1.1.26

Mütalaa Ders notları 15: Amel-i Sâlih..

 

Evet amel-i sâlihin hayatı olan ihlasın zararına teveccüh-ü nâs ve şan ü şeref, kabir kapısına kadar muvakkat olan bir lezzet-i cüz'iyeye mukabil, kabrin öbür tarafında azab-ı kabir gibi nâhoş bir şekil aldığından; teveccüh-ü nâsı arzu etmek değil, belki ondan ürkmek ve kaçmak lâzımdır. Şöhretperestlerin ve şan ü şeref peşinde koşanların kulakları çınlasın…L.

 

Amel-i Sâlih: dinin yapılmasını emir veya tavsiye ettiği ; İyi, güzel, doğru,  faydalı,  sevap kazanmaya vesile olan gayeli işler..  İHLÂS şartı ile hayat bulacak şekilde Allah’ın rızasını kazanma çabası, o uğurda meşru dairede işlenen fiiller anlamına gelmektedir.

 

Bu güzel fiiller , Rıza-i İlahiye medar olan ve Allah’ın hoşnutluğunu gözeten dikkat noktasının dışında ; insanların ilgisini çekme, o ameller vesilesiyle kendini iyi göstererek bilinme ,tanınma gibi amaçlarla gerçekleştirilmesi, tüm geçiciliğine rağmen , mağlup olunmuş hissiyatlar ile insanın nefsine hoş gelse de hakikatte.. hoş karşılanmayan kötü, yanlış, zararlı ve günaha yol açan ve Rahmet-i İlâhiyeyi kaybetmeye neden olabilecek sevimsiz, istenmeyen, kabul görmeyen , kabir azabına neden olan amellere inkılap eder…

 

Öyleyse, zâtî olan meziyetini mükâfât-ı uhreviyeye sakla, birkaç kuruşluk dünya metâına satma…

 

Bu hataya düşüp büyük zararlar etmemek için, yapılan  salih amelleri halka göstermek, onlar gibi acizlerin iltifatını beklemek, ilgisinin yolunu gözetmek gibi duygu ve düşünceleri terk etmek, sonuçlarında ürkmek , dehşetli akıbetinden kaçarak sadece Allah’ın rızasını gözetmek lazımdır.

 

Bu hassas noktayı nazara almayıp, geçici isteklerinin sarmalına takılıp, halkın nazarında bir yerde gelmeyi önemseyip ,uhrevi ve dünyevi hasaretleri netice verecek işlerin peşinden gidip ,hatta kendini bu uğurda feda etmeyi göze alan  , aciz insanlar tarafında önemsenmeyi ve ilgi görmeyi isteyen insanların kulakları çınlasın..bu fena ve fani isteklerin ve nihayetlerindeki kayıpların farkına varsın…

 

Çünkü,

 

Şöhret ayn-ı riyâdır ve kalbi öldüren zehirli bir baldır. Ve insanı insanlara abd ve köle yapar….

 

Bil ki, şu âlemin fenâsından sonra sana refakat etmeyen ve dünyanın harabıyla senden mufarakat eden birşeye kalbini bağlamak sana lâyık değildir. Hususan senin asrının inkırazıyla seni terk edip arka çeviren ve bahusus berzah seferinde arkadaşlık etmeyen ve hususan seni kabir kapısına kadar teşyî etmeyen,  hususan bir iki sene zarfında ebedî bir firakla senden ayrılıp günahını senin boynuna takan, hususan senin rağmına olarak husulü ânında seni terk eden fâni şeylerle kalbini bağlamak kâr-ı akıl değildir.

 

Eğer aklın varsa, uhrevî inkılâbâtında, berzahî etvârında ve dünyevî inkılâbâtının müsâdemâtı altında ezilen, bozulan ve ebedî seferde sana arkadaşlığa muktedir olmayan işleri bırak, ehemmiyet verme, onların zevâlinden kederlenme….

 

Hem…. O belâ ve musibete düşersen,……….İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn”… de, o belâdan kurtul…

 

AŞAĞIDAKİ “HAŞİYE” BÖLÜMÜ MÜŞEVVEŞ TEFEKKÜRÜMÜZÜDÜR. İSTERSENİZ UMUMA OKUMAYINIZ..

 

Haşiye : O belâ ve musibete düşersen,………. “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn”… de, o belâdan kurtul… meselesi üzerinde biraz durmak istenildi. Yani “Allah tan geldik yine Ona döneceğiz” Bakara/156 ayeti, şöhretperestlik belâ ve musibetine nasıl kurtarıcı olabilir?

 

Istılahtaki manasıyla; bir kul bir derde giriftar olsa bu ayet ona, halin geçiciliğinden, kendi faniliğinden ve mercii hakikiye ye dönmekten hasıl olacak teselliyi ihsas eder.

 

Tevil babıyla istihraca istinaden ise "Sonra O'na döndürülürsünüz." Bakara Sûresi, 28 ‘den bakıldığında ise insanın kendini bağlayan bağlardan çözülmesi, beka yolu üzerinde bulunan idrak engellerin aşılması, onu meşgul eden asli gayesinden beri tutan esbabın cazibesini yitirmesi .. bir kopuşun , sanki kaderi   bir takdirin  sevkin  meydana gelmesindeki kati gerçekliği fark edip; Dünya seni terk etmeden evvel sen dünyayı terk et.

 

Zira …………… ölü idiniz sizleri diriltti. Sonra sizleri yine öldürecek sonra sizleri yine diriltecek. Sonra da döndürülüp ona götürüleceksiniz. 2/28…

 

Öyle ise ölmez evvel nefs-i emmare cihetinde ölünüz. Amellerinizi zayi etmeyiniz. İmanın ikinci cüz’ü olan salih amelleri ihlas ile işleyiniz…sizin gibi ömrü kısa olan şeylerin faniliğine, süsüne, şatafatına, aklı etkisiz kılan hissi cazibesine ,zehirli balların tadına aldanmayınız…

 

…………..hem……… Senden ayrılan ve sana ait olmayan şeylerle mânâsız uğraşma ve geçici işlerine bağlanıp boğulma….

 

Çünkü :

 

Dünyanın bin sene mes'udâne hayatı, bir saat hayatına mukàbil gelmeyen Cennet hayatının; ve o Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rüyet-i cemâline mukàbil gelmeyen bir Cemîl-i Zülcelâlin daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna gidiyorsun. Müptelâ ve meftun ve müştak olduğunuz mecazî mahbuplarda ve bütün mevcudat-ı dünyeviyedeki hüsün ve cemâl, Onun cilve-i cemâlinin ve hüsn-ü esmâsının bir nevi gölgesi; ve bütün Cennet, bütün letâfetiyle, bir cilve-i rahmeti; ve bütün iştiyaklar ve muhabbetler ve incizaplar ve câzibeler, bir lem'a-i muhabbeti olan bir Mâbud-u Lemyezelin, bir Mahbub-u Lâyezâlin daire-i huzuruna gidiyorsunuz. Ve ziyafetgâh-ı ebedîsi olan Cennete çağırılıyorsunuz.

 

Hem dikkat et………"Esbab perdesinin keşfiyle, vesaitin tardıyla Allah'a rücu edeceksiniz."…. Yani esbap perdesi yırtılacak ve hakikati göreceksiniz…. Hem ayrılık vesilelerinin tardıyla … yani sizi kovmasıyla , hayatı idame eden şartların bozulmasıyla, keyfin ve zevkin zevalinin acısıyla , hissiyatın yorgunluğu , cismin harabiyeti, fonksiyonlarını yitirmesiyle .. varidatın azalması masarifin ziyadeleşmesi ile zorunlu olarak bir dönüş işlemine tabi tutulacaksınız.

 

….Öyle ise, kayıtlı ve kelepçeli olarak sevk edilmezden evvel, Allah'ın davetine icabet et……

 

…………Onun için, bu hayat ve bu dünya bizi kovmadan evvel ve "Haydi dışarıya!" demeden, biz kemâl-i izzetle, Allahaısmarladık deyip izzetimizle bu fâni zevklerimizi bırakmalıyız…..

 

Bu bağlamda kendi faniliğinizi , bakinin ayine-i zişuuru olmak keyfiyetiyle tebdil ediniz…onun bakiliği ile beka bulunuz …ölümü öldürünüz…

 

 

 

Hem….. Seni intizar etmekte ve senin de sür'atle ona doğru gitmekte olduğun kabir, dünyanın ziynetli, lezzetli şeylerini hediye olarak kabul etmez. Çünkü dünya ehlince güzel addedilen şey, orada çirkindir….

 

Hem………Âhirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı takdirde, fâni dünyada bıraktığın eserlere de kıymet verme….

 

Hem……. Eğer takvâ ve amel-i salih ile Hâlıkını razı ettiysen halkın rızasını tahsile lüzum yoktur; o kâfidir. Eğer halk da Allah'ın hesabına rıza ve muhabbet gösterirlerse, iyidir. Şayet onlarınki dünya hesabına olursa, kıymeti yoktur. Çünkü onlar da senin gibi âciz kullardır…

 

 

 

 

…………..Öyle de, insan, eğer kesrete dalıp, kâinat içinde boğulup, dünyanın muhabbetiyle sersem olarak fânilerin tebessümlerine aldansa, onların kucaklarına atılsa, elbette nihayetsiz bir hasârete düşer. Hem fenâ, hem fâni, hem ademe düşer. Hem mânen kendini idam eder. Eğer lisan-ı Kur'ân'dan kalb kulağıyla iman derslerini işitip başını kaldırsa, vahdete müteveccih olsa, ubûdiyetin miracıyla arş-ı kemâlâta çıkabilir, bâki bir insan olur.

 

Ey nefsim! Madem hakikat böyledir. Ve madem millet-i İbrahimiyedensin (a.s.). İbrahimvâri "Lâ-uhibbü’l-âfilîn" … "Ben batıp gidenleri sevmem." En'âm Sûresi, 6:76………de… Ve Mahbûb-u Bâkîye yüzünü çevir….

 

"Asr'a yemin olsun ki hiç şüphesiz insan hüsrandadır. Ancak iman edip salih amel işleyenler birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna." (el-Asr, 103/1-3).

 

..

.

 

Mütalaa Ders notları 14: Dünyada cereyan eden ve husule gelen her bir şeyin iki veçhi vardır.

 İ'lem eyyühe'l-aziz! 


Dünyada cereyan eden (oluşan vuku bulan ) ve husule gelen ( meydana çıkan)  her bir şeyin iki veçhi ( yönü, yüzü) vardır. 


