vücud-u bâki vererek Sırat üstünde, sahibine burâk gibi bir bineklik mertebesini vermekle mükâfatlandırıyor.

 

 

Öyle de, sair zîruh ve hayvanatın dahi, kendilerine mahsus vazife-i fıtriye-i Rabbâniyelerinde ve evâmir-i Sübhâniyenin itaatlerinde telef olan ve şiddetli meşakkat çeken zîruhların, onlara göre bir çeşit mükâfat-ı ruhaniye ve onların istidatlarına göre bir nevi ücret-i mâneviye, o tükenmez hazine-i rahmetinden baîd değil ki bulunmasın; dünyadan gitmelerinden pek çok incinmesinler, belki memnun olsunlar.

 

Lâ ya'lemu'l-ğaybe illâllah.

Mütalaa Ders notları 15: Amel-i Sâlih..

 

Evet amel-i sâlihin hayatı olan ihlasın zararına teveccüh-ü nâs ve şan ü şeref, kabir kapısına kadar muvakkat olan bir lezzet-i cüz'iyeye mukabil, kabrin öbür tarafında azab-ı kabir gibi nâhoş bir şekil aldığından; teveccüh-ü nâsı arzu etmek değil, belki ondan ürkmek ve kaçmak lâzımdır. Şöhretperestlerin ve şan ü şeref peşinde koşanların kulakları çınlasın…L.

 

Amel-i Sâlih: dinin yapılmasını emir veya tavsiye ettiği ; İyi, güzel, doğru,  faydalı,  sevap kazanmaya vesile olan gayeli işler..  İHLÂS şartı ile hayat bulacak şekilde Allah’ın rızasını kazanma çabası, o uğurda meşru dairede işlenen fiiller anlamına gelmektedir.

 

Bu güzel fiiller , Rıza-i İlahiye medar olan ve Allah’ın hoşnutluğunu gözeten dikkat noktasının dışında ; insanların ilgisini çekme, o ameller vesilesiyle kendini iyi göstererek bilinme ,tanınma gibi amaçlarla gerçekleştirilmesi, tüm geçiciliğine rağmen , mağlup olunmuş hissiyatlar ile insanın nefsine hoş gelse de hakikatte.. hoş karşılanmayan kötü, yanlış, zararlı ve günaha yol açan ve Rahmet-i İlâhiyeyi kaybetmeye neden olabilecek sevimsiz, istenmeyen, kabul görmeyen , kabir azabına neden olan amellere inkılap eder…

 

Öyleyse, zâtî olan meziyetini mükâfât-ı uhreviyeye sakla, birkaç kuruşluk dünya metâına satma…

 

Bu hataya düşüp büyük zararlar etmemek için, yapılan  salih amelleri halka göstermek, onlar gibi acizlerin iltifatını beklemek, ilgisinin yolunu gözetmek gibi duygu ve düşünceleri terk etmek, sonuçlarında ürkmek , dehşetli akıbetinden kaçarak sadece Allah’ın rızasını gözetmek lazımdır.

 

Bu hassas noktayı nazara almayıp, geçici isteklerinin sarmalına takılıp, halkın nazarında bir yerde gelmeyi önemseyip ,uhrevi ve dünyevi hasaretleri netice verecek işlerin peşinden gidip ,hatta kendini bu uğurda feda etmeyi göze alan  , aciz insanlar tarafında önemsenmeyi ve ilgi görmeyi isteyen insanların kulakları çınlasın..bu fena ve fani isteklerin ve nihayetlerindeki kayıpların farkına varsın…

 

Çünkü,

 

Şöhret ayn-ı riyâdır ve kalbi öldüren zehirli bir baldır. Ve insanı insanlara abd ve köle yapar….

 

Bil ki, şu âlemin fenâsından sonra sana refakat etmeyen ve dünyanın harabıyla senden mufarakat eden birşeye kalbini bağlamak sana lâyık değildir. Hususan senin asrının inkırazıyla seni terk edip arka çeviren ve bahusus berzah seferinde arkadaşlık etmeyen ve hususan seni kabir kapısına kadar teşyî etmeyen,  hususan bir iki sene zarfında ebedî bir firakla senden ayrılıp günahını senin boynuna takan, hususan senin rağmına olarak husulü ânında seni terk eden fâni şeylerle kalbini bağlamak kâr-ı akıl değildir.

 

Eğer aklın varsa, uhrevî inkılâbâtında, berzahî etvârında ve dünyevî inkılâbâtının müsâdemâtı altında ezilen, bozulan ve ebedî seferde sana arkadaşlığa muktedir olmayan işleri bırak, ehemmiyet verme, onların zevâlinden kederlenme….

 

Hem…. O belâ ve musibete düşersen,……….İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn”… de, o belâdan kurtul…

 

AŞAĞIDAKİ “HAŞİYE” BÖLÜMÜ MÜŞEVVEŞ TEFEKKÜRÜMÜZÜDÜR. İSTERSENİZ UMUMA OKUMAYINIZ..

