27.3.26

Mütalaa Ders notları 76 : Tevazu / Nimet

İ'lem eyyühe'l-aziz! Cenâb-ı Hakkın verdiği nimetleri söyleyip ilân ve tahdis-i nimet etmek, bazan gurura ve kibre incirar eder.

 

…………. İnsanın eğitilmemiş ve yerini bulup oturmamış  nefsi eğilimlerinin genelinde sahip edildiği nimetler üzerinde hak iddia etmek,  geliş süreçlerinin kendi kontrolünde olduğunu düşünmek gibi baskın duyguları vardır.  Bu nedenle eğer nimet veren aleminde bilinç bir şekilde tespit edilmemiş ise iyi niyetli olarak çıktığı nimeti ve vereni bildirme niyeti birkaç adım sonra kendine dönük bir hâl  alabilir. Hadiseye kendi şerik olarak vasıflandırabilir.

Örneğin,

Kabiliyetim dolayısıyla,

Çok çalıştım,

Çok istedim,

Çok bekledim,

Bütün düşüncelerim ona ulaşmak için seferber oldu,

Tırnaklarımla kazıdım,

Saçımı süpürge ettim gibi hali hazır kalıp cümle ifadeleri ile mazhar edildiği durumu ifsad eder, nimeti hakkında külfete çevirip imtihan sebebi yapar belki bir ömür elinden alınmasının diyetini , ya da elinde kalıp gaflette kalmanın diyetini öder.

 

Kārûn’un helâk olmasına sebep olan "Ben kendi ilmimle, kendi iktidarımla kazandım"  türünde bir ifade meseli gibi bir hadise böyle sözlere mukabil sonucun kişinin aleyhinde neticelenmesi anlamına gelir.

 

Bu noktada Kārûn hadisesinin gelişimine kısaca değinelim..

 

Kārûn Mûsâ’nın kavmindendi. O, gücüne dayanarak onlara haksızlık etmekteydi. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki sadece anahtarlarını güçlü kuvvetli bir ekip bile zor taşırdı. Halkı ona şöyle demişti: “Sakın şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez.

 

"Allah'ın sana verdiklerinden yararlanarak ahiretini kazanmaya çalış. Pek tabii, bu dünyadaki nasibini de unutma. Allah nasıl sana iyilikte bulunduysa, sen de başkalarına öylece iyilikte bulun. Sakın yeryüzünde bozgunculuk, karışıklık çıkarmaya çalışma. Çünkü hiç şüphen olmasın, Allah bozguncuları sevmez!" (Kasas, 76-77)

 

Buna karşılık Karun, sahip olduklarına ait düşüncesini : "Bu servet bendeki bilgi sayesinde bana verildi!.."  demişti.

 

Allah C.C  ise onun bu ifadelerine karşılık olarak :  "Oysa, Allah'ın, ondan önceki kuşaklardan, ondan daha güçlü ve ondan daha fazla servet toplamış nicelerini (kendilerini bu üstünlük ve büyüklük duygusuna kaptırmaları yüzünden) yok ettiğini bilmiyor muydu?Ama, şu var ki, suçluluğu kesinleşmiş olanlara (artık) günahlarından sual olunmaz!.." (Kasas, 78)

 

Evet, Kārûn Rivayete göre Hz. Mûsâ’nın amcasının oğlu idi. Önce Hz. Mûsâ’ya iman etmişti. Mûsâ (A.S)’dan sonra Tevrat’ı en güzel okuyan oydu. Başlangıçta fakirdi. Hz. Mûsâ’nın duası bereketiyle kendisine simyâ, yâni kıymetli maddelerden altın yapma ilmi verildi. Ticârette çok başarılı idi. Kısa zamanda büyük bir servet sahibi oldu. Daha sonra bu servetin ve bir kısım insanların ona imrenmesi, eline bakması gibi kışkırtıcı durumlar sebebi ile işin başında onda olmayan duygular, ,hırs, haset gibi kontrolü zor hisler olarak ortaya çıktı. Hz. Musa A.S aleyhine geçti, ona başkaldıranların safına iltihak etti.

