Yedinci Bürhan: Evet, Rahman ve Rahîm olan Sâni'-i Hakîm'in rahmeti, rahmetlerin en büyüğü olan saadet-i ebediyenin geleceğini tebşir ediyor. Zira rahmet ancak saadet-i ebediye ile rahmet olur. Ve nimet ancak o saadet ile nimet olur. Evet, bütün nimetleri nıkmetlere çeviren ebedî ayrılmaktan doğan ve umumî matemlerden yükselen o belalardan, kâinatı bilhassa şuurlu olan mahlukatı kurtaran şey, saadet-i ebediyenin gelmesidir. Çünkü bütün nimetlerin, rahatların, lezzetlerin ruhu olan saadet-i ebediye gelmezse umum kâinatın şehadetiyle sabit olan ve güneş gibi parlayan rahmet ve şefkat-i İlahiyenin bedahetine karşı mükâbere ile inkâr lâzım gelir.
Ey Habib-i Şefik ve ey Şefik-i Habib! Ey Said-i Mecid ve ey Mecid-i
Said! Rahmet-i İlahiyenin en latîfi en zarifi en lezizi olan muhabbet ve
şefkate bakınız. O muhabbet ve şefkati, firak-ı ebedî ve hicran-ı lâyezalî ile
karşıladığınız takdirde; vicdan, hayal ve ruh ne hale gireceklerdir. O muhabbet
ve o şefkat en büyük en tatlı bir nimet iken en azîm bir musibete, bir belaya
inkılab eder.
Acaba göz önünde bilbedahe görünen rahmet-i İlahiye, firak-ı ebedînin
muhabbet ve şefkat aleyhine hücum etmesine müsaade eder mi?
Vallahi hayır! لَا وَاللّٰهِ
Ancak o rahmetin şe'nindendir ki firak-ı ebedîyi hicran-ı lâyezalîye,
hicran-ı lâyezalîyi firak-ı ebedîye ve adem-i mutlakı da her ikisine musallat
eder ki o firakların, o hicranların kökleri ortadan kalksın.
İşarat-ül İ'caz
Yedinci Bürhan:
EVET, RAHMAN
VE RAHÎM OLAN SÂNİ'-İ HAKÎM'İN
……. (Dünya hayatında, mü’min-kâfir gözetmeksizin sonsuz merhametiyle ihsanda
bulunan , ihtiyaçlarını karşılayan , tanıdığı hayatın lazımları ve duçar
olunan meşakkatlerinde mahlukatının
yanında olan , onların feryat ve isteklerine acıyıp , lütfuyla hak sahibine
hakkını vererek muamele eden .. bu
meyanda verdiği nimetleri emir ve terbiyesine uygun kullananlardan razı
olup ebedi hayatta yalnız onları – mü’minleri- sonsuz nimetleri ile taltif eden
ve Bütün işleri maharetli ,icraatları
sanatkârene olan ve icat ile meydana
getirdiği her şeyi bir amacı
gerçekleştirmek ve bir manayı ifade etmek ve bir hakikati en uygun şekilde göstermek için gereği gibi sağlam ve kusursuz bir
biçimde hikmetle ve san'atla
yapan Allah’ın ; gazabını geçip her şeyi kuşatan ve zat-ı Uluhiyet ve
Rubibiyetine farz kıldığı .. 100 parçaya ayırıp birini yeryüzüne
yönelttiği ve bu tecelli sayesinde de bütün canlıların merhamet duygusu hareket
ettiği ve bu fıtri meyillerine bağlı davranışlar sergilediği; bir hayvanın yavrusunu emzirirken bir kötülük
dokunur diye ayağını kaldırması da bu bir acımanın bir cilvesi olduğunun
belirtildiği.. geride kalan doksan
dokuz merhametini ise âhiret hayatına bıraktığı ) RAHMETİ
RAHMETLERİN
EN BÜYÜĞÜ OLAN SAADET-İ EBEDİYENİN GELECEĞİNİ TEBŞİR EDİYOR.
ZİRA ( çünkü ) RAHMET
( acıma, ihsan etme, lütufta bulunma, nimetler ihsan etme, ihtiyaçları giderme,
feryatları dinleme, hüzünleri giderme, kalbin en gizli hatıratını işitip cevap
verme ) ANCAK ( zevalsiz, kedersiz, daimi tükenmez ikramların bulunduğu, ahbaplar
diyarı, sevgililer yurdu, Esma-i İlahiyenin
hakikati ile tezyin edilmiş, Rü'yetin teclligahı,
tavanı arş olan cennetler ile vaat edilmiş)
SAADET-İ
EBEDİYE İLE RAHMET OLUR…
“Yaptıklarına
karşılık olarak Allah katında onlar için göz aydınlatan ne nimetler
saklandığını hiç kimse bilemez.”…. (Secde, 32/17)
"Allah
Teâlâ Hazretleri ferman etti ki: 'Ben Azimu'ş-Şân, salih kullarım için gözlerin
görmediği, kulakların işitmediği ve insanın hayal ve hatırından hiç geçmeyen
nimetler hazırladım.” …. ( Hadis-i Şerif/ Buhari,Müslim,Tirmizi)
"Rahmân,
öyle bir âlemde, öyle has ibâdına öyle ikramlar edecek; ne göz görmüş, ne kulak
işitmiş, ne kalb-i beşere hutur etmiştir. Âmennâ!" … Sözler
…………… RABBÜ’L-ÂLEMÎNİN
ULÛHİYETİNİN İZHARINA KARŞI, ZAAF İÇİNDE ACZLERİNİ, İHTİYAÇ İÇİNDE FAKRLARINI
İLÂNDAN İBARET OLAN UBÛDİYET İLE VE UBÛDİYETİN HÜLÂSASI OLAN NAMAZ İLE MUKABELE
ETTİLER.
DAHA BUNLAR
GİBİ GÛNÂGÛN UBÛDİYET VAZİFELERİYLE ŞU DAR-I DÜNYA DENİLEN MESCİD-İ KEBÎRİNDE
FARÎZE-İ ÖMÜRLERİNİ VE VAZİFE-İ HAYATLARINI EDA EDİP AHSEN-İ TAKVİM SURETİNİ
ALDILAR. BÜTÜN MAHLÛKAT ÜSTÜNDE BİR
MERTEBEYE ÇIKTILAR Kİ, YÜMN-Ü İMAN İLE EMN Ü EMANET İLE MÜCEHHEZ, EMİN BİR HALİFE-İ ARZ OLDULAR. VE ŞU MEYDAN-I TECRÜBE VE ŞU
DESTGÂH-I İMTİHANDAN SONRA, ONLARIN RABB-İ KERÎMİ, ONLARI, İMANLARINA MÜKÂFAT
OLARAK SAADET-İ EBEDİYEYE VE İSLÂMİYETLERİNE ÜCRET OLARAK DÂRÜSSELÂMA DAVET
EDEREK ÖYLE BİR İKRAM ETTİ VE EDER Kİ, HİÇ GÖZ GÖRMEMİŞ VE KULAK İŞİTMEMİŞ VE
KALB-İ BEŞERE HUTUR ETMEMİŞ DERECEDE
PARLAK BİR TARZDA RAHMETİNE MAZHAR ETTİ VE ONLARA EBEDİYET VE BEKÀ
VERDİ.