 

Haşiye : O belâ ve musibete düşersen,………. “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn”… de, o belâdan kurtul… meselesi üzerinde biraz durmak istenildi. Yani “Allah tan geldik yine Ona döneceğiz” Bakara/156 ayeti, şöhretperestlik belâ ve musibetine nasıl kurtarıcı olabilir?

 

Istılahtaki manasıyla; bir kul bir derde giriftar olsa bu ayet ona, halin geçiciliğinden, kendi faniliğinden ve mercii hakikiye ye dönmekten hasıl olacak teselliyi ihsas eder.

 

Tevil babıyla istihraca istinaden ise "Sonra O'na döndürülürsünüz." Bakara Sûresi, 28 ‘den bakıldığında ise insanın kendini bağlayan bağlardan çözülmesi, beka yolu üzerinde bulunan idrak engellerin aşılması, onu meşgul eden asli gayesinden beri tutan esbabın cazibesini yitirmesi .. bir kopuşun , sanki kaderi   bir takdirin  sevkin  meydana gelmesindeki kati gerçekliği fark edip; Dünya seni terk etmeden evvel sen dünyayı terk et.

 

Zira …………… ölü idiniz sizleri diriltti. Sonra sizleri yine öldürecek sonra sizleri yine diriltecek. Sonra da döndürülüp ona götürüleceksiniz. 2/28…

 

Öyle ise ölmez evvel nefs-i emmare cihetinde ölünüz. Amellerinizi zayi etmeyiniz. İmanın ikinci cüz’ü olan salih amelleri ihlas ile işleyiniz…sizin gibi ömrü kısa olan şeylerin faniliğine, süsüne, şatafatına, aklı etkisiz kılan hissi cazibesine ,zehirli balların tadına aldanmayınız…

 

…………..hem……… Senden ayrılan ve sana ait olmayan şeylerle mânâsız uğraşma ve geçici işlerine bağlanıp boğulma….

 

Çünkü :

 

Dünyanın bin sene mes'udâne hayatı, bir saat hayatına mukàbil gelmeyen Cennet hayatının; ve o Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rüyet-i cemâline mukàbil gelmeyen bir Cemîl-i Zülcelâlin daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna gidiyorsun. Müptelâ ve meftun ve müştak olduğunuz mecazî mahbuplarda ve bütün mevcudat-ı dünyeviyedeki hüsün ve cemâl, Onun cilve-i cemâlinin ve hüsn-ü esmâsının bir nevi gölgesi; ve bütün Cennet, bütün letâfetiyle, bir cilve-i rahmeti; ve bütün iştiyaklar ve muhabbetler ve incizaplar ve câzibeler, bir lem'a-i muhabbeti olan bir Mâbud-u Lemyezelin, bir Mahbub-u Lâyezâlin daire-i huzuruna gidiyorsunuz. Ve ziyafetgâh-ı ebedîsi olan Cennete çağırılıyorsunuz.

 

Hem dikkat et………"Esbab perdesinin keşfiyle, vesaitin tardıyla Allah'a rücu edeceksiniz."…. Yani esbap perdesi yırtılacak ve hakikati göreceksiniz…. Hem ayrılık vesilelerinin tardıyla … yani sizi kovmasıyla , hayatı idame eden şartların bozulmasıyla, keyfin ve zevkin zevalinin acısıyla , hissiyatın yorgunluğu , cismin harabiyeti, fonksiyonlarını yitirmesiyle .. varidatın azalması masarifin ziyadeleşmesi ile zorunlu olarak bir dönüş işlemine tabi tutulacaksınız.

 

….Öyle ise, kayıtlı ve kelepçeli olarak sevk edilmezden evvel, Allah'ın davetine icabet et……

 

…………Onun için, bu hayat ve bu dünya bizi kovmadan evvel ve "Haydi dışarıya!" demeden, biz kemâl-i izzetle, Allahaısmarladık deyip izzetimizle bu fâni zevklerimizi bırakmalıyız…..

 

Bu bağlamda kendi faniliğinizi , bakinin ayine-i zişuuru olmak keyfiyetiyle tebdil ediniz…onun bakiliği ile beka bulunuz …ölümü öldürünüz…

 

 

 

Hem….. Seni intizar etmekte ve senin de sür'atle ona doğru gitmekte olduğun kabir, dünyanın ziynetli, lezzetli şeylerini hediye olarak kabul etmez. Çünkü dünya ehlince güzel addedilen şey, orada çirkindir….

 

Hem………Âhirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı takdirde, fâni dünyada bıraktığın eserlere de kıymet verme….

 

Hem……. Eğer takvâ ve amel-i salih ile Hâlıkını razı ettiysen halkın rızasını tahsile lüzum yoktur; o kâfidir. Eğer halk da Allah'ın hesabına rıza ve muhabbet gösterirlerse, iyidir. Şayet onlarınki dünya hesabına olursa, kıymeti yoktur. Çünkü onlar da senin gibi âciz kullardır…

 

 

 

 

…………..Öyle de, insan, eğer kesrete dalıp, kâinat içinde boğulup, dünyanın muhabbetiyle sersem olarak fânilerin tebessümlerine aldansa, onların kucaklarına atılsa, elbette nihayetsiz bir hasârete düşer. Hem fenâ, hem fâni, hem ademe düşer. Hem mânen kendini idam eder. Eğer lisan-ı Kur'ân'dan kalb kulağıyla iman derslerini işitip başını kaldırsa, vahdete müteveccih olsa, ubûdiyetin miracıyla arş-ı kemâlâta çıkabilir, bâki bir insan olur.

