27.3.26

Mütalaa Ders notları 83 : Muhtelif Mektuplar ve Şamlı Hafız Tevfik'in Müstedrek Hadisine İtiraza Cevap...

 

1-     Bu satırlarda Hafiz Ali ( R.H) Ağabeyin kendine has ve takdire şayan  ilmi üslubu görülmektedir.

İzahımızda Muvafakat görülmez ise bir mana olarak nazar-ı müsamaha ile bakılsın..

Şimdi tarafımızdan İhata edilmesi  mümkün olmayan  bu ufka sadece acz ile teveccüh edip istihracımızı nakl edeceğiz.

Şöyle ki:

Mektubun başında :

 

………… Otuz Birinci Mektubun On Beşinci Lem'asının birinci kısmını, büyük bir meserretle aldım… ifadesi geçmektedir………. Mektubun  bu satırda *Otuz Birinci Mektubun On Beşinci Lem'a* isimli bir eserden bahsedilmektedir ki, mektup bu esere yönelik yazılmıştır.

 

Söz konusu *Otuz Birinci Mektubun On Beşinci Lem'ası*  ; Sözler, Mektubat ve On Dördüncü Lem’a’ya kadar olan kısmının fihristesidir.

 

Hafız Ali ( R.H)  eline geçen eserden duyduğu sevinci, Sözler kitabının mahiyet-i ve zenginliğini  , nazarın ihatasızlığı ile bu muhteviyatın görülemeyeceğini , Sözler kitabı özelinde ve Fihrist eserin , numune olarak el altında bulunması , bir parçası olarak bütünü gösteren bir manayı taşıyan bu eserin lüzumunu  ve çok yerinde olduğunu beyan buyuran satırlardan sonra …

 

Ey sevgili Üstad!

 

Her nümune levhaları mukaddema görülüyordu ki, yalnız bir parça ile TOPLARIN ve KÜLLÎLERİN nevilerini gösterir. Daha bir şeye yaramaz………..  *ifadesiyle bizim anladığımız ; bundan ( Risale-i Nurdan) önce konulara işaret etmek amacı ile yazılan haricen  tanıtıcı levhalar …… TOPLARIN ve KÜLLÎLERİN  çeşitlerini gösterirler ve bunun dışında bir fayda temin etmez , ifade sadece tabir özelliği ile kalır bir başka manaya  geçilmesine  imkan olmazdı*………..

 

*Burada geçen TOPLAR ifadesini bazı manaları bir araya getirip bir bütünlük oluşturan toplayıcı unsur olarak aklımıza geliyor…Kumaş TOPLARI gibi*…

 

*KÜLLÎLER ise cüzlerin veya türlerin  bir araya gelmesi ile oluşmuş  bütünlük,topluluk ile ilgili bir mantık terimi olarak biliniyor*.

 

BEŞ KÜLLΠ tabiriyle Meşhur olmuş şekliyle : Cins, nevi, kısım , özellik ve araz-ı âm (izafet) diye adlandırılan tümel kavramları ve bunlar arasındaki ilişkiyi ifade eden mantık terimidir. Mektupta bu kullanılan şekli itibariyle 5 külli olarak burada geçen manalara daha uygun görülmektedir.

Evet, BUNDAN ÖNCEKİ LEVHALAR ; TOPLAR VE KÜLLİLERİN İÇERİĞİNDE OLAN TÜRLERDEN , O TÜRLERE AİT ÖZELLİKLER DEN , ONLARIN BAĞ ,ETKİ VE ETKİLEŞİM İÇİNDEKİ YERLERİNDEN KISMEN SÖZ EDER, SINIRLI BİR ŞEKİLDE AÇIKLAMLAR YAPAR , DAHA KAPSAMLI MANLARA İNTİKALE İZİN VERMEZLERDİ…

 

…………….. FAKAT *Otuz Birinci Mektubun On Beşinci Lem'ası*  olarak neşredilen  seraser ( baştan başa) nur  olan hazine-i bînihayenin ( sonsuz hazinenin) fihriste ve nümune levhasının her parçasından, "hanifen müslimen"  ( islâmiyet ve dini hak ile ilgili teslimiyet)  gömleği çıkacak hârika derecede parçaları ve kıymetleri hâvidirler.

 

Nasıl umuma muhalif külliyatla ( intişar etmiş sair eserlerden farklı olarak Risale-i Nur onlardan çok daha  ) hârika olduğu gibi, cüz'iyatlarıyla ( fihristte bir araya getirilmiş parçalarıyla da )  hârika bir hâtemi taşıyorlar. 

 

Evet, Üstadım, bu mektubu istinsah ederken kalb ve ruhum cûş u hurûşa gelerek bütün envâr-ı resâili kemâl-i şevk ve tahassürle görmek istiyordular.

 

Demek, Üstadım, umum risalelerin her parçasına ihtiyacımız olduğu gibi, HER PARÇAYI DA BİRDEN ( bir fihrist eliyle de) GÖRMEYE ŞİDDETLE İHTİYAÇ VARMIŞ.

 

Cenâb-ı Vâcibü'l-Vücud size kemâl-i rahmet ve merhametinden, o rahmet ve merhametinin iktizasıyla nâil-i mükâfat buyursun. Âmin.

 

 

 Hafız Ali

Barla Lâhikası

 

Aynı konuda Hüsrev (R.H) bir fıkrasını paylaşalım .. İnşâallah  mütemmim bir mana olur…

 

Hüsrev’in fihriste hakkında bir fıkrasıdır.

 

Aziz Üstadım;

 

Senelerden beri vücuda getirilen misilsiz âsâra, Otuz Birinci Mektubun On Beşinci Lem’asıyla öyle misilsiz bir eser daha ilâve buyurulmuş oluyor ki, o şâheserler, böyle şâh bir eseri, o harika bediiyyât böyle bedî bir zübdeyi, o acip telifat böyle acip bir mecmuayı, o azîm hakaik böyle azîm bir külliyât-ı hakaiki ve o nurlu risaleler böyle nurlu bir fihristeyi istiyordu.

 

Yüz binler şükrolsun ol Feyyâz-ı Mutlak Hazretlerine ki, hiçbir müellifin muvaffak olamadığı böyle misilsiz eseri hazine-i rahmetinden ihsan etmekle, YÜZ YİRMİ ADEDE VASIL OLAN KÜLLİYAT-I NURU, YÜZ YİRMİ SAHİFEDEN AŞAĞI OLMAYAN MİSİLSİZ FİHRİSTESİYLE BİR YERDE *TOPLAMIŞ* BULUNUYOR. Bu risalenin menfaati, fevâidi o kadar çok ki, izaha hâcet yok. Bu kıymettar risale, kendi kendini lâyık olduğu bir tarzda methediyor. Hem o kadar güzel methediyor ki; fevkinde beyân olamaz.

 

Hüsrev (R.H)

 

…………

 

2-       Bu mektuba ait şiir formundaki beyanlar, mektup sahibinin bir mana da ilmini, diğer bir manada hamiyetini, bir başka mana da fıtraten sahip olduğu celadetini gösteren bir mahiyete sahiptir.

 

Risale-i Nur eserlerinin hiçbir yerinde olmayan bir usul, tarz-ı beyanına muvafık gelmeyen bir üslup ile de olsa mergup olmuş asar içine derç edilmiştir.

 

Dolayısıyla bizim ilk dikkatimizi çeken serdettiği kelamdan evvel şahsiyetini tanımak gerektiği olmuştur ki; bu üslup ve usulün mağlubiyetindeki esası anlayarak, ifadeye teveccüh edelim.

 

Bu bağlamda bu zatın hayatına dair yayımlanmış bilgilerden muhtasaran bir aktarın yapacağız.