ÇÜNKÜ EBEDÎ
VE SERMEDÎ OLAN BİR CEMÂLİN SEYİRCİ MÜŞTÂKI VE ÂYİNEDAR ÂŞIKI, ELBETTE BÂKİ
KALIP EBEDE GİDECEKTİR. İŞTE KUR’ÂN ŞAKİRTLERİNİN AKIBETLERİ BÖYLEDİR. CENÂB-I
HAK BİZLERİ ONLARDAN EYLESİN. ÂMİN!....Sözler
VE NİMET ANCAK O SAADET İLE NİMET
OLUR.
EVET, BÜTÜN NİMETLERİ NIKMETLERE
ÇEVİREN EBEDÎ AYRILMAKTAN DOĞAN VE UMUMÎ MATEMLERDEN YÜKSELEN O BELALARDAN,
KÂİNATI BİLHASSA ŞUURLU OLAN MAHLUKATI KURTARAN ŞEY, SAADET-İ EBEDİYENİN
GELMESİDİR.
ÇÜNKÜ BÜTÜN NİMETLERİN, RAHATLARIN,
LEZZETLERİN RUHU OLAN SAADET-İ EBEDİYE GELMEZSE UMUM KÂİNATIN ŞEHADETİYLE SABİT
OLAN VE GÜNEŞ GİBİ PARLAYAN RAHMET VE ŞEFKAT-İ İLAHİYENİN BEDAHETİNE KARŞI
MÜKÂBERE İLE İNKÂR LÂZIM GELİR….. İşaratü'l-İ'caz
“ ………… EVET,
İNSAN BİLMEDİĞİ ŞEYE DÜŞMAN OLDUĞU GİBİ, ELİ YETİŞMEDİĞİ VEYAHUT TUTAMADIĞI
ŞEYLERİN ADÂVETKÂRÂNE KUSURLARINI ARAR, ADETA DÜŞMANLIK ETMEK İSTER. MADEM
BÜTÜN KÂİNATIN ŞEHADETİYLE MAHBUB-U HAKİKÎ VE CEMÎL-İ MUTLAK, BÜTÜN GÜZEL
ESMÂ-İ HÜSNÂSIYLA KENDİNİ İNSANA SEVDİRİYOR VE İNSANLARIN KENDİNİ SEVMELERİNİ
İSTİYOR;
ELBETTE VE
HERHALDE, KENDİSİNİN HEM MAHBUBU, HEM HABİBİ OLAN İNSANA FITRÎ BİR ADÂVETİ
VERİP DERİNDEN DERİNE KENDİNDEN KÜSTÜRMEYECEK. VE FITRATEN EN ZİYADE SEVİMLİ VE
MUHABBETLİ VE PERESTİŞ İÇİN YARATTIĞI EN MÜSTESNÂ MAHLÛKU OLAN İNSANIN
FITRATINA BÜTÜN BÜTÜN ZIT OLARAK BİR GİZLİ ADÂVETİ, İNSANIN RUHUNA VERMEYECEK.
ÇÜNKÜ İNSAN,
SEVDİĞİ VE KIYMETİNİ TAKDİR ETTİĞİ BİR CEMÂL-İ MUTLAKTAN EBEDÎ AYRILMAKTAN
GELEN DERİN YARASINI, ANCAK ONA ADÂVETLE, ONDAN KÜSMEKLE VE ONU İNKÂR ETMEKLE
TEDAVİ EDEBİLİR. İŞTE, KÂFİRLERİN ALLAH’IN DÜŞMANI OLMASI BU NOKTADAN İLERİ
GELİYOR. ÖYLEYSE, HERHALDE O CEMÂL-İ EZELÎ, KENDİSİNİN ÂYİNE-İ MÜŞTÂKI OLAN
İNSAN İLE EBEDÜ’L-ÂBÂD YOLUNDA SEYAHATİNDE BERABER BULUNMAK İÇİN, ALÂ KÜLLİ
HAL, BİR DÂR-I BEKADA BİR HAYAT-I BÂKİYEYE İNSANI MAZHAR EDECEK.
EVET, MADEM
İNSAN FITRATEN BİR CEMÂL-İ BÂKÎYE MÜŞTAK VE MUHİB BİR SURETTE HALK EDİLMİŞTİR.
VE MADEM BÂKÎ BİR CEMAL, ZÂİL BİR MÜŞTÂKA RAZI OLAMAZ. VE MADEM İNSAN BİLMEDİĞİ
VEYA YETİŞEMEDİĞİ VEYA TUTAMADIĞI BİR MAKSUDDAN GELEN HÜZÜN VE ELEMDEN TESELLİ
BULMAK İÇİN, O MAKSUDUN KUSURUNU BULMAKLA, BELKİ GİZLİ ADÂVET ETMEKLE KENDİNİ
TESKİN EDER.
VE MADEM BU
KÂİNAT İNSAN İÇİN HALK EDİLMİŞ VE İNSAN İSE MARİFET VE MUHABBET-İ İLÂHİYE İÇİN
YARATILMIŞ. VE MADEM BU KÂİNATIN HÂLIKI, ESMÂSIYLA SERMEDÎDİR. VE MADEM
ESMÂLARININ CİLVELERİ DAİM VE BÂKÎ VE EBEDÎ OLACAKTIR.
ELBETTE VE
HERHALDE İNSAN BİR DÂR-I BEKAYA GİDECEK VE BİR HAYAT-I BÂKİYEYE MAZHAR
OLACAKTIR. VE İNSANIN KIYMETİNİ VE VAZİFELERİNİ VE KEMÂLÂTINI BİLDİREN,
REHBER-İ ÂZAM VE İNSAN-I EKMEL OLAN MUHAMMED-İ ARABÎ ALEYHİSSALÂTÜ VESSELÂM,
İNSANA DAİR BEYAN ETTİĞİMİZ BÜTÜN KEMÂLÂTI VE VAZİFELERİ EN EKMEL BİR SURETTE
KENDİNDE VE DİNİNDE GÖSTERMESİYLE GÖSTERİYOR Kİ: NASIL KÂİNAT İNSAN İÇİN
YARATILMIŞ VE KÂİNATTAN MAKSUD VE MÜNTEHAP İNSANDIR. ÖYLE DE, İNSANDAN DAHİ EN
BÜYÜK MAKSUD VE EN KIYMETTAR MÜNTEHAP VE EN PARLAK ÂYİNE-İ EHAD VE SAMED,
ELBETTE AHMED-İ MUHAMMEDDİR”….
