27.3.26

Mütalaa Ders notları 72 : Deme, niçin bu Onuncu Söz’ü birden tamamıyla anlayamıyorum ve tamam anlamadığın için sıkılma!

Onuncu Söz / Haşir bahsi sonunda bu ders hakkında Üstadımız şöyle bir izahta bulunmuş:

 

Ey şu risaleyi insaf ile mütalaa eden kardeş!

 

Deme, niçin bu Onuncu Söz’ü birden tamamıyla anlayamıyorum ve tamam anlamadığın için sıkılma! Çünkü İbn-i Sina gibi bir dâhî-yi hikmet………………... “İman ederiz fakat akıl bu yolda gidemez.” diye hükmetmiştir. Hem bütün ulema-i İslâm “Haşir, bir mesele-i nakliyedir, delili nakildir, akıl ile ona gidilmez.” diye müttefikan hükmettikleri halde, elbette o kadar derin ve manen pek yüksek bir yol; BİRDENBİRE BİR CADDE-İ UMUMİYE-İ AKLİYE HÜKMÜNE GEÇEMEZ.

 

Kur’an-ı Hakîm’in feyziyle ve Hâlık-ı Rahîm’in rahmetiyle, şu taklidi kırılmış ve teslimi bozulmuş asırda, O DERİN VE YÜKSEK YOLU ŞU DERECE İHSAN ETTİĞİNDEN BİN ŞÜKÜR ETMELİYİZ.

 

ÇÜNKÜ İMANIMIZIN KURTULMASINA KÂFİ GELİR. FEHMETTİĞİMİZ MİKTARINA MEMNUN OLUP TEKRAR MÜTALAA İLE İZDİYADINA ÇALIŞMALIYIZ.

 

Haşre akıl ile gidilmemesinin bir sırrı şudur ki:

 

Haşr-i a’zam, İSM-İ A’ZAMIN tecellisiyle olduğundan Cenab-ı Hakk’ın İSM-İ A’ZAMININ VE HER İSMİN A’ZAMÎ MERTEBESİNDEKİ TECELLİSİYLE ZAHİR OLAN EF’AL-İ AZÎMEYİ GÖRMEK VE GÖSTERMEKLE, haşr-i a’zam bahar gibi kolay ispat ve kat’î iz’an ve tahkikî iman edilir.

 

Şu Onuncu Söz’de feyz-i Kur’an ile öyle görülüyor ve gösteriliyor.  Yoksa akıl, dar ve küçük düsturlarıyla kendi başına kalsa âciz kalır, taklide mecbur olur.

 

***

 

Evet, bu ders bu hakikat yönüyle her babında böyle muhteşem bir mazhariyete ve ispat ehliyetine sahiptir.

 

Yine bu dersi özellik bağlamında;  MUKTEZİLER  ( gereklilik durumu) ve İKTİZALARIN  ( gereklilikten doğan ihtiyaçların karşılanması gibi ) bir birini lazım ve melzum  ( bir birini  icap ettirme ) kabilinden ortaya çıkan MÜCBİR  ( zorlayıcı) hakikatlerin beyanı  olarak görebiliriz.

 

Şimdi söz konusu edilen paragraf ve üstündeki paragrafı birlikte alıp bu konuyu yukarıda belirttiğimiz muktezi ve iktiza sadedinde ile ele alacağız.

 

…………..EVET, HİÇ MÜMKÜN MÜDÜR Kİ, İNSAN, UMUM MEVCUDAT İÇİNDE EHEMMİYETLİ BİR VAZİFESİ, EHEMMİYETLİ BİR İSTİDADI OLSUN DA,

 

İNSANIN RABBİ DE İNSANA BU KADAR MUNTAZAM MASNUATIYLA KENDİNİ TANITTIRSA, MUKABİLİNDE İNSAN İMAN İLE ONU TANIMAZSA;

 

HEM BU KADAR RAHMETİN SÜSLÜ MEYVELERİYLE KENDİNİ SEVDİRSE, MUKABİLİNDE İNSAN İBADETLE KENDİNİ ONA SEVDİRMESE;

 

HEM BU KADAR BU TÜRLÜ NİMETLERİYLE MUHABBET VE RAHMETİNİ ONA GÖSTERSE, MUKABİLİNDE İNSAN ŞÜKÜR VE HAMDLE ONA HÜRMET ETMESE, CEZASIZ KALSIN, BAŞIBOŞ BIRAKILSIN, O İZZET, GAYRET SAHİBİ ZÂT-I ZÜLCELÂL BİR DAR-I MÜCAZAT HAZIRLAMASIN?