 

 

 

Merhum *OSMAN NURİ TOL*  1885 doğumludur ve Abdullah Yeğin Ağabey gibi Kastamonu/Araçlıdır. Milli Müdafaa Vekâleti  *ALAY MÜFTÜLERİNİN*  en sonuncusudur. Bu görevi Cumhuriyet döneminde de uzun süre yapmış olup, muhtemelen 1940’lı yılların içinde *YARBAY* olarak ordudan emekli olmuştur. Bediüzzaman hazretlerine yazdığı bir mektuptan böyle anlaşılmaktadır. Emekli olduktan sonra da Ankara’da ikamet eden Osman Nuri Tol, 1 Ekim 1955 tarihinde Ankara’da vefat etmiştir. Mezarı Ankara Cebeci Kabristanında bulunmaktadır.

 

Milli Müdafaa sıralarında tanıştığı Bediüzzaman hazretlerine karşı çok büyük dostluğu ve takdiratı olan Osman Nuri Tol, *NAKŞÎ TARİKATI*  mensubu idi.*ÂLİM, FAZIL VE EHL-İ KALP BİR ZAT* olan merhum Osman Nuri, *ANKARA’DA BULUNAN NUR TALEBELERİNE BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİNİN DE ARZU ETMESİYLE MÜZAHİR – kollayan,arka ve sahip çıkan- OLMUŞTUR*. Mustafa Sungur, Abdullah Yeğin ve buraya hatıralarını aldığımız Ahmet Atak bunları anlatmaktadırlar. Osman Nuri Efendi Kurtuluş Semti’nde bulunan evinde uzun yıllar İslami ders ve talimlerde bulunmuştur. *CEMAATİ İSE BÜYÜKELÇİLER, GENEL MÜDÜRLER, HÂKİMLER, GENERALLER İDİ*.

……….. *OSMAN NURİ TOL İLE ÜSTAD BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ HAZRETLERİ ARASINDA KARŞILIKLI MEKTUPLAŞMALAR YAPILMIŞ OLUP, BU MEKTUPLARIN BAZILARI TARİHÇE-İ HAYAT KİTABINDA VE EMİRDAĞ LAHİKALARINDA NEŞREDİLMİŞTİR*.

*Osman Nuri Efendi, Bediüzzaman’a yazdığı mektuplardan biri aşağıda nakledilmiştir*.

 

“Pek mübarek kalbî, ruhî, sırrî dostum!

 

Bilmem, abd-i âcizi hatırladınız mı? Her ihtimale karşı hatırlatayım: Yurdun her tarafında mücahede-i milliyye devam ederken zât-ı hakîmanelerine, Ankarada mücahede-i milliyeye birlikte devamı mutazammın, muhtelif eşhasdan onsekizi mütecaviz davetnâmeler geldiği zaman, bu davetlere icabet edip etmemek hususunda İstanbulda ikametgâhınızda beynimizde tekarrur eden günde buluşarak istişare buyurduğunuz alay müftülerinden dost-u kadiminiz Ankaralı Osman Nuri'yim.

 

Son zamanlarda Millî Müdafaa Vekâleti Müftülüğüne tayin olundum. 25 seneye karib burada müftülük yaptım. Üç sene evvel tekaüd oldum. Şimdi Ankara'da evimde ikamet ediyorum. Zâtınıza ve ehl-i iman ve İslâma leyl ü nehar dua ile imrar-ı hayat eyliyorum. En büyük emelim ve arzum, ölmeden evvel, dünya göziyle zatınızı görmek ve ziyaret etmek, hasbeten lillâh bir sohbetinizde bulunmaktır. Bunu can ü gönülden arzu eyliyorum.” (Tarihçe-i Hayat )

 

*Bediüzzaman Hazretlerinin Osman Nuri Tol ‘a yazdığı mektuplardan biri aşağıda nakledilmiştir.*

 

Aziz, sıddık kardeşim Osman Nuri!

 

“Madem Cenab-ı Hak, senin kudsî niyet ve ihlâsınla Ankara'da en mühim genç Said'leri senin etrafına toplamış. Madem Ankara'da benim bulunmamı lüzumlu görüyorsunuz. Ben de şimdi nafakamla tedarik ettiğim nüshalarımı, o küçük Medrese-i Nuriyeme benim bedelime gönderiyorum. Onların adedince Said'ler, seninle komşu olurlar. Hem fedakâr evlâdın çok fevkinde sadakatla şimdiye kadar hizmetleriyle her biri birer genç Said olarak beş-on Abdurrahmanlarım hükmünde Sungur, Ceylan, Tillo'lu Said, Sâlih, Abdullah, Ahmed, Ziya gibi genç ve çalışkan Said'leri senin yanına hem benim vekilim, hem senin talebelerin olarak benim bedelime o küçücük Medrese-i Nuriyeye nezaret ve bir nevi dershane olarak re'yinize bırakıyorum.” (Emirdağ L.)

 

Hakkındaki Hatıralardan ;

 

………… *SON DERECE OTORİTERDİ*

Osman Nuri Efendi derslerinde bir köşede oturur… Son derece otoriter… Onun karşısında el pençe oturacaksın... Başka türlü derhal rahatsız olurdu... Şöyle bir gülsen; “Ne o beşaret mi var? Biz de bilelim?” diye sorardı. Temel İslam esaslarını ders verirdi…………..

 

 

Görüldüğü gibi Osman Nuri Tol ( R.H) Asker kökenli, uzun yıllar Emir komuta zincirinde bulunmuş, mert ve vicdanlı bir Anadolu insanı olmakla birlikte alim ve fazıl bir kişidir. Dolayısıyla şahsiyetine ait riyasız ihlaslı karakterinin tezahürü ifadelerine sirayet etmiştir.

 

Bu mahiyeti üstadında makbulü olmuş ve onu mühim bir dost olarak kendine yakın görmüş ve manen tekvil etmiştir.

 

HAŞİYE: *Üstadın şahsiyetinde bulunan en mühim hassaslardan biri dostluğa verdiği ehemmiyet ve samimiyete karşı gösterdiği mukabele-i izzettir. Bir mana da kendi ile yaş münasebeti ile akran sayılacak olanlarla ahbabane muaşeretidir. Bacağı Kesik Yeşil Salih gibi Osman Nuri Tol dahi bu sınıftandır addediyoruz*.

 

Evet şimdi bu satırlarar , kısmen mizacı, ilmi mahiyeti, vazife-i içtimaiye ve din-i islâma karşı say ve gayreti ve İmana ve İslâma ait değerleri koruma ve savunma vazife ve vaziyetiyle gayretine şahit olduğumuz satırlara (TARAFIMIZDAN  İZAH YAPILMAMIŞ ŞEKİLDE )  bakalım……….

 

Osman Nuri'nin bir fıkrasıdır.

 

Kitapların en büyüğüsün, Kelâm-ı Kadîm,

Hak kanunların anasısın, Kur'ân-ı Azîm,

Kudsî tarihlerin nur babasısın, Kelâm-ı Kadîm,

Sen, dinimizin bekçisisin, Kur'ân-ı Azîm.

 

 

Dört İlâhî kitabın anası, yalnız sensin,

İftihar eder seninle, bütün din-i İslâm,

Sensiz yaşamak isteyen kalbler gebersin,

Sen hakikatin ilk ve son güneşisin.

 

 

Her varlığın üstünde, sönmeyecek güneşsin,

Bütün gizli ve âşikârın miftâhı sensin,

Seni tanımayan ve tâbi olmayan, her yerde

Sahibinin gazabına uğrasın, gebersin.

 

 

Hükmün, muhakkak kıyamete kadar bâkidir,

Sana inanmayanlar âdi, zelîl, kâfirdir,

Sen, her varlığın üstünde doğan güneşsin,

Seni istemeyenler, dünyada Cehenneme göçsün.

 

 

Hâşâ! Seni beğenmeyen ve yanlış diyenlerin,

Dilleri kesilsin, yere batsın.