ONA, ONUN AI VE ASHABINA ÜMMETİNİN
İYİLİKLERİ SAYISINCA SALÂT VE SELÂM OLSUN! YÂ ALLAH, YÂ RAHMAN, YÂ RAHİM! SEN
FERD’SİN, HAYY’SIN, KAYYÛM’SUN, HAKEM’SİN, ADL’SİN, KUDDÜS’SÜN; FURKAN-I
HAKÎMİN VE HABÎB-İ EKREMİN HÜRMETİNE VE İSM-İ ÂZAMIN HAKKI İÇİN SENDEN NİYAZ
EDİYORUZ Kİ, BİZİ NEFİS VE ŞEYTANIN ŞERRİNDEN, CİN VE İNSANLARIN ŞERRİNDEN
MUHÂFAZA EYLE! ÂMİN!.......... Lem’alar
EY HABİB-İ ŞEFİK VE EY ŞEFİK-İ HABİB! EY
SAİD-İ MECİD VE EY MECİD-İ SAİD!
EY ŞEFKATLİ MOLLA HABİB ( Üstadın ilk talebelerinden, cephede
kaleme alınan İşârâtü'l-İ'câz eserin
katiplerinden olup, paylaşılan dersin içinde ….. Evet, mesela Habib’in gözünde
yerleşen bir zerrenin, unsur-u havadan veya unsur-u türabdan o garip, acip
tavırlarda, inkılaplarda yaptığı muntazam hareketinden anlaşılır ki, o zerre,
toprakta iken Habib’in gözüne tayin edilmiş ve bir memur gibi mahall-i
memuriyetine muntazaman i’zam kılınmıştır (yükseltilmiştir)….şeklinde ismi ile
bulunmuş)
ŞEFİK-İ HABİB!
Yine o zamanki ilk talebelerinden
Seyyid Şefik Arvasî, Efendi olp, İşaratü'l-İcaz'ın muhatabı ve
kâtiplerindendir.
EY SAİD-İ MECİD..
EL MECÎD esması
CENAB-I HAKKIN isimlerinde olup , (
“(Allah) yüce arşın sahibidir; Mecîd’dir.” (Bürûc Sûresi, 85/15) Zat, Sifat, ef’alinde, lütufu keremi ve
ihsanı çok, şanı yüce, kadri çok büyük anlamına gelmektedir… Bu esma ile
insanın nisbeti için;
Bizi yaratan,
ikram ve keremine mazhar eden.. Lütfu ile iki dünya hayatımızın ihtiyaçlarını
tanzim eden zatın şanı ne yücedir. Böyle bir zatın kulu olmak muti kullar için
ebediyen şereftir.
Güzel
sıfatları kulunun üzerinde toplayan, verdiği niteliklerle onu kıymetli kılan,
insaniyete layık bir şerefle taltif eden Allah C.C ,cömert ve şanı yücedir..O
her türlü övgüye layık Meciddir…Onun bu ihsan ve keremine mahzar olan muti kulları mülk ve melekût aleminde
şereflenirler. Ve Bu şeref nimetine muvaffak olanlar şükür ve hamdler ile
mukabele etmeli ve Allah’ın ihsan ve marifetine naşir olmalıdır. Bu konularda
eksikliği olanlar ise ikmal edici gayretlerde bulunarak kendilerini bu
hoşnutluk siperine atmalıdır.
Bediüzzaman
hazretleri bu noktada kendisine ihsan
edilen nimeti izhar ediyor.
VE EY MECİD-İ SAİD! Diyerek ; talebesi, kardeşi , katibi
ve İşaratü'l-İcaz'ın Mütercimi olan Abdülmecid Nursîyi de SAİD isminin ; Mübarek, kutlu, mutlu, mesut, sevap
kazanmış, Allah katında makbul tutulmuş gibi
anlamlarıyla mahzariyeti noktasında
taltif ediyor.
Evet, bu
hitap satırını tekrarlayarak konuya kaldığı yerden devam edelim.
EY HABİB-İ ŞEFİK VE EY ŞEFİK-İ HABİB!
EY SAİD-İ MECİD VE EY MECİD-İ SAİD!
RAHMET-İ İLAHİYENİN (
Allah'ın her şeyi kuşatan sonsuz merhametinin) EN
LATÎFİ EN ZARİFİ EN LEZİZİ OLAN (
fiillerini yumuşaklıkla ile gerçekleştiren, kullarına iyilik ve güzellikler
ihsan eden, yarattıklarının
ihtiyaçlarını en ince noktasına kadar bilip çok çeşitli, bilinen
–bilinmeyen yollarla karşılaması ve bu
rahmetin en güzel ,en hoş ve tatlı
tezahürü olan ) MUHABBET VE ŞEFKATE BAKINIZ.
O MUHABBET VE ŞEFKATİ, FİRAK-I
EBEDÎ ( sonsuz ayrılık) ve HİCRAN-I LÂYEZALÎ (Sonu gelmeyen üzüntü ,keder, bitmeyen,
tükenmeyen ayrılık acısı ) İLE KARŞILADIĞINIZ TAKDİRDE; ( yani bu
eşsiz rahmet ve merhametli şefkat , emsalsiz sevgi görülmediği, söz konusu
lütuf ve ihsan anlaşılamadığı ve takdir
edilemediği zaman) VİCDAN, HAYAL VE RUH
NE HALE GİRECEKLERDİR.
………..EVET,
ONUN MARİFETİ OLMAZSA, ULÛM EVHAMA TAHAVVÜL EDER. HİKMETLER İLLET VE BELÂLARA
TEBEDDÜL EDER. VÜCUT ADEME İNKILÂP EDER. HAYAT ÖLÜME VE NURLAR ZULMETLERE VE
LEZÂİZ GÜNAHLARA TAHAVVÜL EDER. EVET, ONUN MARİFETİ OLMAZSA, İNSANIN AHBABI VE
MAL VE MÜLKÜ İNSANA A’DÂ VE DÜŞMAN OLURLAR. BEKA BELÂ OLUR. KEMÂL HEBÂ OLUR.
ÖMÜR HEVÂ OLUR. HAYAT AZAP OLUR. AKIL İKAB OLUR. ÂMÂL, ALÂMA İNKILÂP EDER.