Biri âhirete (Ölümden sonra gidilecek olan âlem, öbür dünya, bekā âlemine)    bakar ki nefsü'l-emirde (İşin aslı, hakîkatinde) en sabit ( şüpheden beri , kesin gerçeklikle zandan kurtulmuş ve delillerle ispatlanmış , değişmez  değeri ile) en ağır ( kıymetli ,ihtişamlı, büyük , gösterişli olan)  bu vecihdir. 


İkincisi dünyaya, nefsine, (   Bir kimsenin kendi öz varlığı, öz benliği, yeteneğine, telezzüz ve tenezzüh ve bekà ve rahatla yaşamak gibi cüz'î neticeleri ile birlikte bedene âit yeme, içme vb. özelliklerin bütününe)   hevaya  (İstek, arzu, heves, meyil, tutku ve düşkünlüğe) bakar. 


Bu vecih, hakaret ( küçük düşürücü) , hiffet ( değersiz , bir ağırlığı olmamakla )  ve zevalden ( kötü duruma dönme, düşme ,alçalma noktasından)  öyle bir mevkidedir  ( yerdedir) ki kalbin teessürüne ( onun etkisi altına girerek keder ve üzüntüsüne) , teellümüne ( acı çekip eseflenmesine ) , ızdırabına ( azaplı) , düşüncelerine bâis ( sebep)  olacak bir kıymette değildir. 


Mesnevî-i Nuriye


………..Dünya ise, bütün şaşaasıyla, âhirete nisbeten bir zindan hükmündedir….S.


…………Hazırlanınız; başka, daimî bir memlekete gideceksiniz. Öyle bir memleket ki, bu memleket ona nisbeten bir zindan hükmündedir….S.


………. Ve bu bağlandığım ve meftun olduğum şu dâr-ı dünya da kat’î bir yakîn ile anladım ki hēliktir gider ve fânidir ölür. Ve bilmüşahede içindeki mevcudat dahi birbiri arkasından kafile kafile göçüp gider, kaybolur. Hususan benim gibi nefs-i emmareyi taşıyanlara şu dünya çok gaddardır, mekkârdır. Bir lezzet verse bin elem takar, çektirir. Bir üzüm yedirse yüz tokat vurur….L.


….. Bil, ey hodgâm! Bu dünyada saadet, terk-i dünyada.

Hüdâbin isen, O kâfidir, bıraksan da bütün eşya lehinde.


Ger hodbin isen helâkettir, ne yaparsan bütün eşya aleyhinde.

Demek terki gerektir her iki halde bu dünyada.


Terki demek: Hüdâ mülkü, Onun izni, Onun namıyla bakmakta.

Ticaret istiyorsan ger, şu fâni ömrünü bâkiye tebdilde.


Eğer nefsine talipsen, çürüktür, hem temelsiz de.

Eğer âfâkı istersen, fenâ damgası üstünde.


Demek değmez ki alınsa, çürük maldır hep bu çarşıda.

Öyle ise geç, iyi mallar dizilmiş arkasında….. S.


…. Çünkü ölüm değişmiyor. Firak, bekàya kalb olup başkalaşmıyor. Acz-i beşerî, fakr-ı insanî değişmiyor, ziyadeleşiyor. Beşer yolculuğu kesilmiyor, sür'at peydâ ediyor… S.


… Bir matlup ki gurupta gaybûbet etmeye mahkûmdur; kalbin alâkasına, fikrin merakına değmiyor. Âmâle merci olamıyor. Arkasında gam ve kederle teessüf etmeye lâyık değildir. Nerede kaldı ki, kalb ona perestiş etsin ve ona bağlansın, kalsın!... S.


Evet,……………… Dünyada cereyan eden ve husule gelen her bir şeyin iki vechi vardır. Biri âhirete bakar ki nefsü'l-emirde en sabit en ağır bu vecihdir. İkincisi dünyaya, nefsine, hevaya bakar. Bu vecih, hakaret, hiffet ve zevalden öyle bir mevkidedir ki kalbin teessürüne, teellümüne, ızdırabına, düşüncelerine bâis olacak bir kıymette değildir…… 


İ'lem eyyühe'l-aziz! 


Aklı başında olan insan, ne dünya umurundan kazandığına mesrur ve ne de kaybettiği şeye mahzun olmaz. Zira dünya durmuyor, gidiyor. İnsan da beraber gidiyor. Sen de yolcusun. Bak, ihtiyarlık şafağı, kulakların üstünde tulû etmiştir. Başının yarısından fazlası beyaz kefene sarılmış. Vücudunda tavattun etmeye niyet eden hastalıklar, ölümün keşif kollarıdır. Maahaza, ebedî ömrün önündedir. O ömr-ü bâkide göreceğin rahat ve lezzet, ancak bu fâni ömürde sa'y ve çalışmalarına bağlıdır. Senin o ömr-ü bâkiden hiç haberin yok. Ölüm sekeratı uyandırmadan evvel uyan!


Mütalaa Ders notları 13: Dualar, tevhid ve ibadetin esrarına numunedir.

 

İ'lem Eyyühel-Aziz!

Dualar, tevhid ve ibadetin esrarına numunedir.

Tevhid ve ibadette lâzım olduğu gibi, dua eden kimse de, "Kalbinde dolaşan arzu ve isteklerini Cenab-ı Hak işitir" deyip, kàdir olduğuna itikad etmelidir.

Bu itikad, Allah'ın her şeyi bilir ve herşeye kàdir olduğunu istilzam eder.

Mesnevi-i Nuriye – 86

 

Dua, kulun Rabbi ile arasındaki iletişimin vesilesi olan bir hal ve tavır biçimidir.

Kul , gerek ihtiyaçlarını gidermek ve ifade etmek  bağlamında gerekse yaratıcısı  ve sahibi ile bir tekellüm , gizli açık bir konuşma tarzıdır.

Dua, çağırmak, seslenmek, istemek, yardım talep etmek manaları itibariyle bir istinat ve istimdat aracıdır.

Bu iletişim ve etkileşimi tesirli kılacak olan esas unsur, İman ..yani Allah’ın varlık ve birliğini aklen onama, kalben kabul etme ile birlikte , O’nu isim ve sıfatlarının tarif ediciliği ile tanımak ve tanımak neşesinden gelen muhabbet ile de sevmektir.

Bu bileşenler insanı ibadete, ihlasa ve takvaya sevk eder.

Bu sevk dairesine giren birisi şevke mazhar olur.

Böylelikle , akıl , kalp ve amel birliği ile Allah indinde isteği muteber, dileği makbul, marziyatı dikkate alınan bir kul modeli ortaya çıkar.

İstikrar korumak istihdamı, istihdam ise ubudiyette  derinleşmenin  ve şuur ,idrak ve müşahede anahtarları hakikate nüfüz etmenin kapılarını açar.

Duanın üslubu, kime dua ettiğini  bilmekle kazanılan bilinç yoluyla latif ve zarif bir kıvam alır.

Gerek dil , gerek fiil , gerekse kalp yoluyla sevimli bir ünsiyet hasıl olur.

Sevdiğini anmanın, visal umudunun, hoşnutluk melteminin, huzur serinliğinin verdiği lahuti aşk pırıltıları insanın gönlünde ihtizaza sebep olan heyecanlar meydana getirir.

Aşık-ı sadıklar bu cazibe ve cezb arasında olan hassas rabıtaya rikkat ve dikkatle  yaklaşır… enfas-ı maneviye de bir lerze ile sükunu bozmamak için adeta nefesini tutar.

İnsan bu iklimlerin rengârenk bahçesine dua ile girer, denizlerine münacat-ı kalbiye ile dalar.

Dua yoluyla hallendirilip dinlendirilen şeyler tevhid ve marifet deminde olduğunda kelimler ve duygular munis ifade kalıplarına dökülür orada , adap ile edeplenip   huzura çıkmaya münasip şekle bürünür arşa yükselir..yükseltir..yükseltilir… Bazen de  miraca külfet olmaz , arş’ın kalpteki gölgesi altında karşılanır..tenezzül ile merama nüzül edilir.

Sözler ve özler hayatlanır…

Eğer bir kulcuk, Mugis-i hazırına yüzünü dönmez, elciğini açmaz, dilciğini konuşturmaz, kalbini sulayıp bir muarefe gülü dikemez ise   hilkat ile fıtrat , inam ile nimet, ita ile şükran beynindeki randevuya gitmemiş olur…

O dem müstağni olan ezeli hüsn-ü ebedi , meşk penceresini kapar , cemalini  perdeler , izzet ile “ ...bu hal ile ne ehemmiyetiniz var…..der mi der….

Oysa , en karanlık kuyular, en derin sular, en karanlık geceler, buhran bulutları, kargaşa rüzgarları, hırçın felek fırtınaları , ihanetler, hayal kırıklıkları , istekler, hayaller, hedeflerin sevk idaresi , tesir ve akıbeti, etki ve isabeti  tüm sebepleri ile birlikte onun elindedir. Acz ile yoğrulmuş sevimli bir fakirlik ,zenginlik ile daim ,kaim ve cömert sultanın kapısından boş dönmez döndürülmez…

Velev bilsin ki, onun Rabbi Vahid’tir. Tektir, başkaların buyruğu altında değildir, istediği olur istemediği olmaz. Şeriki yoktur, acz onun işlerine müdahale edemez, zerreler ile küreleri çevirmek idare etmek ona ağır gelmez, kalbin en ince sesini duyar lakayt kalmaz, cevapsız bırakmaz. En gizli sesleri işitir duymazdan gelemez.

Her şeye gücü yeter. Kulunun mini mini hayat teknesini de dağlarvari dalgalar arasında batırmadan yüzüdür.

Dilediğini dilediği gibi yapar bir muktedirdir. Hiçbir şey ona mani olamaz.

Böyle merhametli ve kudretli bir Sultana elbette ibadet edilir. Hem ona layıktır. Çünkü O Allah’tır.C.C

İşte dua,  ihtiyaçtan nidaya, istiazeden  istifazaya, istimdattan istinada, fakrdan gınaya, hissiyattan efkara, fikirden şuura, manadan maddeye , niyetten  fiile, fiilden dile , sözlü sözsüz her türlü beyan-ı halde ubudiyet-i külliye ile Rububiyetin münasebetini  tesis eden  en müessir vasıtasıdır.