Sana hor bakmak isteyenleri, Allah kahretsin,

Sen hakikatın ilk ve son güneşisin.

 

Osman Nuri

 

 

Risale-i Nur Hakkında Yazdığı Sair Bir İfadesi

 

Bir kelimeni, milyonlar defa tekrar okusam,

İlk başladığım lezzeti, daima duyarım.

Sen İslâm ocaklarının sönmez bir lem’asısın,

Sen o misilsiz Zâtın emsalsiz kelâmısın.

 

 

Rabbin en sevgili Resulüne kısmet olan,

Değerli bin bir çeşit ispatlı kelâmısın.

Hangi kitap var ki, asırlarca böyle hürmetle okunsun?

Nasıl bir nankör var ki, gelsin sana dokunsun?

 

 

Hâşâ, sana inanmayanlar kâfirse bile,

Gelsin onun dellâlının yanına otursun.

O dellâldan alınca ders-i ilhamı,

Lânetler eder, inkâr ettiğine Kur’ân’ı,

 

 

İlmin en derin hocası, burhanı,

Zelîl eder, karşısında seni tanımayanı.

Kudsî kitabın çok ünlü, onun dellâlı Üstadım Said

Gönül ister ki, o ayarda bulunsun binler Said.

 

 

Aynı günün sabahı okuduğum, büyük ve kudsî kitabımız olan Kur’ân-ı Azîmüşşândan aldığım nurlu ilham-ı İlâhîden, dolayısıyla güneş gibi kuvvetli olan Risale-i âliyelerinizin âcizde bıraktığı derin his ve tesirlerden doğmuştur.

 

Osman Nuri

 

……………….

 

*İKİNCİ MEKTUBA DA MEKTUP SAHİBİ PENCERESİNDEN BAKACAĞIZ*:

 

*HAFIZ ALİ AĞABEY KİMDİR*?

 

Büyük Hafız Ali ya da Ali Ergin Bediüzzaman'ın nur fabrikası adını verdiği hizmet dairesinin en önemli rüknü ve nur talebelerinin kahramanlarından olup Isparta İslamköy'de nurlara büyük hizmeti etmiş ve kalemiyle iman nurlarını yazıp neşretmiştir. Risale-i Nur'u tanıdıktan sonra kendini tamamen iman-Kur'an hizmetine verdi. İhlaslı ve sade bir yaşam sürmede mümtaz bir nur talebesidir. Tahiri abi ile birlikte Hizbü’l-Ekber-i Kur’aniyenin neşrinde çalışmıştır. Eskişehir ve Deniz hapislerine girdi. Denizli hapsinde Bediüzzaman’ı öldürmek için aşı adı altında zehir verdiklerinde Üstad komaya girer. Hafız Ali bir kenara çekilip ağlayarak ‘Ya Rabbi! Onun yerine benin canımı al’ diye dua eder. Bir müddet sonra hastalanır, hastaneye kaldırılır ve orada şehiden vefat eder.

 

Kendisinden çok istifade etmiş ve yanında bulunmuş ve onu kendine hoca olarak kabul etmiş Hasan ERGÜNAL ( R.H) ‘den Hafız Ali  Ağabey hakkında bir hatıra:

 

“BUGÜN KABRİSTANA GİTTİM” DEDİ VE BAŞLADI AĞLAYARAK ANLATMAYA...

 

Sene 1942. Bir gün 29. Söz’ü yazdım, hocamın yanına gittim… Yanına oturttu beni… Baktı baktı dedi:

 

“Kardeşim! Ben bugün kabristanı ziyarete gittim. Gördüm ki; çoluk çocuk meşgalesiyle, rızık toplamak, kazanmak dolayısıyla, keselerine, torbalarına ahiret azığı olarak bir şey yapamamışlar. Öyle vaveylâ ediyorlardı ki... Ben o acıyı gördüm, dağlara kaçsam unutamayacağım...” Hocam bunları anlatırken ağlıyordu… Siz insan ölünce kurtuluyor zannetmeyin. Nasıl burası bir âlemse, o kabir de öyle bir âlemdir. Adem ve yokluk yoktur...

 

HAFIZ ALİ’NİN VELAYETİNE HZ. ÜSTADIN İŞARETLERİNDEN:

 

“Hâfız Ali Kardeşim! Bir zaman Barla'da Cuma gecesinde dua ederken, senin âmin sesini iki defa sarihan işittim. Arkama baktım. Dedim: "Hâfız Ali ne vakit gelmiş." Dediler: "O burada yoktur." Ben şimdi o vakıadan diyebilirim ki; üç-dört saat mesafeden duama âminini işittirmesi, otuz günlük mesafeden buradaki zaîf davet ve duama kuvvetli ve tesirli bir âmîn hükmünde olan yazıların imdadıma yetişmesi çok manidar bir tevafuktur.” (Kastamonu L. )

 

“...Hâfız Ali'nin bu mektubunu aldığımdan ya altı, ya yedi gün evvel, Karadağ'dan inerken birden diyordum: "Yahu! Ata et, arslana ot atma; arslana et, ata ot ver." Bu kelimeyi beş-altı defa hoşuma gitmiş tekrar ediyordum. Ya Hâfız Ali benden evvel yazmış, bana da söylettirdi veyahut ben evvel söylemişim, ona yazdırılmış. Yalnız bu garib tevafukta bir farkımız var. O, öküze ot demiş; ben, ata ot demişim.” (Kastamonu L. )

 

İslamköylü, Denizli hapishane şehidi, Nur Fabrikası sahibi olan, 1898  merhum Hafız Ali  ( R.H) 17 Mart 1944 tarihinde Denizli’de vefat etmiştir.

 

………….DENİZLİ KABRİSTANINDA MEDFUN HAFIZ ALİ’NİN (R.H.) MEZAR TAŞINDAKİ YAZI:

 

“Mahkeme-i Kübra-yı haşrî’de, Risale-i Nur talebelerinin bayraktarı, Şehîd-i merhum Hâfız Ali.” Rahmetullâh-i Aleyh. Ebeden dâima.” Said Nursi)

 

 

ŞİMDİ BU ZATIN SÖZ KONUSU MEKTUBA ( İZAHSIZ VE TEVİLSİZ ) BAKALIM VE BU MEKTUBUN SONUNDA BU MEKTUBUBA MÜTEMMİMİ OLAN İKİNCİ MEKTUBDA ONUN DERSİNİ NASIL ALDIĞI VE YAŞADIĞI İLE MAZHARİYET-İ NURİYEDEKİ MAKAMINA BİR NEBZE HASRI-I NAZAR EDEREK BİZİ SEVK EDECEĞİ HAKİKATE DOĞRU MEYİL KAPIMIZI ARALAYALIM İNŞÂALLAH.

 

 

Hafız Ali'nin bir fıkrasıdır.

 

Aziz Üstadım,

 

Otuz Birinci Mektubun On Üçüncü Lem'ası, "Hikmetü'l-İstiâze" nâm-ı âliyi taşıyan bir parça-i nuru aldım. Elhamdü lillâh, istinsaha muvaffak oldum. Cenâb-ı Hak, hazine-i bînihayesinden emsâl-i sairesini ihsan buyursun. Âmin, bihurmeti Seyyidi'l-Murselîn.

 

………….. BURADA ÖNCELİKLE BU HİKMETÜ'L-İSTİÂZE RİSALESİ  HAKKINDA FİHRİSTEYE MÜRACAAT EDİP MUHTASAR OLARAK NELERİ İÇERDİĞİNE BAKACAĞIZ VE SONRA LAHİKAYA KALDIĞIMIZ YERDEN DEVAM EDECEĞİZ:

 

ON ÜÇÜNCÜ LEM’A

 

" *Hikmetü’l-İstiâze* " *nâmiyle mâruf, gâyet kıymettar ve kuvvetli ve hakîkatli bir risâledir*.