O MUHABBET VE
O ŞEFKAT EN BÜYÜK EN TATLI BİR NİMET İKEN EN AZÎM BİR MUSİBETE, BİR BELAYA
İNKILAB EDER…. Mesnevi-İ Nuriye
………. İŞTE,
EĞER SAADET-İ EBEDİYE OLMAZSA, ŞU ESASLI NİZAM, BİR SURET-İ ZAİFE-İ VÂHİYEDEN
İBARET KALIR. YALANCI, ESASSIZ BİR NİZAM OLUR. NİZAM VE İNTİZAMIN RUHU OLAN
MÂNEVİYAT VE REVÂBIT VE NİSEB, HEBÂ OLUP GİDER…..Sözler
……….. İNSANIN
EBEDE UZANMIŞ EMELLERİ VE KÂİNATI İHATA ETMİŞ EFKÂRLARI VE EBEDÎ SAADETLERİNİN
ENVÂINA YAYILMIŞ ARZULARI GÖSTERİR Kİ, BU İNSAN EBED İÇİN HALK EDİLMİŞ VE EBEDE
GİDECEKTİR. BU DÜNYA ONA BİR MİSAFİRHANEDİR VE ÂHİRETİNE BİR İNTİZAR
SALONUDUR…. Sözler
ACABA GÖZ ÖNÜNDE BİLBEDAHE GÖRÜNEN
RAHMET-İ İLAHİYE, FİRAK-I EBEDÎNİN MUHABBET VE ŞEFKAT ALEYHİNE HÜCUM ETMESİNE
MÜSAADE EDER Mİ?
VALLAHİ HAYIR!
………….. ÇÜNKÜ
DAİMÎ BİR CEMÂL İSE, ZÂİL BİR MÜŞTAKA RAZI OLAMAZ. ZİRA, DÖNMEMEK ÜZERE ZEVÂLE
MAHKÛM OLAN BİR SEYİRCİ, ZEVÂLİN TASAVVURUYLA MUHABBETİ ADAVETE DÖNER. HAYRETİ
İSTİHFAFA, HÜRMETİ TAHKİRE MEYLEDER…..Sözler
…………. ÇÜNKÜ, BÂKİ BİR HÜSN FÂNİ BİR MÜŞTAKA RAZI
OLAMAZ. VE ZÂİL VE FÂNİ BİR ÂŞIKIN, EBEDÎ VE BÂKİ OLAN MAHBUBUNA MUHABBETİ
ADAVETE KALB OLUR…. Mesnevi-i Nuriye
…………. AZİZ
ARKADAŞ! “İMAN-I BİLLÂH” İLE “ÂHİRET İMANI” ARASINDAKİ TELÂZUMA GELDİK. HAZIR
OL, DİNLE: BİR SULTAN, İTAAT EDENLERE MÜKÂFAT VE İSYAN EDENLERE DE MÜCAZAT
ETMEZSE, SALTANATI İNHİDAMA YÜZ ÇEVİRİR. VE KEZA, BİR SULTANIN SAĞINDA LÜTUF VE
MERHAMET VE SOLUNDA KAHR VE TERBİYE LÂZIMDIR. MÜKÂFAT, MERHAMETİN İKTİZASIDIR.
TERBİYE DE MÜCÂZÂTI İSTER. MÜKÂFAT VE MÜCÂZAT MENZİLLERİ ÂHİRETTİR.
VE KEZA,
YÜKSEK BİR HİKMET VE ADALET SAHİBİ OLAN BİR SULTAN, SALTANATININ ŞANINI
KUSURDAN SAKLAMAK ÜZERE, KENDİSİNE İLTİCA EDENLERİ TALTİF VE HÂKİMİYETİNİN
HAŞMETİNİ GÖSTERMEK İÇİN MİLLETİNİN HUKUKUNU MUHAFAZA EDER. BU CİHETLERİN MÜHİM
BİR KISMI ÂHİRETTE OLUR.
VE KEZA,
LEBÂLEB DOLU HAZİNELERE MÂLİK VE SEHAVET-İ MUTLAKAYA SAHİP OLAN BİR SULTAN İÇİN
UMUMÎ VE DAİMÎ BİR DÂR-I ZİYAFET LÂZIMDIR. VE AYRI AYRI İHTİYAÇ SAHİPLERİNİN
DEVAM VE BEKÀLARINI İSTER. BU DA ANCAK ÂHİRETTE OLUR.
VE KEZA, BİR
CEMÂL SAHİBİ, DÂİMA HÜSÜN VE CEMÂLİNİ GÖRMEK VE GÖSTERMEK İSTER. BU İSE
ÂHİRETİN VÜCUDUNU İSTER. ÇÜNKÜ DAİMÎ BİR CEMÂL, ZÂİL VE MUVAKKAT BİR MÜŞTAKA
RÂZI OLMAZ, ONUN DA DEVAMINI İSTER. BU DA ÂHİRETİ İSTER.
VE KEZA,
YARDIM İSTEYENLERE YARDIM VE DUA EDENLERE CEVAP VERMEK HUSUSUNDA, PEK RAHÎMÂNE
BİR ŞEFKAT SAHİBİ OLAN BİR SULTAN—Kİ EDNÂ BİR MAHLÛKUN EDNÂ BİR İSTEĞİNİ DERHAL
YAPAR, VERİR—ELBETTE BÜTÜN MAHLÛKATIN EN BÜYÜK BİR İHTİYACINI KEMÂL-İ SUHULETLE
YAPAR. BÖYLE UMUMÎ VE EN MÜHİM BİR İHTİYAÇ ANCAK ÂHİRETTİR….. Mesnevi-i Nuriye
*ANCAK O RAHMETİN ŞE'NİNDENDİR Kİ
FİRAK-I EBEDÎYİ HİCRAN-I LÂYEZALÎYE, HİCRAN-I LÂYEZALÎYİ FİRAK-I EBEDÎYE VE
ADEM-İ MUTLAKI DA HER İKİSİNE MUSALLAT EDER Kİ O FİRAKLARIN, O HİCRANLARIN
KÖKLERİ ORTADAN KALKSIN*………….İşarat-ül İ'caz
Yani , İLAH-İ RAHMETİN (hususiyetine ait fiilî tezâhürü, neticesi ,eseri ve belirleyici özelliği olarak ifade edilen ) şe’ni ve şe’nin en ahir ve cami neticesi olan SAADET-İ
EBEDİYE’NİN iktiza ettiği tasaffi ve de kendine gelen yolun bir kısım toz
ve topraktan temizlenip, evhamlardan süpürülüp, zanların kir ve pasından
arınmış bir şekilde açıklığını temin
edecek olan münasebet gereği ile FİRAK-I
EBEDİ ile HİCRAN-I LAYEZALİ ,HİCRANI LAYEZALİ ile FİRAKI EBEDİ arasında karşılıklı bir müsabaka meydanı açsın. Kâh FİRAK-I EBEDİ sonsuz ayrılık sikleti ve
tehdidi ile HİCRANI LAYEZALİYİ taciz etsin, kâh HİCRANİ LEYAZALİ bu TEHDİN
KAYNAĞINI yok etmek için olanca keder yükü ile FİRAK-I EBEDİYEYE karşı müsademeye girişsin.. bu çarpışma onların
tesirini kırsın , güçlerini azaltsın, etkilerini kaybettirip onları
zayıflaştırsın ve sınırsız olan yokluk dairesi olan adem-i mutlak gelsin bir
kara delik gibi onları hiçliğin zifiri derinliğine çekip kaybetsin.
