Evvela velilik ve velayete bakan bazı mühim hakikatler Risale-i Nur’un Mektubat eseri , Yirmi Dokuzuncu Mektup- Telvîhât-ı Tis'a bölümde tafsilli izahat verilmiştir.
İkinci olarak , Çok esrarın anahtarlarını tazammun eden iki
sırrı beyan eder şeklinde bir başlıkla girişin bulunduğu Sözler kitabı, Yirmi
dördüncü söz’ün ikinci dalıdır.
Bu iki dersin teenni ile okunması meselenin detaylı
anlaşılmasını temin eder. Bizde bu meseleyi o derslere havale ediyoruz.
Muhtasar cevabımız ise:
İlgili paragraf ve soru özelinde VELİ demek , Allah’a yakın
, onu sevme lütfuna mazhar olmuş, emir ve yasaklarının karşısında durmayan,
şeriatına muhalefet etmeyen, hakka ve hakikate taraftar olan kişi demektir.
Ancak , -atfedilen derslerde de görüleceği üzere- Velilik ,
Velayet bu anlamları tazammun etse de kendi içinde; Velâyet-i Kübra, Velâyet-i
Vusta, Velâyet-i Suğra olarak üç temel grubata toplanmıştır. Bu üç grup ise
kendi içinde -Sufi ıslahatında belirtilen şekliyle- Merâtib-i sülûk (Sülûkun
mertebeleri) olarak Yüz Mertebeye sahiptir.
Bu yüz mertebe Salik’in ( Dervişin)
istidadı,itaati,ihlası,sebatı,sabrı,sadakati,azmi,edebi,yakini,ünsiyeti,
ilmi,feraseti,basireti,feragatı,isarı, ahlakı, vecdi,zikri,şevki,hayecanı,cezbesi
,idraki,intikali,kabz-bastı,tecelli ve mazhariyeti ,aşkı,süruru gibi hal ve
efal basamaklarından oluşur. her bir mertebenin kendine ait bir
zuhuratı,tecellisi ve berzahı bulunur. Yirmidördüncü Söz’ün ikinci dalı bu
konuya ait berzah ve tecellileri ve salik’in karşılatığı perdeleri ,takıldığı
yerleri, kaderi hükümleri açıklar.
Bir örnek:
"Hem ben müteaddit insanları gördüm ki, bir nevi mehdî
kendilerini biliyorlardı ve 'Mehdî olacağım.' diyorlardı. Bu zatlar yalancı ve
aldatıcı değiller; belki aldanıyorlar. Gördüklerini hakikat zannediyorlar.
Esmâ-i İlâhînin nasıl ki tecelliyâtı, Arş-ı Âzam dairesinden tâ bir zerreye
kadar cilveleri var ve o esmâya mazhariyet de o nisbette tefavüt eder. Öyle de
mazhariyet-i esmâdan ibaret olan merâtib-i velâyet dahi öyle
mütefavittir."
Yani bir insanın
Allah’ı sevmesi ,dostu olması onun imtihanını açık ve kolay hale getiren bir
kazanım değildir. Bilakis zorlaştıran esaslara sahiptir.
Beliyelerin tasallutu, büyük imtihanların Allah’a yakın
olanlar beyninde daha taksim edildiği Hadiis-i Şerifi malumunuzdur.
Yine bununla birlikte Kastamonu lahikasında geçen bir bahsi
buraya alalım :
Bir zaman, evliya-yı azîmeden, nefs-i emmâresinden
kurtulanlardan birkaç zâttan, şiddetli mücahede-i nefsiyeler ve nefs-i
emmâreden şekvâlarını gördüm. Çok hayret ediyordum. Hayli zaman sonra, nefs-i
emmârenin kendi desaisinden başka, daha şiddetli ve daha ziyade söz dinlemez ve
daha ziyade ahlâk-ı seyyieyi idame eden ve heves ve damar ve âsab, tabiat ve
hissiyat halitasından çıkan ve nefs-i emmârenin son tahassungâhı bulunan ve
nefs-i emmâreyi tezkiyeden sonra onun eski vazife-i seyyiesini gören ve mücahedeyi
âhir ömre kadar devam ettiren bir mânevî nefs-i emmâreyi gördüm.