 

Ve onun önceki halini de bilen ve etrafında olan iyi insanlar tarafından ona yapılan ikaz üzerine  ise azgınlaşan nefsi iradi payını kast ederek sahiplik iddiasıyla,

 

Evet, bu bende gördükleriniz benim bilgim ,çabam, çalışmam ,deneyimlerim, aklım ve yaptığım işi neyi ne zaman yapacağımı bilmem sayesinde oldu.. dedi…

 

İşte ondan sonra da kanıtlanmış ve kanıksanmış bile bile ve isteyerek ve de kasten işlediği bu suç sebebi ile hakkında verilen hüküm – cürmü sabit olduğundan neden böyle yaptın, niye böyle davrandın diye sorgusuz bir şekilde- icra edildi ve tüm iddia ettiği malı, mülkü, canı ve ameli  ile birlikte zayi olup gitti…

 

Demek ki, küfran-ı nimet çok ciddi anlamda sınırı aşmak manasını taşıyor. İçinde ihanet barındırıyor. Şirk taşıyor ve Allah’ın şiddetli gazabını üzerine çekiyor.

 

Bununla birlikte eşya ile olan münasebetin fazla olması , dünyaya olan ilginin artması insanda bazı tamah ve düşkünlük hallerinin meydana çıkmasına neden olabiliyor.Meşguliyetler bazı vaz geçilmesi zor bağlılıklar meydana getirip tüm dikkati üzerinde toplayabiliyor. Bu nedenle şükretmek, nimeti vereni düşünmek ve anmak bu tehlikeli gidişin önünde bir set gibi duran manevi sınırlar oluşturuyor.

 

Evet, ilgili paragrafta ; *Cenâb-ı Hakkın verdiği nimetleri söyleyip ilân ve tahdis-i nimet etmek, bazan gurura ve kibre incirar eder*..denildiği gibi , gurur ve kibre düşüp başımızı belaya sokmamak için nimeti, nimeti veren ile zikretmek, nefsin olaya müdahalesine de bilinçli bir şükürle mani olmak gayet ehemmiyetlidir.

 

Burada hassas bir noktaya dikkat çekelim..Tahdisi Nimet denilen hadise de………yani kulun, Rabbinin kendisine verdiği nimetlerin bilincinde olması ile Allah tarafından ona verilen bu nimetleri Allah’ın verdiğini  her vesile ile dile getirmesi hengamında …. Kārûn gibi kendi maharetinden, kabiliyetinden, bilgi ve aklından, deneyi m ve çabasının etkisinden söz etmemeye özen göstermesi ve titiz davranması çok ciddi bir esastır. Çünkü nimetin ona ulaşmasında onun irade ve isteğinin çekici nedenliği o nimetin varlığına ve onu meydana getiren sebeplerin toplanım işlenmesi ve netice vermesi noktasında vazifelendirilmesine nispeten hiç hükmündedir. Bir nimetin bir yaratılmışa ulaşmasının tek bir hakiki sebebi vardır, oda Allah’ın yarattıklarına yönelik tecelli eden rahmet ve merhametidir. Bu bağlamda insanın iştirak budalası olan tezkiyesiz nefsi şeytanında telkini ile bu eşiğe geldiğinde , "El- hamdü lillah" ve "Eş-Şükrü lillah" ile tard edilip haddi bildirilmelidir. Nimetin icat edicisi olmadığından ve sadece muhtacı olduğun onun hakkı bu çizgi üzerinde istikamet ve edeple durmaktır.

 

Tekrar yinelersek nimetleri anmaktaki denge noktası onu verenin adı ve ihsanını unutmamaktır. Bununla birlikte söz konusu olarak aldığımız satırın devamında ifade edilen;

 

Tevazu kastıyla da o nimetleri ketmetmek iyi değildir…..konusu da apayrı bir hassasiyete sahiptir.

 

Bu mesele hem mizaca bağlı doğal bir hâl olabilirken, hem de kasdi olarak insanı davranışsal sorumluluk altına sokmaya da neden olan yapmacık bir tavra dönüşebilir bir durumdur.( Yapmacık olan şekli tamamen aşikâre riyayı gösterdiğinden  ve bu nedenle izah  gerekliliği bulunmadığından  lele alınmayacaktır)

 

Evet, bazı insanlar yaratılış itibariyle çekingen mizaçlıdır.Bu insanlar hem kendilerine isabet eden nimeti hem de musibeti pek dillendiremezler. Musibetler dillendirildiğinde şikâyete dönüşebilirken, nimetler şükre vesile olabildiğinden ikisi aynı kategoride değerlendirilmemelidir. Yukarıda Tahdis-i Nimet bağlamında ifade edildiği gibi bir dengede nimeti vereni ile birlikte anmak , şükürle yâd etmek aynı zamanda bir ibadettir..…….    Rabbinin lutuflarını şükranla anRabbinin nimetlerini anlat da anlat olarak da meal verilen  Duhâ Suresi    11. Ayet bu ulvi anışa yönelik emrin Kur’ani bir beyanıdır.