İşte aczine  şuuru olan, emir ve yasaklar konusunda hassas , maddi ve manevi temizliğinde titiz, tefekkür ve zikirden hisseli , Habib  A.S.M izinde müstakim  bir insan birde … "Kalbinde dolaşan arzu ve isteklerini Cenab-ı Hak işitir" deyip, kàdir olduğuna ( marifetin delaleti, ubudiyetin terbiyesi , muhabbetin cazibesi ile rabbinin iktidarına ,icabetine, merhametine ,yakinine  tam kanaat getirse, ona tevekkül ile güvenip teslim olsa  tükenmez bir servet ve kuvvet bulur. Allah onun kendine yönelişini, arz ettiği hacetini kabul eder, isteklerini hoş görür, dileklerini güzel karşılar , iltifat ile taltif eder, amellerini  reddetmez…

Evet, duanın  ..dua edenle edilen arasında bağlantıyı kurmak noktasında olan keyfiyetli vesileliğini oluşturan şey,  acziyle fakrıyla ,haceti , hali ve nihayeti ile nefsini bilmek ve  ezeli ve ebedi olan Rabbini bilmekle rızıklanmaktır.  

Dua bazı usuller ile kendini keşfettirir.

Bu usullerin başında tefekkür ve tefekküre bağlı şükür gelir.

Telaşsız olarak kalp ile yapılan murakebeler, yani kulağını kalbine verip sükûn ile beklemek bir başka önemli miftahtır.

Mübalağasız sözler, sade ifadeler, nezaketli arz-ı haller yine icabeti nimetle vücuda getirebilen mübahase den sayılabilir.

Bununla birlikte , insan celalden de  ve cemalden de muradına erebilir.

Celalden tesbih ile cemalden ise hamd ile muavenet umud edilebilir …

Tüm bunlardan daha bereketli  etkin olan ise edeptir. edeple yapılan taleplerde saygı ve muhabbet iç içedir. Sınırlar kontrollü, uslup muvazenelidir. Israr ( tekrar manasıyla) hoşnutluğa celp eder.

Bu noktada kalp, mahfi bir sekinet dairesine girer  edeple mutmain olur ,itminan bulur.

Velev hiçbir isteği verilmesin … Çünkü huzura kabul ile huzur bulmak tüm matluba nail olmak demektir…

Mütalaa Ders notları 12: Kardeşlerimden rica ederim ki:

 

Kardeşlerimden rica ederim ki:

 

Sıkıntı veya ruh darlığından veya titizlikten veya nefis ve şeytanın desiselerine kapılmaktan veya şuursuzluktan, arkadaşlardan sudûr eden fena ve çirkin sözleriyle birbirine küsmesinler ve "Haysiyetime dokundu" demesinler. Ben o fena sözleri kendime alıyorum. Damarınıza dokunmasın. Bin haysiyetim olsa, kardeşlerimin mabeynindeki muhabbete ve samimiyete feda ederim.

 

  Said Nursî

 

….

 

Risale-i Nur Hizmeti , şeyh ile murid , hoca ile talebe  mabeynindeki  usulde beri olarak, uhuvvet ve tesanüt prensipleri ile bağlı bir dairedir.

 

Bu daire sair mesleklerde bulunan dervişane  rabıtalardan farklı olarak , aktif bir hizmet ittihadını netice veren, başında amiri ,şeyhi , hocası olmadan hareket kabiliyeti bulunan keyfiyetli bir dairedir.

 

Yaptığı işi bilmek suretiyle istihdam olmak bilinci hikmetli hareketten matlup olan bir nimeti gösterirken , kast ettiği hizmet ile gözettiği ..mefkuresiyle de sahip olduğu ihlası ve mazhar olduğu nimeti izhar eder…

 

…………Evet, velâyetin kerameti olduğu gibi, niyet-i hâlisanın dahi kerameti vardır. Samimiyetin dahi kerameti vardır. Bahusus, lillâh için olan bir uhuvvet dairesindeki kardeşlerin içinde, ciddî, samimî tesanüdün çok kerametleri olabilir. Hattâ şöyle bir cemaatin şahs-ı mânevîsi bir veliyy-i kâmil hükmüne geçebilir, inâyâta mazhar olur….S.T.G………

 

Veliyy- i Kâmil mükemmel olgunluğa ermiş anlamına gelir. Bizim mesleğimizde bu makama (  Birlik, teklik, eşsiz ve benzersiz oluş anlamına gelen ) ferdiyet diyebiliriz.

 

Üstadımız bunu şöyle ifade etmiş :

 

Risale-i Nur'un şahs-ı mânevîsi ve o şahs-ı mânevîyi temsil eden has şakirtlerinin şahs-ı mânevîsi "Ferid" makamına mazhar oldukları için……………………

 

Şahs-ı Mânevî : Belli bir kişi olmayıp bir cemaatten meydana gelen, Bir topluluğun taşıdığı manevî kuvvet ve meziyetlerin meydana getirdiği temsilci kimlik, belli bir ideal ve gaye etrafında bir araya gelen birlikteliğin oluşturduğu mânevî şahsiyet ve ortak kişilik…

Yani risale-i Nur talebelerinin bir gaye etrafında içtima etmeleri, o birlikteliğin uhuvvet tesanüt, hizmet gibi ortak iş ve işletiminde aldıkları vazife ve işleyiş bir mana aleminde manevi kimlik bir şuurlu şahsiyetin teşekkülüne sebep oluyor ki, o kişilik bir veliyy-i kâmil hasiyetiyle hem hizmetle alakadar hem de talebelerine karşı vazifedar oluyor.

 

Buna bir örnek verirsek…

 

Mümkün olduğu kadar geçici rüzgârlara ehemmiyet vermeyiniz, bakmayınız. Zaten mabeyninizde samimi tesanüt ve meşveret-i şer'iye, sizi öyle şeylerden muhafaza eder. İÇİNİZDEKİ ŞAHS-I MANEVİNİN FİKRİNİ, O MEŞVERETLE BİLDİRİR. K.L

 

Bu konu Risale-i Nur Mesleğin en mühim manavi ve manevi esaslarındadır. Ve tüm mesellerimiz burada toplanır ve Risale-i Nur’un müteaddit yerlerinde mevzu bahis edilir.

 

Meselâ:

 

………bütün vazifelerimi şahs-ı mânevînize bırakmıştım.

 

………Aynen öyle de, uhrevî ve Kur'ânî ve imanî ve ilmî işlerinde dahi Risale-i Nur'u ve şakirtlerinin şahs-ı mânevîlerini tevkil eyle; o hâlis, muhlis hasların şahs-ı mânevîleri senden çok mükemmel o vazifeni kendi vazifeleriyle beraber yaparlar.

 

…………Nur şakirtlerinin şahs-ı mânevîsini temsil eden o âciz kardeşine veriyorlar. Halbuki bu iki iltibas da Risale-i Nur'un hakikî ihlâsına ve hiçbir şeye, hattâ mânevî ve uhrevî makamata dahi âlet olmamasına bir cihette zarar verdiği gibi, ehl-i siyaseti de evhama düşürüp Risale-i Nur'un neşrine zarar gelir. Bu zaman, şahs-ı mânevî zamanı olduğu için, böyle büyük ve bâkî hakikatler, fâni ve âciz ve sukut edebilir şahsiyetlere bina edilmez.

 

…………Eğer deseniz: "Hadiste âlim tabiri var. Bir kısmımız yalnız kâtibiz."

 

Elcevap: Bir sene bu risaleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabul ederek okuyan, bu zamanın mühim, hakikatli bir âlimi olabilir. Eğer anlamasa da, madem Risale-i Nur şakirtlerinin bir şahs-ı mânevîsi var; şüphesiz o şahs-ı mânevî bu zamanın bir âlimidir. Sizin kalemleriniz ise, o şahs-ı mânevînin parmaklarıdır..

 

…………..“Sizi bütün duâlarında, اَجِرْنَا وَارْحَمْنَا وَاحْفَظْنَا (Bizi kurtar! Bize merhamet et! Bizi koru!) gibi bütün mütekellim-i maalgayr sigalarında bilâistisnâ dahil edip, kesretli cesetler ve birtek ruh hükmünde şirket-i mâneviyemizin düsturlarıyla çalışan ve sizin sıkıntınız ile sizden ziyade alakadar olan ve şahs-ı manevinizden himmet ve meded ve sebat ve metanet ve şefaat bekleyen kardeşiniz Said Nursî.”

 

Yani şahs-ı manevi , kelime-i tayyibeden yaratılan melekler gibi; uhuvvet , muhabbet, tesanüt ve ihlas gibi Allah’ın dinine hizmet etmenin bileşenlerinin bir araya gelmesinden yaratılan  ve çok yönlü bir hasiyete sahip olan bir temsilci ruh mahiyetinde bir manevi vücuttur . Diyebiliriz.

 

Bu temsilci kimlik hem genel olarak hem de özel olarak hizmetin hadimlerinde vazife yapar.. Yukarıda ….. Sizin kalemleriniz ise, o şahs-ı mânevînin parmaklarıdır.. cümlesinde beyan edilidği.. İÇİNİZDEKİ ŞAHS-I MANEVİNİN FİKRİNİ, O MEŞVERETLE BİLDİRİR…denildiği gibi fikre nur, kalbe ilham , zihne tuluat , vicdana sünuhat gibi tecelli eden feyizler olarak  zuhur edebilir…

 

Aynı bu şekilde dalalet şebekelerinin meydan getirdiği  bir şahsi manevi den üstadımız söz etmektedir.

 

………. Ben o Eskişehir Hapishanesindeki müşahede ile meşgul iken, sefahet ve dalâleti terviç eden bir şahs-ı mânevî, insî bir şeytan gibi karşıma dikildi ve dedi:

 

"Biz hayatın herbir çeşit lezzetini ve keyiflerini tatmak ve tattırmak istiyoruz; bize karışma."

 

Demek ki, hidayet ve sapkınlığın, iman ve küfrün zahiri mücadeleleri gibi, dava ettikleri meselelerininde manevi alemlerde bir çeşit vücut bulan kuvvetleri vardır ve onlarda ;  şeytanlar ile melekler,ervah-ı habise ile ervahı tayyibe,kalp etrafında ilham ve vesvese gibi  temsili olarak mücadele ve müsabaka ederler. Allah’u alem bu hadise müşahade alem-i misalde ehlince  temaşa edilen hadiselerdendir.