 

De ki: Sığınırım insanların Rabbine·İnsanların melikine·İnsanların İlâhına·İnsanların kalbine sinsice vesvese verenlerin şerrinden·Cinden ve insanlardan olan şeytanların şerrinden.(Nâs Sûresi:1-6.) sûresinin en mühim bir hakîkatini, De ki: "Ey Rabbim, şeytanların vesveselerinden Sana sığınırım. · Onların yanımda bulunmalarından da, yâ Rabbi, Sana sığınırım. (Mü’minûn Sûresi: 97-98.) âyetinin mühim bir hikmetini ve Allah’ın rahmetinden kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım. ’in en mühim bir sırrını On Üç İşaret ile tefsir ederek, on üç anahtarla, De ki: Sığınırım insanların Rabbine kal’a-i hasînine girmek için kapı açar, tahassüngâhı gösterir.

 

BİRİNCİ İŞARET

 

"Şeytanların kâinatta îcad cihetinde hiç medhalleri olmadığı ve dalâletin müstekreh çirkinlikleri ehl-i dalâleti tenfîr ettikleri halde; ve Cenâb-ı Hak rahmet ve inâyetiyle ehl-i hakka taraftar olduğu ve hak ve hakîkatin câzibedar güzellikleri ehl-i hakkı müeyyid ve müşevvik bulunduğu halde, hizbüşşeytanın çok defa hizbullaha galebe etmesinin hikmeti nedir?" diye suâle karşı gâyet katî ve vâzıh bir cevaptır.

 

İKİNCİ İŞARET

 

"Şerr-i mahz olan şeytanların îcâdı ve ehl-i îmâna taslitleri ve onların yüzünden çok insanların küfre girip Cehenneme girmelerine, Cemîl-i Alelıtlak ve Rahîm-i Mutlak ve Rahmân-ı Bilhakkın rahmet ve cemâli bu hadsiz çirkinliğin ve bu dehşetli musîbetin husûlüne nasıl müsaade ediyor? Ve ne için cevaz gösteriyor?" diye suâline karşı gâyet kuvvetli ve muknî bir cevaptır.

 

ÜÇÜNCÜ İŞARET

 

"Kur’ân-ı Hakîmde, ehl-i dalâlete karşı azîm şekvâlar ve kesretli tahşidât ve çok şiddetli tehdidât, aklın zâhirine göre, adâletli ve münâsebetli belâgatına ve üslûbundaki îtidâline ve istikâmetine münâsip düşmüyor. Âdetâ, âciz bir adama karşı ordulan tahşid ediyor; ve müflis ve mülkte hissesiz, âciz bir adama, kuvvetli bir şerik mevkü verir gibi, ondan şekvâlar etmenin sırrı ve hikmeti nedir?" diye suâline karşı, gâyet katî ve ehemmiyetli bir cevaptır.

 

DÖRDÜNCÜ İŞARET

 

Adem şerr-i mahz ve vücud hayr-ı mahz olduğundan, mehâsin ve kemâlât vücuda ve şerler ve musîbetler ademe istinad ettiğini ve ondan neş’et ettiğini beyân ediyor.

 

BEŞİNCİ İŞARET

 

Cenâb-ı Hak, kütüb-ü semâviyede beşere karşı Cennet gibi azîm bir mükâfatı ve Cehennem gibi dehşetli bir mücâzâtı göstermekle beraber, çok irşad ve mükerrer îkaz ve defaatle ihtar ve müteaddit tehdit ve teşvik ettiği halde; hizbüşşeytanın çirkin ve mükâfatsız ve zayıf desîselerine karşı ehl-i îmânın mağlûp olmalarının sırrı nedir?" diye müthiş suâle karşı muknî bir cevaptır.

 

ALTINCI İŞARET

 

Şeytanların en tehlikeli ve kesretli bir desîsesi olan, "tasavvur-u küfri"yi "tasdîk-ı küfür" sûretinde, "tasavvur-u dalâlet"i "tasdîk-ı dalâlet" tarzında göstermesiyle, hassas ve sâfî-kalb insanlan tehlikelere atmasına mukâbil, ilmî ve mantıkî ve hakîkatli bir cevaptır.

 

YEDİNCİ İŞARET

 

Mûtezile imamları, şerrin îcâdını şer telâkkî ettikleri için, küfür ve dalâletin îcâdını Allah’a vermeyip, güyâ onunla Allah’ı takdîs ediyorlar. Mûtezilenin bu mühim meselelerine ve Mecûsilerin hâlık-ı şerri ayrı telâkkî etmelerine karşı gâyet kuvvetli ve mantıkî bir cevab-ı müskit; hem "Günah-ı kebîreyi işleyen mü’min kalamaz" diyen Mûtezile ve bir kısım Hâricîlere karşı gâyet makbul ve muknî bir cevaptır.

 

SEKİZİNCİ İŞARET

 

"Bâzı risâlelerde katî delillerle ispat edilmiş ki, küfür ve dalâlet yolu o kadar müşkülâtlı ve suûbetlidir ki, hiç kimse ona girmemek gerekti ve kâbil-i sülûk değildir. Îman ve hidâyet yolu o kadar zâhir ve kolaydır ki, herkes ona girmeli idi, dediğiniz halde, bu Hikmetü’1-Istiâze’de, dalâletli yolun kolay ve tahrip ve tecâvüz olduğu için çoklar o yola sülûk ettiğini beyânın, birbirine muhâlif oluyor; vech-i tevfîkı nedir?" suâline karşı, gâyet merakâver ve mantıkî vekatî bir cevap olmakla beraber; "Dalâlette o kadar dehşetli bir elem ve korku var ki, kâfır, değil hayatından lezzet alması, belki hiç yaşamaması lâzım gelirken, ehl-i îmandan ziyâde kendini hayatta mes’ud görmesinin sırn nedir?" diye suâline karşı gâyet güzel bir temsil ile tam kanaat getirir bir cevaptır.

 

DOKUZUNCU İŞARET

 

"Hizbullah olan ehl-i hidâyet, başta enbiyâ ve onların başında Fahr-i Âlem Sallâllahü Teâlâ Aleyhi ve Sellem, o kadar inâyât-ı İlâhiyeye ve imdâdât-ı Sübhâniyeye mazhar olduklan halde, neden hizbüşşeytana karşı bâzan mağlûp olmuşlar? Hem Hâtemü’1-Enbiyânın güneş gibi parlak nübüvveti ve risâletinin komşuluğunda bulunan Medîne münâfıklarının dalâlette ısrarları ve hidâyete girmemeleri ne içindir? Ve hikmeti nedir?" diye suâle karşı herkesi alâkadar edecek güzel ve kuvvetli bir cevaptır.

 

ONUNCU İŞARET

 

İblisin, kendini, kendine tâbi olanlara inkâr ettirmek sûretindeki desîse maskesini yırtarak, İblisin pis ve mülevves yüzünü gösterip, vücudunu ispat eder.

 

ON BİRİNCİ İŞARET

 

Ehl-i dalâletin şerrinden kâinat kızdıklarını ve anâsır-ı külliye hiddet ettiklerini ve umum mevcudât mânen galeyana geldiklerini, Kur’ân-ı Hakîm mu’cizâne ifade ettiğine dâir merakâver bir beyândır.

 

ON İKİNCİ İŞARET

 

Dört suâl ve cevaptır.

"Mahdut bir hayatta mahdut günahlara mukâbil hadsiz bir azap ve nihayetsiz bir Cehennem nasıl adâlet olur?"

Hem, "şeriatta denilmiştir ki: Cehennem ceza-i ameldir; fakat, Cennet fazl-ı İlâhî iledir. Bunun hikmeti nedir?"