 

Dolayısıyla mizaç her ne kadar baskın bir karakter eğilimi olsa da hakikate ve izharına karşı  irade ile istikametini bulabilir bir esnekliğe ve özelliğe sahip bir mahiyettedir. Bu nedenle nimetlerin Allah namına zikrinin lüzum olduğu yerde ileri sürülmeli ve bir ibadet ve kulluk bilinci ile hamd ve şükür vazifesini yerine getirmelidir. Böyle bir durumda tercihen alçak gönüllülük adına bir tavra bürünmek , tevazu değil , ehemmiyetli bir ubudiyet vazifesini ihmal ve ihlâldir. İnsan bu durumda hakkın hatırını gözetmediğinden mesul olur. Hem nimetleri tadat ederken Allah’ı anmak , onun Mün’im oluşunu zikretmek ona karşı saygın ile bir boyun eğiş olduğundan gerçek tevazudur. Bu bağlamda  hak namına halka gösterilen tevazu da ona gösterilen tevazua dahildir. Demek bu noktada inamı ve mün’imi anmaktan içtinap caiz değildir.

 

Evet,

 

 Binaenaleyh, ifrat ve tefritten kurtulmak için istikamet mizanına müracaat edilmeli. Şöyle ki:

 

Herbir nimetin iki veçhi vardır. Bir veçhi insana aittir ki, insanı tezyin eder, (süsler, zenginleştirir, güzel gösterir)  medar-ı lezzeti olur. Halk içinde temayüze (seçkinliğe ,  ayrıcalıklığa, bir çeşit üstünlüğe)  sebep olur………  ve ayrıca bu durum…………Övünme sebebi  anlamına gelen ….Mucib-i fahr olur, ….ve insanı  bu övünme ve buna bağlı taşkın hissiyat ile …….. sarhoş olur. Mâlik-i Hakikîyi unutur. En nihayet …..(Kārûn gibi)…….. kibir ve gurur kuyusuna düşürtür………… Evet, kibir ve gurur kuyusuna düşen birisi ise şeytana tabi olduğundan onun gibi iki dünya da rezil ve maskara olur ………El-Iyâzu Billah……

 

Evet,

 

İkinci veçhi ise, ( hakikatte olması gereken şekliyle) in'am edene bakar ki, keremini izhar, derece-i rahmetini ilân, in'âmını ifşa, esmâsına şehadet eder……….

 

Binaenaleyh, tevazu, ancak birinci vecihte tevazu olabilir……yani,ona verilen nimetler ile süslenmesi, edindiği seçkinlik,sair halklara göre farklılık ve ayrıcalıklık durumda göstereceği şakirin tavrıdır… eğer öyle olmaz ise …… Ve illâ küfranı tazammun etmiş olur.. yani, o nimetlerin ona verilişini  kendi kabiliyetine bağlasa, onunla kendi nefsini medh ve sena etse  o zaman o nimetleri verenin hakkını vermeyerek, onun rahmet ve inayet elinin üstünü örterek hakikati gizlediğinden o nimetlerin değer ve gerçek mahiyetinin taşıdığı manayı setretmekle hem nimetlere hem de o nimetleri verene karşı ihanet etmiş olur.

 

Evet,

 

Tahdis-i nimet dahi, ikinci vecihle mânevî bir şükür olmakla Memduh ( övülmeye, takdire layık)  olur…….. Yani nimeti vereni görerek, onun ikramını anıp göstererek, rahmetinin derecelerini nazara vererek, onun rahmetini  hem nefsine ,hem kalbine, hem ruhuna, hem sair minnet ve alicenap  duygularına ifşa ile ilân ederek , Rahman, Rahim, Kerim,Mün’im gibi esmalarının bu lütuf ve inayet tecellilerine şahitlik ederek takındığı tavır manevi bir şükürdür.

