27.3.26

Mütalaa Ders notları 77 : Ey uykuda iken kendilerini ayık zannedenler!

İnsanın, aklı, kalbi, nefsi ve sair latifeleri yaşadığı dünyanın hadiseleri daimî bir etki ve etkileşim içindedir.

İmtihan denilen hakikat, ara ara vukua gelen bir durum değildir.

Teyakkuz, intibah, dikkat, teenni, tedbir gibi kavramlar bu sürecin varlığına ve her an aktif olduğuna işaret eden anlamları taşır.

Bu noktada ehl-i dünya tabir edilen , yani ahiretini dünya ile mübadele edenlerin hayat ile ilgili alışverişini ve kendi varlığını sürdürebilmesi için gerekli olan müşteri kitlesini elde edebilmek için özel taktiklere sahiptir.

Bu taktiklerin çoğu gaflet nedeni ile aktif olan ve insanı bu yönüyle istila eden ve anestezi etkisi yapan şeylerden oluşur.

Bu şeyler, İnsanda çabuk alışkanlığa dönebilecek, örfi ve geleneksel birikime sahip, adetler, hurafeler gibi birçok türetme ilgi alanlarına yuvalanan şekliyle hem insan cazip gelir, hem de masum görünen bir yanıltıcı illüzyona sahiptir.

Bu ışıltı ve insanda karşılık bulan yaklaşımlar insan nefsine heves, hedef, tutku, arzu bağlamından sufle verip canlı bir ilgi alanı oluştursa da hakikat karşısında bu hâl derin bir uyku ve uyuşmuşluk halidir.

Çünkü sebep ve sonuçları itibariyle 5 kuruşa değmeyecek şeylerle ciddi alaka kesp etmek ancak gaflet ve divanelikle tarif edilir.

İnsana ebedi yurdunda refakat etmeyecek şeyler ile ilgiyi kesmemek, sürekli mazeretler üretip yapılması gerekeni yapmayı geciktirmek ancak bir tiryakiliğin, müptelalığın eseri olabilir.

Böyle bir durumda olan, hastalığını fark etmeyen ve kendini hayat ile ilgili farkındalığa sahip gören insanlar, hakikat-ı hale karşı sadece zan sahipleridirler.

Üstadın sergüzeşt-i hayatında, işlediğimiz konun üst paragrafında olan ……..gençliğimde en yüksek bir intibah şahikasına çıktığımı sanıyordum. Şimdi anlıyorum ki, o intibah, intibah değilmiş. Ancak, uykunun en derin kuyusunda bulunmaktan ibaret imiş…ifadesi kadar şu anekdot da çok enteresandır:…………….. Aciptir ki, o vakit ben Dârü'l-Hikmeti'l-İslâmiye âzâsı idim. Güya ehl-i İslâmın yaralarını tedaviye çalışan bir hekim idim. Halbuki en ziyade hasta bendim. Hasta evvelâ kendine bakmalı; sonra hastalara bakabilir………. Demek ki, insanın intibah sanrılı uykusu öyle kolay fark edilebilir türden dalgınlıklar değilmiş.

Hatta………. Doktora Mektup bahsinde………Bilirsin ki, ömür kısadır, lüzumlu işler pek çoktur. Acaba benim gibi sen dahi kafanı teftiş etsen, malûmatın içinde ne kadar lüzumsuz, faidesiz, ehemmiyetsiz, odun yığınları gibi câmid şeyleri bulursun. Çünkü ben teftiş ettim, çok lüzumsuz şeyleri buldum. İşte o fennî malûmatı, o felsefî maarifi faideli, nurlu, ruhlu yapmak çaresini aramak lâzımdır. SEN DAHİ CENÂB-I HAKTAN BİR İNTİBAH İSTE Kİ, senin fikrini Hakîm-i Zülcelâlin hesabına çevirsin, tâ o odunlara bir ateş verip nurlandırsın. Lüzumsuz maarif-i fenniyen, kıymettar maarif-i İlâhiye hükmüne geçsin….diye salık verirken , insanın alemine aldığı şeylerin mahiyet ve niteliği itibariyle bir işleme , belki bir ameliyat-ı cerrahiyeye ihtiyacı olduğu kat’idir.

 

Yoksa insan , kanayan yara ile gülü,

Darağacı ile sehpayı,

Lehinde olan ile aleyhinde olanı,

Şah damarına çöreklenmiş düşmanını fark edemez.

İşte hidayet denilen altın mihenk bu ayrımı yapar.

Öyleyse her dem hidayet hali üzerinde bir mazhariyet-i münkeşifi için dikkat ve uyanıklık hali lazımdır.