 

Şimdi bu mücadelenin teknik tarafında işareten bir mektuptan bir bab ekleyelim. Orada der:

 

"Meyus olma! Senin öyle sarsılmaz bir nokta-i istinadın ve öyle mağlûp olmaz muhteşem orduların ve tükenmez ihtiyat kuvvetlerin var ki, dünya toplansa karşısına çıkamaz. Kâinatı dağıtamayan onu dağıtamaz. ŞİMDİLİK MAĞLÛBİYETİN SEBEBİ, BİR CEMAATE VE BİR ŞAHS-I MÂNEVİYEYE KARŞI BİR NEFERİ GÖNDERMENİZDİR. ÇALIŞ Kİ, HERBİR NEFERİN, İSTİNAD NOKTALARI OLAN DAİRELERDEN MÂNEN İSTİFADE ETTİĞİ KUVVETLİ KUVVE-İ MÂNEVİYEYLE BİR ŞAHS-I MÂNEVÎ VE BİR CEMİYET HÜKMÜNE GEÇSİN"

 

Demek ki, sağlıklı ve güçlü bir destek kaynağı için;  hizmetimizi ,uhuvvetimizi ,tesanüdümüzü ,ihlas ve fedakarlığımızı,tevazü ve tefani sırrımızı bozacak , birliğimizi dağıtacak , bütünlüğümüzü yıpratıp bizi zayıflaştıracak her türlü fitne, desise,vesvese,zan ,gıybet gibi fena haslet ve fiilerden kaçınacağız. Ki, o muhkem kimliğimizde bir manavi bir ruh hasıl olsun, ittihad ve ittifakımızı temsil eden bir feyz ve şuur membağında dönüp,ihsanı ilahinin bize ulşmasına bir ayine-i merkez olsun…

 

İşte bugün Müslümanların  Şahs-ı Manevisi  hastalandığından ,İslâmı temsil hasiyeti tesettür etmiş, yüz küsür yıl önce olduğu gibi bizi zillet içinde bırakmış… Ve her zaman olduğu gibi bizi kurtaracak yine onun merhametidir ve ona vereceğimiz ittihat ve tesanüt tarziyeleriyle ilgi şefkatini üzerimize celp etmektir.

 

Evet,

 

……………. “İslâmiyetin mağz ve lübbünü terk ederek kışrına ve zahirine vakf-ı nazar ettik ve aldandık. Ve su-i fehim ve su-i edeble İslâmiyetin hakkını ve müstehak olduğu hürmeti ifa edemedik. Tâ, o da bizden nefret ederek evham ve hayalâtın bulutlarıyla sarılıp tesettür eyledi.

 

Hem de hakkı var. Zira biz İsrailiyâtı usulüne ve hikâyâtı akaidine ve mecazatı hakaikine karıştırarak kıymetini takdir edemedik. O da ceza olarak bizi dünyada te’dib için zillet ve sefalet içinde bıraktı. Bizi kurtaracak, yine onun merhametidir. Öyleyse, ey ihvan-ı müslimîn! Geliniz, ona tarziye vereceğiz. Elbirliğiyle dest-i sadakati uzatacağız, biat edeceğiz. Onun hablü'l-metinine sarılacağız. ”………..

 

Evet,

 

………..Mariz bir asrın, hasta bir unsurun, alîl bir uzvun reçetesi, ittibâ-ı Kur'ân'dır………

 

……….. Azametli, bahtsız bir kıt'anın; şanlı, tali'siz bir devletin; değerli, sahipsiz bir kavmin reçetesi, ittihad-ı İslâmdır………….

 

Evet bu ihtilaflardan, meşrep ve meslek münazaralarından , fitneye çabuk gelen aymazlıklardan, tembellik ve tenperverlikten zuhur eden atalet mücazatının fena neticelerini savuşturmak ve ittihad-ı islamı tesis etmek Bediüzzamanın  (R.A)  en  kadim derdi olduğundan hem hususi dairede hem harici dairede bu ihtilaf ve sebebpleri iel mücadele etmiş.. Nur Talebelerine taalluk eden kısmını ise ehemmiyetle risale-i nurda ders vermiş.

 

Örneğin:

 

………… Ve bana yapılan bu son işkence dahi bu mânâsız ve çok zararlı tesanütsüzlüğünüzden geldiğine kanaatim var. Dehşetli bir parmak buraya, hususan altıncıya karışıyor. Beni bu bayramımda ağlatmayınız, çabuk kalben tam barışınız.………..

 

………… Kardeşlerimden ricâ ederim ki:

 

Sıkıntı veya ruh darlığından veya titizlikten veya nefis ve şeytanın desiselerine kapılmaktan veya şuursuzluktan arkadaşlardan sudur eden fena ve çirkin sözleriyle birbirine küsmesinler ve "Haysiyetime dokundu" demesinler. BEN O FENA SÖZLERİ KENDİME ALIYORUM. Damarınıza dokunmasın, bin haysiyetim olsa kardeşlerimin mabeynindeki muhabbete ve samimiyete fedâ ederim……….şeklinde dersiminiz olan  ilgili paragrafta insanın kendi nefsini haklı çıkarmakta istimal ettiği:

 

Sıkıntı ve Ruh darlığı,

Titizlik,

Kulak kabartılan desiseler,

Şuursuzca mukabeleye neden olan muvazenesiz hisler,

Hiddete, rekabete, galeyana dayalı ağızdan çıkan kontrolsüz ve çirkin  sözler,

Haysiyet muhafazası gibi gizli gerekçeler,

Küsmek ile birlikteliği dağıtacak mazeretler gibi şeytani ve nefsani telkine açık bir çok menfi ve duygu ve düşüncelerin önünü , kendi şefkatiyle , büyük bir uhuvvet havuzunda erittiği şahsiyetiyle , kardeşleri beyninde asl olan ve muvakkat arızaya uğramış içtenlik ve sevgi  diliyle kesiyor. Ve insanın izzet zannettiği nefsi müdafaasından vaz geçip her şeyini kardeşliğe ve o birlikteliği ayakta tutan kardeşlikteki tesanüte  feda ediyor.

 

Evet kısa ve bu konuya ışık tutan  mühim bir mektupla dersimizi bitirelim:

 

Aziz, sıddık kardeşlerim,

 

Birden ruhuma gelmiş bir endişeyi beyan ediyorum.

 

Ehl-i dalâlet, Risale-i Nur'un elmas kılıçlarına mukabele edemedikleri için, şakirtleri içinde, derd-i maişet cihetinden ve bahar mevsimi gafletinden istifade ederek, meşrepler veya hissiyatları muhalefetinden zaif damarları bulup, şakirtler içindeki tesanüdü sarsmak istediklerini hissettim ve anladım. Sakın, çok dikkat ediniz, içinize bir mübayenet düşmesin. İnsan hatâdan hâli olamaz; fakat tevbe kapısı açıktır.

 

Nefis ve şeytan, sizi, kardeşinize KARŞI İTİRAZA VE HAKLI OLARAK TENKİDE SEVK ETTİĞİ VAKİT, deyiniz ki:

 

"Biz, değil böyle cüz'î hukukumuzu, belki hayatımızı ve haysiyetimizi ve dünyevî saadetimizi Risale-i Nur'un en kuvvetli rabıtası olan tesanüde feda etmeye mükellefiz. O bize kazandırdığı netice itibarıyla dünyaya, enaniyete ait herşeyi feda etmek vazifemizdir" deyip nefsinizi susturunuz.

 

 MEDÂR-I NİZÂ BİR MESELE VARSA MEŞVERET EDİNİZ. ÇOK SIKI TUTMAYINIZ; HERKES BİR MEŞREPTE OLMAZ. MÜSAMAHAYLA BİRBİRİNE BAKMAK ŞİMDİ ELZEMDİR.

 

Umum kardeşlerimize birer birer selâm ederiz…..Said Nursî ( R.A)

 

..

29.12.25

Mütalaa Ders notları 11: İnsan bu âleme ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir.

 İnsan yaratılış ve donanım itibariyle birçok hayrı netice verebilecek, idrak ve hakikatin inkişafı anlamında gelişecek, istidat yönüyle inbisat edebilecek özellikler ile teçhiz edilmiş ve dünyaya , çeşitli uygulama  süreçlere bağlı bir şekilde birçok vazife ile gönderilmiştir. Bu hususun  en ehemmiyetli esasını ise yola çıkışın noktasında olan eksikliklerini gidermek ve bilmediklerini öğrenmek oluşturmaktadır.

 

Yani……….İnsan ise, dünyaya gelişinde, herşeyi öğrenmeye muhtaç ve hayat kanunlarına cahil; hattâ yirmi senede tamamen şerâit-i hayatı öğrenemiyor. Belki âhir ömrüne kadar öğrenmeye muhtaç, hem gayet âciz ve zayıf bir surette dünyaya gönderilip, bir iki senede ancak ayağa kalkabiliyor. On beş senede ancak zarar ve menfaati fark eder; hayat-ı beşeriyenin muavenetiyle, ancak menfaatlerini celp ve zararlardan sakınabilir. Demek ki, insanın vazife-i fıtriyesi, taallümle tekemmüldür, dua ile ubûdiyettir. Yani, "Kimin merhametiyle böyle hakîmâne idare olunuyorum? Kimin keremiyle böyle müşfikane terbiye olunuyorum? Nasıl birisinin lütuflarıyla böyle nazeninâne besleniyorum ve idare ediliyorum?" bilmektir; ve binden ancak birisine eli yetişemediği hâcâtına dair Kàdıu'l-Hâcâta lisan-ı acz ve fakr ile yalvarmaktır ve istemek ve dua etmektir. Yani, aczin ve fakrın cenahlarıyla makam-ı âlâ-yı ubûdiyete uçmaktır.

 

Demek, insan bu âleme ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir. Mahiyet ve istidat itibarıyla herşey ilme bağlıdır. Ve bütün ulûm-u hakikiyenin esası ve madeni ve nuru ve ruhu marifetullahtır ve onun üssü'l-esası da iman-ı billâhtır…….….Sözler 23. Söz

 

Eğer insan kendi hakikati ve hakiki ihtiyaçları, akli kalbi ve ruhi olan gereksinimlerine karşı lazım olan görevlerini yapmaz ise , ders paragrafının ilk satırında yazan … “İnsan ne kadar cahil ve gafildir. Ne kadar yolunu şaşırmış, nefsine zarar veriyor. “……..durumundaki tanımın içine girer.