Beşerin
ruhunda derin yaralar açan , onları elemlere gark edip çeşitli endişelere
sürükleyen , vehim ve zanların şeytani telkinatı ile kalp ve ruhlarına kadar kök salan o zakkum ağacının
köklerini kurutsun.
Böylelikle
insanları bu sonsuz belirsizlik acısının esaretinden, tazibinden, kederinden necat
verip ebediyen kurtarsın.
“……….. *İŞTE SAADET-İ EBEDİYE, O
FİRAK-I EBEDİYEYE ÖYLE BİR TOKAT VURACAK Kİ, ADEM-ÂBÂD HİÇÂHİÇE ATACAKTIR*.” Muhakemat
…………EVET NİMETİ NİMET EDEN, NİMETİ
NIKMETLİKTEN HALAS EDEN VE MEVCUDATI, FİRAK-I EBEDÎDEN HASIL OLAN VAVEYLÂLARDAN
KURTARAN SAADET-İ EBEDİYEYİ; O RAHMETİN ŞE'NİNDENDİR Kİ,
BEŞERDEN ESİRGEMESİN.
ÇÜNKİ BÜTÜN
NİMETLERİN RE'Sİ, REİSİ, GAYESİ, NETİCESİ OLAN SAADET-İ EBEDİYE VERİLMEZSE,
DÜNYA ÖLDÜKTEN SONRA ÂHİRET SURETİNDE
DİRİLMEZSE, BÜTÜN NİMETLER NIKMETLERE TAHAVVÜL EDERLER.
O TAHAVVÜL İSE, BİLBEDAHE VE BİZZARURE VE UMUM KÂİNATIN ŞEHADETİYLE MUHAKKAK VE
MEŞHUD OLAN RAHMET-İ İLAHİYENİN VÜCUDUNU İNKÂR ETMEK LÂZIM GELİR.
HALBUKİ
RAHMET, GÜNEŞTEN DAHA PARLAK BİR HAKİKAT-I SABİTEDİR.
BAK RAHMETİN CİLVELERİNDEN VE LATİF
ÂSÂRINDAN OLAN AŞK VE ŞEFKAT VE AKIL NİMETLERİNE DİKKAT ET.
EĞER FİRAK-I EBEDÎ VE HİCRAN-I LÂYEZALÎYE, HAYAT-I
İNSANİYE İNCİRAR ( çekilip orada son bulacağını) EDECEĞİNİ
FARZ ETSEN; GÖRÜRSÜN Kİ: O LATİF
MUHABBET, EN BÜYÜK BİR MUSİBET OLUR.
O LEZİZ ŞEFKAT, EN BÜYÜK BİR İLLET
OLUR.
O NURANİ AKIL, EN BÜYÜK BİR BELA OLUR.
DEMEK RAHMET, (çünki rahmettir) HİCRAN-I EBEDÎYİ, MUHABBET-İ HAKİKİYEYE KARŞI ÇIKARAMAZ.”.. Sözler
ÇARPIŞMANIN HAKİKATİ
Var edilen her şeyin her şey ile bir
münasebet-i mutlakası vardır. Ve hayat gerek mülk cihetinde olsun gerek melekût
cihetinde olsun haddi zatında bir faaliyettir.
Her bir faaliyet bir iradenin eseri,
bir kanunun tezahürü, bir amirin emriyle gerçekleşir.
……….KANUNLAR
VE NEVAMİS ( yasa) DENİLEN ŞEYLER, ANCAK İLİM İLE İRADE VE EMRİN ENVA’A OLAN
TECELLİLERİNİN İSİMLERİDİR. EVET KANUN (zorunlu kaideler ilahi) EMİRDENDİR,
NAMUS (kanun, düstur,nizam, şeriat ilahi)
İRADEDENDİR.” Mesnevi-i Nuriye
Bu kanunlar ve yasalar zahiri olarak
hükmünü nasıl icra ediyorsa, batını âlemlerde de kendine uygun tezahürlere
sahiptir.
Fiil , söz ve sözlerin kendine münasip
vücut bulduğu alemler vardır.
Güzel sözler ,hoş rahihalar, halis
niyetler,yapılan iyilikler kendilerine münasip ruh bulur.
Kötü fiiller , fena davranışlarda
kendilerine uygun manevi bir vücut bulur.
Eğer bunu bir başka şekilde ifade
edersek,
Hayır ve Nur olan ef’alin şahs-ı
manevisi.. ve şer ve tahripten teşekkül eden bir dalaletin şahs-ı manevi olarak
söyleyebiliriz.
Bunun gibi , itikadi manada kabul-u adem (iman hakikatlarına karşı lakayt
kalmak, gerçekleri, fikir yormaksızın inkâr etmek) ve Kabul-ü adem (Gerçek olmayan bir fikri kabul etmek, hakikatin
zıddına inanmak ve bunu dava etmek) gibi yaklaşımların, gaflet ve sefahatten ortaya
çıkan seyyiatın, batıl inanışlar ve sapkın inançların sonuçlarına bağlı bir temsilci
vücuda metafizik olarak sahip oldukları bir hakikattir.
………….BEN O ESKİŞEHİR HAPİSHANESİNDEKİ
MÜŞAHEDE İLE MEŞGUL İKEN, SEFAHET VE DALÂLETİ TERVİÇ EDEN BİR ŞAHS-I MÂNEVÎ,
İNSÎ BİR ŞEYTAN GİBİ KARŞIMA DİKİLDİ VE DEDİ: “BİZ HAYATIN HERBİR ÇEŞİT
LEZZETİNİ VE KEYİFLERİNİ TATMAK VE TATTIRMAK İSTİYORUZ; BİZE KARIŞMA.”………… Şualar
……….DECCAL’IN, TEŞKİL ETTİĞİ DEHŞETLİ
MADDİYYUNLUK VE DİNSİZLİĞİN AZAMETLİ HEYKELİ VE ŞAHS-I MÂNEVÎSİ… Şualar
……….DECCALIN ŞAHS-I SURÎSİ İNSAN
GİBİDİR. MAĞRUR, FİRAVUNLAŞMIŞ, ALLAH’I UNUTMUŞ OLDUĞUNDAN, SURÎ, CEBBÂRÂNE
OLAN HÂKİMİYETİNE ULÛHİYET NAMINI VERMİŞ BİR ŞEYTAN-I AHMAKTIR VE BİR İNSAN-I
DESSASTIR. FAKAT ŞAHS-I MÂNEVÎSİ OLAN DİNSİZLİK CEREYAN-I AZÎMİ PEK CESÎMDİR…Mektubat
………AVRUPA’NIN ŞAHS-I MÂNEVÎSİ…Lem’alar
Aynı şekilde ; ehl-i hidayetinde :
……….MEHDÎ-İ RESULÜN TEMSİL ETTİĞİ
KUDSÎ CEMAATİN ŞAHS-I MÂNEVÎSİ… Şualar
……….EHL-İ BEYTİN İRSİYETİYLE ÂL-İ
BEYTİN ŞAHS-I MÂNEVÎSİ..S.T.Gaybi……
……….RİSALE-İ NUR ŞAKİRTLERİNİN BİR
ŞAHS-I MÂNEVÎSİ VAR; ŞÜPHESİZ O ŞAHS-I MÂNEVÎ BU ... ZAMANIN BİR ÂLİMİDİR….Lem’alar
……….EHL-İ İLİM VE EHL-İ TAKVÂNIN
ŞAHS-I MÂNEVÎSİ….Lem’alar
………ZATEN MABEYNİNİZDE SAMİMÎ TESANÜT
VE MEŞVERET-İ ŞER’İYE, SİZİ ÖYLE ŞEYLERDEN MUHAFAZA EDER. İÇİNİZDEKİ ŞAHS-I
MÂNEVİNİN FİKRİNİ, O MEŞVERETLE BİLDİRİR….Kastamonu L.
