27.3.26

Mütalaa Ders notları 79 : Velâyet Hakkında Muhtasar İzah

Evvela velilik ve velayete bakan bazı mühim hakikatler Risale-i Nur’un Mektubat eseri , Yirmi Dokuzuncu Mektup- Telvîhât-ı Tis'a bölümde tafsilli izahat verilmiştir.

 

İkinci olarak , Çok esrarın anahtarlarını tazammun eden iki sırrı beyan eder şeklinde bir başlıkla girişin bulunduğu Sözler kitabı, Yirmi dördüncü söz’ün ikinci dalıdır.

 

Bu iki dersin teenni ile okunması meselenin detaylı anlaşılmasını temin eder. Bizde bu meseleyi o derslere havale ediyoruz.

 

Muhtasar cevabımız ise:

 

İlgili paragraf ve soru özelinde VELİ demek , Allah’a yakın , onu sevme lütfuna mazhar olmuş, emir ve yasaklarının karşısında durmayan, şeriatına muhalefet etmeyen, hakka ve hakikate taraftar olan kişi demektir.

 

Ancak , -atfedilen derslerde de görüleceği üzere- Velilik , Velayet bu anlamları tazammun etse de kendi içinde; Velâyet-i Kübra, Velâyet-i Vusta, Velâyet-i Suğra olarak üç temel grubata toplanmıştır. Bu üç grup ise kendi içinde -Sufi ıslahatında belirtilen şekliyle- Merâtib-i sülûk (Sülûkun mertebeleri) olarak Yüz Mertebeye sahiptir.

 

Bu yüz mertebe Salik’in ( Dervişin) istidadı,itaati,ihlası,sebatı,sabrı,sadakati,azmi,edebi,yakini,ünsiyeti, ilmi,feraseti,basireti,feragatı,isarı, ahlakı, vecdi,zikri,şevki,hayecanı,cezbesi ,idraki,intikali,kabz-bastı,tecelli ve mazhariyeti ,aşkı,süruru gibi hal ve efal basamaklarından oluşur. her bir mertebenin kendine ait bir zuhuratı,tecellisi ve berzahı bulunur. Yirmidördüncü Söz’ün ikinci dalı bu konuya ait berzah ve tecellileri ve salik’in karşılatığı perdeleri ,takıldığı yerleri, kaderi hükümleri  açıklar.

 

Bir örnek:

 

"Hem ben müteaddit insanları gördüm ki, bir nevi mehdî kendilerini biliyorlardı ve 'Mehdî olacağım.' diyorlardı. Bu zatlar yalancı ve aldatıcı değiller; belki aldanıyorlar. Gördüklerini hakikat zannediyorlar. Esmâ-i İlâhînin nasıl ki tecelliyâtı, Arş-ı Âzam dairesinden tâ bir zerreye kadar cilveleri var ve o esmâya mazhariyet de o nisbette tefavüt eder. Öyle de mazhariyet-i esmâdan ibaret olan merâtib-i velâyet dahi öyle mütefavittir."

 

Yani bir insanın Allah’ı sevmesi ,dostu olması onun imtihanını açık ve kolay hale getiren bir kazanım değildir. Bilakis zorlaştıran esaslara sahiptir.

 

Beliyelerin tasallutu, büyük imtihanların Allah’a yakın olanlar beyninde daha taksim edildiği Hadiis-i Şerifi malumunuzdur.

 

Yine bununla birlikte Kastamonu lahikasında geçen bir bahsi buraya alalım :

 

Bir zaman, evliya-yı azîmeden, nefs-i emmâresinden kurtulanlardan birkaç zâttan, şiddetli mücahede-i nefsiyeler ve nefs-i emmâreden şekvâlarını gördüm. Çok hayret ediyordum. Hayli zaman sonra, nefs-i emmârenin kendi desaisinden başka, daha şiddetli ve daha ziyade söz dinlemez ve daha ziyade ahlâk-ı seyyieyi idame eden ve heves ve damar ve âsab, tabiat ve hissiyat halitasından çıkan ve nefs-i emmârenin son tahassungâhı bulunan ve nefs-i emmâreyi tezkiyeden sonra onun eski vazife-i seyyiesini gören ve mücahedeyi âhir ömre kadar devam ettiren bir mânevî nefs-i emmâreyi gördüm.