 

Cahil kalır, cehaleti gafletini besler, gafleti yolunu şaşırtır ve böylelikle kendine zarar vermiş olur. Öyle ise insanın  kendin cehaletten kurtarması, gafletten uyandırması , yolunu istikamet üzere çizmesi gayet ciddi bir mesele ve yaratılış vazifesidir.

 

Bu vazifenin yapılmaması, ihmal edilmesi, ötelenmesi , bir insanın hayatının tüm niteliğini bozar. Çünkü cahil aklı, doğru ile yanlışı ayırt edemeyecek bir ahmaklık seviyesine, gafleti ölümcül bir atalete onu sürükler. İdraki kapanır, algısı yolunu şaşırır, meyilleri vehme maruz kalıp faydalı şeyler yerine zararlı şeylere yönelir ve içinden çıkılması çok zor olan bir bataklığa girer.

 

………. Hayat-ı beşeriye bir yolculuktur. Şu zamanda, Kur'ân'ın nuruyla gördüm ki, o yol bir bataklığa girdi. Mülevves ve ufûnetli bir çamur içinde, kàfile-i beşer düşe kalka gidiyor. Bir kısmı selâmetli bir yolda gider. Bir kısmı mümkün olduğu kadar çamurdan, bataklıktan kurtulmak için bazı vasıtaları bulmuş. Bir kısm-ı ekseri, o ufûnetli, pis, çamurlu bataklık içinde, karanlıkta gidiyor. Yüzde yirmisi, sarhoşluk sebebiyle, o pis çamuru misk ü amber zannederek yüzüne gözüne bulaştırıyor; düşerek, kalkarak gider, tâ boğulur. Yüzde sekseni ise, bataklığı anlar, ufûnetli, pis olduğunu hisseder; fakat mütehayyirdirler, selâmetli yolu göremiyorlar…..Mektubat

 

İşte kendini sardığı, perdelediği, istidatlarını körelttiği atıl ve düşkünlük haliyle ;  Dokuz vecihle menfaatı muhakkak, yalnız bir vecihle zararı mevhum olan büyük bir hayr-ı azîmi terk, dalaleti irtikâb eder.

 

Hem evhama maruz kalıp, türlü türlü illetlere kapılıp, şüphe tereddütler içinde menfi etkiye açık hale gelip……………Evet sofestaînin bir şübhesi için, binlerce menfaat delilleri olan hidayeti terkediyor.

 

……….. Bütün efkâr-ı âmme-i İslâmiye imanınıza kuvvet ve senet olduğu halde, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın, şecere-i tûbâ-i nübüvvetinin çekirdeği olan beşeriyeti ve suret-i cismaniyesini değil, belki umum envâr-ı İslâmiye ve hakaik-ı Kur'âniye ile nuranî, muhteşem şahs-ı mânevîsini, bin mu'cizatla muhât olarak akıl gözüyle gördüğünüz halde, bir Avrupa feylesofunun sözüyle vesveseye ve şüpheye düşen imanınız nerede?.....  27. Söz / Sözler

 

Demek ki , insan şüpheye, tereddüte mahal vermemek için , sağlam bir itikada, bilerek sahip olduğu bir imana, tefekkür ve müşahede ile ortaya çıkacak bir yakine ve de takva ve amel-i salih ile bir hâl (HÂL: İlâhî bir lutuf olarak kulun  kalbine gelen rıza ve hoşnutluk  hissi ve bunun ruh  ve bedeni amale  yansıması  )  ve istikamete ihtiyacı vardır ki, …..Gaflet onu istilâ edip, meşru olmayan yollara saptırmasın…. Yoksa o sağlam iman ve yakin elde edilmez ise  veya ……. eğer iman olmazsa veyahut isyan ile o iman tesir etmezse.. Sözler……………. Nefsinde kör hissiyat ile körleşmiş bir nokta kalır :

 

Ve

………….. O körlük vücudunda zerre-miskal kaldıkça, hakikat güneşinin görünmesine mâni bir hicap olur. Evet, müşâhedemle sabittir ki, kat'î, yakînî burhanlarla deliller dolu olan büyük bir kalede, küçük bir taşta bir zafiyet görünürse, o kör olası nefis o kaleyi tamamen inkâr eder, altını üstüne çevirir. İşte nefsin cehaleti, hamakati, bu gibi insafsızca tahribattan anlaşılır……..Menevi-i Nuriye

 

İşte insanın cahilliği, vazifesizliği,  gafleti ile kendi aleyhinde neden olduğu  bu olumsuz sonuçlar onu zorlu ve çıkmaz sokaklara doğru sürüklemektedir. Bu sürükleniş çabuk izale edilmez ve bu yolculuk bir intibah ve kesin dönüşle sona erdirilmez ise, çok daha derin sorunlara yol açacaktır. Belki insanı – bakara suresinin tefsirinde geçtiği şekliye -  :

 

"Onlar, hidayeti verip dalâleti satın alan birtakım kafasızlardır ki, ticaretlerinden bir faide göremedikleri gibi o zarardan kurtulmak için yol da bulamıyorlar."…… Hakikatine tarif ettiği yere getirip bırakacaktır.

 

İşte …………… İnsan ne kadar cahil ve gafildir. Ne kadar yolunu şaşırmış, nefsine zarar veriyor. Dokuz vecihle menfaatı muhakkak, yalnız bir vecihle zararı mevhum olan büyük bir hayr-ı azîmi terk, dalaleti irtikâb eder. Evet sofestaînin bir şübhesi için, binlerce menfaat delilleri olan hidayeti terkediyor.

 

Oysa ;

 

Yapısı insan  itibariyle ………..çok vehham, ihtiyatlı olduğuna nazaran, dünyevî bir işde onda bir zarar ihtimali varsa içtinab eder……… faydacıdır. Dünyevi kârını gözetir ve çıkarları noktasında savunmacı ve ısrarcıdır. Bunun için mücadele der, zahmetlere katlanır.

 

Fakat………Âhiret işi olursa onda dokuz zarar ihtimali olduğu halde, içtinab etmez. … ölümü uzak görür, hesab gününü tasavvur etmez, onu mutlak takip eden akıbetini nazara almaz, her gün yüzbinlerce şahidin  , her asır mezaristana boşalan şehrin şehadetini idrak edemez, hak ve hakikatin binler delilli ikazatı , ihtaratı , peşinci nefsinde bir tesir oluşturmaz. Heva , heves ve şımarıklıkla oluşmuş manevi körlüğü, gaflet kataratı ona gerçeği hissettirip göstermez.

 

İşte cehalet bu kadar olur….

 

El Hasıl insanın gerek öğrenmeye , bilmeye, bildiği ile amel etmeye, vazifesini dikkat etmeye , dünya yolculuğunu izzetli bir şekilde sürdürmeye mani olacak her türlü sebepten kaçınmaya karşı hassasiyeti ziyade olmalıdır.

 

Nefsini yaptığı hatalar ile şeytan tarafından tacize açık hale getirmekten kaçınmalı, istiğfar ile rahmet siperine girmelidir.

 

Hatasında ısrar etmek, kendini avukat gibi savunmak, teviller ile aklamak gibi bir nefsani müdafa alanına çekilerek, asl-i  hakikati ve yakışanı olan, kusurunu bilmek, kimseyi kendinden aşağı görmemek, tevazu haline sahip olarak sosyal ve bireysel hayatını istikamete sokmalıdır.

 

Cehli gideren ilmi tahsil, gafleti izale eden tefekkür, gayreti arttıran gaye sahi olmaktır. Tembellik hem bedeni hem ruhi çökmenin sebebidir.

 

Lehinde olanla aleyhinde olanı ayırt etmek akli bir meleke, zararlı olandan içtinap etmek bir muhakeme yeteneğidir.

 

Yanlıştan içtinap,doğruyu irade etmek ferasettir.

 

Yapıcı ve onarıcı olmak, fitneye kulak asmamak ve ifsada neden olmamak fazilettir.

 

İnsanı güzelleştiren ve sevimli kılan şuurulu ubudiyeti ve ulvi değerlerine  karşı gösterdiği hassasiyetdir.

 

Doru şeyleri yapmak ve yapmak eğilimi ve isteği üzerinde bulunmak, iyiliği niyet edip kötü olandan uzaklaşmak amel ve muvaffakiyet iradesini besler ve hakkında Nusret ve rahmeti celbeder…

 

Hülasa lehte ve güzel olan ahlâk tercihen lazım, zararlı olandan içtinap fıtrat-ı selime iktizasıyla hem vacip hem de farzdır.

 

………… Ey cirmi ve cismi küçük ve cürmü ve zulmü büyük ve ayıp ve zenbi azîm biçare insan! Kâinatın hiddetinden, mahlûkatın nefretinden, mevcudatın öfkesinden kurtulmak istersen, işte kurtulmanın çaresi: Kur'ân-ı Hakîmin daire-i kudsiyesine girmektir ve Kur'ân'ın mübelliği olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın sünnet-i seniyyesine ittibâdır. Gir ve tâbi ol…. İşte o zâtın şefaati altına girip ve nurundan istifade etmenin ve zulümat-ı berzahiyeden kurtulmanın çaresi, sünnet-i seniyyeye ittibâdır……Lem’alar

Mütalaa Ders notları 10:İnsanın bir ferdinde bir cemaat-i mükellefîn bulunur.

 

İ'lem eyyühe'l-aziz!

 

İnsanın bir ferdinde bir cemaat-i mükellefîn bulunur.

 

Yani her bir kişinin şahsi âlemi hilkaten, fıtraten, dinen sorumluluk taşıyan bir manevi topluluktan oluşur.

 

Evet, her bir uzuv, bir şey için yaratılmıştır.

O uzvu, o şeyde kullanmakla mükelleftir.

 

Bu iki satırı İşarat’ül - İ’caz da geçen ve aşağıda nakledilecek olan bir bahsin sevkiyle Sıla-i Rahim manası özelinde ele almak düşünüldü.

 

Çünkü hilkatte her uzvun bir diğerine olan irtibatı, destekleyici ve tamamlayıcı ilişkisi vücudun sağlıklı işleyişini, korunmasını ve hayatını verimli sürdürmesinin en gerekli şartıdır. Eğer bir uzvu insani vazifesini ihtiyaren terk etse ve iradeten tedavisini, onarılmasını engellese tüm bütünlüğü hem fizyolojik hem de psikolojik olarak bozar, hatta bir anlamıyla tam bir intihar olur.

 

Dolayısıyla fıtraten, hikmeten, dinen bu inkidam caiz olmaz ve fail emanete riayet etmediğinden bu fiilinden sorumlu olur.