Evet görüldüğü gibi çok mütefavit
şahs-ı manevileri vardır.
Ehl-i İman ve Ehli Dalalet bu dünya
aleminde irşad ve tahrip fiileri ile nasıl manen mücahede ediyorsa, mana
aleminde de şahsi manevi bağlamında bir müsabaka söz konusudur.
…………HEM EHL-İ DALÂLET VE HAKSIZLIK, TESANÜD SEBEBİYLE, CEMAAT SURETİNDEKİ KUVVETLİ BİR ŞAHS-I MÂNEVÎNİN DEHÂSIYLA HÜCUMU ZAMANINDA, O ŞAHS-I MÂNEVÎYE KARŞI, EN KUVVETLİ FERDÎ OLAN MUKAVEMETİN MAĞLÛP DÜŞTÜĞÜNÜ ANLAYIP, EHL-İ HAK TARAFINDAKİ İTTİFAK İLE
BİR ŞAHS-I MÂNEVÎ ÇIKARIP, O
MÜTHİŞ ŞAHS-I MÂNEVÎ-İ DALÂLETE
KARŞI HAKKANİYETİ MUHAFAZA ETTİRMEK……..
Lem’alar
Aynen bu şekilde Firak-ı ebedi ,
iman-ı bil ahirete sahip olmayan bir imanın “ yok olacağız, toprak olacağız,
tozlara karışacağız, tüm sevdiklerimizden sonsuz ayrılacağız zannından tulu
eden , karanlık bir duygunun tabir elbisesi giymiş ve ifade vücudu bulmuş
şeklidir…
Hicran-ı layezali; Firak-ı ebedinin
telkinatından keder okuyla vurulmuş, sonsuz bir ıstıraba gark olmuş bir matem
feryadının vicdanı dağlayan sesinin rengi olarak kalbin semasına çökmüş ve
semli haliyle vücut bulmuş bir kara buluttur.
Ademi mutlak, adem-i kabul, kabul-u
ademin meydana getirdiği bir kara deliktir. Bu kara delik zulmet alemlerinin
kazuratını vücut alemlerinden ayıran bir mahiyette çalışmaktadır.
Konu sadedinde , firak-ı ebedi ve
hicranı layezalinin bir biri ile müsademesi, vücut alemlerinden yedikleri nefiy sillesindendir.
Saadet-i ebediye taşıdığı nur ile onların gözünü kör etmiş ve adem çukuruna
doğru sürüklenmelerini sağlamıştır. Adem-i mutlak bu bir birinin vehmi hükmünü
nakz eden müsademeyi beşerin sonsuz saadete giden yolu üzerinden kaldırmıştır.
Ve akıbette kendisi de tüm sırladığı atıklar ve ölü manalarla cehennemdeki
yerini alacaktır.
………..
Aslında ezdadın bir biri ile
müsademesi bir iktizadır. Tezahür etmek isteyen Esma-i İlahiyenin tüm varlık
alemine nur tecellisi ve adem
alemlerinde bir kahır cilvesidir.
Haşmet, Rububiyet, Hakimiyet, Adalet ,
İkram ve İtap gibi hakikatlerin kendini göstereceği fiil ve mazhariyet
aynalarının hilkat içinde yerini almasıdır.
Allah’ın yarattığı her şeyden bir
mahsulat muradı, bir işleyiş marziyatı vardır.
Örneğin:
MADEM ARZDAN SEMÂYA GİDİP GELMEK VAR.
SEMÂDAN ARZA İNİP ÇIKMAK OLUYOR; EHEMMİYETLİ LEVAZIMAT-I ARZİYE ORADAN
GÖNDERİLİYOR. VE MADEM ERVÂH-I TAYYİBELER SEMÂYA GİDİYORLAR. ELBETTE, ERVÂH-I
HABÎSE DAHİ, AHYÂRI TAKLİDEN SEMÂVÂT MEMLEKETİNE GİTMEYE TEŞEBBÜS EDECEKLER.
ÇÜNKÜ VÜCUTÇA LETAFET VE HİFFETLERİ VAR. HEM ŞÜPHESİZ TARD VE RED EDİLECEKLER.
ÇÜNKÜ MAHİYETÇE ŞERARET VE NUHUSETLERİ VARDIR.
HEM, BİLÂŞEK VELÂ ŞÜPHE, ŞU MUAMELE-İ
MÜHİMMENİN, ŞU MÜBAREZE-İ MÂNEVİYENİN, ÂLEM-İ ŞEHADETTE BİR ALÂMETİ, BİR
İŞARETİ BULUNACAKTIR. ÇÜNKÜ, SALTANAT-I RUBUBİYETİN HİKMETİ İKTİZA EDER Kİ,
ZÎŞUUR İÇİN, BAHUSUS EN MÜHİM VAZİFESİ MÜŞAHEDE VE ŞEHADET VE DELLÂLLIK VE
NEZARET OLAN İNSAN İÇİN TASARRUFAT-I GAYBİYENİN MÜHİMLERİNE BİR İŞARET KOYSUN,
BİRER ALÂMET BIRAKSIN. (NASIL Kİ, NİHAYETSİZ BAHAR MUCİZATINA YAĞMURU İŞARET
KOYMUŞ VE HAVÂRIK-I SAN’ATINA ESBAB-I ZAHİRİYEYİ ALÂMET ETMİŞ.)
TA ÂLEM-İ ŞEHADET EHLİNİ İŞHAD ETSİN.
BELKİ O ACİP TEMÂŞÂYA, UMUM EHL-İ SEMÂVÂT VE SEKENE-İ ARZIN ENZÂR-I
DİKKATLERİNİ CELB ETSİN. YANİ, O KOCA SEMÂVÂTI, ETRAFINDA NÖBETTARLAR DİZİLMİŞ,
BURÇLARI TEZYİN EDİLMİŞ BİR KALE HÜKMÜNDE, BİR ŞEHİR SURETİNDE GÖSTERİP
HAŞMET-İ RUBUBİYETİNİ TEFEKKÜR ETTİRSİN………Sözler
Ve bir çok hadise ezdadın bir biri ile
çarpışması ve eşyanın yerlerinde durdurulmayarak faaliyet ve hareket planında
gerçekleşir.
