İ'lem eyyühe'l-aziz! Cenâb-ı Hakkın verdiği nimetleri söyleyip ilân ve tahdis-i nimet etmek, bazan gurura ve kibre incirar eder.
…………. İnsanın eğitilmemiş ve yerini bulup oturmamış nefsi eğilimlerinin genelinde sahip edildiği
nimetler üzerinde hak iddia etmek, geliş
süreçlerinin kendi kontrolünde olduğunu düşünmek gibi baskın duyguları
vardır. Bu nedenle eğer nimet veren
aleminde bilinç bir şekilde tespit edilmemiş ise iyi niyetli olarak çıktığı
nimeti ve vereni bildirme niyeti birkaç adım sonra kendine dönük bir hâl alabilir. Hadiseye kendi şerik olarak
vasıflandırabilir.
Örneğin,
Kabiliyetim dolayısıyla,
Çok çalıştım,
Çok istedim,
Çok bekledim,
Bütün düşüncelerim ona ulaşmak için seferber oldu,
Tırnaklarımla kazıdım,
Saçımı süpürge ettim gibi hali hazır kalıp cümle ifadeleri
ile mazhar edildiği durumu ifsad eder, nimeti hakkında külfete çevirip imtihan
sebebi yapar belki bir ömür elinden alınmasının diyetini , ya da elinde kalıp
gaflette kalmanın diyetini öder.
Kārûn’un helâk olmasına sebep olan "Ben kendi ilmimle,
kendi iktidarımla kazandım" türünde
bir ifade meseli gibi bir hadise böyle sözlere mukabil sonucun kişinin
aleyhinde neticelenmesi anlamına gelir.
Bu noktada Kārûn hadisesinin gelişimine kısaca değinelim..
Kārûn Mûsâ’nın kavmindendi. O, gücüne dayanarak onlara
haksızlık etmekteydi. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki sadece anahtarlarını
güçlü kuvvetli bir ekip bile zor taşırdı. Halkı ona şöyle demişti: “Sakın
şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez.
"Allah'ın sana verdiklerinden yararlanarak ahiretini
kazanmaya çalış. Pek tabii, bu dünyadaki nasibini de unutma. Allah nasıl sana
iyilikte bulunduysa, sen de başkalarına öylece iyilikte bulun. Sakın yeryüzünde
bozgunculuk, karışıklık çıkarmaya çalışma. Çünkü hiç şüphen olmasın, Allah
bozguncuları sevmez!" (Kasas, 76-77)
Buna karşılık Karun, sahip olduklarına ait düşüncesini :
"Bu servet bendeki bilgi sayesinde bana verildi!.." demişti.
Allah C.C ise onun bu
ifadelerine karşılık olarak :
"Oysa, Allah'ın, ondan önceki kuşaklardan, ondan daha güçlü ve
ondan daha fazla servet toplamış nicelerini (kendilerini bu üstünlük ve
büyüklük duygusuna kaptırmaları yüzünden) yok ettiğini bilmiyor muydu?Ama, şu
var ki, suçluluğu kesinleşmiş olanlara (artık) günahlarından sual
olunmaz!.." (Kasas, 78)
Evet, Kārûn Rivayete göre Hz. Mûsâ’nın amcasının oğlu idi.
Önce Hz. Mûsâ’ya iman etmişti. Mûsâ (A.S)’dan sonra Tevrat’ı en güzel okuyan
oydu. Başlangıçta fakirdi. Hz. Mûsâ’nın duası bereketiyle kendisine simyâ, yâni
kıymetli maddelerden altın yapma ilmi verildi. Ticârette çok başarılı idi. Kısa
zamanda büyük bir servet sahibi oldu. Daha sonra bu servetin ve bir kısım
insanların ona imrenmesi, eline bakması gibi kışkırtıcı durumlar sebebi ile
işin başında onda olmayan duygular, ,hırs, haset gibi kontrolü zor hisler
olarak ortaya çıktı. Hz. Musa A.S aleyhine geçti, ona başkaldıranların safına
iltihak etti.