 

Ey nefsim! Madem hakikat böyledir. Ve madem millet-i İbrahimiyedensin (a.s.). İbrahimvâri "Lâ-uhibbü’l-âfilîn" … "Ben batıp gidenleri sevmem." En'âm Sûresi, 6:76………de… Ve Mahbûb-u Bâkîye yüzünü çevir….

 

"Asr'a yemin olsun ki hiç şüphesiz insan hüsrandadır. Ancak iman edip salih amel işleyenler birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna." (el-Asr, 103/1-3).

 

..

.

 

Mütalaa Ders notları 14: Dünyada cereyan eden ve husule gelen her bir şeyin iki veçhi vardır.

 İ'lem eyyühe'l-aziz! 


Dünyada cereyan eden (oluşan vuku bulan ) ve husule gelen ( meydana çıkan)  her bir şeyin iki veçhi ( yönü, yüzü) vardır. 


Biri âhirete (Ölümden sonra gidilecek olan âlem, öbür dünya, bekā âlemine)    bakar ki nefsü'l-emirde (İşin aslı, hakîkatinde) en sabit ( şüpheden beri , kesin gerçeklikle zandan kurtulmuş ve delillerle ispatlanmış , değişmez  değeri ile) en ağır ( kıymetli ,ihtişamlı, büyük , gösterişli olan)  bu vecihdir. 


İkincisi dünyaya, nefsine, (   Bir kimsenin kendi öz varlığı, öz benliği, yeteneğine, telezzüz ve tenezzüh ve bekà ve rahatla yaşamak gibi cüz'î neticeleri ile birlikte bedene âit yeme, içme vb. özelliklerin bütününe)   hevaya  (İstek, arzu, heves, meyil, tutku ve düşkünlüğe) bakar. 


Bu vecih, hakaret ( küçük düşürücü) , hiffet ( değersiz , bir ağırlığı olmamakla )  ve zevalden ( kötü duruma dönme, düşme ,alçalma noktasından)  öyle bir mevkidedir  ( yerdedir) ki kalbin teessürüne ( onun etkisi altına girerek keder ve üzüntüsüne) , teellümüne ( acı çekip eseflenmesine ) , ızdırabına ( azaplı) , düşüncelerine bâis ( sebep)  olacak bir kıymette değildir. 


Mesnevî-i Nuriye


………..Dünya ise, bütün şaşaasıyla, âhirete nisbeten bir zindan hükmündedir….S.


…………Hazırlanınız; başka, daimî bir memlekete gideceksiniz. Öyle bir memleket ki, bu memleket ona nisbeten bir zindan hükmündedir….S.


………. Ve bu bağlandığım ve meftun olduğum şu dâr-ı dünya da kat’î bir yakîn ile anladım ki hēliktir gider ve fânidir ölür. Ve bilmüşahede içindeki mevcudat dahi birbiri arkasından kafile kafile göçüp gider, kaybolur. Hususan benim gibi nefs-i emmareyi taşıyanlara şu dünya çok gaddardır, mekkârdır. Bir lezzet verse bin elem takar, çektirir. Bir üzüm yedirse yüz tokat vurur….L.


….. Bil, ey hodgâm! Bu dünyada saadet, terk-i dünyada.

Hüdâbin isen, O kâfidir, bıraksan da bütün eşya lehinde.


Ger hodbin isen helâkettir, ne yaparsan bütün eşya aleyhinde.

Demek terki gerektir her iki halde bu dünyada.


Terki demek: Hüdâ mülkü, Onun izni, Onun namıyla bakmakta.

Ticaret istiyorsan ger, şu fâni ömrünü bâkiye tebdilde.


Eğer nefsine talipsen, çürüktür, hem temelsiz de.

Eğer âfâkı istersen, fenâ damgası üstünde.


Demek değmez ki alınsa, çürük maldır hep bu çarşıda.

Öyle ise geç, iyi mallar dizilmiş arkasında….. S.


…. Çünkü ölüm değişmiyor. Firak, bekàya kalb olup başkalaşmıyor. Acz-i beşerî, fakr-ı insanî değişmiyor, ziyadeleşiyor. Beşer yolculuğu kesilmiyor, sür'at peydâ ediyor… S.


… Bir matlup ki gurupta gaybûbet etmeye mahkûmdur; kalbin alâkasına, fikrin merakına değmiyor. Âmâle merci olamıyor. Arkasında gam ve kederle teessüf etmeye lâyık değildir. Nerede kaldı ki, kalb ona perestiş etsin ve ona bağlansın, kalsın!... S.