Bu manaya birkaç
örnek:
………..ON
SEKİZİNCİ MEKTUBUN ÂHİRKİ MESELESİNİN ÂHİRİNDE DENİLDİĞİ
GİBİ, HÂLIK-I ZÜLCELÂL, HAYRETNÜMÂ, DEHŞET-ENGİZ BİR
SURETTE BİR FAALİYET İ RUBUBİYETİYLE MEVCUDATI MÜTEMADİYEN TEBDİL VE
TECDİD ETTİĞİNİN BİR HİKMETİ BUDUR:
NASIL
Kİ MAHLÛKATTA FAALİYET VE HAREKET BİR İŞTİHA, BİR İŞTİYAK, BİR
LEZZETTEN, BİR MUHABBETTEN İLERİ GELİYOR. HATTÂ DENİLEBİLİR Kİ, HERBİR
FAALİYETTE BİR LEZZET NEV'İ VARDIR; BELKİ HERBİR FAALİYET BİR ÇEŞİT
LEZZETTİR. VE LEZZET DAHİ BİR KEMÂLE MÜTEVECCİHTİR; BELKİ BİR
NEVİ KEMÂLDİR. MADEM FAALİYET BİR KEMÂL, BİR LEZZET, BİR CEMÂLE
İŞARET EDER. VE MADEM KEMÂL-İ MUTLAK VE KÂMİL-İ
ZÜLCELÂL OLAN VÂCİBÜ'L-VÜCUD, ZÂT VE SIFÂT VE EF'ÂLİNDE
BÜTÜN ENVÂ-I KEMÂLÂTA CÂMİDİR. ELBETTE, O ZÂT-I
VÂCİBÜ'L-VÜCUDUN VÜCUB-U VÜCUDUNA VE KUDSİYETİNE LÂYIK BİR TARZDA
VE İSTİĞNÂ-YI ZÂTÎSİNE VE GINÂ-YI MUTLAKINA MUVAFIK BİR
SURETTE VE KEMÂL-İ MUTLAKINA VE TENEZZÜH-Ü
ZÂTÎSİNE MÜNASİP BİR ŞEKİLDE, HADSİZ BİR ŞEFKAT-İ
MUKADDESE VE NİHAYETSİZ BİR MUHABBET-İ MÜNEZZEHESİ VARDIR.
ELBETTE
O ŞEFKAT-İ MUKADDESEDEN VE O MUHABBET-İ MÜNEZZEHEDEN
GELEN HADSİZ BİR ŞEVK-İ MUKADDES VARDIR.
VE
O ŞEVK-İ MUKADDESTEN GELEN HADSİZ BİR SÜRUR-U
MUKADDES VARDIR.
VE
O SÜRUR-U MUKADDESTEN GELEN, TABİRİ
CAİZSE, HADSİZ BİR LEZZET-İ MUKADDESE VARDIR.
VE ELBETTE
O LEZZET-İ MUKADDESE İLE
BERABER, HADSİZ ONUN MERHAMETİ CİHETİYLE, FAALİYET-İ KUDRETİ
İÇİNDE, MAHLÛKATININ İSTİDATLARI KUVVEDEN FİİLE ÇIKMASINDAN
VE TEKEMMÜL ETMESİNDEN NEŞ'ET EDEN,
O MAHLÛKATIN MEMNUNİYETLERİNDEN VE KEMÂLLERİNDEN
GELEN, ZÂT-I RAHMÂN VE RAHÎME AİT, TABİRİ
CAİZSE, HADSİZMEMNUNİYET-İ MUKADDESE VE HADSİZ İFTİHAR-I MUKADDES VARDIR
Kİ, HADSİZ BİR SURETTE, HADSİZ BİR FAALİYETİ İKTİZA EDİYOR.
VE O HADSİZ
FAALİYET DAHİ, HADSİZ BİR TEBDİL VE TAĞYİR VE TAHVİL VE TAHRİBİ DAHİ İKTİZA
EDİYOR. VE O HADSİZ TAĞYİR VE TEBDİL DAHİ MEVT VE ADEMİ, ZEVÂL VE FİRAKI İKTİZA
EDİYOR….Mektubat
……….İNCE REMİZLİ BİR MESELE: NASIL Kİ
SU, KENDİ ZARARINA OLARAK İNCİMAD EDER.
BUZ, BUZUN ZARARINA TEMEYYU EDER. LÜB,KIŞRIN ZARARINA KUVVETLEŞİR. LÂFIZ, MÂNÂ ZARARINA KALINLAŞIR. RUH, CESET HESABINA ZAYIFLAŞIR.
CESET, RUH HESABINA İNCELEŞİR.
ÖYLE DE, ÂLEM-İ KESİF OLAN DÜNYA, ÂLEM-İ LÂTİF OLAN ÂHİRET HESABINA, HAYAT MAKİNESİNİN
İŞLEMESİYLE ŞEFFAFLAŞIR, LÂTİFLEŞİR. KUDRET-İ
FÂTIRA, GAYET HAYRET VERİCİ BİR FAALİYETLE, KESİF, CÂMİD, SÖNMÜŞ, ÖLMÜŞ ECZALARDA NUR-U HAYATI SERPMESİ BİR REMZ-İ
KUDRETTİR Kİ, ÂLEM-İ LÂTİF HESABINA ŞU ÂLEM-İ KESİFİ NUR-U HAYATLA
ERİTİYOR, YANDIRIYOR, IŞIKLANDIRIYOR, HAKİKATİNİ
KUVVETLEŞTİRİYOR…. Sözler
……..TAHAVVÜL VE TAGAYYÜR İÇİN ZITLARI
BİRBİRİNE HİKMETLE KARIŞTIRDI VE KARŞI KARŞIYA GETİRDİ. ZARARLARI MENFAATLERE MEZC EDEREK, ŞERLERİ HAYIRLARA İDHAL EDEREK,
ÇİRKİNLİKLERİ GÜZELLİKLERLE CEM EDEREK, HAMUR GİBİ YOĞURARAK, ŞU KÂİNATI
TEBEDDÜL VE TAGAYYÜR KANUNUNA VE TAHAVVÜL VE TEKÂMÜL DÜSTURUNA TÂBİ KILDI….
