İnsanın, aklı, kalbi, nefsi ve sair latifeleri yaşadığı dünyanın hadiseleri daimî bir etki ve etkileşim içindedir.
İmtihan denilen hakikat, ara ara vukua gelen bir durum
değildir.
Teyakkuz, intibah, dikkat, teenni, tedbir gibi kavramlar bu
sürecin varlığına ve her an aktif olduğuna işaret eden anlamları taşır.
Bu noktada ehl-i dünya tabir edilen , yani ahiretini dünya
ile mübadele edenlerin hayat ile ilgili alışverişini ve kendi varlığını
sürdürebilmesi için gerekli olan müşteri kitlesini elde edebilmek için özel
taktiklere sahiptir.
Bu taktiklerin çoğu gaflet nedeni ile aktif olan ve insanı
bu yönüyle istila eden ve anestezi etkisi yapan şeylerden oluşur.
Bu şeyler, İnsanda çabuk alışkanlığa dönebilecek, örfi ve
geleneksel birikime sahip, adetler, hurafeler gibi birçok türetme ilgi
alanlarına yuvalanan şekliyle hem insan cazip gelir, hem de masum görünen bir
yanıltıcı illüzyona sahiptir.
Bu ışıltı ve insanda karşılık bulan yaklaşımlar insan
nefsine heves, hedef, tutku, arzu bağlamından sufle verip canlı bir ilgi alanı
oluştursa da hakikat karşısında bu hâl derin bir uyku ve uyuşmuşluk halidir.
Çünkü sebep ve sonuçları itibariyle 5 kuruşa değmeyecek
şeylerle ciddi alaka kesp etmek ancak gaflet ve divanelikle tarif edilir.
İnsana ebedi yurdunda refakat etmeyecek şeyler ile ilgiyi
kesmemek, sürekli mazeretler üretip yapılması gerekeni yapmayı geciktirmek
ancak bir tiryakiliğin, müptelalığın eseri olabilir.
Böyle bir durumda olan, hastalığını fark etmeyen ve kendini
hayat ile ilgili farkındalığa sahip gören insanlar, hakikat-ı hale karşı sadece
zan sahipleridirler.
Üstadın sergüzeşt-i hayatında, işlediğimiz konun üst
paragrafında olan ……..gençliğimde en yüksek bir intibah şahikasına çıktığımı
sanıyordum. Şimdi anlıyorum ki, o intibah, intibah değilmiş. Ancak, uykunun en
derin kuyusunda bulunmaktan ibaret imiş…ifadesi kadar şu anekdot da çok
enteresandır:…………….. Aciptir ki, o vakit ben Dârü'l-Hikmeti'l-İslâmiye âzâsı
idim. Güya ehl-i İslâmın yaralarını tedaviye çalışan bir hekim idim. Halbuki en
ziyade hasta bendim. Hasta evvelâ kendine bakmalı; sonra hastalara bakabilir……….
Demek ki, insanın intibah sanrılı uykusu öyle kolay fark edilebilir türden
dalgınlıklar değilmiş.
Hatta………. Doktora Mektup bahsinde………Bilirsin ki, ömür
kısadır, lüzumlu işler pek çoktur. Acaba benim gibi sen dahi kafanı teftiş
etsen, malûmatın içinde ne kadar lüzumsuz, faidesiz, ehemmiyetsiz, odun
yığınları gibi câmid şeyleri bulursun. Çünkü ben teftiş ettim, çok lüzumsuz
şeyleri buldum. İşte o fennî malûmatı, o felsefî maarifi faideli, nurlu, ruhlu
yapmak çaresini aramak lâzımdır. SEN DAHİ CENÂB-I HAKTAN BİR İNTİBAH İSTE Kİ,
senin fikrini Hakîm-i Zülcelâlin hesabına çevirsin, tâ o odunlara bir ateş verip
nurlandırsın. Lüzumsuz maarif-i fenniyen, kıymettar maarif-i İlâhiye hükmüne
geçsin….diye salık verirken , insanın alemine aldığı şeylerin mahiyet ve
niteliği itibariyle bir işleme , belki bir ameliyat-ı cerrahiyeye ihtiyacı
olduğu kat’idir.
Yoksa insan , kanayan yara ile gülü,
Darağacı ile sehpayı,
Lehinde olan ile aleyhinde olanı,
Şah damarına çöreklenmiş düşmanını fark edemez.
İşte hidayet denilen altın mihenk bu ayrımı yapar.
Öyleyse her dem hidayet hali üzerinde bir mazhariyet-i
münkeşifi için dikkat ve uyanıklık hali lazımdır.