Evet,……………… Dünyada cereyan eden ve husule gelen her bir şeyin iki vechi vardır. Biri âhirete bakar ki nefsü'l-emirde en sabit en ağır bu vecihdir. İkincisi dünyaya, nefsine, hevaya bakar. Bu vecih, hakaret, hiffet ve zevalden öyle bir mevkidedir ki kalbin teessürüne, teellümüne, ızdırabına, düşüncelerine bâis olacak bir kıymette değildir…… 


İ'lem eyyühe'l-aziz! 


Aklı başında olan insan, ne dünya umurundan kazandığına mesrur ve ne de kaybettiği şeye mahzun olmaz. Zira dünya durmuyor, gidiyor. İnsan da beraber gidiyor. Sen de yolcusun. Bak, ihtiyarlık şafağı, kulakların üstünde tulû etmiştir. Başının yarısından fazlası beyaz kefene sarılmış. Vücudunda tavattun etmeye niyet eden hastalıklar, ölümün keşif kollarıdır. Maahaza, ebedî ömrün önündedir. O ömr-ü bâkide göreceğin rahat ve lezzet, ancak bu fâni ömürde sa'y ve çalışmalarına bağlıdır. Senin o ömr-ü bâkiden hiç haberin yok. Ölüm sekeratı uyandırmadan evvel uyan!


Mütalaa Ders notları 13: Dualar, tevhid ve ibadetin esrarına numunedir.

 

İ'lem Eyyühel-Aziz!

Dualar, tevhid ve ibadetin esrarına numunedir.

Tevhid ve ibadette lâzım olduğu gibi, dua eden kimse de, "Kalbinde dolaşan arzu ve isteklerini Cenab-ı Hak işitir" deyip, kàdir olduğuna itikad etmelidir.

Bu itikad, Allah'ın her şeyi bilir ve herşeye kàdir olduğunu istilzam eder.

Mesnevi-i Nuriye – 86

 

Dua, kulun Rabbi ile arasındaki iletişimin vesilesi olan bir hal ve tavır biçimidir.

Kul , gerek ihtiyaçlarını gidermek ve ifade etmek  bağlamında gerekse yaratıcısı  ve sahibi ile bir tekellüm , gizli açık bir konuşma tarzıdır.

Dua, çağırmak, seslenmek, istemek, yardım talep etmek manaları itibariyle bir istinat ve istimdat aracıdır.

Bu iletişim ve etkileşimi tesirli kılacak olan esas unsur, İman ..yani Allah’ın varlık ve birliğini aklen onama, kalben kabul etme ile birlikte , O’nu isim ve sıfatlarının tarif ediciliği ile tanımak ve tanımak neşesinden gelen muhabbet ile de sevmektir.

Bu bileşenler insanı ibadete, ihlasa ve takvaya sevk eder.

Bu sevk dairesine giren birisi şevke mazhar olur.

Böylelikle , akıl , kalp ve amel birliği ile Allah indinde isteği muteber, dileği makbul, marziyatı dikkate alınan bir kul modeli ortaya çıkar.

İstikrar korumak istihdamı, istihdam ise ubudiyette  derinleşmenin  ve şuur ,idrak ve müşahede anahtarları hakikate nüfüz etmenin kapılarını açar.

Duanın üslubu, kime dua ettiğini  bilmekle kazanılan bilinç yoluyla latif ve zarif bir kıvam alır.

Gerek dil , gerek fiil , gerekse kalp yoluyla sevimli bir ünsiyet hasıl olur.

Sevdiğini anmanın, visal umudunun, hoşnutluk melteminin, huzur serinliğinin verdiği lahuti aşk pırıltıları insanın gönlünde ihtizaza sebep olan heyecanlar meydana getirir.

Aşık-ı sadıklar bu cazibe ve cezb arasında olan hassas rabıtaya rikkat ve dikkatle  yaklaşır… enfas-ı maneviye de bir lerze ile sükunu bozmamak için adeta nefesini tutar.

İnsan bu iklimlerin rengârenk bahçesine dua ile girer, denizlerine münacat-ı kalbiye ile dalar.

Dua yoluyla hallendirilip dinlendirilen şeyler tevhid ve marifet deminde olduğunda kelimler ve duygular munis ifade kalıplarına dökülür orada , adap ile edeplenip   huzura çıkmaya münasip şekle bürünür arşa yükselir..yükseltir..yükseltilir… Bazen de  miraca külfet olmaz , arş’ın kalpteki gölgesi altında karşılanır..tenezzül ile merama nüzül edilir.

Sözler ve özler hayatlanır…

Eğer bir kulcuk, Mugis-i hazırına yüzünü dönmez, elciğini açmaz, dilciğini konuşturmaz, kalbini sulayıp bir muarefe gülü dikemez ise   hilkat ile fıtrat , inam ile nimet, ita ile şükran beynindeki randevuya gitmemiş olur…

O dem müstağni olan ezeli hüsn-ü ebedi , meşk penceresini kapar , cemalini  perdeler , izzet ile “ ...bu hal ile ne ehemmiyetiniz var…..der mi der….