Ve onun önceki halini de bilen ve etrafında olan iyi
insanlar tarafından ona yapılan ikaz üzerine
ise azgınlaşan nefsi iradi payını kast ederek sahiplik iddiasıyla,
Evet, bu bende gördükleriniz benim bilgim ,çabam, çalışmam ,deneyimlerim,
aklım ve yaptığım işi neyi ne zaman yapacağımı bilmem sayesinde oldu.. dedi…
İşte ondan sonra da kanıtlanmış ve kanıksanmış bile bile ve
isteyerek ve de kasten işlediği bu suç sebebi ile hakkında verilen hüküm –
cürmü sabit olduğundan neden böyle yaptın, niye böyle davrandın diye sorgusuz
bir şekilde- icra edildi ve tüm iddia ettiği malı, mülkü, canı ve ameli ile birlikte zayi olup gitti…
Demek ki, küfran-ı nimet çok ciddi anlamda sınırı aşmak
manasını taşıyor. İçinde ihanet barındırıyor. Şirk taşıyor ve Allah’ın şiddetli
gazabını üzerine çekiyor.
Bununla birlikte eşya ile olan münasebetin fazla olması ,
dünyaya olan ilginin artması insanda bazı tamah ve düşkünlük hallerinin meydana
çıkmasına neden olabiliyor.Meşguliyetler bazı vaz geçilmesi zor bağlılıklar
meydana getirip tüm dikkati üzerinde toplayabiliyor. Bu nedenle şükretmek,
nimeti vereni düşünmek ve anmak bu tehlikeli gidişin önünde bir set gibi duran
manevi sınırlar oluşturuyor.
Evet, ilgili paragrafta ; *Cenâb-ı Hakkın verdiği nimetleri söyleyip ilân ve tahdis-i nimet etmek,
bazan gurura ve kibre incirar eder*..denildiği gibi , gurur ve kibre düşüp
başımızı belaya sokmamak için nimeti, nimeti veren ile zikretmek, nefsin olaya
müdahalesine de bilinçli bir şükürle mani olmak gayet ehemmiyetlidir.
Burada hassas bir noktaya dikkat çekelim..Tahdisi Nimet
denilen hadise de………yani kulun, Rabbinin kendisine verdiği nimetlerin
bilincinde olması ile Allah tarafından ona verilen bu nimetleri Allah’ın
verdiğini her vesile ile dile getirmesi
hengamında …. Kārûn gibi kendi maharetinden, kabiliyetinden, bilgi ve aklından,
deneyi m ve çabasının etkisinden söz etmemeye özen göstermesi ve titiz
davranması çok ciddi bir esastır. Çünkü nimetin ona ulaşmasında onun irade ve
isteğinin çekici nedenliği o nimetin varlığına ve onu meydana getiren
sebeplerin toplanım işlenmesi ve netice vermesi noktasında vazifelendirilmesine
nispeten hiç hükmündedir. Bir nimetin bir yaratılmışa ulaşmasının tek bir
hakiki sebebi vardır, oda Allah’ın yarattıklarına yönelik tecelli eden rahmet
ve merhametidir. Bu bağlamda insanın iştirak budalası olan tezkiyesiz nefsi
şeytanında telkini ile bu eşiğe geldiğinde , "El- hamdü lillah" ve "Eş-Şükrü
lillah" ile tard edilip haddi bildirilmelidir. Nimetin icat edicisi
olmadığından ve sadece muhtacı olduğun onun hakkı bu çizgi üzerinde istikamet
ve edeple durmaktır.
Tekrar yinelersek nimetleri anmaktaki denge noktası onu
verenin adı ve ihsanını unutmamaktır. Bununla birlikte söz konusu olarak
aldığımız satırın devamında ifade edilen;
Tevazu kastıyla da o
nimetleri ketmetmek iyi değildir…..konusu da apayrı bir hassasiyete
sahiptir.
Bu mesele hem mizaca bağlı doğal bir hâl olabilirken, hem de
kasdi olarak insanı davranışsal sorumluluk altına sokmaya da neden olan
yapmacık bir tavra dönüşebilir bir durumdur.( Yapmacık olan şekli tamamen
aşikâre riyayı gösterdiğinden ve bu
nedenle izah gerekliliği
bulunmadığından lele alınmayacaktır)
Evet, bazı insanlar yaratılış itibariyle çekingen
mizaçlıdır.Bu insanlar hem kendilerine isabet eden nimeti hem de musibeti pek
dillendiremezler. Musibetler dillendirildiğinde şikâyete dönüşebilirken,
nimetler şükre vesile olabildiğinden ikisi aynı kategoride
değerlendirilmemelidir. Yukarıda Tahdis-i Nimet bağlamında ifade edildiği gibi
bir dengede nimeti vereni ile birlikte anmak , şükürle yâd etmek aynı zamanda
bir ibadettir..……. Rabbinin lutuflarını şükranla an… Rabbinin nimetlerini anlat da anlat
olarak da meal verilen Duhâ Suresi 11.