Bu uyanıklık hali ise ancak takva ve amel-i salih ile
insanın hayat yolculuk heybesine ihsan edilir…
Evet, bu dersin girişinde geçen “Ey uykuda iken
kendilerini ayık zannedenler!” ibaresinde ehl-i dünya ile ilişkilere dikkat
çeken bir merdivene adım atmış ve durumun titizliğine dikkat çekip……….. Umûr-u
diniyede müsamaha veya teşebbühle medenîlere yanaşmayın……..demiş…
Onların laubalikleri, şımarıklıkları, firavunlaşmış
nefisleri ruhsatlarla , toleransalarla okşanılmaz. Dine ait meselelerin
ciddiyeti hoşgörü adı altında terk
edilip, onlarla aynı seviyeye inmek, onlara benzemek tavrı gibi bir yaklaşımda bulunulmaz.
Eğer yaklaşırsanız , onların ahiret bedelli aldıkları dünya
karşı , sizlerin onlara sağlayacağınız
kurbiyet müsavi gelmez. Ve siz bu bedele mukabele edebilecek fedaya muktedir
olamazsınız. Çünkü vicdanınız ve imanınız buna direnecektir.
Ancak fena şeylerin fena tesir etmesi , hissi etkilemesi,
mukavemet edilemeyecek taşkın duyguları uyarması bir risktir. Unutmamalı ki,
bir insan günah işlemeye başladığında o günahta şeytanla yalnız kalır.
Her günahın içinde olan ümit kırıcı kirli etki iradeyi
zayıflatır. En sonunda “Herçi-bâd-âbâd” dedirtir. Belki daha o günahı terk
edemeyecek alışkanlığa düçar olur.
Bu nedenle sınır “şüphe” ile tanımlanmıştır. Yani şüphe
veriyorsa yaklaşma ve terk et…
Kısaca , yanlışa ,günaha, hisse hitap eden şeylere karşı
insan iradesi zayıftır.
Ehl-i dünya bunu keramet derecesinde bilir. O nedenle
tesirini tahşidat ile oluşturur………….. mütemadiyen ehl-i dalâlet nazar-ı dikkati
şu hayata celb ede ede o derece nazar-ı dikkati kendine celb etmiş ki, ednâ bir
hâcât-ı hayatiyeyi büyük bir mesele-i diniyeye tercih ettiriyor….denilmiş………
çocuklar ve serseriler gibi, büyük makamlarda bulunan insanlar ve mesture
hanımlar dahi o cazibeye kapılıp hakikî vazifelerini tatil ederek iştirak
ediyorlar…..diye söylenmiş.
"Yırt bunları. Şu güzel bahar mevsiminde yolculuk bizim
nemize lâzım?" der. Her bir desise ile onu iknaa çalışır. Hattâ o biçare,
ona biraz meyl eder………….Evet, insan aldanır…şekliyle hadise ifade edilmiş.
Yani onlar sizden istifade ederken siz onlardan zarar
görürsünüz…
Asla bu aranızda olan boşluğu dolduramazsınız…Hem ne ile
doldurabilirsiniz………..Ahiretini
Dünyaya satmış insanlara ne verirseniz sizden razı olurlar
ve hangi tavizi verirseniz sizinle barışırlar…??? Bu şartlarda böyle bir uzlaşı
noktası yoktur.
İşte bu durumda bu yakınlaşma sizi içine düşürecek bir
çukura dönüşe bilir.
Bu nedenle………….. Lâübâliler ruhsatlarla okşanılmaz;
azîmetlerle, şiddetle ikaz edilir…….. emredilmiştir.
Eğer bu risk fark edilmez, müsamaha ile bir müsalaha noktası
aranılmaya devam edilse bidatler , teviller , hatarlı içtihadlar dine zarar
verir. Din bundan razı olmadığı ve böyle bir davranışa ihtiyaç duymadığı, vafi
ve kafi prensiplere ebediyen haiz olduğundan bir tokatla , bu tahrişatı
yapanları o derin dereye düşürür.
Demek ki, tebliğde nâsı hakka davet etmekte ciddiyet, vakar
bir tavr-ı esastır.
Demek ki, zamanın dehşeti, medeni denilen bedevilerin
adetleri, gaflet halinde olan insanı tesir altına alabilecek özelliktedir.
Demek ki, sırat-ı müstakim hattından ayrılmamak çok
önemlidir.
Demek ki, insanın en mühim ilgi dairesi kendisi ve ailesi
ile ilgili önceliğe sahiptir.
Demek ki, cemaat halinde kalmak bir kale içinde güvende
olmak gibidir.
Demek ki, aldatıcı ışıklar, fanteziler insanın muhakemesini
olumsuz etkileyen ve mahiyetinde bulunan menhus cazibeyle kendine çeken tuzak
hislerle hazırlanmıştır.
Demek ki, uyanık olmak için bize lazım olan :
1. Uyanma, uyanış,
2. Uyanık olma, göz açıklığı, gāfil olmama,
3. Olan bir şeyden ibret alma, ders alma,
4. Duyularda meydana gelen hareket ve teyakkuz anlamlarına
gelen İNTİBAH imiş.
..
.