Hem, "Seyyiât intişar ve tecâvüz ettiğinden, bir seyyie bin yazılmak, hasene bir yazılmak lâzım gelirken; seyyienin bir, hasenenin on yazılmasının sım nedir?"

Hem, "Ehl-i dalâletin kazandıkları muvaffakıyet ve gösterdikleri kuvvet, ehl-i hidâyette bir zaaf ve hakîkatsizlik olduğundan mıdır?" diye, dört suâle gâyet kısa ve kuvvetli dört cevaptır.

 

ON ÜÇÜNCÜ İŞARET

 

Üç Noktadır.

 

Birincisi: Şeytanın en büyük bir desîsesi, hakâik-ı îmâniyenin azameti cihetinde, dar kalbli ve kısa akıllı ve kâsır fikirli insanlan aldatmasına mukâbil, tamamıyla şeytan-ı cinnî ve insîyi de susturacak bir cevaptır.

 

İkinci Nokta: Şeytan, kusurlu insana kusurunu îtiraf etmemek ile istiğfar ve istiâze yolunu kapayıp, enâniyeti tahrik ederek, avukat gibi nefsini müdâfaa ettirir; âdetâ nefsini taksirâttan takdîs ettirmesine mukâbil, herkesi iknâ edecek bir cevaptır. Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusur bulunduğunu ve kusurunu görmek, kusurunu kusurluktan çıkarmak olduğunu beyân eder.

 

Üçüncü Nokta: İnsanın hayat-ı içtimâiyesini ifsad eden en mühim bir desîse-i şeytâniye, "mü’minin birtek seyyiesiyle hasenâtını örtmek" ile, o mü’mine karşı adâvet ettirmeye mukâbil, mîzân-ı ekberde adâlet-i mutlaka-i Ilâhiyenin tecellîsindeki düstur ile, herkese lüzumlu, husûsan hadîdü’1-mîzac ve müşkülpesent insanlara, kıymettar ve haklı ve kuvvetli bir cevaptır.

 

İşte, şu risâle, On Üç İşaret ile, şeytân-ı insî ve cinnînin on üç hücum yollarını kapadığı gibi  “De ki: Sığınırım insanların Rabbine” sûresinin kal’a-i metîninde tahassun etmek için on üç anahtar olup, on üç kapıyı ehl-i îmâna açar.

 

Şu Hikmetü’l-İstiâze Risâlesinin iki mühim kardeşi var. Biri, Yirmi Dokuzuncu Mektubun altıncı risâlesi olan Hücumât-ı Sitte mühim bir kale olduğu gibi, ikinci bir kardeşi olan Yirmi Altıncı Mektubun "Hüccetü’1-Kur’âni ale’şşeytâni ve Hizbihî" nâmındaki risâlesi dahi bir hısn-ı hasîndir. Bu üç risâle birbiriyle münâsebettardır. Ve ehl-i îmâna bu zamanda çok lüzumlu olduğunu ihtar ediyorum. Fakat şu risâleler, tamamıyla Kur’ân’a sâdık olanların ellerine verilebilir. Bid’a ve dalâlete taraftar veya siyasetçiliğe müptelâ olanların ellerine vermemek gerektir. Bilhassa Hücumât-ı Sitte, içerisinde Eski Said’in şiddetli lisânı karıştığı için, en has ve en sâdık kardeşlerime mahsustur. şimdilik hakkı dinlemek ve kabul etmek istidâdında olmayanlara gösterilmemesini tavsiye ediyorum. Hem de, İşârât-ı Seb’a, Hücumât-ı Sitte gibi şimdilik havâssa mahsustur….Lemalar/ Fihrist

 

……………..

 

Mektuba kaldığımız yerden devam ediyoruz:

 

Üstadım efendim, bu azîm hakikati taşıyan risale, fakir talebenizde pek azîm tesirat yaparak, dimağım ve bütün duygu ve hâsselerim, o azîm hakaik üzerine serpilerek, toplanmaz bir hale geldiler. Gündüzde, güneşin ziyası karşısında kalan yıldız böceği gibi, gerek güneşin tarifini ve gerekse kendi şavkıyla daire-i muhîtinde bulunanları tarif edemediği gibi; fakir, aynı hal kesb ettim.

 

Evvela: Bu risale, diğer tevhide dair büyük risalelerin bir büyük kardeşi olabilir. Zira, nasıl ki öbür kütle-i nur, (nurların bütünü)   Cenâb-ı Hakkın âlem-i kebirde cilve-i cemâl ve kemâl ve Esmâ-i Hüsnâsını pek zahir bir tarzda âmâ olanlara da gösterdiler.

 

Aynen bu parça-i Nur, (Hikmetü'l-İstiâze / 13’nci Lem’a)  *âlem-i asgar olan ve Esmâ-i Hüsnâya âyine olan ve hilkat-i dünyanın ruhu mesabesindeki beşerin kemâl ve sukutuna, ebediyet ve ademine sebep olan en büyük vesile ve desiseleri, pek yakînen keşfedip gösteriyorlar*.

 

Saniyen: *BU HAKİKATLERİ DÜŞÜNÜRKEN* kalbime şöyle geldi ki:

 

Nasıl ki, "Hüdhüd-ü Süleymanî, zeminin suyu meçhul olan yerlerinde—hafriyatsız—suyu bulmaya vesile idi" diyorlar.  *Aynen bu risale, Hüdhüd-ü Süleymanî tarzında, âlem-i asgar olan insanın ezdadlardan müteşekkil cism-i vücudunda nur-u iman yatağı olan kalbi, biaynihî gösteriyor*.  Zemin yüzünde zararlı ve zararsız otları teşhis eden kimyagerin âb-ı hayat bulduğu gibi, binde bir hakikatini ancak görebildiğimi anladığım bu eser-i âli, bütün ehl-i iman ve zîşuura, menba-ı hakîkisi olan Kur'ân-ı Hakîm gibi, nurlarıyla âb-ı hayatı serpiyor.

 

 Hafız Ali (r.h.)

 

*AYNI DERS İLE İLGİLİ BİR KAÇ SAYFA İLERİDE OLAN  DİĞER  MEKTUBU*:

 

Hafız Ali’nin fıkrasıdır.

 

Sevgili Üstadım; Bu defa irsaline inâyet buyurulan Hikmetü’l-İstiâzenin İkinci Kısmını aldım. Sekizinci İşaret’te ispat edilip gösterilen hak ve hakikat, dalâlet vâdilerinde uçan serseri mudillerin yollarını pek vâzıh tenvirle, onlara hem kendilerinin ne yaptıklarını, hem cadde-i hakikati göstermekle, îcâzıyla azîm bir mesele tahayyül buyuruluyor.

 

Dokuzuncu İşarette ise, bütün ehl-i iman ve bilhassa risale-i envarla hilkat-i insaniyyenin gaye-i hakikîsini anlamaya çalışan talebeleriniz, ruhen istikbale gittikçe, bu mesele pek geniş bir daire olarak, *Hazret-i Âdem’den beri bütün Peygamberân-ı İzam hazeratının ehl-i dalâlete karşı mağlûbiyeti ve feci hâdiseler çok düşündürüyor ve kalbi zedeliyordu*. “Allah’a hamd olsun. Bu Rabbimin ihsanıdır”. *O geniş daire öyle tenvir ediliyor ki*, *içinde Üstaddan, Fahrü’l-Mürselînden Hazret-i Âdem’e kadar müşkilât, hak ve hakikat kılıcıyla fethedilip, akıl ve kalb “Sadakte ve bilhakkı natakte” diye tasdik ediyorlar*.

 

Onuncu İşareti yazarken elimden kalemi bırakarak hâzırûna okudum. *İçinde temsilin misal değil, hakikat olduğunu ve böyle bir hakikati, ism-i Hakîm ve ism-i Nur ve ism-i Bedî’in cilvesiyle görüleceğini derk ettim*. *VE HAYALEN TATBİKİNE ÇIKTIM*. Pek doğru bir esas olduğunu anladım, Cenâb-ı Hakka şükrettim.