 

Bunun gibi insanın her uzvunu yaratılış üzerine istimal ve istihdam etmesi fıtrat üzere olduğunu ve ahde vefasını , hukukullahı öncelediğini ,emaneti bihakkın yerine getirdiğini , azalar ve latifeler arasında sıla-i rahim bağlarını koruduğunu gösterir. Çünkü bu bağ yaratılışça hilkatin tüm hassalarına programlandığı gibi, insanın imtihanı bağlamında .. yani evamiri ilahiye ile hevasatı nefsaniye arasında kendi iradesiyle neyi nasıl ve  ne gerekçe ile tercih edeceğinin  ve ettiğinin belirlendiği teklifin tam merkezine koyulmuştur.

 

İnsan bu tercih ,irade ve mesuliyet dairesinde mutlak sorumludur ve hesaba çekilecektir. Her uzuv kendi istimal edildiği efalini haber verecektir. ( Bugün biz onların ağızlarını mühürleriz de neler kazandıklarını bize elleri söyler, ayakları da şahitlik eder. Yasin / 65)  ………….. Âyâ, bu insan zanneder mi ki başıboş kalacak? Hâşâ! Belki insan ebede meb'ustur ve saadet-i ebediyeye ve şekavet-i daimeye namzettir. Küçük büyük, az çok, her amelinden muhasebe görecek. Ya taltif veya tokat yiyecek… (Mesnevi-i Nuriye)

 

Bu nedenle insan vedia verilen ve hür iradesine emanet edilen vücudunu mucidine feda etmesi en faziletli, en haklı, en doğru bir karşılık biçimi ve şerefli bir mukabele şeklidir.

 

Biz bu hususu, niteliğini en net bir şekilde Altıncı Sözde görmekteyiz.

 

Bu sözde konu emanet-i sahibi hakikisine satmak manası içinde toplanmış ve ………. Meselâ göz bir hassedir ki, ruh bu âlemi o pencere ile seyreder. Eğer Cenâb-ı Hakka satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan, geçici, devamsız bazı güzellikleri, manzaraları seyirle şehvet ve heves-i nefsaniyeye bir kavvad derekesinde bir hizmetkâr olur. Eğer gözü, gözün Sâni-i Basîrine satsan ve Onun hesabına ve izni dairesinde çalıştırsan, o zaman şu göz, şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir mütalâacısı ve şu âlemdeki mucizât-ı san'at-ı Rabbaniyenin bir seyircisi ve şu küre-i arz bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübarek bir arısı derecesine çıkar.

 

Meselâ dildeki kuvve-i zâikayı Fâtır-ı Hakîmine satmazsan, belki nefis hesabına, mide namına çalıştırsan, o vakit midenin tavlasına ve fabrikasına bir kapıcı derekesine iner, sukut eder. Eğer Rezzâk-ı Kerîme satsan, o zaman dildeki kuvve-i zâika, rahmet-i İlâhiye hazinelerinin bir nâzır-ı mâhiri ve kudret-i Samedâniye matbahlarının bir müfettiş-i şâkiri rütbesine çıkar.

 

İşte, ey akıl, dikkat et! Meş'um bir alet nerede, kâinat anahtarı nerede? Ey göz, güzel bak! Adi bir kavvad nerede, kütüphane-i İlâhînin mütefennin bir nâzırı nerede? Ve ey dil, iyi tat! Bir tavla kapıcısı ve bir fabrika yasakçısı nerede, hazine-i hassa-i rahmet nâzırı nerede?

 

Ve daha bunlar gibi başka aletleri ve âzâları kıyas etsen anlarsın ki, hakikaten mü'min Cennete lâyık ve kâfir Cehenneme muvafık bir mahiyet kesb eder. Ve onların herbiri öyle bir kıymet almalarının sebebi, mü'min imanıyla Hâlıkının emanetini Onun namına ve izni dairesinde istimal etmesidir. Ve kâfir hıyanet edip nefs-i emmâre hesabına çalıştırmasıdır…..sadedinde ifade edilmiştir.

 

Bu dersi en mümtaz özelliği ile anladığı anlaşılan Hasan Feyzi R.H ;

 

Altıncı Sözün aldı bütün fiil ve sıfatı,

Verdim de arındım ona hem zât ve hayâtı.. …………….diyererek tasavvuf istilahatında buyrulan fenafillah ( Allah’ın varlığında kendi varlığından geçme, onun rıza ve hoşnutluğu içinde kendinden geçme, vehmi ve hayali her şeyini  Vacib’ül Vücuda  feda etme) meratibi göstermiştir.

 

Demek ki bu istimal bu istihdamı netice veren külli bir nimet çok yüksek bir fazilettir.

 

Evet konuya yine sözlerde geçen ve bu manaya delalet ettiği hatıra gelen bir bahisle bir pencere daha aralayalım..

 

Cenâb-ı Hak, celîl ulûhiyetiyle, cemil rahmetiyle, kebîr rububiyetiyle, kerîm re'fetiyle, azîm kudretiyle, lâtif hikmetiyle, şu küçük insanın vücudunu bu kadar havas ve hissiyatla, bu derece cevârih ve cihazatla ve muhtelif âzâ ve âlâtla ve mütenevvi letâif ve mâneviyatla teçhiz ve tezyin etmiştir ki, tâ mütenevvi ve pek çok âlât ile, hadsiz envâ-ı nimetini, aksâm-ı ihsânâtını, tabakat-ı rahmetini o insana ihsas etsin, bildirsin, tattırsın, tanıttırsın. Hem, tâ bin bir esmâsının hadsiz envâ-ı tecelliyatlarını, insana o âlât ile bildirsin, tarttırsın, sevdirsin.

 

Ve o insandaki pek kesretli âlât ve cihâzâtın herbirisinin ayrı ayrı hizmeti, ubûdiyeti olduğu gibi, ayrı ayrı lezzeti, elemi, vazifesi ve mükâfâtı vardır.

 

Meselâ, göz, suretlerdeki güzelliklerini ve âlem-i mubsaratta güzel mu'cizât-ı kudretin envâını temâşâ eder. Vazifesi, nazar-ı ibretle Sâniine şükrandır. Nazara mahsus lezzet ve elem malûmdur, tarife hacet yok.

 

Meselâ, kulak, sadâların envâlarını, lâtif nağmelerini ve mesmuat âleminde Cenâb-ı Hakkın letâif-i rahmetini hisseder. Ayrı bir ubûdiyet, ayrı bir lezzet, ayrı da bir mükâfâtı var.

 

Meselâ, kuvve-i şâmme, kokular taifesindeki letâif-i rahmeti hisseder. Kendine mahsus bir vazife-i şükrâniyesi, bir lezzeti vardır. Elbette mükâfâtı dahi vardır.

 

Meselâ, dildeki kuvve-i zâika, bütün mat'ûmâtın ezvâkını anlamakla, gayet mütenevvi bir şükr-ü mânevî ile vazife görür.

 

Ve hâkezâ, bütün cihâzât-ı insaniyenin ve kalb ve akıl ve ruh gibi büyük ve mühim letâifin böyle ayrı ayrı vazifeleri, lezzetleri ve elemleri vardır.

 

 

 

İşte, Cenâb-ı Hak ve Hakîm-i Mutlak, bu insanda istihdam ettiği bu cihâzâtın elbette herbirerlerine lâyık ücretlerini verecektir…….. Sözler

 

Evet görüldüğü üzere her aza,her bir hassa arasında çok kuvvetli bağlar,etkileşim,çağrışım ve işleyiş yakınlığı var. Bu bağlar ve irtibat manevi hayatı temin eden, sağlıklı ruh halini netice veren bir rahmet eseridir. Buradaki manevi şeraite uymak, fıtrata uygun davranmak hilkaten emredilmiş ,kavanin-i maneviye içine derç edilmiş sıla-i rahimdir.

 

Evet, konuya ilgili bab metninden devam edersek ,arz edilen mesaile mütemmim bir hakikat cümlesini görürüz. Orada devamen demiş:

 

Mesela, her bir hâsse için bir ibadet vardır.

Onun hilafında kullanılması dalalettir.

Mesela, baş ile yapılan secde Allah için olursa ibadettir, gayrısı için dalalettir.

 

Biz bu konuya yine sila-i rahim üzerinden  İşarat’ül -İ’caz babından devam edeceğiz.  Şöyle ki:

 

"O fasıklar, Allah'ın akrabalar ve mü'minler arasında emrettiği bağları keserler." Bakara Sûresi, 2:27.

 

Bu cümledeki emir, iki kısımdır.

 

Birisi, teşriîdir ki, sıla-i rahim ile tâbir edilen akraba ve mü'minler arasında şer'an emredilen muvasala hattıdır.

 

Diğeri, emr-i tekvînîdir ki, fıtrî kanunlarla âdetullahın tazammun ettiği emirlerdir.

 

Meselâ, ilmin i'tâsı, mânen ameli emrediyor; zekânın i'tâsı, ilmi emrediyor; istidadın bulunması, zekâyı; aklın verilmesi, marifetullahı; kudretin verilmesi, çalışmayı; cesaretin verilmesi, cihadı mânen ve tekvînen emrediyor.

 

 

İşte o fâsıklar, bu gibi şeylerin arasında şer'an ve tekvînen tesis edilen muvasala hattını kesiyorlar. Meselâ akılları mârifetullaha, zekâları ilme küs olduğu gibi, akrabalara ve mü'minlere dahi dargın olup, gidip gelmiyorlar…………

 

Görüldüğü  üzere gerek emir bağlamında gerek fıtrat bağlamında insanın mükellef kılındığı ,sosyal ve bireysel hayatını fayda üzerine dengeleyen  yaratılış kanunları tüm hayatı kuşatmıştır.

 

İnsanın itikadi olsun ,şahsi hayatı olsun bu hikmet bağlarına müraat etmesi saadete,hafife alması veya bu ilişki düzeni bozması kaçınılmaz bir şekilde şekavete neden olur………bu noktada mektubattan bir iki işari satır alalım.. orada demiş: ………… Cenâb-ı Hak, Hakîm ismi muktezası olarak, vücud-u eşyada, bir merdivenin basamakları gibi bir tertip vaz etmiş. Sabırsız adam, teennî ile hareket etmediği için, basamakları ya atlar düşer veya noksan bırakır, maksut damına çıkamaz. Onun için hırs mahrumiyete sebeptir…….