Oysa , en karanlık kuyular, en derin sular, en karanlık geceler, buhran bulutları, kargaşa rüzgarları, hırçın felek fırtınaları , ihanetler, hayal kırıklıkları , istekler, hayaller, hedeflerin sevk idaresi , tesir ve akıbeti, etki ve isabeti  tüm sebepleri ile birlikte onun elindedir. Acz ile yoğrulmuş sevimli bir fakirlik ,zenginlik ile daim ,kaim ve cömert sultanın kapısından boş dönmez döndürülmez…

Velev bilsin ki, onun Rabbi Vahid’tir. Tektir, başkaların buyruğu altında değildir, istediği olur istemediği olmaz. Şeriki yoktur, acz onun işlerine müdahale edemez, zerreler ile küreleri çevirmek idare etmek ona ağır gelmez, kalbin en ince sesini duyar lakayt kalmaz, cevapsız bırakmaz. En gizli sesleri işitir duymazdan gelemez.

Her şeye gücü yeter. Kulunun mini mini hayat teknesini de dağlarvari dalgalar arasında batırmadan yüzüdür.

Dilediğini dilediği gibi yapar bir muktedirdir. Hiçbir şey ona mani olamaz.

Böyle merhametli ve kudretli bir Sultana elbette ibadet edilir. Hem ona layıktır. Çünkü O Allah’tır.C.C

İşte dua,  ihtiyaçtan nidaya, istiazeden  istifazaya, istimdattan istinada, fakrdan gınaya, hissiyattan efkara, fikirden şuura, manadan maddeye , niyetten  fiile, fiilden dile , sözlü sözsüz her türlü beyan-ı halde ubudiyet-i külliye ile Rububiyetin münasebetini  tesis eden  en müessir vasıtasıdır.

İşte aczine  şuuru olan, emir ve yasaklar konusunda hassas , maddi ve manevi temizliğinde titiz, tefekkür ve zikirden hisseli , Habib  A.S.M izinde müstakim  bir insan birde … "Kalbinde dolaşan arzu ve isteklerini Cenab-ı Hak işitir" deyip, kàdir olduğuna ( marifetin delaleti, ubudiyetin terbiyesi , muhabbetin cazibesi ile rabbinin iktidarına ,icabetine, merhametine ,yakinine  tam kanaat getirse, ona tevekkül ile güvenip teslim olsa  tükenmez bir servet ve kuvvet bulur. Allah onun kendine yönelişini, arz ettiği hacetini kabul eder, isteklerini hoş görür, dileklerini güzel karşılar , iltifat ile taltif eder, amellerini  reddetmez…

Evet, duanın  ..dua edenle edilen arasında bağlantıyı kurmak noktasında olan keyfiyetli vesileliğini oluşturan şey,  acziyle fakrıyla ,haceti , hali ve nihayeti ile nefsini bilmek ve  ezeli ve ebedi olan Rabbini bilmekle rızıklanmaktır.  

Dua bazı usuller ile kendini keşfettirir.

Bu usullerin başında tefekkür ve tefekküre bağlı şükür gelir.

Telaşsız olarak kalp ile yapılan murakebeler, yani kulağını kalbine verip sükûn ile beklemek bir başka önemli miftahtır.

Mübalağasız sözler, sade ifadeler, nezaketli arz-ı haller yine icabeti nimetle vücuda getirebilen mübahase den sayılabilir.

Bununla birlikte , insan celalden de  ve cemalden de muradına erebilir.

Celalden tesbih ile cemalden ise hamd ile muavenet umud edilebilir …

Tüm bunlardan daha bereketli  etkin olan ise edeptir. edeple yapılan taleplerde saygı ve muhabbet iç içedir. Sınırlar kontrollü, uslup muvazenelidir. Israr ( tekrar manasıyla) hoşnutluğa celp eder.

Bu noktada kalp, mahfi bir sekinet dairesine girer  edeple mutmain olur ,itminan bulur.

Velev hiçbir isteği verilmesin … Çünkü huzura kabul ile huzur bulmak tüm matluba nail olmak demektir…

Mütalaa Ders notları 12: Kardeşlerimden rica ederim ki:

 

Kardeşlerimden rica ederim ki:

 

Sıkıntı veya ruh darlığından veya titizlikten veya nefis ve şeytanın desiselerine kapılmaktan veya şuursuzluktan, arkadaşlardan sudûr eden fena ve çirkin sözleriyle birbirine küsmesinler ve "Haysiyetime dokundu" demesinler. Ben o fena sözleri kendime alıyorum. Damarınıza dokunmasın. Bin haysiyetim olsa, kardeşlerimin mabeynindeki muhabbete ve samimiyete feda ederim.

 

  Said Nursî

 

….

 

Risale-i Nur Hizmeti , şeyh ile murid , hoca ile talebe  mabeynindeki  usulde beri olarak, uhuvvet ve tesanüt prensipleri ile bağlı bir dairedir.

 

Bu daire sair mesleklerde bulunan dervişane  rabıtalardan farklı olarak , aktif bir hizmet ittihadını netice veren, başında amiri ,şeyhi , hocası olmadan hareket kabiliyeti bulunan keyfiyetli bir dairedir.

