22.1.26

Mütalaa Ders notları 67: Sâni-i Zülcelâlin âlem-i ekberdeki san’atı

 

Sâni-i Zülcelâlin âlem-i ekberdeki san’atı o derece mânidardır ki, o san’at bir kitap suretinde tezahür edip, kâinatı bir kitab-ı kebir hükmüne getirdiğinden, akl-ı beşer, hakikî fenn-i hikmet kütüphanesini ondan aldı ve ona göre yazdı."

Mektubat, Yirminci Mektup

 

Yaptığı, yarattığı  her şeyi Sanatkârane  yapan..

Ustalıkla, beceriklilikle, bilerek, hüner çerçevesinde işleyip meydana getiren ,

Büyüklük, azamet, yücelik sahibi Allah’ın vücuda getirdiği bu kainattaki sanatı…….yani eşsiz yaratıcılığı ile var ettiği eserlerini; göze, gönle, akla, fikre, düşünceye, tefekküre uygun ve tenezzühe, temaşaya, idrake, takdire, tebrike şayan tasarlaması, ilmiyle anlamlandırıp , estetikle tezyin ederek  nazara vermesi ,

Adeta her bir asarını bir dellala, bir mübelliğe , bir  mektuba , bir naşire çevirmesi öyle anlamlıdır ki, o sanat, yüklendiği görünen ve görünmeyen muhteviyatla bir kitap gibi göründüğüne istinaden kainatı da ;

Babları, fasılları, satırları, cümleleri, harfleri def'aten, bilâ-külfet yazdığı bir kitap hükmüne getirmiştir.

Bu ………… kitap—bahusus öyle bir kitap ki, her kelimesi içinde küçük kalemle bir kitap yazılmış; her harfi içinde ince kalemle muntazam bir (sanatkarını öven ,onu yad eden bir) kaside vardır.

Hem ……….. kâinat kitabında öyle büyük harfler vardır ki, o harflerin bir kısmında bir kelime yazılıdır. Bir kısmında bir kelam, bir kısmında bir kitap yazılıdır. Meselâ, o kitapta bahr, şecer, arz birer harf makamındadırlar. Birinci harfte semek kelimesi, ikincisinde şecer kelâmı, üçüncüsünde hayvan kitabı yazılmıştır. Hattâ, Yâsin suretinde tam Yâsin Sûresi yazıldığı gibi, bazı masnûatta, bir kelime olan isminde, çekirdeğinde o masnûun sûresi ve kitabı yazılmıştır…. (M.N)

Evet,

İlimle uğraşan , bilme, anlama, keşfetme yolunu sevmiş  insan aklı ;

İnkâr edilemeyecek şekilde var olan,

Asli hüviyetiyle bulunan,

Uydurma olmayan, doğru,

Sahih, gerçeğin ta  kendisi durumunda olan,

Sâhici, özüyle, delaletiyle  tam da gerektiği  gibi olan,

Taşıması gereken nitelikleri taşıyan,

Sözlü ve özlü edilen hilkat iddiası  ve fıtrat davası ile mutabakatı bulunan,

Her şeyin her şeyle bağlı olduğu çekici  bir koordinatta.. mebde ve müntahada şüpheye yer bırakmayan,

Lazımları ve aidiyet uyumluluğu kesinlik kazanmış, 

Muhakemenin aradığı denge-bilinç keyfiyetine haiz,

Maksadı manasında  toplamış hâlis felsefe  ilminin……………… yani; akıl yürütmeye ve gözleme dayalı gerçek arayışı ile  her türlü mesnetsiz kabulden ve peşin hükümden uzak , hür bir irade ile varlıkları ve onlar ile ilgili kullanılan kavramları  inceleyen aklî ve rasyonel bilgi disiplini olan hikmetle  meydana getirdiği , varoluşsal gerçekliğin temellerini ve tanımları oluşturulan ilkeler bütünlüğünün toplandığı                           kütüphanesini ;  kâinat  kitab-ı kebir’inden manayı harfi ile keşfettiği , sesli sessiz Sözler’den, mahvi açık Mektuplar’dan, katreli reşhalı Lem’alar’dan, kalemden , kelamdan ,Kehkeşan’dan sudur eden  Şua’lardan , Furkan’nın sinesinden yansıyan İşarat ve İ’cazlardan  okudu, aldı, yazdı , kendi muarrif külliyatını oluşturdu.

Evet,

Hakikat ilmini, hakikî hikmeti istersen, Cenâb-ı Hakkın marifetini kazan. Çünkü, bütün hakaik-i mevcudat, ism-i Hakkın şuââtı ve esmâsının tezâhürâtı ve sıfâtının tecelliyâtıdırlar.

Maddî ve mânevî, cevherî-arazî, herbir şeyin, herbir insanın hakikati, birer ismin nuruna dayanır ve hakikatine istinad ederler. Yoksa, hakikatsiz, ehemmiyetsiz bir surettir………….Sözler…

Evet ,

Ârife işaret yeter..hassasından ve konunun içine çok mana işlendiğinden konuyu bu sadette bırakıyoruz.

Yine Ârife işaret yeter…esasından bir cümle ile hatime verelim İnşâallah…

Nasıl, Fenni hikmet dersleri kainatının simasında okunuyor ise ,  Hakikat ilmini, hakikî hikmet ise sanatkarın tecelli ettiği mülk ve melekût aynalarında görünür, hissedilir, bilinir.