 

Evet , Cenab-ı Hak C.C Avamdan havas idrak meratibinde bulunan basamaklar adedince;  vusul, usul, rıza, huzur bağları ile tüm hayatı istidat,idrak,inkişaf ,iştiyak,itaat,müraat ilişkileri ile örmüştür. Aklını kullanan hikmet talipleri bundan nasiplenir ve müstefid ve ……….. Ebedî hayatı isteyenler, misafirhanedeki vazifelerine dikkat gösterdikleri nispette memnun edilirler. (Tarihçe H.) buyrulduğu üzere mesrur olurlar.

 

Bu tavır ve mukabelenin dışında davranarak bu rabıtalar kesilse, sıla-i rahim bağları kopartılsa , aza ve hassalar maksadı dışında kullanılsa  her şey ilgili metnin aşağıda geçen satırında da ifade edildiği gibi hem dalalet hem ihanet hesabına geçer…….. Orada şairlerin mübalağalar ile yaptıkları işler için demiş:

 

Kezalik şuaranın hayalen yaptıkları hayret ve muhabbet secdeleri dalalettir.

Hayal, onun ile fâsık olur.

(Mesnevi-i Nuriye 199.sh - Risale-i Nur)

 

Yani,  haddi aşmış ,kendi anlayış, algı ve nazarına göre gördüğünü söze dökmüş, mahlukat ve mevcudatın hukuklarını zayi etmiş……….. Meselâ biri demiş: "Güneş mahbubumun hüsnünü görüp utanıyor; görmemek için bulut perdesini başına çekiyor." Hey âşık efendi! Ne hakkın var, sekiz İsm-i Âzamın bir sahife-i nuranîsi olan güneşi böyle utandırıyorsun?...( Sözler) ..buyrulduğu gibi masnuatın vazife mazhariyetlerini taşkın telakki ve müvazenesizlik perdesine sarmış ifadeler , gerek ifrat gerek tefrit saikiyle olsun dalalettir. Bu bir hayal hastalığı ve de hakikati tağyir eden bir bozgunculuk girişimi olarak bir ifsadat çeşididir.

 

Evet, anlaşıldığı üzere her bir aza ve hassanın istikameti onu mükellef olduğu daire içinde kullanmaktır. Bu istimal fıtrat ile tenasübü olan bir hayat dengesini ve müstakim amelin makbul neticesini meydana getirir.

 

Bu meyanda yukarıda da adı geçen HAYAL adlı mühim bir hassaya dikkat çekmek isteriz.

 

Hayalin ifsadı insanın tefekkür âlemine yapılmış en büyük sabotajdır. İnsanın hayali batılı tasvir ve tasvir edilen batıl tarafında idlale uğramakla en büyük hasarı alır. Belki insanda onarılması en müşkül hassa hayalin kırımıdır. Eğer hayal bir şekilde hasar aldı ve ………… Hattâ kalbin hâdimlerinden bulunan hayal, meselâ en zayıf, en kıymetsiz iken, hapiste ve zindanda kayıtlı olan sahibini bütün dünyada gezdirir, ferahlandırır. Ve şarkta namaz kılanın başını Hacerü'l-Esvedin altına koydurur. Ve şehadetlerini Hacerü'l-Esvede muhafaza için tevdi ettirir……. (Mesnev-i Nuriye) vazifesinden ıskat olmuş ise , zararı durdurmak ilk yapılacak şeydir. Hayalin ifsadına neden olan, malayani şeyler, meşru olmayan şeylere nazar etme , kendini hakikaten ilgilendirmeyen şeylerle meşgul olma, haset ve gıybet gibi hayal ve iman duvarını yıkan ateşlerden uzak durma iradesini ortaya koymak gayet ehemmiyetlidir.

 

Böylelikle umulur ki bu hassas şifa bulsun velev çok yara almış olsa sağlam kalan yanı kuvvetlenerek zayıf yanını ikmal etsin…

 

Bunu için ise fena şeylerden içtinap güzel manzaralar, hoş sohbetler, güzel hülyalar ile kalbini ve fikrini beslemek gayet gereklidir…

 

…………Aynen bunun gibi, Cenâb-ı Hak sana ibâha suretinde verdiği hayatı intiharla hâtime çekemezsin, gözünü çıkaramazsın ve mânen gözü kör etmek demek olan gözü verenin rızası haricinde harama sarf edemezsin. Ve hâkezâ, kulağı ve dili ve bunlar gibi cihazâtı harama sarf etmekle mânen öldüremezsin. Ve eti yenilmeyen hayvanını lüzumsuz tâzip edip katledemezsin. Ve hâkezâ, bütün sana verilen nimetler, bu misafirhane-i dünyanın sahibi olan Mihmandar-ı Kerîm-i Zülcelâlin kavânîn-i şeriatı dairesinde tasarruf etmek gerektir…. Barla L.

 

 

 

Mütalaa Ders notları 9: Hüsn-ü Zan..

 

 

Konunun anlam bağı üst satırlarda olduğundan ilgili bölümü tümden alacağız.

 

Orada demiş:

Saniyen:

 

“ Kadere iman eden gam ve hüzünden emin olur ” sırrıyla,

 

“ Herşeyin güzel cihetine bakınız ” kaidesinin sırrıyla,

 

“ Sözleri dinleyip, en güzeline tâbi olup fenasına bakmayanlar, hidayet-i İlâhiyeye mazhar akıl sahibi onlardır ” meâlinde…………….. bizler için şimdi herşeyin iyi tarafına ve güzel cihetine ve ferah verecek vechine bakmak lâzımdır ki, mânâsız, lüzumsuz, zararlı, sıkıntılı, çirkin, geçici haller nazar-ı dikkatimizi celb edip kalbimizi meşgul etmesin… Şualar

 

İnsanın Rabbi ile arasında en mühim münasebet; akli, kalbi, ruhi, hissi münasebete taalluk eden   HÜSN-Ü  ZAN’dır.

 

Çünkü insanın fiillerine, düşünce ve niyetlerine karşı gerçekleşen Rabbani muamelat , “Kulum Beni nasıl tanırsa, onunla öyle muamele ederim." şeklinde buyurulduğu üzere kulun Rabbine olan zannı nispetindedir.

 

Bu bağlamda hikmet ve hikmetin asıl kök nedeni olan Marifetullah , yani Allah’ı bilmek, onu tanımak, isim ve sıfatları ile marifetine ulaşmak, insanın hem kendi yaratılışı, hem alemin yaratılışı hem de hadisatın cereyanı hakkındaki hakikat bilgisine erişmekle ilgilidir.

 

Kişi bu bilgi bilinci yolunda ilerlerken elinde olması gereken sual tarzı  , itham şeklinde ..yani sorgulamak değil, istifhâm (Haşiye)  şeklinde..yani anlamak üzerine olmalıdır.

 

Haşiye:  ( burada kullanılan İstifhâm kelimesinin , edebiyatta kullanılan dikkat çekmek , duygular beslemek için kullanılan şekliyle kinayi ve işar imaları değil, direkt manası olan “anlamak için sormak”  kast edilmiştir)

 

Çünkü anlamak için sormak edep ve hikmetin imtizaç ettiği nitelikli  bir üsluptur. İtirazı işmam eder tarzda sual etmenin karşılığı kaviyyen cevapsızlık  ve istidraç  ile ceza bulmaktır. Allah hiçbir şeye zorlanamaz…

 

Evet, ilgili bölümde davet edilen;

 

Her şeyin iyi tarafına ve güzel cihetine ve ferah verecek veçhine bakmak,

 

Mânâsız, lüzumsuz, zararlı, sıkıntılı, çirkin, geçici olan şekline bakmamak,

 

Ve bu şeylerle lüzumsuz ilgilenmekle ortaya çıkacak olan dikkat çekici meşguliyetlere kapılmamak ve istikametli nazara sahip  düşünce tarzına dâhil ve hissedar  olabilmek için evvel ihtiyacımız olan şeyin marifetten ve marifetullah’tan neşet eden  Hüsn-ü Zan olduğunu anlıyoruz.

 

Çünkü insan fıtrat planında genel olarak imtihanın bir cehalet süreci ile başlar, sonra nefsi arzularının iltihaplı zamanı ile karşı karşıya kalır ve Üstadımızın ………..  hattâ yirmi senede tamamen şerait-i hayatı öğrenemiyor….buyurduğu gibi  hissi ve fikri çok berzahlar arasında bocalar. Eğer bu süreç içerisinde …………….. bir çocuk, küçüklüğünde kuvvetli bir ders-i imanî alamazsa, sonra pek zor ve müşkül bir tarzda İslâmiyet ve imanın erkânlarını ruhuna alabilir. Âdetâ gayr-ı müslim birisinin İslâmiyeti kabul etmek derecesinde zor oluyor, yabani düşer………..dediği gibi hakikati kavramakta zorlanır…………idrak etmesine mani olan ve nefsinde bu mücadele için bulunan ……….“Şu dünyada insanın hoşuna gitmeyen şeyler daha çoktur.”……..esasından sıyrılıp doğru yöne yönelmek ve sağlam bir duruş gösterebilmek , kendinde ve alakadar olduğu dünyada gerçekleşen olayların karşında ancak iman , marifet ve muhabbet ölçüleriyle durabilir.

 

Yani bir insanın  …….. “Her şeyin en güzelini ve hoş olan yönünü al.”..fıtr-i emrisini anlaması, Her şeyin iyisine bak” kaidesiyle amel etmesi,  “Kaderin her şeyi güzeldir” hakikatini idrak etmesi , “Güzel görüp, güzel düşünerek”  hayatından lezzet alması;  Rabbisine karşı hakiki iman, tevekkül, hikmetine mutlak itimat ile mümkündür.

 

Risale-i Nur tüm dersleri ………… şu taklidi kırılmış ve teslimi bozulmuş asırda………. bu mananın tesisini esas almış ve istikamette bir hakikat yolu açmıştır.

 

Çünkü alemin hadisatı, insanın yaşadıkları ve yaşayacakları, imtihanın çeşitli şubeleri,zorlayıcı yokuşları, hevesatı tehdit eden zevaller, zevklerde bulunan elem,ihtiyarı elden alıp hakim olan hükümlerin tefsiri ancak Kur’an-i bir hikmet dersi ile temin edilebilir. Ve insan ancak tam bir muvafakat ile itminan bulabilir. İşte bu derslerin sadık talebeleri aldıkları ders ve hisselerin sonucunda kendilerini bir emniyet içinde hissederler. Hadlerini ve vazifelerini bilerek kaldıramayacakları ve de mezun olmadıkları yüklerin altına girmezler.