 

Yani bu anlatının içerisinde İnsanın  sahip olduğu önemli donanıma işaret etti, mahiyetindeki özelliklere dikkat çekti  , yaratılış noktasında  seçkinlik, fıtri vazife ve kabiliyetlerinden söz ederek …………….. ; bu hasiyete sahip bir varlık yaratılmış olsun da …………

hem onu yaratan zat hâlk ettiği sair düzenli, ölçülü güzel, hikmetli sanat eserleri ile kendini ona tanıttırsın  da …………

o insan onu tanımasın ,tanımazdan gelsin, gördüğü bu muazzam şeylere karşı takdir edip ,tebrikler tesbihler ile mukabele etmesin  de…………..

Hem o zat Rahmetinin iktizasıyla ona ikramlarda bağışlarda bulunsun ,  muhtaç olduğu ihtiyaçları ona koştursun , böylelikle onu sevdiğini ve ilgisini göstersin de………

buna mukabil o insan nankörlük edip  onun huzurundan kaçsa, 

teşekkür etmese ,

adeta bir hayvan gibi yiyip içip uykuya dalsa,

sanki tüm bu nimetler ona verilmek zorundaymış gibi tavır alsa ,

bunca zarif eğilime latif itaya karşı sevimli bir vaziyet almayıp, saygısızca şımarıp haddini aşsın  da……….

 

Böyle her şeyi bir amaç ve hedef ve de hikmetle yaratan , insanın önüne sofra gibi açıp kuran , yaptığı her işinde bir lütuf ve kerem bulunan bir zat onu başıboş bıraksın, saygısızlığının hesabını sormasın, rububiyetini rencide edişini cezasız bıraksın ,ondan hem kendi  hakkını  hem de kendi hakkına hizmet eden masnuatının istimalinden doğan hakları almasın , bir divan kurmasın ,onun amal ve hatıratını tartmasın , yazdırdığı amal ve muhasebe kitabını koltuğu altına sokmasın     ….  böyle bir ihmal ve vaz geçiş asla mümkün değildir.  

 

Çünkü bunca ihtimam ve dikkatli muamele, hassas ve itinalı mukabeleyi gerekli kılar. İnsan düşen bu gereklilik yerine getirilmediğinde ise zorunlu olarak hak sahiplerine hak ettiğini vermek için bir adalet terazisi icap eder. Dedi…

 

AYNEN ÖYLE DE……….

 

HEM HİÇ MÜMKÜN MÜDÜR Kİ: O RAHMAN-I RAHÎM'İN KENDİNİ TANITTIRMASINA MUKABİL; İMAN İLE TANIMAKLA VE SEVDİRMESİNE MUKABİL, İBADETLE SEVMEK VE *SEVDİRMEKLE* VE RAHMETİNE MUKABİL, ŞÜKÜR İLE HÜRMET ETMEKLE MUKABELE EDEN MÜ'MİNLERE BİR DÂR-I MÜKÂFATI, BİR SAADET-İ EBEDİYEYİ VERMESİN?

 

Yani , Kullarına karşı sınırsız rahmet sahibi olan ve rahmetinin ve merhametinin eserleri dünya ve ahireti dolduran Allah’ın;  hadsiz nimet ve masnuatı, ikram ve icraatı ile kendini tanıttırmasına karşılık , onu takdir edip Rububiyet ve uluhiyet-i hakimiyetini  kabul edip tasdik ile tek bir ilah olarak tanıdığını ilan ederek, ……………

 ve bunca keremi ,lütfu, ihsanı ve güzelliği ile kendini sevdirmesine mukabil  sevdiğinin alameti olan itaat ve ibadetle muhabbetini göstermekle birlikte , onu başkalarına da sevdirmek suretiyle , ……………….

ve onun ibadına acıması ve bunun tezahürü olarak her türlü ihtiyaçlarını gidermesine karşılık , şükür ve saygı ile mukabele eden , iman ve itaat ile  boyun eğen mü’minleri  mükafat ve ödül yerine getirip sonsuz bir bir mutluluğu vermemesi mümkün değildir.

 

Çünkü………..ebedînin sâdık dostu ebedî olacak. Ve bâkinin âyine-i zîşuuru bâki olmak lâzım gelir….