Bizlerin her çalışması, ilgisi, öğrenmesi, yaşama isteği, niyeti, ameli ; Alemi Asgar, yani küçük kainat olan hakikatimizin kitabını yazmamız, belki hakikatiyle ,belki suretiyle, belki çıktıları ile ebediyen baş ucumuzda bulunacak olan şahsi kütüphanemizi oluşturmamız anlamına gelir.

El Hasıl,………… Güzel gör, hem güzel bak. Tâ güzel düşünmeli. Güzel bil, hem güzel düşün. Tâ leziz hayatı bulmalı………….. Lemeât

Mütalaa Ders notları 66: Ahirette ruhların cesetlere gelmesi

 

Ruhların cesedlere gelmesinin önceliği , meyyit olan aza ve hüceyrata hayat tecellisidir. Yani ruhun evi olan cesed cansızdır, ruh evine gelerek onu ışıklandırır. Bu durum , ölü olan arazinin ve sahibi tarafından ıslah ve imar  edilmesi anlamına gelen İHYA hareketinin gerçekleşmesidir. İhyanın gerçekleşmesi, arazinin ne mahsül  verceğinden önceki hazırlık safhasıdır. Bu bağlamda ihyadan sonra İNŞA gelir. İnşa ise arazinin işlenmiş durumunun vereceği neticenin görünür olmasıdır.

 

Bu durumu cesedin ruhun evi olması üzerinden anlatırsak, o evde yaşanmış olan ve kayıt edilen her şeyin  , zaman, mekan, eşya ve eylemler bütününde bir araya getirilmesidir diyebiliriz.

 

Bu dersin üç meselesi bu minvalde bir terkiple okunabileceği gibi – özellikle üçüncü meselede izlene bilineceği şekliyle- inşada olan hakikatin anlam önceliği, ihyanın ehemmiyeti bir hakikatinin özellik olarak konu içinde öne çıkması, misal verilen eşya, mevcudat ve masnuattaki hilkat derecesinin ve varlık sahasındaki mahiyetine efkarı davet ederken neşir tabirinin ihya ve inşa içinde yer alması bir belagat estetiğidir…

 

Ayrıca : Bu konu bağlamında söz konucu anlatımın konuyu akla yaklaştırmakta bir usul olarak istimali açıktır. Çünkü haşirde tüm bunlar , bir aşama , bekleme, sıra takibi gibi bir sürece tabi olmadan  bir anda gerçekleşecektir… Bu meyanda ilgili konu söz konusu dersin içinde geçmektedir…………. Söz etmeye gayret ettiğimiz meseleleri ilgili dersin dairesinde kısmen muhtasaran paylaşacağız ..İnşâallah bu açıdan tekrar okumuş olalım…..

 

 

*Haşirde, ruhların cesedlere gelmesi var*.

 

Ruhların cesetlerine gelmesine misâl ise, gayet muntazam bir ordunun efradı istirahat için her tarafa dağılmışken, yüksek sadalı bir boru sesiyle toplanmalarıdır.

 

*Hem cesedlerin ihyası var*.

 

Cesedlerin ihyası misâli ise, çok büyük bir şehirde, şenlik bir gecede, birtek merkezden yüz bin elektrik lâmbaları âdeta zamansız bir anda canlanmaları ve ışıklanmaları gibi, bütün küre-i arz yüzünde dahi, birtek merkezden yüz milyon lâmbalara nur vermek mümkündür. Madem Cenâb-ı Hakkın elektrik gibi bir mahlûku ve bir misafirhanesinde bir hizmetkârı ve bir mumdarı, Hâlıkından aldığı terbiye ve intizam dersiyle bu keyfiyete mazhar oluyor. Elbette, elektrik gibi, binler nuranî hizmetkârlarının temsil ettikleri hikmet-i İlâhiyenin muntazam kanunları dairesinde, haşr-i âzam tarfetü'l-aynda vücuda gelebilir………..

 

*Hem cesedlerin inşası* ( ruh ile bir araya getirilen  cesedin , haşirdeki hüviyetlerine göre hazırlanıp ortaya çıkartılması işlemi ) *var*.

 

Ecsâdın def'aten inşasının misâli ise:

 

Bahar mevsiminde, birkaç gün zarfında, nev-i beşerin umumundan bin derece ziyade olan umum ağaçların, bütün yapraklarıyla beraber, evvelki baharın aynı gibi, *birden mükemmel bir surette inşaları* ve yine umum ağaçların umum çiçekleri ve meyveleri ve yaprakları, geçmiş baharın mahsulâtı gibi, *berk gibi bir sür'atle icadları* ...

 

Hem o baharın mebde'leri olan hadsiz tohumcukların, çekirdeklerin, köklerin *birden, beraber intibahları ve inkişafları ve ihyaları*, hem kemiklerden ibaret olarak, ayakta duran *emvât gibi bütün ağaçların cenazeleri, bir emirle def'aten  ba'sü bâde'l-mevt" sırrına mazhariyetleri *ve *neşirleri*……….