 

On Birinci İşarette gösterilen zecr-i Kur’ânî, *kâinat tarlasının mahsulü, makinasının mensucatı, insan nev’i olduğu ve umum mevcudat semeratıyla o nev’e hizmet ettiklerinden insan hodgâmlığıyla, bedbinliğiyle o azîm gaye-i dünyayı hiçe indirmesiyle, büyük çarklar misillû anâsır-ı külliyenin insan aleyhine hareket ettiklerini ve mühlik mes’uliyetten kurtulmak ancak Kur’ân-ı Hakîmin daire-i kudsiyesine girmek ve Fahrü’l-Mürselîne ittibâ etmekle olacağını beyanla insanı kendine veznettiriyorsunuz*.

 

On İkinci İşaret ve dört sualin cevabının ihtiva ettikleri hakikatler, *BİZİ ARASIRA KENDİ HESABINA ÇALIŞTIRMAK İSTEYEN VE CÜZ-Ü İHTİYARLA* *kendisinde bir varlık görüp, İSTİHKAKA GÖZ DİKEN ve şöhret ve hodfuruşluk tahakkümüyle hebâen çalışan nebatî ve hayvanî nefis ve heva zincirlerini*, altın makaslarla keserek halâs buyuruyorsunuz.

 

On Üçüncü İşaret ve üç noktayla, *her zaman, hususuyla mübarek vakitlerde bizimle uğraşan ve bazı ye’se düşüren, yüzümüzün siyahlığını görmeyip, mü’min kardeşlerimizin ufak tefek çizgiler nev’inden karalarıyla onları bütün siyahlıkla ittiham ettiren, Cenâb-ı Hakkın rahmetini ve Gaffâr ve Rahîm isimlerini tenkide cür’et eden ve bu yüzden büyük tahribatlara sebebiyet verdiren HİZBÜ’Ş-ŞEYTANIN KUVVETİ gösteriliyor*.

 

Muhterem Üstadım; *Bu işareti yazarken, VÜCUT ÂLEMİNE SEYAHATE ÇIKTIM. İşârâttaki noktalar bir müfettiş hükmüne geçti. İzah buyurulan kuvvetler yerinde görülüp, teslim-i silâh etmek üzere idiler. Bize bu kuvvetleri gösteren Kur’ân-ı Hakîmden istimdad ve feyzi, HER HATVELERİMDE istiyordum. Ve bize bu esas hakikat-i hayatın neticelerini, karanlıklarını gösteren Üstadımız, muvaffakiyetimizi Cenâb-ı Haktan dilemekte olduğu, her an kendini göstermektedir. Ve inşaallah halâs edecektir*.

 

Muhterem Üstadım; bu on üç işaret, on üç cevahir kümesini muhtevîdir. Bunlardan bazılarını ipe çizip göstermekle ve çizmemekle ve görmemekle, o cevahir hazinesine ve cevherlerine bir nakîse gelmeyeceğinden eğri ve doğru çizmek istediğim cevherler, inşâallah hüsnünü zâyi etmez.

 

Ey sevgili Üstadım; ne kadar teşekkürât-ı vefîre ifâ etsem ve hayli minnettar olsam, yine ifâ edemeyeceğime kail olduğumdan, dilerim Cenâb-ı Haktan razı olacağınız kadar, nâil-i mükâfât eylesin. Âmin, bihurmeti seyyidi’l-Mürselîn.

 

Hafız Ali (r.h.)

 

HAŞİYE: Bu risale inanç ve psikolojinin mahiyeti ve maruz kaldığı dahili ve harici etkenler ve müdafa ve sığınmanın haritasını gösteren çok mühim akli, manevi bir derstir.

 

İzahına girmediğimiz ancak kısmen kalın puntolarla veya büyük harflerle dikkat çektiğimiz ibare ve ifadelerin bulunduğu yerler sual üretmeye çok müsaittir. Buralardan üretilen sualler veya bu dersin herhangi bir yerinden çıkarılacak sorular olursa inşâallah onlar ile bu dersi daha kapsamlı bir alana taşıyabiliriz.

 

Ve minellâhittevfîk

 

………

 

3-      Soru:

 

İmam Hakim’in "Müstedrek"ine yapılan bir itiraz hakkında ne dersiniz; "Mestedrek" Kütüb-ü Sitte'den midir?

 

İtiraz Edilen Kısım:

 

“(...) Ashab-ı Kütüb-ü Sitte’den İmam-ı Hâkim 'Müstedrek'inde ve Ebu Dâvud 'Kitab-ı Sünen'inde, Beyhakî 'Şuab-ı İman'da tahriç buyurdukları: (...) (Şamlı Hâfız Tevfik).” Barla Lahikası – S.T.Gaybi

 

İddia:

 

Şamlı Hâfız Tevfik’in mektubu, Said Nursî tarafından Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî’ye alınmıştır. Bu mektupta İmam Hâkim’in Müstedrek’inin Ashab-ı Kütüb-ü Sitte’den olduğu belirtilmiştir. Oysa, Müstedrek Kütüb-i Sitte’den değildir.

 

Hâkim’in Müstedrek’ini hiçbir hadisçi altı kitaptan saymamıştır. Said Nursî ve şakirtlerinin hadis ilimlerinde ne kadar ehliyetli oldukları görülmektedir...

 

Cevap:

 

Barla lahikasında şamlı Hafız Tevfik ‘in ( R.H) mektubu içinde geçen:

 

Ashab-ı Kütüb-ü Sitte’den   İmam-ı Hâkim 'Müstedrek'inde ve Ebu Dâvud 'Kitab-ı Sünen'inde, Beyhakî 'Şuab-ı İman'da tahriç buyurdukları* : …… Cümlesine  bakıldığında;

Bu cümle içerisinde 4 hadis kaynağı eserden söz ediliyor . Öncelikli olarak il anlaşılan   mektup sahibinin Hadis ilmine vukufiyetidir. Çünkü  hadisin sıhhatini nazara verecek kaynakları  aktarırken sahih ilmine ait bazı kavramları da kullanmaktadır. Bu satırda   – konunun izahına bakan yönüyle -  iki dikkat çekici kavram vardır. Bunlardan birisi ; İtiraz edilen MÜSTEDREK nedir? İkincisi TAHRİÇ etmek ne demektir.

 

TAHRİÇ  kelimesi ile başlayalım : Sözlükte “çıkmak” anlamındaki hurûc kökünden türeyen ve “çıkarmak, hüküm elde etmek” mânasına gelen tahrîc kelimesi hadis ilminde üç anlamda kullanılır.

 

1.       Bir hadisi isnadıyla birlikte bir kitaba alıp nakletmek. Bu anlam, daha çok ilk dönem müelliflerinin derledikleri hadislerden kitap oluşturma faaliyetlerini ifade eder.

 

2.       Belirli kitaplardan seçilen hadislerle yeni bir kitap meydana getirmek.

 

3.        Bir eserde Hz. Peygamber’e veya sonraki iki nesle isnad edilen rivayetlerin temel kaynaklardaki yerlerini göstermek, bunların isnad ve sıhhat açısından durumuna işaret etmek.

 

 

MÜSTEDREK ise  hadis literatüründe : “ BİR ŞEYİN DEVAMINI YAPMAK, ONA ZEYİL YAZMAK, TETİMME MEYDANA GETİRMEK ” anlamına gelmektedir.

 

Örnek olarak Müstedrek Türü Çalışmalar.

 

1.       El-Müstedrek ʿale’ṣ-Ṣaḥîḥayn. Bu türün en meşhur çalışması olan eserde Hâkim en-Nîsâbûrî, Ṣaḥîḥayn’da yer almamakla birlikte ikisinin ya da ikisinden birinin şartlarına uyan sahih hadisleri toplamaya çalışmıştır. (I-IV, Haydarâbâd 1334-1342; nşr. Mustafa Abdülkādir Atâ, I-IV, Beyrut 1411/1990).