Bu uyanıklık hali ise ancak takva ve amel-i salih ile insanın hayat yolculuk heybesine ihsan edilir…

 

Evet, bu dersin girişinde geçen “Ey uykuda iken kendilerini ayık zannedenler!” ibaresinde ehl-i dünya ile ilişkilere dikkat çeken bir merdivene adım atmış ve durumun titizliğine dikkat çekip……….. Umûr-u diniyede müsamaha veya teşebbühle medenîlere yanaşmayın……..demiş…

 

Onların laubalikleri, şımarıklıkları, firavunlaşmış nefisleri ruhsatlarla , toleransalarla okşanılmaz. Dine ait meselelerin ciddiyeti  hoşgörü adı altında terk edilip, onlarla aynı seviyeye inmek, onlara benzemek  tavrı gibi bir yaklaşımda bulunulmaz.

Eğer yaklaşırsanız , onların ahiret bedelli aldıkları dünya karşı  , sizlerin onlara sağlayacağınız kurbiyet müsavi gelmez. Ve siz bu bedele mukabele edebilecek fedaya muktedir olamazsınız. Çünkü vicdanınız ve imanınız buna direnecektir.

 

Ancak fena şeylerin fena tesir etmesi , hissi etkilemesi, mukavemet edilemeyecek taşkın duyguları uyarması bir risktir. Unutmamalı ki, bir insan günah işlemeye başladığında o günahta şeytanla yalnız kalır.

Her günahın içinde olan ümit kırıcı kirli etki iradeyi zayıflatır. En sonunda “Herçi-bâd-âbâd” dedirtir. Belki daha o günahı terk edemeyecek alışkanlığa düçar olur.

Bu nedenle sınır “şüphe” ile tanımlanmıştır. Yani şüphe veriyorsa yaklaşma ve terk et…

 

Kısaca , yanlışa ,günaha, hisse hitap eden şeylere karşı insan iradesi zayıftır.

Ehl-i dünya bunu keramet derecesinde bilir. O nedenle tesirini tahşidat ile oluşturur………….. mütemadiyen ehl-i dalâlet nazar-ı dikkati şu hayata celb ede ede o derece nazar-ı dikkati kendine celb etmiş ki, ednâ bir hâcât-ı hayatiyeyi büyük bir mesele-i diniyeye tercih ettiriyor….denilmiş……… çocuklar ve serseriler gibi, büyük makamlarda bulunan insanlar ve mesture hanımlar dahi o cazibeye kapılıp hakikî vazifelerini tatil ederek iştirak ediyorlar…..diye söylenmiş.

 

"Yırt bunları. Şu güzel bahar mevsiminde yolculuk bizim nemize lâzım?" der. Her bir desise ile onu iknaa çalışır. Hattâ o biçare, ona biraz meyl eder………….Evet, insan aldanır…şekliyle hadise ifade edilmiş.

 

Yani onlar sizden istifade ederken siz onlardan zarar görürsünüz…

Asla bu aranızda olan boşluğu dolduramazsınız…Hem ne ile doldurabilirsiniz………..Ahiretini

Dünyaya satmış insanlara ne verirseniz sizden razı olurlar ve hangi tavizi verirseniz sizinle barışırlar…??? Bu şartlarda böyle bir uzlaşı noktası yoktur.

İşte bu durumda bu yakınlaşma sizi içine düşürecek bir çukura dönüşe bilir.

Bu nedenle………….. Lâübâliler ruhsatlarla okşanılmaz; azîmetlerle, şiddetle ikaz edilir…….. emredilmiştir.

 

Eğer bu risk fark edilmez, müsamaha ile bir müsalaha noktası aranılmaya devam edilse bidatler , teviller , hatarlı içtihadlar dine zarar verir. Din bundan razı olmadığı ve böyle bir davranışa ihtiyaç duymadığı, vafi ve kafi prensiplere ebediyen haiz olduğundan bir tokatla , bu tahrişatı yapanları o derin dereye düşürür.

 

Demek ki, tebliğde nâsı hakka davet etmekte ciddiyet, vakar bir tavr-ı esastır.

Demek ki, zamanın dehşeti, medeni denilen bedevilerin adetleri, gaflet halinde olan insanı tesir altına alabilecek özelliktedir.

Demek ki, sırat-ı müstakim hattından ayrılmamak çok önemlidir.

Demek ki, insanın en mühim ilgi dairesi kendisi ve ailesi ile ilgili önceliğe sahiptir.

Demek ki, cemaat halinde kalmak bir kale içinde güvende olmak gibidir.

Demek ki, aldatıcı ışıklar, fanteziler insanın muhakemesini olumsuz etkileyen ve mahiyetinde bulunan menhus cazibeyle kendine çeken tuzak hislerle hazırlanmıştır.

Demek ki, uyanık olmak için bize lazım olan :

1. Uyanma, uyanış,

2. Uyanık olma, göz açıklığı, gāfil olmama,

3. Olan bir şeyden ibret alma, ders alma,

4. Duyularda meydana gelen hareket ve teyakkuz anlamlarına gelen İNTİBAH imiş.

 

..

.