 

hem küçücük hayvan taifelerinin hadsiz efratlarının gayet derecede san'atlı bir surette *ihyaları*, hem bilhassa sinekler kabilelerinin haşirleri ve bilhassa daima yüzünü, gözünü, kanadını temizlemekle bize abdesti ve nezafeti ihtar eden ve yüzümüzü okşayan, gözümüz önündeki kabilenin bir senede *neşr olan efradı*, benî Âdemin Âdem zamanından beri gelen umum efradından fazla olduğu halde, her baharda sair kabilelerle beraber birkaç gün zarfında *inşaları ve ihyaları*, haşirleri, elbette kıyamette *ecsâd-ı insaniyenin inşasına*  bir misâl değil belki binler misâldirler.

 

Evet, dünya dârü'l-hikmet ve âhiret dârü'l-kudret olduğundan, dünyada Hakîm, Mürettib, Müdebbir, Mürebbî gibi çok isimlerin iktizasıyla, dünyada icad-ı eşya *bir derece tedrici ve zamanla olması*, hikmet-i Rabbâniyenin muktezası olmuş.

 

Âhirette ise, hikmetten ziyade *kudret ve rahmetin tezahürleri için*, maddeye ve müddete ve zamana ve beklemeye ihtiyaç bırakmadan, *birden eşya inşa ediliyor*.

*Burada bir günde ve bir senede yapılan işler, âhirette *bir anda, bir lemhada inşasına* işareten, Kur'ân-ı Mucizü'l-Beyan "Kıyâmetin gerçekleşmesi ise *göz açıp kapayıncaya kadar, yahut ondan da yakındır*." Nahl Sûresi, 16:77. ferman eder.

 

Mütalaa Ders notları 65: Allah'tan Razı Olmak

 

…………Her şeyin Allah’tan olduğunu iman ile  bildiğinde ve buna  iman ve intisabın ile tam kanaat getirdiğinde, hoşuna giden veya  gitmeyen  şeylere rıza göstermen gerekir……. Madem onun rububiyetine razıyız; o rububiyeti noktasında verdiği şeye rıza lazımdır….   Eğer rıza göstermezsen gaflete mecbur kalırsın... ve o gaflet saikiyle ………..Kaza ve kaderine itirazı işmam eder bir tarzda ah, of edip şekva etmek, bir nevi kaderi tenkittir, rahîmiyetini ittihamdır…

Gaflet nazarı..yani aymaz,hakikati anlamaz, kavramaktan yoksun ve zahire perestiş eden bakış açısı bir  nevi tenkit ve herşeyin aslında olan güzelliği ,hikmeti inkar olduğundan manen iftiracıdır……….hem ………hikmet ve rahmet ve güzellik ve maslahat cihetini herkes göremez. Zâhire bakıp itiraz eder, şekvâya başlar. İşte bu haksız şekvâlar Rahîm-i Mutlaka gitmemek hikmetiyle…………… vazifeleri, izzet-i rububiyetin perdesi olmak olan ……esbab-ı zahiriye vaz'edilmiş ve gözlere de gaflet perdesi örtülmüştür……… Tâ güzellikleri görünmeyen ve hikmetleri bilinmeyen şeylerde kudret-i İlâhiyenin izzeti ve kudsiyeti ve rahmetinin ihatası muhafaza edilsin, itiraza hedef olmasın ve hasis ve ehemmiyetsiz ve merhametsiz (görünen) şeylerle kudretin mübaşereti nazar-ı zâhirîde görünmesin….

 

Kâinat hâdiselerinden insanın heva ve hevesine muhalif olan kısım, muvafık olan kısımdan daha çoktur.

 

Çünkü …….. Sâni-i Âlem, arzı istediği gibi ve hikmeti iktiza ettiği gibi yaratmıştır. Sizin, ey ehl-i hayal, teşehhî ile istediğiniz gibi yaratmamıştır, akıllarınızı kâinata mühendis etmemiştir….. Rüzgâr gemilerin keyfine göre esmez………………..

 

Eğer heva sahibi, bu esbab-ı zahiriyeyi görüp Müsebbibü'l-Esbab'dan gaflet etmese, itirazlarını tamamen Allah'a tevcih eder.

 

Yani , çeşitli sebeplerle hikmeten ve dinen  yasaklanan kötü arzulara karşı meyilli olan ,doğruluk, hak ve faziletten saparak haz ve menfaatlere yönelen, görünüşe müptela  bir nefis sahibi olan kimse;  eğer izzet-i Rububiyet önüne çekilen ve haksız şikayetleri ve itirazları önlemek için takdir edilen sebeplere takılmaz ve hangi neticenin hangi sebeple meydana geleceğini takdir eden; hem sebepleri hem de neticeleri yaratan Allah’ı görür ise hak olmayan batıl itirazını , hadiselere karşı duyduğu nefretini, değersiz ve iftira olan sözlerini , hidet ve küfr ve düşmanlığı içeren öfkesini ..Fatır-ı Hakîm ve Mâlik-i Kerîm’e yönelir…

 

Böylelikle………. Kaderi tenkit eden, başını örse vurur, kırar. Rahmeti ittiham eden, rahmetten mahrum kalır ve başını dünyevi ve uhrevi olarak büyük bir belaya sokar….

 

Evet……… Evet, izzet ve azamet isterler ki, esbab, perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında. Tevhid ve ehadiyet isterler ki, esbab ellerini çeksinler tesir-i hakikîden…..

 

 

İ’lem eyyühe’l-aziz!