 

Yaptığı işi bilmek suretiyle istihdam olmak bilinci hikmetli hareketten matlup olan bir nimeti gösterirken , kast ettiği hizmet ile gözettiği ..mefkuresiyle de sahip olduğu ihlası ve mazhar olduğu nimeti izhar eder…

 

…………Evet, velâyetin kerameti olduğu gibi, niyet-i hâlisanın dahi kerameti vardır. Samimiyetin dahi kerameti vardır. Bahusus, lillâh için olan bir uhuvvet dairesindeki kardeşlerin içinde, ciddî, samimî tesanüdün çok kerametleri olabilir. Hattâ şöyle bir cemaatin şahs-ı mânevîsi bir veliyy-i kâmil hükmüne geçebilir, inâyâta mazhar olur….S.T.G………

 

Veliyy- i Kâmil mükemmel olgunluğa ermiş anlamına gelir. Bizim mesleğimizde bu makama (  Birlik, teklik, eşsiz ve benzersiz oluş anlamına gelen ) ferdiyet diyebiliriz.

 

Üstadımız bunu şöyle ifade etmiş :

 

Risale-i Nur'un şahs-ı mânevîsi ve o şahs-ı mânevîyi temsil eden has şakirtlerinin şahs-ı mânevîsi "Ferid" makamına mazhar oldukları için……………………

 

Şahs-ı Mânevî : Belli bir kişi olmayıp bir cemaatten meydana gelen, Bir topluluğun taşıdığı manevî kuvvet ve meziyetlerin meydana getirdiği temsilci kimlik, belli bir ideal ve gaye etrafında bir araya gelen birlikteliğin oluşturduğu mânevî şahsiyet ve ortak kişilik…

Yani risale-i Nur talebelerinin bir gaye etrafında içtima etmeleri, o birlikteliğin uhuvvet tesanüt, hizmet gibi ortak iş ve işletiminde aldıkları vazife ve işleyiş bir mana aleminde manevi kimlik bir şuurlu şahsiyetin teşekkülüne sebep oluyor ki, o kişilik bir veliyy-i kâmil hasiyetiyle hem hizmetle alakadar hem de talebelerine karşı vazifedar oluyor.

 

Buna bir örnek verirsek…

 

Mümkün olduğu kadar geçici rüzgârlara ehemmiyet vermeyiniz, bakmayınız. Zaten mabeyninizde samimi tesanüt ve meşveret-i şer'iye, sizi öyle şeylerden muhafaza eder. İÇİNİZDEKİ ŞAHS-I MANEVİNİN FİKRİNİ, O MEŞVERETLE BİLDİRİR. K.L

 

Bu konu Risale-i Nur Mesleğin en mühim manavi ve manevi esaslarındadır. Ve tüm mesellerimiz burada toplanır ve Risale-i Nur’un müteaddit yerlerinde mevzu bahis edilir.

 

Meselâ:

 

………bütün vazifelerimi şahs-ı mânevînize bırakmıştım.

 

………Aynen öyle de, uhrevî ve Kur'ânî ve imanî ve ilmî işlerinde dahi Risale-i Nur'u ve şakirtlerinin şahs-ı mânevîlerini tevkil eyle; o hâlis, muhlis hasların şahs-ı mânevîleri senden çok mükemmel o vazifeni kendi vazifeleriyle beraber yaparlar.

 

…………Nur şakirtlerinin şahs-ı mânevîsini temsil eden o âciz kardeşine veriyorlar. Halbuki bu iki iltibas da Risale-i Nur'un hakikî ihlâsına ve hiçbir şeye, hattâ mânevî ve uhrevî makamata dahi âlet olmamasına bir cihette zarar verdiği gibi, ehl-i siyaseti de evhama düşürüp Risale-i Nur'un neşrine zarar gelir. Bu zaman, şahs-ı mânevî zamanı olduğu için, böyle büyük ve bâkî hakikatler, fâni ve âciz ve sukut edebilir şahsiyetlere bina edilmez.

 

…………Eğer deseniz: "Hadiste âlim tabiri var. Bir kısmımız yalnız kâtibiz."

 

Elcevap: Bir sene bu risaleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabul ederek okuyan, bu zamanın mühim, hakikatli bir âlimi olabilir. Eğer anlamasa da, madem Risale-i Nur şakirtlerinin bir şahs-ı mânevîsi var; şüphesiz o şahs-ı mânevî bu zamanın bir âlimidir. Sizin kalemleriniz ise, o şahs-ı mânevînin parmaklarıdır..

 

…………..“Sizi bütün duâlarında, اَجِرْنَا وَارْحَمْنَا وَاحْفَظْنَا (Bizi kurtar! Bize merhamet et! Bizi koru!) gibi bütün mütekellim-i maalgayr sigalarında bilâistisnâ dahil edip, kesretli cesetler ve birtek ruh hükmünde şirket-i mâneviyemizin düsturlarıyla çalışan ve sizin sıkıntınız ile sizden ziyade alakadar olan ve şahs-ı manevinizden himmet ve meded ve sebat ve metanet ve şefaat bekleyen kardeşiniz Said Nursî.”