Ayet bu ulvi anışa yönelik emrin Kur’ani bir beyanıdır.
Dolayısıyla mizaç her ne kadar baskın bir karakter eğilimi
olsa da hakikate ve izharına karşı irade
ile istikametini bulabilir bir esnekliğe ve özelliğe sahip bir mahiyettedir. Bu
nedenle nimetlerin Allah namına zikrinin lüzum olduğu yerde ileri sürülmeli ve
bir ibadet ve kulluk bilinci ile hamd ve şükür vazifesini yerine getirmelidir.
Böyle bir durumda tercihen alçak gönüllülük adına bir tavra bürünmek , tevazu
değil , ehemmiyetli bir ubudiyet vazifesini ihmal ve ihlâldir. İnsan bu durumda
hakkın hatırını gözetmediğinden mesul olur. Hem nimetleri tadat ederken Allah’ı
anmak , onun Mün’im oluşunu zikretmek ona karşı saygın ile bir boyun eğiş
olduğundan gerçek tevazudur. Bu bağlamda
hak namına halka gösterilen tevazu da ona gösterilen tevazua dahildir.
Demek bu noktada inamı ve mün’imi anmaktan içtinap caiz değildir.
Evet,
Binaenaleyh, ifrat ve tefritten kurtulmak için istikamet mizanına
müracaat edilmeli. Şöyle ki:
Herbir nimetin iki
veçhi vardır. Bir veçhi insana
aittir ki, insanı tezyin eder, (süsler, zenginleştirir, güzel gösterir) medar-ı
lezzeti olur. Halk içinde temayüze
(seçkinliğe , ayrıcalıklığa, bir çeşit
üstünlüğe) sebep olur……… ve ayrıca bu
durum…………Övünme sebebi anlamına gelen ….Mucib-i fahr olur, ….ve insanı bu övünme ve buna bağlı taşkın hissiyat ile …….. sarhoş olur. Mâlik-i Hakikîyi unutur. En nihayet …..(Kārûn gibi)…….. kibir ve gurur
kuyusuna düşürtür………… Evet, kibir ve gurur kuyusuna düşen birisi ise
şeytana tabi olduğundan onun gibi iki dünya da rezil ve maskara olur ………El-Iyâzu
Billah……
Evet,
İkinci veçhi ise,
( hakikatte olması gereken şekliyle) in'am
edene bakar ki, keremini izhar, derece-i rahmetini ilân, in'âmını ifşa,
esmâsına şehadet eder……….
Binaenaleyh, tevazu,
ancak birinci vecihte tevazu olabilir……yani,ona verilen nimetler ile
süslenmesi, edindiği seçkinlik,sair halklara göre farklılık ve ayrıcalıklık
durumda göstereceği şakirin tavrıdır… eğer öyle olmaz ise …… Ve illâ küfranı tazammun etmiş olur..
yani, o nimetlerin ona verilişini kendi
kabiliyetine bağlasa, onunla kendi nefsini medh ve sena etse o zaman o nimetleri verenin hakkını
vermeyerek, onun rahmet ve inayet elinin üstünü örterek hakikati gizlediğinden
o nimetlerin değer ve gerçek mahiyetinin taşıdığı manayı setretmekle hem
nimetlere hem de o nimetleri verene karşı ihanet etmiş olur.
Evet,
Tahdis-i nimet dahi,
ikinci vecihle mânevî bir şükür olmakla Memduh ( övülmeye, takdire layık) olur……..
Yani nimeti vereni görerek, onun ikramını anıp göstererek, rahmetinin
derecelerini nazara vererek, onun rahmetini
hem nefsine ,hem kalbine, hem ruhuna, hem sair minnet ve alicenap duygularına ifşa ile ilân ederek , Rahman,
Rahim, Kerim,Mün’im gibi esmalarının bu lütuf ve inayet tecellilerine şahitlik
ederek takındığı tavır manevi bir şükürdür.