 

2.        El-İlzâmât ʿale’ṣ-Ṣaḥîḥayn (ʿalâ Ṣaḥîḥayi’l-Buḫârî ve Müslim). Dârekutnî, Buhârî ve Müslim’in şartlarına uyduğu halde Ṣaḥîḥayn’da yer almayan yetmiş hadisi bu çalışmasında bir araya getirmiştir.

 

3.        Kitâbü’t-Tetebbuʿ. Dârekutnî, bu cüzünde Ṣaḥîḥayn’da illetli olduğunu iddia ettiği 218 hadisi ele almıştır. Irâkī de el-Müstedrek ʿalâ Müstedreki’d-Dâreḳuṭnî adlı bir çalışma yapmış (Kettânî, s. 16) ve bu risâle el-İlzâmât ile birlikte yayımlanmıştır.

 

4.        El-Müstedrek ʿalâ Ṣaḥîḥi’l-Buḫârî ve Müslim (el-Müstedrekü’l-müstaḫrec ʿale’l-İlzâmât). Ebû Zer el-Herevî, Dârekutnî’nin İlzâmât’ındaki yetmiş hadisi kendi senedleriyle tahriç etmiştir.

 

5.        El-Eḥâdîs̱ü’l-muḫtâra mimmâ lem yuḫrichü’l-Buḫârî ve Müslim fî Ṣaḥîḥayhimâ (el-Eḥâdîs̱ü’l-ciyâd). Ziyâeddin el-Makdisî tarafından kaleme alınmıştır (nşr. Abdülmelik b. Abdullah b. Dehîş, I-II, Mekke 1412).

 

6.        El-Müstedrek mine’n-nuṣûṣi’s-sâḳıṭa. Muhammed b. Hârûn er-Rûyânî’nin el-Müsned’i için Emîn Ali Ebû Yemânî’nin hazırladığı zeyildir (I-III, Kahire-Riyad 1416/1995).

 

Yani bu tür çalışmalar sadece El Hakime ait değildir. Genel olarak hadis ilminde istimal edilen bir yöntemdir.

 

Bu bağlamda : İmam Hakimim Müstedrek çalışmasın bir başka geniş açıdan açıklaması şöyledir:

 

El-Müstedrek ya da Müsned-i Hâkim, Hâkim en-Nişaburi'nin Buhârî ile Müslim’in el-Câmi-us sahih'lerine almadıkları sahih hadisleri bir araya getiren eseridir.

 

El-Müstedrek’te yer alan hadislerin büyük çoğunluğu Buhârî ve Müslim’in sıhhat şartlarına uygun rivayetler olup bu yönüyle eser Sahiheyn'in zeyli durumundadır. ( DOLAYLI OLARAK KÜTÜB-Ü SİTTEYE GİRMİS SAHİS HADİSLERLE İRTİBATLI BİR MESELE OLMASI MÜNASEBETİYLE MANEN KÜTÜB-Ü SİTTEYE DÂHİLDİR)

 

“Kitâbü’l-Îmân” ile başlayıp “Kitâbü’l-Ehvâl” ile sona eren elli iki kitaptan oluşmuştur. Eserde sahâbe ve tâbiîn kavilleriyle birlikte 8803 rivayet mevcuttur.

 

Bu açıklamadan sonra , söz konusu iddia ile birlikte tekrar konunun başına dönüyoruz.

 

Şamlı Hafız Tevfik ( R.H)  Mektubunda :

 

Ashab-ı Kütüb-ü Sitte’den  İmam-ı Hâkim 'Müstedrek'inde ve Ebu Dâvud 'Kitab-ı Sünen'inde, Beyhakî 'Şuab-ı İman'da tahriç buyurdukları : (...)

 

HER YÜZ SENEDE CENÂB-I HAK BİR MÜCEDDİD-İ DİN GÖNDERİYOR * …….. demiş.

 

Konula ilgili iddia ise:

 

Bu mektupta  İMAM HÂKİM’İN MÜSTEDREK’İNİN ASHAB-I KÜTÜB-Ü SİTTE’DEN  olduğu belirtilmiştir. Oysa,  MÜSTEDREK KÜTÜB-İ SİTTE’DEN  değildir.

 

HÂKİM’İN MÜSTEDREK’İNİ hiçbir hadisçi altı kitaptan saymamıştır. Said Nursî ve şakirtlerinin hadis ilimlerinde ne kadar ehliyetli oldukları görülmektedir...

 

Haşiye: Dikkat edilirse soru sahibinin mugalatacı nazarı, hadisin sıhhati, sahih bir hadis oldu, taşıdğı anlam üzerinden bir manayı hedef almamış, EL HAKİMİN  MÜSDETREK ÇALIŞMASINI İNKAR ETME ÜZERİNDEN Üstad ve talebeleri kapsayan bir itham ile maksadının aslında bir tekfir olduğunu göstermiştir.

 

Öncelikli olarak usulüne uygun bakıldığında Hafız Tevfik’in (R.H) kurduğu cümle yapısıyla iddia cümlesi aynı anlamı içermemektedir.

 

Hafız Tevfik  ( R.H )  ilgili satırda:

 

KÜTÜB-Ü SİTTE ASHABI  olarak bilinen , meşhur altı sahih hadis ravisi  olan SAHİH-İ BUHÂRİ, SAHİH-İ MÜSLİM, İBN-İ MÂCE, EBU DAVUD, TIRMİZİ VE NESEÎ'NİN yazarlarının eserlerinden derlenen  KÜTÜB-Ü  SİTTE ESERİNDEN  (1)  , “ den ve dan şart  eklerinden sonra virgül kullanılmadığından bu kelimeyi önündeki kelimeyle bağlı olarak anlamak- kasıt yoksa-  yanlış bir yaklaşımdır    İMAM-I HÂKİM 'MÜSTEDREK'İNDE  (2 ) , EBU DÂVUD 'KİTAB-I SÜNEN'İNDE  (3) , BEYHAKÎ 'ŞUAB-I İMAN'DA  (4) , tahriç buyurdukları… şeklinde SAHİH OLDUĞU  SENETLERLE TESBİT EDİLMİŞ söz konusu Hadis-i Şerifi beyan etmiştir.

 

YANİ İMAM-I HÂKİM MÜSTEDREKİ KÜTÜB-Ü SİTTE İÇİNDEDİR DENİLMEMİŞ, AKTARILMAK İSTENEN MANAYA YÖNELİK İMLA KAİDESİ İÇİNDE CÜMLE KURULUMU YAPILMIŞTIR.

 

Şimdi konuya bu hakikat penceresinden baktığımızda  ve itiraz edilen EL HAKİM MÜSTEDREKİ ile münasebetini anlamak için söz konusu hadis-i şerif:  Ebu Davud da ve farklı birkaç kaynakta geçen şekliyle aynen alıyoruz.

 

Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır :

 

" Şüphesiz ki, Allah her yüzyılın başında bu ümmete dinî işlerini yenileyecek bir müceddid gönderecektir "

 

 (Ebu Davûd, Mişkât, 1/82 , K. Melahim, Bab 1, Hadis no: 4291; Ebu't-Tayyib Muhammed Şemsu'l-Hak b. Emîr Alî ed-Diyânuvî el-Azîmâbâdî , 11 / 387, 389)

 

Bu noktada hadis ilmi içinde olan değerlendirme usulleri ne bağlı olarak ; hadisin sıhhati rivayeti, taşıdığı anlam, işaretler, gösterdiği yol gibi hususlar , mütemmim manalar gibi hususlar , ravinin saki oluşu yani güvenilirliği ile bir çok mutabakat sağladıktan sonra ,hadis senetleşmiş olur.