 

Yani şahs-ı manevi , kelime-i tayyibeden yaratılan melekler gibi; uhuvvet , muhabbet, tesanüt ve ihlas gibi Allah’ın dinine hizmet etmenin bileşenlerinin bir araya gelmesinden yaratılan  ve çok yönlü bir hasiyete sahip olan bir temsilci ruh mahiyetinde bir manevi vücuttur . Diyebiliriz.

 

Bu temsilci kimlik hem genel olarak hem de özel olarak hizmetin hadimlerinde vazife yapar.. Yukarıda ….. Sizin kalemleriniz ise, o şahs-ı mânevînin parmaklarıdır.. cümlesinde beyan edilidği.. İÇİNİZDEKİ ŞAHS-I MANEVİNİN FİKRİNİ, O MEŞVERETLE BİLDİRİR…denildiği gibi fikre nur, kalbe ilham , zihne tuluat , vicdana sünuhat gibi tecelli eden feyizler olarak  zuhur edebilir…

 

Aynı bu şekilde dalalet şebekelerinin meydan getirdiği  bir şahsi manevi den üstadımız söz etmektedir.

 

………. Ben o Eskişehir Hapishanesindeki müşahede ile meşgul iken, sefahet ve dalâleti terviç eden bir şahs-ı mânevî, insî bir şeytan gibi karşıma dikildi ve dedi:

 

"Biz hayatın herbir çeşit lezzetini ve keyiflerini tatmak ve tattırmak istiyoruz; bize karışma."

 

Demek ki, hidayet ve sapkınlığın, iman ve küfrün zahiri mücadeleleri gibi, dava ettikleri meselelerininde manevi alemlerde bir çeşit vücut bulan kuvvetleri vardır ve onlarda ;  şeytanlar ile melekler,ervah-ı habise ile ervahı tayyibe,kalp etrafında ilham ve vesvese gibi  temsili olarak mücadele ve müsabaka ederler. Allah’u alem bu hadise müşahade alem-i misalde ehlince  temaşa edilen hadiselerdendir.

 

Şimdi bu mücadelenin teknik tarafında işareten bir mektuptan bir bab ekleyelim. Orada der:

 

"Meyus olma! Senin öyle sarsılmaz bir nokta-i istinadın ve öyle mağlûp olmaz muhteşem orduların ve tükenmez ihtiyat kuvvetlerin var ki, dünya toplansa karşısına çıkamaz. Kâinatı dağıtamayan onu dağıtamaz. ŞİMDİLİK MAĞLÛBİYETİN SEBEBİ, BİR CEMAATE VE BİR ŞAHS-I MÂNEVİYEYE KARŞI BİR NEFERİ GÖNDERMENİZDİR. ÇALIŞ Kİ, HERBİR NEFERİN, İSTİNAD NOKTALARI OLAN DAİRELERDEN MÂNEN İSTİFADE ETTİĞİ KUVVETLİ KUVVE-İ MÂNEVİYEYLE BİR ŞAHS-I MÂNEVÎ VE BİR CEMİYET HÜKMÜNE GEÇSİN"

 

Demek ki, sağlıklı ve güçlü bir destek kaynağı için;  hizmetimizi ,uhuvvetimizi ,tesanüdümüzü ,ihlas ve fedakarlığımızı,tevazü ve tefani sırrımızı bozacak , birliğimizi dağıtacak , bütünlüğümüzü yıpratıp bizi zayıflaştıracak her türlü fitne, desise,vesvese,zan ,gıybet gibi fena haslet ve fiilerden kaçınacağız. Ki, o muhkem kimliğimizde bir manavi bir ruh hasıl olsun, ittihad ve ittifakımızı temsil eden bir feyz ve şuur membağında dönüp,ihsanı ilahinin bize ulşmasına bir ayine-i merkez olsun…

 

İşte bugün Müslümanların  Şahs-ı Manevisi  hastalandığından ,İslâmı temsil hasiyeti tesettür etmiş, yüz küsür yıl önce olduğu gibi bizi zillet içinde bırakmış… Ve her zaman olduğu gibi bizi kurtaracak yine onun merhametidir ve ona vereceğimiz ittihat ve tesanüt tarziyeleriyle ilgi şefkatini üzerimize celp etmektir.

 

Evet,

 

……………. “İslâmiyetin mağz ve lübbünü terk ederek kışrına ve zahirine vakf-ı nazar ettik ve aldandık. Ve su-i fehim ve su-i edeble İslâmiyetin hakkını ve müstehak olduğu hürmeti ifa edemedik. Tâ, o da bizden nefret ederek evham ve hayalâtın bulutlarıyla sarılıp tesettür eyledi.