Ve anladım ki, o mübarek zâtlar, hakikî nefs-i emmâreden
değil, belki mecazî bir nefs-i emmâreden şekvâ etmişler. Sonra gördüm ki,
İmam-ı Rabbanî dahi bu mecazî nefs-i emmâreden haber veriyor.
*Bu ikinci nefs-i emmârede şuursuz kör hissiyat bulunduğu
için, akıl ve kalbin sözlerini anlamıyor ve dinlemiyor ki onlarla ıslah olsun
ve kusurunu anlasın*. Yalnız tokatlar ve elemlerle nefret edip, veya tam bir
fedailiğe her hissini maksadına feda etsin.
Yine konuyla
ilgili başka bir bab:
Aziz, sıddık, müstakim kardeşlerim,
Gayet ciddî bir ihtarla bir hakikati beyan etmeye lüzum var.
Şöyle ki:
Gaybı Allah'tan başkası bilemez. sırrıyla, ehl-i velâyet,
gaybî olan şeyleri, bildirilmezse bilmezler. En büyük bir velî dahi, hasmının
hakikî halini bilmedikleri için, haksız olarak mübareze etmesini Aşere-i
Mübeşşerenin mabeynindeki muharebe gösteriyor.
*Demek, iki veli, iki ehl-i hakikat birbirini inkâr etmekle
makamlarından sukut etmezler*. Meğer, bütün bütün zâhir-i şeriate muhalif ve
hatâsı zahir bir içtihadla hareket edilmiş ola…. Kastamonu L.
Bunula birlikte gayet
önemli bir başka izahı buraya getirelim :
Sultan Mehmed Fatih’in zamanında hikâye edilen meşhur ve
mânidar Cibali Baba kıssası nevinden olarak, bir kısım ehl-i velâyet, zâhiren
muhakemeli ve âkıl görünürken, meczupturlar. Ve bir kısmı dahi, *Bazen sahvede
ve daire-i akılda görünür*, *Bazen aklın ve muhakemenin haricinde bir hale
girer*.
Şu kısımdan bir sınıfı, ehl-i iltibastır, tefrik etmiyor.
Sekir halinde gördüğü bir meseleyi hâlet-i sahvede tatbik eder, *hata eder ve
hata ettiğini bilmez*. Meczupların bir kısmı ise, *indallah mahfuzdur, dalâlete
sülûk etmez*.
Diğer bir kısmı ise *mahfuz değiller; bid’at ve dalâlet
fırkalarında bulunabilirler. Hattâ kâfirler içinde bulunabileceği ihtimal
verilmiş*.
İşte, muvakkat veya daimî meczup olduklarından, mânen
"mübarek mecnun" hükmünde oluyorlar. Ve mübarek ve serbest mecnun
hükmünde oldukları için, mükellef değiller. Ve mükellef olmadıkları için
muahaze olunmuyorlar.
Kendi velâyet-i meczubâneleri bâki kalmakla beraber, *ehl-i
dalâlete ve ehl-i bid’aya taraftar çıkarlar*, mesleklerine bir derece revaç
verip, bir kısım ehl-i imanı ve ehl-i hakkı, o mesleğe girmeye meş’ûmâne bir
sebebiyet verirler………….( Bu durumlar takip edenlerin dikkatli olması gereken
durumlardır. Veli cezbe ile meczup ve
hal ile mazurken , takip edenleri o meratipte olmadıklarından ve
o durumda o kişiye mahsus olup genele bir yol olamayacağından taklit ederek
tasdik edilmemelidir. Aklı başında olanların mizansız ve muhalif önerileri veya
sözleri tasdik etmeleri nin ciddi
sonuçları vardır)
Evet görüldüğü üzere, Velilerin süluk ettiği mesleklerinde
ortaya bir çok berzahlar çıkmaktadır. Bazen bırakın şartları şeriate muhalif
haller görülmektedir. İlahi Aşkın cezbesi ve sekrinden mizansız sözler onların lisanından sudür
eder. Burada en önemli husus yukarıda paragrafta geçmektedir. O da bu
berzahların ve hallerin MUVAKKAT olması lazımdır. Yani bu bir haldir , bir
muhakeme mağlubiyetidir, bir denge kaybıdır . Ancak geçici olmalıdır. Yoksa
yine yukarıda ifade edildiği gibi küfre düşme ihtimali bulunmaktadır.