 

Hiçbir insanın Cenâb-ı Hakka karşı hakk-ı itirazı yoktur. Ve şekvâ ve şikâyete de haddi yoktur. Çünkü, şikâyet eden ferdin hilâf-ı hevesini iktizâ eden, nizam-ı âlemde binlerce hikmet vardır. O ferdi irzâ etmekte, o bin hikmetin iğdâbı vardır. Bir ferdi razı etmek için bin hikmet fedâ edilemez.

 

"Eğer hak onların keyiflerine tâbi olsaydı, gökler ve yer fesâda uğrardı." Mü'minûn Sûresi, 23:71. Kaynak: Hiçbir insanın Cenâb-ı Hakka karşı hakk-ı itirazı yoktur çünkü...

 

Eğer her ferdin keyfine göre hareket edilirse, dünyanın nizam ve intizamı fesada gider.

 

Ey müteşekkî! Sen nesin? Neye binaen itiraz ediyorsun? Cüz’î hevesini külliyat-ı kâinata mühendis mi yapıyorsun? Kokmuş olan zevkini nimetlerin derecelerine mikyas ve mizan mı yapıyorsun? Ne biliyorsun ki, nakmet olarak gördüğün şey belki ayn-ı nîmettir? Senin ne kıymetin var ki, sineğin kanadına müvâzi olmayan hevesini tatmin ve teskin için felek çarklarıyla hareketten teskin edilsin?.............

 

"İ’lem Eyyühe’l-Azîz!

 

 Nefis dâima ızdırablar, kalâklar içinde evhamdan kurtulup tevekküle yanaşmıyor. Hükm-ü kadere râzı olmuyor. Halbuki şemsin tulû ve gurubu muayyen ve mukadder olduğu gibi, insanın da bu dünyada tulû ve gurubu ve sâir mukadderatı, kalem-i kader ile cephesinde yazılıdır. İsterse başını taşa vursun ki, o yazıları silsin; fakat başı kırılır, yazılara bir şey olmaz ha!.. Ve illâ muhakkak bilsin ki: Semâvat ve arzın hâricine kaçıp kurtulamayan insan, *Hâlık-ı Külli Şey'in rububiyetine muhabbetle rızâ-dâde olmalıdır*." ………..Mesnevi-i Nuriye

 

Mütalaa Ders notları 64: Bütün mevcudatın hakaiki, bütün kâinatın hakikati, esmâ-i İlâhiyeye istinad eder.

 

 

Bu dersimizi mana özünden rasat edebilmek için; öncelikle hilkat suyunun, hikmet pınarının, hakikat-i eşya membaının başına gitmeliyiz.

 

Bu meyanda bir dersin mebdeinde şöyle demiş:

 

Bütün mevcudatın hakaiki, bütün kâinatın hakikati, esmâ-i İlâhiyeye istinad eder.

 

Herbir şeyin hakikati, bir isme veyahut çok esmâya istinad eder.

 

Eşyadaki sıfatlar, san'atlar dahi, herbiri birer isme dayanıyor.

 

Hattâ, hakikî fenn-i hikmet Hakîm ismine ve hakikatli fenn-i tıp Şâfî ismine ve fenn-i hendese Mukaddir ismine, ve hâkezâ, herbir fen bir isme dayandığı ve onda nihayet bulduğu gibi, bütün fünun ve kemâlât-ı beşeriye ve tabakat-ı kümmelîn-i insaniyenin hakikatleri esmâ-i İlâhiyeye istinad eder.

 

Hattâ, muhakkıkîn-i evliyanın bir kısmı demişler:

 

"Hakikî hakaik-i eşya, esmâ-i İlâhiyedir. Mahiyet-i eşya ise, o hakaikin gölgeleridir. Hattâ, birtek zîhayat şeyde, yalnız zâhir olarak yirmi kadar esmâ-i İlâhiyenin cilve-i nakşı görünebilir.

 

Dolayısıyla her bir eşyanın hakikati, yani onu meydana getiren asıl neden Esma-İ İlahiye olup,

Esma-ül Hüsna sahibinin kendini bildirmek, tanıttırmak iradesinin tezahürü noktasında;

Muvafık esmasının hasiyeti ve muhtevi bulunduğu cilveleri ile  mülk ve melekût aynaları olarak var ettiği mevcudat, masnuat, mahlukat , mubsırât  ve gayb alemlerinde ve bu alemlere serpiştirilmiş çok muhtelif  varlıklar, manidar teşekkül , harika tasvirler, mütenevvi renkler,  bedi’ sanatlar , hadsiz rızıklar, kesretli hayatlar, sevk ve idareler , ihya ve inşalar, türlü türlü tatlar, hayranlık uyandıran manzaralar, yaşamı idame ettirmek için lazım ve elzem olanalar, ihata edilmesi mümkün olamayan ilahi ferman ve rabbani mektuplar ,  asli mahiyeti meçhul duygular, hissiyatın memzuç nakışları,  Levh-i Mahv İspatın yazılıp bozulan yazıları, Levh-i Mahfuz’un yazıp kurumuş kalemleri, Arşın damı, Âdem’in  (A.S ) alnı ,Cebrail’in kanadı, Mirat-ı Muhammed’in ( A.S.M) ruhunda  ve nurunda mütecelli olan marifet, muhabbet gibi  ulvi maksatların..  sabit, daim, fıtrî , kevni  ve teşri  kanunlar eliyle , aşikar nevamis , sırrı letâif  diliyle kenz-i gınâ-i mahfisinin kapısını lütfen açarak kendini  âyine ve mazharların kabiliyetlerine göre izhar etmesidir.