 

Şimdi bu hadis-i şerifin hakkında yapılmış bir kısım mütalaalar içinde alıntı yaparak 2 örnek sunacağız.

 

ÖRNEK 1: (Ebû Davud diyor ki: Abdurrahman b. Şureyh el - İskenderanî hadisi Şerâhil aşmadan -Ebu Alkame ve Ebu Hurayra'yi anmadan- rivayet etti)

 

(Bu hadis iki yoldan rivayet edilmiştir. Birisi metinde olduğu gibi musneddir. Öbüründe ise Abdurrahman b. Şureyh, Ebu Alkame ve Ebu Hurayra'yi anmadan, sanki Şerahîl Rasullullah'tan duymuş gibi rivayet etmiştir. Bu şekilde aynı yerde iki veya daha çok ravi düşürülerek rivayet edilen hadislere Mu'dal Hadis denilir. Ancak Abdurrahman sika bîr ravidir. Buhari ve Muslim onunla ihticac etmişlerdir. Bu hadisi sadece Ebû Davud rivâyet etmiştir.

 

EL HAKİM, Beyhaki, Zeynu'l-Irakî ve Hafız İbn Hacer gibi alimler bu hadisin sahih olduğunu ifade etmişlerdir. Mu'dal oluşu bir açıdan sakıncalı değildir. Çünkü hem başka bir yoldan musned olarak rivayet edilmiştir, hem de adi yapan Abdurrahman b. Şureyh el- İskendereyanî sika bir ravidir.

 

Görüldüğü gibi  MÜTEDREK sahibi EL HAKİM bu mütalaada senet olarak kabul edilmiştir.

 

ÖRNEK 2:  Arap hadis alimlerinin çalışmasından çeviri yapılarak  aktarılacaktır.

 

4291 - Ebû Hüreyre'den, bildiğim kadarıyla, " Allah bu ümmete her yüz senenin başında dinini yenileyecek birini gönderir  "  (Ebu Davud)

 

El-Hafız, Ahmed bin Hanbel'in otoritesindeki yollardan "Tawali al-Ta'sees" sayfa 46-49'da bundan bahsetmiş ve sonra şöyle demiştir: Bu, hadisin o dönemde iyi bilindiğini hissediyor, bu nedenle, adamlarının güveninden dolayı güçlü olmasına rağmen, yukarıda bahsedilen raviler zincirini güçlendiriyor. Molla Ali el-Kari de "Murqaat al-Mafatih" 1/248'de bunu doğruladı.

 

Bu hadisi doğru sahih kabul eden ve nakl ve şerhi hakkında çalışma kaynaklarından bazıları:

 

"El-Awsat" (6527), İbn Adi "El-Kamil fi'd-Dufa'a" 1/123, *EL-HAKİM 4/522*   ve Ebu Amr ed-Dani "El-Fiten" (364), ve Al-Beyhaqi “Ma'rifat al-Sünen wa'l-Eshar” (422) ve “Menaqib al-Shafi'i” 1/53 ve Al-Khatib “Tarih H” 2/61-62 ve İbn Asaker “Tarih Şam” 51/338 ve “Tabiyeen Kadhib Al-Muftri” s.51 ve 51-52 ve Al-Mazzi, Sharaheel bin Yezid Al-Ma'afari'nin çevirisi 12/412'de “Tahdheeb Al-Kamal”da ve Muhammed bin İdris Al-Shafi'i'nin çevirisi ve Muhammed bin İdris Ekselansları tarafından “Tawali Al-Tas'ee” s. 45-46'da İbn Hacer….

 

YİNE GÖRÜLDÜĞÜ ÜZERE   HAKİM’İN  MÜSDETREKİ 4/522  NOLU BÖLÜMÜNDE BU HADİSİ NAKLETTİĞİ GÖRÜLMEKTEDİR.

 

Şimdi iddiaya tekrar bakalım:

 

1-      İMAM HÂKİM’İN MÜSTEDREK’İNİN ASHAB-I KÜTÜB-Ü SİTTE’DEN olduğu belirtilmiştir.  

 

CEVAP:  MÜSTEDREK KÜTÜB-İ SİTTE’DEN DEĞİLDİR. KÜTÜB-Ü SİTTEDE OLAN SAHİH HADİSLER EL HAKİMİN MÜSTEDREKİNDE DE YER ALMIŞTIR….

 

2-      HÂKİM’İN MÜSTEDREK’İNİ HİÇBİR HADİSÇİ ALTI KİTAPTAN SAYMAMIŞTIR.

 

CEVAP: YUKARIDA 2 ÖRNEĞİ GÖRÜLDÜĞÜ ÜZERE SAHİH HADİSLER İLE İLGİLİ TEYİD ÇALIŞMALARINDA EL-HAKİM’İN MÜSTEDREKİ KAYNAK DOĞRU KAYNAK OLARAK KULLANILMAKTADIR.

 

BU NOKTADAN ANLAŞILIYOR Kİ  , KÖTÜ BİR NİYETLE,  EL- HAKİMİN ESERİNİ  CERBEZE İLE RED ETMEK SURETİYLE , RİSALE-İ NUR’A VE BEDİÜZZAAMANA  KARŞI BİR İTİBARSIZLIŞTIRMA AMACI GÜDÜLMEKTEDİR.

 

Bu tür yaklaşımlar hadis inkârcılarının istimal ettiği bir yöntemdir.

 

Evet bazı kişiler  bazı kaynakları sahih kabul etmezler. Mezhep ve meşrepler arasında bazı anlayış farkları ile mutabakat noktaları kaybedilebilir. Alimler, Zahidler, Veliler bir birine muhalefet edebilir. Hadiseleri , konuları , nakilleri , asılları kendi mizan ve mizaçları ve de mazhariyetleri noktasından   ele alabilirler. Veya art niyetli insanlar , konuya ; SAİD NURSÎ VE ŞAKİRTLERİNİN HADİS İLİMLERİNDE NE KADAR EHLİYETLİ OLDUKLARI GÖRÜLMEKTEDİR  şeklinde görüldüğü gibi, cerbezeli ve mugalatalı yaklaşabilir. Böyle durumlarda iddianın doğduğu kaynak, söyleyenin kim olduğu, kime söylediği ,ne makamda ve ne için söylediği gibi düsturlarımızla hareket ederek , direkte yönlendirilen noktaya bakmamamız lazım.

 

Hülasa : Şamlı Hafız Tevfik ( R.H) ilgili mektup ile ifade ettiği mesailin muhteviyatı içinde ibraz ettiği delil  bağlamında:  “ HER YÜZ SENEDE CENÂB-I HAK BİR MÜCEDDİD-İ DİN GÖNDERİYOR ”   Sahih Hadisini : 

 

1-Ashâb-ı Kütüb-i Sittede  (olan Sahih-i Buhâri, Sahih-i Müslim, İbn-i Mâce, Ebu Davud, Tırmizi ve Neseî'nin yazarlarının eserlerinde)

2- İmam-ı Hâkim, Müstedrek’inde

3-Ebu Dâvud, Kitab-ı Sünen’inde;

4-Beyhakî, Şuab-ı İman’da TAHRİÇ  BUYURMUŞLARDIR. ..Şeklinde- HADİS İLMİNE VE ESERLERİNE NE KADAR VAKIF OLDUĞU HAKİKATİNİN AÇIKÇA GÖSTERİR BİR NETLİKLE  beyan etmiştir.

 

Ve Risale-i Nurda  geçen Ayet ve Hadislerin açıklandığı müstakil  kitapta , ve mobil  Risale-i Nur Uygulamalarında bu hadisi şerifin ravilerinden biri olarak :  EL-HAKİM, EL-MÜSTEDREK, 4:522 şeklinde, tüm kaynaklarda geçtiği gibi  gösterilmiştir.