 

Hem de hakkı var. Zira biz İsrailiyâtı usulüne ve hikâyâtı akaidine ve mecazatı hakaikine karıştırarak kıymetini takdir edemedik. O da ceza olarak bizi dünyada te’dib için zillet ve sefalet içinde bıraktı. Bizi kurtaracak, yine onun merhametidir. Öyleyse, ey ihvan-ı müslimîn! Geliniz, ona tarziye vereceğiz. Elbirliğiyle dest-i sadakati uzatacağız, biat edeceğiz. Onun hablü'l-metinine sarılacağız. ”………..

 

Evet,

 

………..Mariz bir asrın, hasta bir unsurun, alîl bir uzvun reçetesi, ittibâ-ı Kur'ân'dır………

 

……….. Azametli, bahtsız bir kıt'anın; şanlı, tali'siz bir devletin; değerli, sahipsiz bir kavmin reçetesi, ittihad-ı İslâmdır………….

 

Evet bu ihtilaflardan, meşrep ve meslek münazaralarından , fitneye çabuk gelen aymazlıklardan, tembellik ve tenperverlikten zuhur eden atalet mücazatının fena neticelerini savuşturmak ve ittihad-ı islamı tesis etmek Bediüzzamanın  (R.A)  en  kadim derdi olduğundan hem hususi dairede hem harici dairede bu ihtilaf ve sebebpleri iel mücadele etmiş.. Nur Talebelerine taalluk eden kısmını ise ehemmiyetle risale-i nurda ders vermiş.

 

Örneğin:

 

………… Ve bana yapılan bu son işkence dahi bu mânâsız ve çok zararlı tesanütsüzlüğünüzden geldiğine kanaatim var. Dehşetli bir parmak buraya, hususan altıncıya karışıyor. Beni bu bayramımda ağlatmayınız, çabuk kalben tam barışınız.………..

 

………… Kardeşlerimden ricâ ederim ki:

 

Sıkıntı veya ruh darlığından veya titizlikten veya nefis ve şeytanın desiselerine kapılmaktan veya şuursuzluktan arkadaşlardan sudur eden fena ve çirkin sözleriyle birbirine küsmesinler ve "Haysiyetime dokundu" demesinler. BEN O FENA SÖZLERİ KENDİME ALIYORUM. Damarınıza dokunmasın, bin haysiyetim olsa kardeşlerimin mabeynindeki muhabbete ve samimiyete fedâ ederim……….şeklinde dersiminiz olan  ilgili paragrafta insanın kendi nefsini haklı çıkarmakta istimal ettiği:

 

Sıkıntı ve Ruh darlığı,

Titizlik,

Kulak kabartılan desiseler,

Şuursuzca mukabeleye neden olan muvazenesiz hisler,

Hiddete, rekabete, galeyana dayalı ağızdan çıkan kontrolsüz ve çirkin  sözler,

Haysiyet muhafazası gibi gizli gerekçeler,

Küsmek ile birlikteliği dağıtacak mazeretler gibi şeytani ve nefsani telkine açık bir çok menfi ve duygu ve düşüncelerin önünü , kendi şefkatiyle , büyük bir uhuvvet havuzunda erittiği şahsiyetiyle , kardeşleri beyninde asl olan ve muvakkat arızaya uğramış içtenlik ve sevgi  diliyle kesiyor. Ve insanın izzet zannettiği nefsi müdafaasından vaz geçip her şeyini kardeşliğe ve o birlikteliği ayakta tutan kardeşlikteki tesanüte  feda ediyor.

 

Evet kısa ve bu konuya ışık tutan  mühim bir mektupla dersimizi bitirelim:

 

Aziz, sıddık kardeşlerim,

 

Birden ruhuma gelmiş bir endişeyi beyan ediyorum.

 

Ehl-i dalâlet, Risale-i Nur'un elmas kılıçlarına mukabele edemedikleri için, şakirtleri içinde, derd-i maişet cihetinden ve bahar mevsimi gafletinden istifade ederek, meşrepler veya hissiyatları muhalefetinden zaif damarları bulup, şakirtler içindeki tesanüdü sarsmak istediklerini hissettim ve anladım. Sakın, çok dikkat ediniz, içinize bir mübayenet düşmesin. İnsan hatâdan hâli olamaz; fakat tevbe kapısı açıktır.

 

Nefis ve şeytan, sizi, kardeşinize KARŞI İTİRAZA VE HAKLI OLARAK TENKİDE SEVK ETTİĞİ VAKİT, deyiniz ki:

 

"Biz, değil böyle cüz'î hukukumuzu, belki hayatımızı ve haysiyetimizi ve dünyevî saadetimizi Risale-i Nur'un en kuvvetli rabıtası olan tesanüde feda etmeye mükellefiz. O bize kazandırdığı netice itibarıyla dünyaya, enaniyete ait herşeyi feda etmek vazifemizdir" deyip nefsinizi susturunuz.

 

 MEDÂR-I NİZÂ BİR MESELE VARSA MEŞVERET EDİNİZ. ÇOK SIKI TUTMAYINIZ; HERKES BİR MEŞREPTE OLMAZ. MÜSAMAHAYLA BİRBİRİNE BAKMAK ŞİMDİ ELZEMDİR.

 

Umum kardeşlerimize birer birer selâm ederiz…..Said Nursî ( R.A)

 

..