 

Evet, bütün isimleri güzel olan ve ziyasını mazhar olanların kabiliyetine göre veren  ve mazharların istidat aynalarına göre görünen bir tezahür sahibi tüm noksan sıfatlardan münezzehtir. Zahir ehline görünen karmaşa  ve eşyaya akseden kargaşa mazharların bu tecelliye karşı verdikleri nakıs aks mukabelesi  nedeni iledir………….. *Çünkü, bütün kusurlar ademden ve kàbiliyetsizlikten ve tahripten ve vazife yapmamaktan—ki birer ademdirler—ve vücudu olmayan ademî fiillerden geliyor*……………*Evet, şemsin ziyasıyla, pis maddeler taaffün eder, kokar, berbat olur*………….. *Nasıl ki, beyaz, güzel güneşin ziyasından bazı maddeler siyahlık ve taaffün alır. O siyahlık, onun istidadına aittir*……….. *Kesb-i şer, şerdir; halk-ı şer, şer değildir*……

 

Buraya kadar bu dersin atfettiği sair derslerden özümseyip çok sıkışık manalar şeklinde bir araya toplamaya çalıştığımız hakikat cümlesi …….. *KADERİN HERŞEYİ GÜZELDİR* cümlesidir.

 

Ki, bu cümle bize her şeyin güzel cihetinin görünmesi ve gösterilmesi için lazım olan HÜSN-Ü ZANNI temin etsin.

 

Eğer şahsi dünyamızda, güzel bakıp güzel görmekten bir nazar, sanattan mas edilecek bir lüb, tefekkürden inikas eden estetik , tasvirden idrak edilen bir mizan , takdir edebilme nezaketinden kalbe düşen bir hoşnutluk, tebrik etmek iradesinden neşet eden bir gönül rahatlığı, teşekkürden kazanılmış bir nezaket eksikliği varsa , anlayış ve kavrayışımıza engel bazı durumlarımız var demektir.

 

Çünkü marifet şuaları muhatabın ayinesinin rengine göre iz düşümü yapacaktır. Kendi mahiyetini bilmeyen.. dünyay neden geldiği hakkında bir fikri olmayan..anlam arayışını tek edip sadece nefsi arzularının tatmini için çaba içine girmiş ..kendine olan düşkünlüğü ve gabiliği ile var oluşsal değerini kaybetmiş , tüm özellikleri enaniyetine hizmet eder bir hale dönüşmüş olan birinin…………… *duyguları, efkârları kâinatın envâr-ı marifetini getirdiği vakit, nefsinde onu tasdik edecek, ışıklandıracak ve idame edecek bir madde bulmadığı için, sönerler. Gelen herşey nefsindeki renklerle boyalanır. Mahz-ı hikmet gelse, nefsinde abesiyet-i mutlaka suretini alır*………..bunun tam tersi olarak……..Biri nefsini sahibini tanımak için şartlamış ve gerekli vazifeyi alıp talim edilen programı uygulamış olsa …………. *Emaneti bihakkın eda eder ve o enenin dürbünüyle, kâinat ne olduğunu ve ne vazife gördüğünü görür. Ve âfâkî malûmat nefse geldiği vakit, enede bir musaddık görür; o ulûm, nur ve hikmet olarak kalır, zulmet ve abesiyete inkılâb etmez*…

 

Demek ki, insanın duyguları, efkârları kâinatın envâr-ı marifetini getirdiği vakit, nefsinde onu tasdik edecek, ışıklandıracak ve idame edecek bir madde bulunmalıdır ki, ona misafireten gönderilen manalar,manzalara, hadisat ,ilgi ve alaka oluşturan şeylerde hakiki hikmeti, kendine faydalı olacak nimetleri görsün,alsın,hamd ve şükürle izyadına çalışsın o şevk-i mutlak dairesine neşe içinde girmiş olsun…

 

Çünkü ……….*Ene*, ( yani Allah’ın kendi ilahi benliğini ,ihsas ettiği beşeri benlik aynası…..yani, Cenâb-ı Hak, bütün esmâsını, insanın nefsiyle insana ihsas ediyor manasının  hakikati………. )  *künûz-u mahfiye olan esmâ-i İlâhiyenin anahtarı olduğu gibi, kâinatın tılsım-ı muğlâkının dahi anahtarı olarak bir muammâ-yı müşkilküşâdır, bir tılsım-ı hayretfezâdır*……….evet……… *Âlemin miftahı insanın elindedir ve nefsine takılmıştır. Kâinat kapıları zâhiren açık görünürken, hakikaten kapalıdır*… yani bu kapı insanın kendini bilmesi, kulluk şurunu takınması , kendisine ışıklanan nuru , eline verilen mücessem nimeti, hissettiği anlam rüzgarları ile ihsas ve ihsan edilen inamın keyfiyetini ,esrarını anlasın, makasıdı kavrasın.

 

Evet,

Kısa görüp denizleri, damlalara çevirme,

Hakikatte, her damlada gizli birer derya var.

 

Hülasa,  eşyaya ( yani yaratılmış her şeye)   bakarken,  öncelikle Allah’ın birliği , hakim-i mutlak oluşu ve her şeyin onun kudret elinden çıktığı tevhid nazarıyla , sonra hikmet ve illet penceresinden açılan Marifetullah  şuuruyla ve bu iki babın imtizacından açılan muhabbetullah kapısıyla bakmak lazımdır.