 

Ve anladım ki, o mübarek zâtlar, hakikî nefs-i emmâreden değil, belki mecazî bir nefs-i emmâreden şekvâ etmişler. Sonra gördüm ki, İmam-ı Rabbanî dahi bu mecazî nefs-i emmâreden haber veriyor.

 

*Bu ikinci nefs-i emmârede şuursuz kör hissiyat bulunduğu için, akıl ve kalbin sözlerini anlamıyor ve dinlemiyor ki onlarla ıslah olsun ve kusurunu anlasın*. Yalnız tokatlar ve elemlerle nefret edip, veya tam bir fedailiğe her hissini maksadına feda etsin.

 

Yine konuyla ilgili  başka bir bab:

 

Aziz, sıddık, müstakim kardeşlerim,

 

Gayet ciddî bir ihtarla bir hakikati beyan etmeye lüzum var. Şöyle ki:

 

Gaybı Allah'tan başkası bilemez. sırrıyla, ehl-i velâyet, gaybî olan şeyleri, bildirilmezse bilmezler. En büyük bir velî dahi, hasmının hakikî halini bilmedikleri için, haksız olarak mübareze etmesini Aşere-i Mübeşşerenin mabeynindeki muharebe gösteriyor.

 

*Demek, iki veli, iki ehl-i hakikat birbirini inkâr etmekle makamlarından sukut etmezler*. Meğer, bütün bütün zâhir-i şeriate muhalif ve hatâsı zahir bir içtihadla hareket edilmiş ola…. Kastamonu L.

 

 

Bunula birlikte gayet önemli bir başka izahı buraya getirelim :

 

Sultan Mehmed Fatih’in zamanında hikâye edilen meşhur ve mânidar Cibali Baba kıssası nevinden olarak, bir kısım ehl-i velâyet, zâhiren muhakemeli ve âkıl görünürken, meczupturlar. Ve bir kısmı dahi, *Bazen sahvede ve daire-i akılda görünür*, *Bazen aklın ve muhakemenin haricinde bir hale girer*.

 

Şu kısımdan bir sınıfı, ehl-i iltibastır, tefrik etmiyor. Sekir halinde gördüğü bir meseleyi hâlet-i sahvede tatbik eder, *hata eder ve hata ettiğini bilmez*. Meczupların bir kısmı ise, *indallah mahfuzdur, dalâlete sülûk etmez*.

 

Diğer bir kısmı ise *mahfuz değiller; bid’at ve dalâlet fırkalarında bulunabilirler. Hattâ kâfirler içinde bulunabileceği ihtimal verilmiş*.

 

İşte, muvakkat veya daimî meczup olduklarından, mânen "mübarek mecnun" hükmünde oluyorlar. Ve mübarek ve serbest mecnun hükmünde oldukları için, mükellef değiller. Ve mükellef olmadıkları için muahaze olunmuyorlar.

 

Kendi velâyet-i meczubâneleri bâki kalmakla beraber, *ehl-i dalâlete ve ehl-i bid’aya taraftar çıkarlar*, mesleklerine bir derece revaç verip, bir kısım ehl-i imanı ve ehl-i hakkı, o mesleğe girmeye meş’ûmâne bir sebebiyet verirler………….( Bu durumlar takip edenlerin dikkatli olması gereken durumlardır. Veli cezbe ile  meczup ve hal ile  mazurken ,  takip edenleri o meratipte olmadıklarından ve o durumda o kişiye mahsus olup genele bir yol olamayacağından taklit ederek tasdik edilmemelidir. Aklı başında olanların mizansız ve muhalif önerileri veya sözleri  tasdik etmeleri nin ciddi sonuçları vardır)

 

Evet görüldüğü üzere, Velilerin süluk ettiği mesleklerinde ortaya bir çok berzahlar çıkmaktadır. Bazen bırakın şartları şeriate muhalif haller görülmektedir. İlahi Aşkın cezbesi ve sekrinden  mizansız sözler onların lisanından sudür eder. Burada en önemli husus yukarıda paragrafta geçmektedir. O da bu berzahların ve hallerin MUVAKKAT olması lazımdır. Yani bu bir haldir , bir muhakeme mağlubiyetidir, bir denge kaybıdır . Ancak geçici olmalıdır. Yoksa yine yukarıda ifade edildiği gibi küfre düşme ihtimali bulunmaktadır.