 

Örneğin:

 

“Risale-i Nur’un dairesine sadakatle girenlerdir. Çünkü bunlar, Risale-i Nur’dan aldıkları iman-ı tahkikî derslerinin nuruyla ve gözüyle, herşeyde rahmet-i İlâhiyenin izini, özünü, yüzünü görüp herşeyde kemâl-i hikmetini, cemâl-i adaletini müşahede ettiklerinden, kemâl-i teslimiyet ve rızayla, rububiyet-i İlâhiyenin icraatından olan musibetlere karşı teslimiyetle, gülerek karşılıyorlar, rıza gösteriyorlar. Ve merhamet-i İlâhiyeden daha ileri şefkatlerini sürmüyorlar ki, elem ve azap çeksinler.”……….

 

Yoksa insan kasır fehmi ile bu büyük nizamı, sebep sonuç ilişkisini , hikmetin esasını ,yaratılışın esrarını, varoluş iradesini , Vaad-i İlahiyeyi , Erkan-i İmaniye ve  Rükn-ü islâmiyeyi kavrayamaz, tevilata,tahrifata ve tahribata sapar istikametli yolunu kaybeder, zındıkaya dahil olur.

 

Üstad bu muteriz , münekkid  nazar sahiplerinin su-i zanlarını tekzip için şöyle sesleniyor:

 

"Ey müteşekki! Sen nesin? Neye binaen itiraz ediyorsun? Cüz'î hevesini külliyat-ı kâinata mühendis mi yapıyorsun? Kokmuş olan zevkini nimetlerin derecelerine mikyas ve mizan mı yapıyorsun? Ne biliyorsun ki, zannettiğin nimet nıkmet olmasın. Senin ne kıymetin var ki, sineğin kanadına müvazi olmayan hevesini tatmin ve teskin için, felek çarklarıyla hareketten teskin edilsin!.."…

 

Hem yine teklifi idrak etmemiş, hased etme konusu özelinde  hissiyatına mağlup olmuş bir kısım terbiyeyi nefsiyeden mahrum hasta zihinli olanları şöyle ikaz ediyor:

 

“Hem ona gelen musibetlerden memnun ve nimetlerden mahzun olup, kader ve rahmet-i ilahiyeye, onun hakkında ettiği iyiliklerden küsüyor. Âdeta kaderi tenkit ve rahmete itiraz ediyor. Kaderi tenkit eden, başını örse vurur, kırar. Rahmete itiraz eden, rahmetten mahrum kalır." 

 

(Haşiye) Burada bir ayetten hatıra gelen tefsir notunu bilmana olarak paylaşmak gerekti.. …şöyle ki,  birilerine bir vesile ile intikal etmiş bir kısım nimetlere nazar ederek,yani nazarı verilen kişilerin üzerinde ve ellerinde olana bakarak değil… ..kendi istediğini kıyasssız bir şekilde Allah’tan istemek… emir buyurulur…………

 

Evet yine demiş ki;…………….“Teşekki kaderi tenkit ve teşekkür kadere teslimdir."….

 

Hem yine demiş ki;………….. “Mademki her şeyin Allah'tan olduğunu bilirsin ve ona iz'anın vardır. Zararlı menfaatli her şeyi tahsin ve hüsn-ü rıza ile kabul etmek lâzımdır”. …. eğer böyle olmaz ise……. Ve illâ, gaflete düşmeye mecbur olursun……. Çünkü………Kâinat hâdiselerinden insanın heva ve hevesine muhalif olan kısım, muvafık olan kısımdan daha çoktur……………

 

Dolayısıyla insanın heva ve hevesinden kurtulmuş bir iman ancak bu hadisata ve vukuatlara mukabele edebilir ve dayanabilir.

 

Ancak muammayı hilkati keşfedebilen bir yakin istikamet dairesinde yol alabilir.

 

Yine  ancak, sebep ve müsebbeb arasındaki ilişkinin hikmetini idrak edebilen bir akıl Halık ile Mahlukat arasında vaz edilen perdelerin varlığındaki sırları idrak edebilir.

 

Yine ancak, Abd ve Rab arasındaki ubudiyet ve Rububiyet çizgisini; Cenab-ı Hakkın isim ve sıfatları ve de tezahürleri ile ilgili marifete sahip birisi kendi lehinde dengede tutabilir.

 

Yine ancak hakikat bilgisine sahip bir iz’an sahibi……"Kesb-i şer, şerdir; halk-ı şer, şer değildir."… esasını idrak edebilir.

 

Evet , sonuç olarak ..

 

“ Kadere iman eden gam ve hüzünden emin olur ” …………….sırrıyla bakarsak ; her şeyin bir kontrol planı ve hakim bir iradenin tasarrufu altında olduğundan emin oluruz. Tesadüf ve sahipsizlik keşmekeşinden kurtulur çaresiz hüzünler içinde kalmayız.

 

“ Herşeyin güzel cihetine bakınız ” ……………kaidesinin sırrıyla hareket edersek; iman ve  dine iktida ile sahip olduğumuz  güzel ahlak penceresinden teneffüs eder ..rahmet tecellilerini, varlığın hakikatini, seyrin ve merasimin anlamını idrak eder bize ebedi refakat edecek sevaplı ve nurlu manzaralarla ilgilenir , gönül midemizin bulanmasının önüne geçer ,kalbimizin  güzel hatıralardan inşirah nefesleri almasına mazhariyet kazanırız.

 

Eğer bir insanın nazar ve efkârı sadece her şeyin bu yönüyle ilgilenmede bir muhakeme istidadı, bir huy , bir duygusal  refleks  kazansa , aleminde fena şeyler barınamaz ve tutunamaz.  Bunun için kalp aynasını cilalayıcı olan, istiğfar ,tefekkür, zikir,fikir,şükür gibi haller üzerinde olmak iktiza etmektedir.

 

Evet,

 

“ Sözleri dinleyip, en güzeline tâbi olup fenasına bakmayanlar, hidayet-i İlâhiyeye mazhar akıl sahibi onlardır ” …………….irşad-ı Kur’aniyesine  muvafık yaşasak ..malayani şeylerin gaflet veren durumlarında uzaklaşır, uyanık vicdanımızın sesini duyar, ebedden ve ebedi olan zattan başka hiçbir şeyden razı olmayız.  Ve hak ile batılın bir birinden ayrıştırılması olan hidayetin vicdani lezzetini ve ruha cennet olan keyfiyetini tüm letaifimizde hisseder sönmez bir nur ve iştiyak kapısından gireriz.

 

Evet madem,  her şeyin güzel yanı ile ilgilenmenin  ve  kadere iman edip eman bulmanın ve de güzel şeylerle ve güzelliği netice veren işlerle iştigal etmenin bize kazandırdığı ahlak-ı hasene, hüsn-ü zan , huzur, sekinet, emniyet gibi nurlu ve nurani neticeleri var……………….. bizler için şimdi herşeyin iyi tarafına ve güzel cihetine ve ferah verecek vechine bakmak lâzımdır ki, mânâsız, lüzumsuz, zararlı, sıkıntılı, çirkin, geçici haller nazar-ı dikkatimizi celb edip kalbimizi meşgul etmesin……………..

 

Yani gaflet bizi istila etmesin,

Bir dane bir lokma bir nazar  hevasatı ile  ayaklarımız çamura bulanmasın,

Nefs-i nisyan ile yaratılış gerçeğimizi  unutturacak haller, nazarımızı hakikatimizden ve hakiki vazifemizden uzaklaştırmasın,

İmanımız fiillerimizi tanzim eden ve özümüzü koruyan tesirini kaybetmesin.

 

Çünkü Rabbi Rahimimiz bizi yokluk alemlerinden vücut nimetine ,oradan müslim sıfatına,oradan marifet ve muhabbetine ve ebedi saadet gibi bir sonsuz nimete mazhar etmiş…Elbette bu Uluhiyet hukuku ; imanı, marifeti , muhabbeti ,itaati, tevhidi ,tevekkülü  iktiza eder ……….Bu nedenle…………….O ( eşsiz ,benzersiz, ezeli ve ebedi) güzelliğe karşı iman güzelliğiyle ve ubudiyet cemâliyle mukabele etsen çok güzel bir mahlûk oluruz……….. İnşâallah…

 

Haşiye:

 

İman , hakikati itibariyle bir onama ,onaylama  sürecidir.

 

Yani iman ettik demek, tahayyülü olan soyut bir bilinmezliği idrak etmeden kabul etmek anlamında değildir.

 

Bu bağlamda iman şahsi fıtrattan nev’in fıtratına, nev’in fıtratından cinsin yaratılmışlağı üzerinde hakim olan ilim,şrade ve kudret delillerini  ilmel yakin ,aynel yakin, hakkal yakin meratiplerinde say ve mazhariyet ölçüsü hikmet-i hakikat ve marziyatı ile birlikte müşade edip bilinçli ve bizzat ihtiyari bir şekilde şahit etmek ve bunu ikrar etmektir.

 

Bu nedenle imanın altı esası, kendilerine şahitlik eden, hakikatlerini gösteren ve tarif ve de talim  bürhanlar ile birlikte insanları tasdike davet eder.

 

Risale-i Nur ile aldığımız dersler bu şehadet isteyen hakikatlerin izhar ettiği delilleri müşahede etmek , talim ve terbiyelerinde bulunmak , bilerek ve iradi olarak :

 

Âmennâ ve saddaknâ.. "İnandık ve tasdik ettik"..

 

Semi‘nâ ve eta‘nâ.. "İşittik ve boyun eğdik”..

 

“Âmentü billahi ve melâiketihî ve kütübihî ve rusülihî ve'l-yevmi'l-âhiri ve bi'l kaderi hayrihî ve şerrihî mine'llâhi teâlâ; ve'l-ba'sü ba'de'l-mevti hakk eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve resûlüh” …………“Allah'a, meleklerine, kitaplarına, pey­gamberlerine, âhiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna iman ettim. Ölümden sonra diriliş gerçektir. Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in onun kulu ve elçisi olduğu­na şahadet ederim.”  …..Şeklinde onama ve bağlılığımızı ilan etmektir…

 

Öyle ise …………… “Elhamdü lillâhi alâ dini'l İslâm ve kemâli'l-îman” (Bize ihsan ettiği İslâm dini ve mükemmel iman nimeti sebebiyle Allah'a hamd olsun.)………..

 

Vesselâm