 

Burada , ince bir manayı ifade edelim……. ASLINDA YARATILIŞA AİT TÜM SUALLERİN MUTLAK KAT-İ VE EN NET CEVABI MUHABBETULLAH DAİRESİNDE BULUNMAKTADIR..Tevhid etmeyen bilemez, bilmeyen sevemez, sevemeyen öğrenemez……

 

Evet,

 

………..Vedûd ismine mazhar olan muhakkıkîn-i evliya, "Bütün kâinatın mayası muhabbettir. Bütün mevcudatın harekâtı muhabbetledir. Bütün mevcudattaki incizap ve cezbe ve cazibe kanunları muhabbettendir"…

 

…………….İşte bundandır ki, Vedûd ismine mazhar olan muhakkıkîn-i evliya, 'Bütün kâinatın mayası muhabbettir. Bütün mevcudatın harekatı muhabbetledir. Bütün mevcudattaki incizap ve cezbe ve cazibe kanunları muhabbettendir.' demişler. Onlardan birisi demiş:"

 

[(Mealen) 'Felek mest, melek mest, yıldızlar mest, gökler mest. Bütün canlılar baştan başa mest. Bütün varlıkların zerreleri beraber ve iç içe mesttirler.']

 

"Yani, muhabbet-i İlâhiyenin tecellisinde ve o şarab-ı muhabbetten, herkes istidadına göre mesttir. Malumdur ki, her kalb, kendine ihsan edeni sever ve hakiki kemâle muhabbet eder ve ulvi cemale meftun olur. Kendiyle beraber sevdiği ve şefkat ettiği zatlara dahi ihsan edeni daha pek çok sever."

 

…………….Elhasıl, biz Şair-i Mısrî'nin tarzında deriz:

 

Derya olunca nefes,

Pârelenince kafes,

Tâ kesilince bu ses,

Çağırırım: Yâ Hak, yâ Mevcud, yâ Hayy, yâ Mâbud,

 

Yâ Hakîm, yâ Maksud, yâ Rahîm, yâ Vedûd!

 

Evet, sadet bağlamında devam edersek,

 

İnsan tefekkür ve ubudiyet yoluyla ,ilim ve hikmet pergeliyle kendi istidadını işlenir bir mahiyete taşımalı, kendine bu doğrultuda kemal-i ciddiyet ile yatırım yapmalı ki, düşkün fikirli, sönük akıllı olmasın...hayat yolculuğu onu ebedi saadete namzet edecek kazanımlarla bir değer kazansın.

 

Evet, Rabbimizin yarattığı herşeyin hem evveli hem ahiri hem zahiri hem batını nihayet derecede bir ölçü ve halk edilen eşyanın istidadına muvafık bir şekilde tanzim edilmiştir. Eşya beyninde olan bağlantılar, tepeden tırnağa tesis edilmiş irtibat noktaları , vücudu teşekkül ettiren tüm unsurların bir plan dahilinde ve işlevsel bir sonuç için harika bir gözetimle görevlendirilmesi, her mevcuda layık olanın bir tenasüple verilmesi, cesedin hayatının ruhla idame edilmesi, bedenin hayatının batındaki bir sistemle sağlanması, yıldızların ve gezegenlerin gözle görülmeyen bir denge ile evrilip çevrilmesi, zerratın dizilmesi, nefeslerin itası, manevi teçhizatın döşenmesi  gibi bir çok uyum ve senkronizasyon her şeyi herşeye lüzumlu kılan bir iradenin mükemmel işleyişini göstermektedir.

 

Bu nedenle ; bu güzeldir ,bu çirkindir ..bu eksiktir bu değildir..  gibi bu bütünlüğü bozacak yaklaşımlar cehalettir. Çünkü… *Herşeyde, hattâ en çirkin görünen şeylerde, hakikî bir hüsün ciheti vardır. Evet, kâinattaki herşey, her hadise, ya bizzat güzeldir, ona hüsn-ü bizzat denilir; veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki, ona hüsn-ü bilgayr denilir. Bir kısım hadiseler var ki, zahiri çirkin, müşevveştir. Fakat o zahirî perde altında gayet parlak güzellikler ve intizamlar var*………

 

Evet, …………*Herhangi bir şeyin sonu ve âhiri intizam ve güzellikçe evvelinden aşağı olmadığı gibi; zahiri ve sureti de san'at ve hikmetçe bâtınından güzel değildir. Öyle ise eşyanın içyüzlerini ve nihayetlerini sahibsiz zannedip, tesadüflere havale etme. Çiçekle, çiçekten çıkan semeredeki eser-i san'at ve hikmet; çekirdekle, çekirdekten çıkan filizin eser-i san'at ve nakşından aşağı değildir*.

 

*Binaenaleyh Sâni'-i Zülcelal hem evveldir hem âhir, hem zahirdir hem bâtın*... " *O Evveldir, Âhirdir, Zâhirdir, Bâtındır*." Hadid Sûresi, 57:3…….." *O herşeyi hakkıyla işiten, herşeyi hakkıyla bilendir*." Bakara Sûresi, 2:137.