 

Evet bu derse mehaz olan ………….. *Hem hiç mümkün müdür ki: O Rahman-ı Rahîm'in kendini tanıttırmasına mukabil; iman ile tanımakla ve sevdirmesine mukabil, ibadetle sevmek ve sevdirmekle ve rahmetine mukabil, şükür ile hürmet etmekle mukabele eden mü'minlere bir dâr-ı mükâfatı, bir saadet-i ebediyeyi vermesin*?..............  beyanında ifade edilmiş hakikatin uygulamalı işleyişine ONBİRİNCİ SÖZ muazzam bir penceredir. O sözde bütün bu sanat ve hikmeti gösteren bir  teşhirgah açılıyor , bir davetçi seyrin mahiyet ve adabını bildiriyor.. İradeye açılan ihtiyar ( seçme özgürlüğü) kapısı ile akıl sahipleri teklife davet ediliyor. Bu teklif ve davette bulunan kafile iki gürüha ayrılıyır. Bu guruplardan biri tanımamak ve sevmemek üzere tercihde bulunup hazır keyiflerini bozmamak ve saltanat sahibini tanımamak üzere hareket edip, akabinde mühlet bittiğinde  layık oldukları yere teslim edilirler.

 

Diğer gürüh,  o mihmandara doğru yönelip,

 

"Esselâmü aleyke yâ eyyühe'l-üstad! Hakkan, şöyle bir muhteşem sarayın, senin gibi sadık ve müdakkik bir muarrifi lâzımdır. Seyyidimiz sana ne bildirmişse lütfen bize bildiriniz."

 

Üstad ise, evvel zikri geçen nutukları onlara dedi. Bunlar güzelce dinlediler, iyice kabul edip tam istifade ettiler. Padişahın marziyâtı dairesinde amel ettiler.

 

Onların şu edepli muamele ve vaziyetleri o padişahın hoşuna geldiğinden, onları has ve yüksek ve tavsif edilmez diğer bir saraya davet etti, ihsan etti. Hem öyle bir cevvâd-ı melike lâyık ve öyle mutî ahaliye şayeste ve öyle edepli misafirlere münasip ve öyle yüksek bir kasra şayan bir surette ikram etti. Daimî onları saadetlendirdi…………

 

Şimdi biz burada o dersin içinde ilgili olan muamele ve mukabele kısmı olduğu bibi buraya alıp konuya hatime veriyoruz.

 

…..

 

Birinci kafile olan süeda ve ebrar ise zülcenaheyn olan üstadı dinlediler. O üstad hem abddir, ubudiyet noktasında Rabb’ini tavsif ve tarif eder ki Cenab-ı Hakk’ın dergâhında ümmetinin elçisi hükmündedir. Hem resuldür, risalet noktasında Rabb’inin ahkâmını Kur’an vasıtasıyla cin ve inse tebliğ eder.

 

Şu bahtiyar cemaat, o resulü dinleyip Kur’an’a kulak verdiler. Kendilerini, enva-ı ibadatın fihristesi olan namaz ile birçok makamat-ı âliye içinde çok latîf vazifelerle telebbüs etmiş gördüler.

 

Evet, namazın mütenevvi ezkâr ve harekâtıyla işaret ettiği vezaifi, makamatı mufassalan gördüler. Şöyle ki:

 

Evvelen: Âsâra bakıp gaibane muamele suretinde, saltanat-ı rububiyetin mehasinine temaşager makamında kendilerini gördüklerinden tekbir ve tesbih vazifesini eda edip “Allahu ekber” dediler.

 

Sâniyen: Esma-i kudsiye-i İlahiyenin cilveleri olan bedayi’ine ve parlak eserlerine dellâllık makamında görünmekle “Sübhanallah, Velhamdülillah” diyerek takdis ve tahmid vazifesini îfa ettiler.

 

Sâlisen: Rahmet-i İlahiyenin hazinelerinde iddihar edilen nimetlerini zahir ve bâtın duygularla tadıp anlamak makamında, şükür ve sena vazifesini edaya başladılar.

 

Râbian: Esma-i İlahiyenin definelerindeki cevherleri, manevî cihazat mizanlarıyla tartıp bilmek makamında, tenzih ve medih vazifesine başladılar.

 

Hâmisen: Mistar-ı kader üstünde kalem-i kudretiyle yazılan mektubat-ı Rabbaniyeyi mütalaa makamında, tefekkür ve istihsan vazifesine başladılar.

 

Sâdisen: Eşyanın yaratılışında ve masnuatın sanatındaki latîf incelik ve nâzenin güzellikleri temaşa ile tenzih makamında Fâtır-ı Zülcelal, Sâni’-i Zülcemal’lerine muhabbet ve iştiyak vazifesine girdiler.