Ayrıca yine Tahdis-i Nimet ölçüsünde muvafık gelen tevafuk
eden yerlerde kendi dünyasında şahit olup tasdik ile ikrar ettiği manaları
başkalarının enzarına da izhar etmek gayet münasip bir davranış, şükre vesile
olacak bir hizmettir.
Evet,
Yoksa, kibir ve
gururu tazammun ettiğinden mezmumdur……yani bir nevi inam edilenleri gasp
etmek, nimetleri zimmetine geçirmek, hiçbir gücü kudreti olmadığı halde kendine
acz ve fakrına nisbetle verilen , hem imtihanı için teklif edilen nimetlerin
üzerine çökmek ,o verilmiş nimetlerle kibirlenip,onları kendini övmeye vesile etmek aşağılık bir durum olarak görünmüş , hak ve
hakikatçe kınanmıştır.
Ancak,
Tevazu ile tahdis-i
nimet, şöylece bir içtimâları var:….yani esasen ……… Nefsini mal sahibi
görmeyip, iktidar ve ihtiyarına güvenmeden Alçak gönüllü, kibirden uzak bir
şekilde sade ve gösterişsiz olmak ile Nimeti anlatmak, nimetin nereden ve
kimden geldiğini gizlememek, nimeti vereni ve göndereni hatırda tutmak, nimetin
Cenâb-ı Hak’tan geldiğini saklamayıp
ilân etmenin bir araya gelebileceği bir nokta bulunmatadır…Şöyle ki:
Bir adam hediye
olarak bir palto birisine veriyor. Paltoyu
giyen adama, başka bir adam "Ne kadar güzel oldun" dediğine karşı, "Güzellik
paltonundur" dediği zaman, tevazu ile tahdis-i nimeti cem etmiş olur.
Üstadın konuyu bir başka ifade ediş şekliyle………..
Meselâ, nasıl ki
murassâ ( süslü) ve müzeyyen ( zinetli) bir
elbise-i fâhireyi ( değerli bir
elbiseyi) biri sana giydirse ve onunla
çok güzelleşsen, halk ( insanlar) sana
dese, "Maşaallah, çok güzelsin, çok güzelleştin." Eğer sen
tevazukârâne ( Alçak gönüllülükle) desen, "Hâşâ, ben neyim? Hiç! Bu nedir,
nerede güzellik?" O vakit küfrân-ı nimet olur ve hulleyi sana giydiren
mahir san'atkâra karşı hürmetsizlik olur………Yani onun senin üzerinde olan
nimeti üzerine güya alçak gönüllülükle bir perde çeker , nimetle onu veren
arasına giren tevazu tavrı ile o elbiseyi sana giydiren sanatkarın
görünmemesine neden olursun……..Bu da hürmetsizlik bir manada da gereksiz
işgüzarlık etmek demektir.
Eğer müftehirâne
desen, "Evet, ben çok güzelim. Benim gibi güzel nerede var? Benim gibi
birini gösteriniz." O vakit, mağrurâne bir fahirdir…………Çünkü o elbise
senin eserin ve sanatın değildir. Onu sana veren başkasıdır. Dolayısıyla icad
ve varlığına müdahil olmadığın bir şey üzerinde hak iddia etmek ve sana ait
olmayan kabiliyetler ile övünmek gururlu bir şekilde kendini sena etmen
anlamına gelir.
İşte, fahirden, (
gereksiz ve haksız övünmekten ) küfrandan ( gerçeği gizleyip, işin hakikatini
örtmekten ) kurtulmak için demeli ki:
"Evet, ben
güzelleştim…. ( işte şimdi o elbise ile onu sana giydirenin zatın senin
üzerindeki sanatlı tasarrufunu ,iş bilirliğini ve maharetini gizlemeyip kabul ettin, ) …… Fakat güzellik libasındır ve dolayısıyla
libası bana giydirenindir; benim değildir."……( diyerek de sende görünen güzelliğin kaynağını
gösterip ilan ettin)…….
İşte "Evet, ben
güzelleştim. Fakat güzellik libasındır ve dolayısıyla libası bana
giydirenindir..ifadesi tem tahdis-i nimeti ( Nimet sahibini unutmamayı ,
onu gizlememeyi, anmaktan çekinmemeyi) hem de tevazuyu ( alçak gönüllü, al-i
cenap olmayı) bir araya getiren bir ifade-i hakikat biçimidir.
…
.