Evet sadete gelirsek,
*Risale-i Nur dairesi haricinde bulunan bir kısım sathî* (
derine nüfuz edememiş, meratibine bir cilvesine takılıp yüzeyde kalmış) * belki de bir kısım zaif* (
veleyetin şeriatin hakikatinden beslenmesi sınırlı , Velayet-İ Ahmediye musluğundan
istifadesi mahdut olduğundan o nur-u kuvvetten yoksun ,levazımı-i maneviyeden
eksik olan) *veliler*; ( feraset ve basiretleri perdelendiğinden ) *o
siyasî ve içtimaî hayatın rabıtaları sebebiyle, hakaik-i imaniyenin hükmünü
ikinci, üçüncü derecede bırakıp, o cereyanların hükmüne tâbi' olarak* ( insan algı ve düşüncesine muvafık hareket
eden ,onun öncelikliklerini önceliği kabul eden, taraftarlığını ve hissiyatını
besleyen insanları kendine yakın görürü ve sever..Bu nedenle ) *hemfikir olan
münafıkları* ( dahi o kör hissiyat ile) *sever, kendine muhalif olan ehl-i
hakikatı belki ehl-i velayeti* ( o siyasi ve içtima-i meselelerin cazibesi,akla
tesiri,umumun temayülü, asaba temas eden etkisi, zihni yanıltması, nefsin ve
şeytanın desisesinin de tesiri ile ) *tenkid ve adavet eder, hattâ hissiyat-ı
diniyeyi* ( iddiasını kuvvetlendirmek için,
tezini savunmak,taraftarlığını aklamak için muhtaç olduğu tevilleri
yaparak) *o cereyanlara tâbi' yaparlar*.
Bu durum yukarıda ve atfedilen yerlerde de geçtiği üzere
BERZAHİ bir durumdur. Meratib-i Velayetin hicaplarındandır. Muvakkaten
düşülebilir, başkalarına zarar verebilir yanılgılardandır….. Bu durumun kader
noktasında neye taalluk ettiğini ve hangi hülmün icrasına vesile olduğunu ve
olacağını, ne tür bir kefaret ile mukabele gördüğünü ve göreceğini
bilmediğimizden seyirci olarak kalırız….ve aldığımız dersi :
…. Velâyet yolları içinde en güzeli, en müstakimi, en
parlağı, en zengini, Sünnet-i Seniyyeye ittibâdır.
Yani, a’mâl ve harekâtında Sünnet-i Seniyyeyi düşünüp ona
tâbi olmak ve taklit etmek ve muamelât ve ef’âlinde ahkâm-ı şer’iyeyi düşünüp
rehber ittihaz etmektir.
İşte bu ittibâ ve iktida vasıtasıyla, âdi ahvâli ve örfî
muameleleri ve fıtrî hareketleri ibadet şekline girmekle beraber, herbir ameli,
sünneti ve şer’i o ittibâ noktasında düşündürmekle, bir tahattur-u hükm-ü şer’î
veriyor.
O tahattur ise, Sahib-i Şeriati düşündürüyor. O düşünmek
ise, Cenâb-ı Hakkı hatıra getiriyor. O hatıra, bir nevi huzur veriyor. O halde,
mütemadiyen ömür dakikaları huzur içinde bir ibadet hükmüne getirilebilir.
İşte bu cadde-i kübrâ, velâyet-i kübrâ olan ehl-i veraset-i
nübüvvet olan Sahabe ve Selef-i Sâlihînin caddesidir. Kaynak: En güzel Velâyet
Sünnet-i Seniyyeye ittibâdır.. Şekliyle hatırımıza getiririz…
Bir diğer yönüyle Allah’ı sevmenin en küçük derecesinin bile
Allah’ın yanındaki kıymetini gösteriyor. Ve Allah o kulları hata dahi yapsa
onlardan vazgeçmiyor, dostluklarını red etmiyor, tâ şeriate ve hakaiki
imaniyeye muhalif olmayana kadar…