 

 

 

…………….*Evvelsin, senden önce hiçbir şey yoktur. Sen Ahirsin, senden sonra hiçbir şey yoktur. Sen Zahirsin, senden üstün hiçbir şey yoktur. Sen Batınsın, senden gizli bir şey yoktur*………. Hz. Muhammed  (A.S.M )

 

…………Ey insan! İnsan isen, şu güzel işlere tabiatı, tesadüfü, abesiyeti, dalâleti karıştırma, çirkin etme, çirkin yapma, çirkin olma………...

 

El hasıl;

 

Her neye noksan bakar isen kendi noksanındır senin,

Gel kemâlinle bak, kendi kemâlindir senin.

 

~Hasan Sezai (ks)

 

……….. DERSİN BURADAN SONRA Kİ BÖLÜMÜNÜ DİREKT OLARAK  “ ALLAH’IN YARATMADAKİ TİTİZLİĞİ VE ESMA’ÜL HASNASINI HİLKAT VE SANATLA İZHAR EDİŞİNİN,NOKSANSIZ TASARIM VE TÜM YÖNLERİYLE BİR VARLIĞI VÜCÜDA GETİRİŞİNİN  GAYET HARİKA ŞEKİLDE ÖRNEKLEDİĞİ OTUZİKİNCİ SÖZ ÜÇÜNCÜ MEVKIF ‘IN OKUNMASI TAVSİYE EDİLİR “ …….. DEYİP OKUMAYABİLİRİSİNİZ….

 

EĞER DEVAM EDERSENİZ  İLAVE EDİLEN KISIM ŞÖYLEDİR:

 

Dersin giriş bölümünde : “ *Hakiki hakaik-i eşya, esma-i İlahiyedir. Mahiyet-i eşya ise o hakaikin gölgeleridir*.”..Bahsinin devamından , Allah’ın yaratmaya dair eşyayı  tecelliyat-ı esması ile ihatasının hasiyetine dair harika olan Otuzikinci Söz Üçüncü Mevkıf’tan  birkaç paragraf alacağız… ki, evvelden ahire, zahirden batına, illetten hikmete nasıl bir ilim,irade,kudret  ile muhatabız bir miktar marifet aynamıza yansısın…

 

…………*Nasıl ki gayet mahir bir tasvirci ve heykeltıraş bir zat, gayet güzel bir çiçekle ve insan cins-i latîfinden gayet güzel bir hasnânın suret ve heykelini yapmak istese evvela, o iki şeyin umumî şekillerini bazı hatlarla tayin eder. Şu tayini, bir tanzim iledir, bir takdir ile yapıyor. Hendeseye istinaden hudut tayin ediyor. Şu tanzim ve takdir, bir hikmet ve ilim ile yapıldığını gösteriyor ki tanzim ve tahdid fiilleri, ilim ve hikmet pergârıyla dönüyor. Öyle ise tanzim ve tahdid arkasında, ilim ve hikmet manaları hükmediyor*.

 

*Öyle ise ilim ve hikmet pergârı, kendini gösterecek. İşte kendini gösterdi ki o hudutlar içinde, göz, kulak, burun, yaprak ve incecik püskülcükler gibi şeylerin tasvirine başladı. Şimdi görüyoruz ki içindeki pergârın harekâtıyla tayin edilen azalar, sanatkârane ve inayetkârane düşüyor. Öyle ise o ilim ve hikmet pergârını çeviren, arkada sun’ ve inayet manaları var, hükmediyorlar ve kendilerini gösterecekler*.

 

*İşte ondandır ki bir hüsün ve ziynete kabiliyet gösteriyor. Öyle ise sun’ ve inayeti çalıştıran, irade-i tahsin ve kasd-ı tezyindir. Öyle ise onlar hükmediyorlar ki tezyine, tenvire başladı. Bir tebessüm vaziyetini gösterdi ve hayattarlık heyetini verdi.*

 

*Elbette şu tahsin ve tenvir manasını çalıştıran, lütuf ve kerem manasıdır. Evet o iki mana, onda o derece hükmeder ki âdeta o çiçek bir lütf-u mücessem, o heykel bir kerem-i mütecessiddir*.

 

*Şimdi bu mana-yı kerem ve lütfu çalıştıran ve tahrik eden “teveddüd ve taarrüf” manalarıdır. Yani kendini, hüneri ile tanıttırmak ve halka kendini sevdirmek manaları arkada hükmediyor*.

 

*Bu tanıttırmak ve sevdirmek, elbette meyl-i merhamet ve irade-i nimetten geliyor. Madem rahmet ve irade-i nimet, arkada hükmediyor. Öyle ise o heykeli, nimetin envaıyla dolduracak, tezyin edecek, o çiçeğin suretini de bir hediyeye takacak. İşte o heykelin ellerini, kucağını ve ceplerini kıymettar nimetler ile doldurdu ve o çiçek suretini de bir mücevherata taktı*.

 

*Demek, bu rahmet ve irade-i nimeti çalıştıran, terahhum ve tahannündür. Yani “acımak ve şefkat etmek” manası, rahmet ve nimeti tahrik ediyor*.

 

*Ve o müstağni ve hiç kimseye ihtiyacı olmayan zatta olan terahhum ve tahannün manasını tahrik eden ve izhara sevk eden, elbette o zattaki manevî cemal ve kemaldir ki tezahür etmek isterler*.