 

Demek, kâinata ve âsâra bakıp gaibane muamele-i ubudiyetle mezkûr makamatta mezkûr vezaifi eda ettikten sonra Sâni’-i Hakîm’in dahi muamelesine ve ef’aline bakmak derecesine çıktılar ki hazırane bir muamele suretinde evvela Hâlık-ı Zülcelal’in kendi sanatının mu’cizeleriyle kendini zîşuura tanıttırmasına karşı hayret içinde bir marifet ile mukabele ederek "Ey Rabbimiz! Seni bütün noksan sıfatlardan tenzih ederiz. Seni hakkıyla tanıyamadık." dediler. “Senin tarif edicilerin bütün masnuatındaki mu’cizelerindir.”

 

Sonra o Rahman’ın kendi rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmesine karşı, muhabbet ve aşk ile mukabele edip  "Yalnız Sana ibadet eder ve yalnız Senden yardım dileriz." dediler.

 

Sonra o Mün’im-i Hakiki’nin tatlı nimetleriyle terahhum ve şefkatini göstermesine karşı şükür ve hamd ile mukabele ettiler, dediler: ……“Senin hak şükrünü nasıl eda edebiliriz? Sen öyle şükre lâyık bir meşkûrsun ki bütün kâinata serilmiş bütün ihsanatın açık lisan-ı halleri, şükür ve senanızı okuyorlar. Hem âlem çarşısında dizilmiş ve zeminin yüzüne serpilmiş bütün nimetlerin ilanatıyla hamd ve medhinizi bildiriyorlar. Hem rahmet ve nimetin manzum meyveleri ve mevzun yemişleri, senin cûd ve keremine şehadet etmekle senin şükrünü enzar-ı mahlukat önünde îfa ederler.”

 

Sonra şu kâinatın yüzlerinde değişen mevcudat âyinelerinde cemal ve celal ve kemal ve kibriyasının izharına karşı “Allahu ekber” deyip tazim içinde bir aczle rükûya gidip mahviyet içinde bir muhabbet ve hayretle secde edip mukabele ettiler.

 

Sonra o Ganiyy-i Mutlak’ın servetinin çokluğunu ve rahmetinin genişliğini göstermesine karşı fakr u hâcetlerini izhar edip, dua edip istemekle mukabele edip "Yalnız Sana ibadet eder ve yalnız Senden yardım dileriz." dediler.

 

Sonra o Sâni’-i Zülcelal’in kendi sanatının latîflerini, hârikalarını, antikalarını, sergilerle teşhirgâh-ı enamda neşrine karşı “Maşâallah” ( Allah ne güzel dilemiş,yaratmış) deyip takdir ederek “Ne güzel yapılmış!” deyip istihsan ederek “Bârekallah”  ( Allah mübarek etsin) deyip müşahede etmek, “Âmennâ”  (İman ettik) deyip şehadet etmek; “Geliniz, bakınız!” hayran olarak “Hayye ale'l-felâh” ( Haydi kurtuluşa) deyip herkesi şahit tutmakla mukabele ettiler.

 

Hem o Sultan-ı ezel ve ebed, kâinatın aktarında kendi rububiyetinin saltanatını ilanına ve vahdaniyetinin izharına karşı, tevhid ve tasdik edip “Semi'nâ ve eta'nâ” ( işittik ve itaat ettik) diyerek itaat ve inkıyad ile mukabele ettiler.

 

Sonra o Rabbü’l-âlemîn’in uluhiyetinin izharına karşı zaaf içinde aczlerini, ihtiyaç içinde fakrlarını ilandan ibaret olan ubudiyet ile ve ubudiyetin hülâsası olan namaz ile mukabele ettiler.

 

Daha bunlar gibi gûnagûn ubudiyet vazifeleriyle şu dâr-ı dünya denilen mescid-i kebirinde farîza-i ömürlerini ve vazife-i hayatlarını eda edip ahsen-i takvim suretini aldılar. Bütün mahlukat üstünde bir mertebeye çıktılar ki yümn-ü iman ile emn ü emanet ile mücehhez, emin bir halife-i arz oldular.

 

Ve şu meydan-ı tecrübe ve şu destgâh-ı imtihandan sonra onların Rabb-i Kerîm’i onları, imanlarına mükâfat olarak saadet-i ebediyeye ve İslâmiyetlerine ücret olarak Dârü’s-selâm’a davet ederek öyle bir ikram etti ve eder ki hiç göz görmemiş ve kulak işitmemiş ve kalb-i beşere hutur etmemiş derecede parlak bir tarzda rahmetine mazhar etti ve onlara ebediyet ve beka verdi. Çünkü ebedî ve sermedî olan bir cemalin seyirci müştakı ve âyinedar âşığı, elbette bâki kalıp ebede gidecektir.

 

İşte Kur’an şakirdlerinin âkıbetleri böyledir. Cenab-ı Hak bizleri onlardan eylesin, âmin!

 

..

.