Sözler
……….ELHÂSIL, VÜCUT KÂİNATLARI VE HADSİZ
ADEM ÂLEMLERİ BİRBİRLERİYLE ÇARPIŞIRKEN VE CENNET VE CEHENNEM GİBİ MEYVELER
VERİRKEN VE BÜTÜN VÜCUT ÂLEMLERİ “ELHAMDÜLİLLÂH, ELHAMDÜLİLLÂH” VE BÜTÜN ADEM
ÂLEMLERİ “SÜBHÂNALLAH, SÜBHÂNALLAH” DERKEN VE İHÂTALI BİR KANUN-U MÜBAREZE
İLE MELEKLER ŞEYTANLARLA VE HAYIRLAR ŞERLERLE, TÂ KALBİN ETRAFINDAKİ İLHAM,
VESVESE İLE MÜCADELE EDERKEN, BİRDEN MELEKLERE İMANIN BİR MEYVESİ TECELLÎ
EDER, MESELEYİ HALLEDİP KARANLIK KÂİNATI IŞIKLANDIRIR….Şualar
………..HAKİKÎ HAKAİK-İ EŞYA, ( he rşey,tüm
varlıkların gerçek hakikatleri ) esmâ-i
İlâhiyedir. MAHİYET-İ EŞYA İSE, (
her şeyin, tüm varlıkların iç yüzü ) O
HAKAİKİN GÖLGELERİDİR………
MADEM NİHAYETSİZ DERECE-İ KEMÂLDE BİR
CEMÂL VE NİHAYETSİZ DERECE-İ CEMÂLDE BİR KEMÂL NİHAYET DERECEDE SEVİLİR,
MUHABBETE VE AŞKA LÂYIKTIR.
ELBETTE, ÂYİNELERDE VE ÂYİNELERİN
KABİLİYETLERİNE GÖRE LEMEÂTINI VE CİLVELERİNİ GÖRMEK VE GÖSTERMEKLE TEZAHÜR
ETMEK İSTER.
DEMEK, SÂNİ-İ ZÜLCELÂLİN VE HAKÎM-İ
ZÜLCEMÂLİN VE KADÎR-İ ZÜLKEMÂLİN ZÂTINDAKİ CEMÂL-İ ZÂTÎ VE KEMÂLÂT-I ZÂTİYESİ
TERAHHUM VE TAHANNÜN İSTER VE RAHMÂN VE HANNÂN İSİMLERİNİ TECELLÎYE SEVK EDER.
TERAHHUM VE TAHANNÜN İSE, RAHMET VE
NİMETİ GÖSTERMEKLE RAHÎM VE MÜN’İM İSİMLERİNİ CİLVEYE SEVK EDER.
RAHMET VE NİMET İSE TEVEDDÜD, TAARRÜF
ŞE’NLERİNİ İKTİZA EDİP VEDÛD VE MÂRUF İSİMLERİNİ TECELLÎYE SEVK EDER, MASNUUN
BİR PERDESİNDE ONLARI GÖSTERİR.
TEVEDDÜD VE TAARRÜF İSE, LÜTUF VE
KEREM MÂNÂLARINI TAHRİK EDER, LÂTİF VE KERÎM İSİMLERİNİ, MASNUUN BAZI
PERDELERİNDE OKUTTURUYOR.
LÜTUF VE KEREM ŞE’NLERİ İSE, TEZYİN VE
TENVİR FİİLLERİNİ TAHRİK EDER, MÜZEYYİN VE MÜNEVVİR İSİMLERİNİ, MASNUUN HÜSÜN
VE NURANİYETİ LİSANIYLA OKUTTURUR.
VE O TEZYİN VE TAHSİN ŞE’NLERİ İSE,
SUN’ VE İNÂYET MÂNÂLARINI İKTİZA EDER VE SÂNİ VE MUHSİN İSİMLERİNİ, O MASNUUN
GÜZEL SİMASIYLA OKUTTURUR.
VE O SUN’ VE İNÂYET İSE, BİR İLİM VE
HİKMETİ İKTİZA EDER VE İSM-İ ALÎM VE HAKÎM’İ, O MASNUUN İNTİZAMLI, HİKMETLİ
ÂZÂSIYLA OKUTTURUR.
O İLİM VE HİKMET İSE, TANZİM, TASVİR,
TEŞKİL FİİLLERİNİ İKTİZA EDİYOR; MUSAVVİR VE MUKADDİR İSİMLERİNİ, MASNUUN
HEYETİYLE, ŞEKLİYLE OKUTTURUR, GÖSTERİR… Sözler
Ve
……. “DEVERAN” İLE
TABİR OLUNAN, VÜCUTTA VE ADEMDE İKİ ŞEYİN MUKARENETİYLE BİRİ ÖTEKİSİNE İLLET VE
ME’HAZ VE MENŞE ZANNOLUNMASI OLAN İTİKAD-I ÖRFÎ ÜZERİNE MÜESSES OLAN MAĞLÂTA-İ
VEHMİYE ÜSTÜNE MEBNÎ OLAN, KUVVE-İ HAYALDEN NEŞ’ET EDEN SİHR-İ BEYANIYLA,
SEHHAR GİBİ CEMÂDÂTI HAYATLANDIRIR, BİRBİRİYLE SÖYLETİR. İÇLERİNE YA ADAVETİ
VEYA MUHABBETİ ATAR. HEM DE MÂNÂLARI TECESSÜM ETTİRİR, HAYAT VERİR, İÇİNDE
HARARET-İ GARİZİYEYİ DERC EDER.
EĞER
İSTERSEN, GÜRÜLTÜLÜ MENZİL ITLAKINA ŞÂYESTE OLAN BU BEYTE GİR:………………………..
YANİ,
“MUMÂTALA-İ HAK PERDESİ ALTINDA HULFÜ’L-VA’D BENİMLE KONUŞUYOR. DER: ALDANMA!
ONUN İÇİN, SÎNEMDE ÜMİTLERİM YEİS İLE KAVGAYA BAŞLADILAR; O MÜTEZELZİL HANE
OLAN SADRIMI HARAP EDİYORLAR.” GÖRECEKSİN, NASIL ŞÂİR-İ SÂHİR EMEL VE YE’Sİ
TECSİM ETMEKLE HAYATLANDIRARAK, NEMMÂM OLAN İHLÂFIN FİTNESİYLE BİR MUHAREBE VE
MUHASAMAYI TEMSİL EYLEDİ. ……………..Muhakemat
*SONUÇ*:
Enes
radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve
sellem şöyle buyurdu:
“ *Cehennemliklerden
olup, dünyada pek müreffeh hayat yaşayan bir kişi kıyamet gününde getirilip
cehenneme bir kere daldırılır*.
Sonra:
– *Ey
âdemoğlu! Sen hayırlı bir gün gördün mü? Herhangi bir nimete nâil oldun mu?
denilir*.
O kişi:
– *Hayır,
vallahi Rabbim! Öyle bir şey görmedim, der*.
Cennetliklerden
olup, dünyada insanların en yoksul olanı getirilir cennete bir kere daldırılır.
Ona da:
– *Ey
âdemoğlu! Sen herhangi bir yoksulluk ve sıkıntı gördün mü? Hiç zorluk ve darlık
çektin mi? denilir*.
O kişi de:
– *Hayır,
vallahi Rabbim! Hiçbir yoksulluk ve sıkıntı görmedim, zorluk ve darlık
çekmedim, der*.”
Hz. Muhammed
A.S.M (Müslim)