 

Ayrıca yine Tahdis-i Nimet ölçüsünde muvafık gelen tevafuk eden yerlerde kendi dünyasında şahit olup tasdik ile ikrar ettiği manaları başkalarının enzarına da izhar etmek gayet münasip bir davranış, şükre vesile olacak bir hizmettir.

 

Evet,

 

Yoksa, kibir ve gururu tazammun ettiğinden mezmumdur……yani bir nevi inam edilenleri gasp etmek, nimetleri zimmetine geçirmek, hiçbir gücü kudreti olmadığı halde kendine acz ve fakrına nisbetle verilen , hem imtihanı için teklif edilen nimetlerin üzerine çökmek ,o verilmiş nimetlerle kibirlenip,onları  kendini övmeye vesile etmek  aşağılık bir durum olarak görünmüş , hak ve hakikatçe kınanmıştır.

 

Ancak,

 

Tevazu ile tahdis-i nimet, şöylece bir içtimâları var:….yani esasen ……… Nefsini mal sahibi görmeyip, iktidar ve ihtiyarına güvenmeden Alçak gönüllü, kibirden uzak bir şekilde sade ve gösterişsiz olmak ile Nimeti anlatmak, nimetin nereden ve kimden geldiğini gizlememek, nimeti vereni ve göndereni hatırda tutmak, nimetin Cenâb-ı Hak’tan geldiğini saklamayıp  ilân etmenin bir araya gelebileceği bir nokta bulunmatadır…Şöyle ki:

 

Bir adam hediye olarak bir palto birisine veriyor. Paltoyu giyen adama, başka bir adam "Ne kadar güzel oldun" dediğine karşı,  "Güzellik paltonundur" dediği zaman, tevazu ile tahdis-i nimeti cem etmiş olur.

 

Üstadın konuyu bir başka ifade ediş şekliyle………..

 

Meselâ, nasıl ki murassâ  ( süslü) ve müzeyyen ( zinetli) bir elbise-i fâhireyi  ( değerli bir elbiseyi) biri sana giydirse ve onunla çok güzelleşsen, halk ( insanlar) sana dese, "Maşaallah, çok güzelsin, çok güzelleştin." Eğer sen tevazukârâne ( Alçak gönüllülükle)  desen, "Hâşâ, ben neyim? Hiç! Bu nedir, nerede güzellik?" O vakit küfrân-ı nimet olur ve hulleyi sana giydiren mahir san'atkâra karşı hürmetsizlik olur………Yani onun senin üzerinde olan nimeti üzerine güya alçak gönüllülükle bir perde çeker , nimetle onu veren arasına giren tevazu tavrı ile o elbiseyi sana giydiren sanatkarın görünmemesine neden olursun……..Bu da hürmetsizlik bir manada da gereksiz işgüzarlık etmek demektir.

 

Eğer müftehirâne desen, "Evet, ben çok güzelim. Benim gibi güzel nerede var? Benim gibi birini gösteriniz." O vakit, mağrurâne bir fahirdir…………Çünkü o elbise senin eserin ve sanatın değildir. Onu sana veren başkasıdır. Dolayısıyla icad ve varlığına müdahil olmadığın bir şey üzerinde hak iddia etmek ve sana ait olmayan kabiliyetler ile övünmek gururlu bir şekilde kendini sena etmen anlamına gelir.

 

İşte, fahirden, ( gereksiz ve haksız övünmekten )  küfrandan  ( gerçeği gizleyip, işin hakikatini örtmekten ) kurtulmak için demeli ki:

 

"Evet, ben güzelleştim…. ( işte şimdi o elbise ile onu sana giydirenin zatın senin üzerindeki sanatlı tasarrufunu ,iş bilirliğini ve maharetini  gizlemeyip kabul ettin, ) …… Fakat güzellik libasındır ve dolayısıyla libası bana giydirenindir; benim değildir."……( diyerek de sende görünen güzelliğin kaynağını gösterip ilan ettin)…….

 

İşte "Evet, ben güzelleştim. Fakat güzellik libasındır ve dolayısıyla libası bana giydirenindir..ifadesi tem tahdis-i nimeti ( Nimet sahibini unutmamayı , onu gizlememeyi, anmaktan çekinmemeyi) hem de tevazuyu ( alçak gönüllü, al-i cenap olmayı) bir araya getiren bir ifade-i hakikat  biçimidir.

.