 

Evet sadete gelirsek,

 

*Risale-i Nur dairesi haricinde bulunan bir kısım sathî* ( derine nüfuz edememiş, meratibine bir cilvesine takılıp yüzeyde kalmış)            * belki de bir kısım zaif* ( veleyetin şeriatin hakikatinden beslenmesi sınırlı , Velayet-İ Ahmediye musluğundan istifadesi mahdut olduğundan o nur-u kuvvetten yoksun ,levazımı-i maneviyeden eksik olan)  *veliler*;  ( feraset ve basiretleri perdelendiğinden ) *o siyasî ve içtimaî hayatın rabıtaları sebebiyle, hakaik-i imaniyenin hükmünü ikinci, üçüncü derecede bırakıp, o cereyanların hükmüne tâbi' olarak*  ( insan algı ve düşüncesine muvafık hareket eden ,onun öncelikliklerini önceliği kabul eden, taraftarlığını ve hissiyatını besleyen insanları kendine yakın görürü ve sever..Bu nedenle ) *hemfikir olan münafıkları* ( dahi o kör hissiyat ile) *sever, kendine muhalif olan ehl-i hakikatı belki ehl-i velayeti* ( o siyasi ve içtima-i meselelerin cazibesi,akla tesiri,umumun temayülü, asaba temas eden etkisi, zihni yanıltması, nefsin ve şeytanın desisesinin de tesiri ile ) *tenkid ve adavet eder, hattâ hissiyat-ı diniyeyi* ( iddiasını kuvvetlendirmek için,  tezini savunmak,taraftarlığını aklamak için muhtaç olduğu tevilleri yaparak)  *o cereyanlara tâbi' yaparlar*.

 

Bu durum yukarıda ve atfedilen yerlerde de geçtiği üzere BERZAHİ bir durumdur. Meratib-i Velayetin hicaplarındandır. Muvakkaten düşülebilir, başkalarına zarar verebilir  yanılgılardandır….. Bu durumun kader noktasında neye taalluk ettiğini ve hangi hülmün icrasına vesile olduğunu ve olacağını, ne tür bir kefaret ile mukabele gördüğünü ve göreceğini bilmediğimizden seyirci olarak kalırız….ve aldığımız dersi :

 

…. Velâyet yolları içinde en güzeli, en müstakimi, en parlağı, en zengini, Sünnet-i Seniyyeye ittibâdır.

 

Yani, a’mâl ve harekâtında Sünnet-i Seniyyeyi düşünüp ona tâbi olmak ve taklit etmek ve muamelât ve ef’âlinde ahkâm-ı şer’iyeyi düşünüp rehber ittihaz etmektir.

 

İşte bu ittibâ ve iktida vasıtasıyla, âdi ahvâli ve örfî muameleleri ve fıtrî hareketleri ibadet şekline girmekle beraber, herbir ameli, sünneti ve şer’i o ittibâ noktasında düşündürmekle, bir tahattur-u hükm-ü şer’î veriyor.

 

O tahattur ise, Sahib-i Şeriati düşündürüyor. O düşünmek ise, Cenâb-ı Hakkı hatıra getiriyor. O hatıra, bir nevi huzur veriyor. O halde, mütemadiyen ömür dakikaları huzur içinde bir ibadet hükmüne getirilebilir.

 

İşte bu cadde-i kübrâ, velâyet-i kübrâ olan ehl-i veraset-i nübüvvet olan Sahabe ve Selef-i Sâlihînin caddesidir. Kaynak: En güzel Velâyet Sünnet-i Seniyyeye ittibâdır.. Şekliyle hatırımıza getiririz…

 

Bir diğer yönüyle Allah’ı sevmenin en küçük derecesinin bile Allah’ın yanındaki kıymetini gösteriyor. Ve Allah o kulları hata dahi yapsa onlardan vazgeçmiyor, dostluklarını red etmiyor, tâ şeriate ve hakaiki imaniyeye muhalif olmayana kadar…