 

*Ve o cemalin en şirin cüzü olan muhabbet ve en tatlı kısmı olan rahmet ise sanat âyinesiyle görünmek ve müştakların gözleriyle kendilerini görmek isterler. Yani cemal ve kemal (çünkü bizzat sevilirler) her şeyden ziyade kendi kendini severler. Hem hüsündür hem aşktırlar. Hüsün ve aşkın ittihadı bu noktadandır. Cemal madem kendini sever, kendini âyinelerde görmek ister. İşte heykele konulan ve surete takılan sevimli nimetler, güzel meyveler, o cemal-i manevînin –kendi kabiliyetlerine göre– birer lem’asını taşıyorlar. O lem’aları hem cemal sahibine hem başkasına gösteriyorlar*.

 

*Aynen öyle de Sâni’-i Hakîm, cenneti ve dünyayı, semavatı ve zemini, nebatat ve hayvanatı, cin ve insi, melek ve ruhaniyatı, küllî ve cüz’î bütün eşyayı; cilve-i esmasıyla eşkâlini tahdid ediyor, tanzim ediyor, birer miktar-ı muayyene veriyor. Onun ile bunlara “Mukaddir, Munazzım, Musavvir” isimlerini okutturuyor. Öyle bir tarzda şekl-i umumîsinin hududunu tayin eder ki “Alîm, Hakîm” ismini gösteri*r.

 

*Sonra ilim ve hikmet cetveliyle, o hudut içinde, o şeyin tasvirine başlar. Öyle bir tarzda ki sun’ ve inayet manalarını ve “Sâni’ ve Kerîm” isimlerini gösteriyor*…İlâahir….

 

Evet,

 

Bak kitab-ı kâinatın safha-i rengînine,

Hâme-i zerrin-i kudret, gör ne tasvir eylemiş.

Kalmamış bir nokta-yı muzlim çeşm-i dil erbabına,

Sanki âyâtın Hüdâ, nur ile tahrir eylemiş.

 

 

Hem bil ki:

 

Kitab-ı âlemin evrakıdır eb'âd-ı nâmahdud,

Sütûr-u hâdisat-ı dehrdir âsâr-ı nâmadûd.

Yazılmış destgâh-ı levh-i mahfuz-u hakikatte

Mücessem lâfz-ı mânidardır, âlemde her mevcud.

 

 

Hem dinle:

 

Bir baştan diğer başa herşey, her zaman Lâilâhe İllallah zikrini ilân ediyor ve Yâ Hak, Yâ Hay diye haykırıyorlar.

 

…………Evet, "Herbir şeyde, Onun bir olduğuna delâlet eden bir âyet vardır."………….. diyerek, kalbiyle beraber nefsi dahi tasdik ederek "Evet, evet" dediler.

 

 

 

Mütalaa Ders notları 63: İnsan nisyandan alındığı için, nisyana mübteladır.

 

*İ'lem Eyyühel-Aziz*!

 

*İnsan nisyandan alındığı için, nisyana mübteladır*.

 

İnsanın yaratılış özelliklerinden biride ( nisyan) unutkanlıktır. Nisyan sözlük anlamı olarak ; Unutmak, ertelemek, bilerek veya bilmeyerek terketmek ( kasten ötelemek) , sahip olunan bilginin ihtiyaç ânında akla gelmemesi, bir şeyden gafil olmak, bir şeyi hatırlayamamak gibi anlamlara gelen bir kelimedir. ……….*Hafıza-i beşer nisyan ile malüldür*.. Muaallim Naci  (İnsan hafızasının eksikliği ya da hastalığı , sorunlu durumu ; unutmasıdır, unutkanlıktır.)

 

Nisyanın anlam , eylem ve sonuç bağlamında 2 temel hali vardır.

 

Bunlardan birisi: hoş olmayan, insana ceza getiren, azap yönü bulunan hali olumsuz halidir.

 

İkicisi: Ona fayda sağlayan , elemini hafifleştiren, musibetzedelere isabet eden sıkıntılarla anlık ve günlük meşguliyetler gibi kısa zaman aralıkları ile rahatlık getiren …." *Nisyan dahi bir nimettir. Yalnız her günün âlâmını çektirir, müterâkimi unutturur*. " Mektubat

 

Bazı fena seciyeli kişilerin yaşadığı olumsuz şeyleri unutmaları nedeniyle isyan , küfür gibi durumlardan beri kalmaları, hafızanın  o durumlarda vazifesini yapmaması noktasından bir rahmettir. ….. " *Hafıza bir nimettir. Fakat ahlâksız bir adamda, musibet zamanında nisyan ona râcihtir*. ( yani musibet zamanında meydana gelen unutkanlık, hafızanın  sağlıklı çalışmasından daha evladır.)

 

Kısaca nisyan ( unutkanlık ) beşere ait bir sıfattır………..“ *Doğrusu daha önce Âdem’den ahit almıştık da unuttu*...” (Tâhâ, 20/115)

 

,……….“ *Nas*”  *aslında*  “ *nisyan”dan alınmış bir ism-i faildi*r. *Vaziyet-i asliyesi mülahazasıyla, insanlara bir itab olduğuna işarettir*. *Yani*  “ *Ey insanlar! Niçin misak-ı ezeliyeyi unuttunuz* ? ”  *Fakat bir cihetten insanlara bir mazeret yolunu gösteriyor*.  *Yani*  “ *Sizin o misakı terk ettiğiniz amden değil, belki sehv ve nisyandan ileri gelmiştir*.”  *manası var denilebilir* ……….. (İşârâtü’l İ’caz)

 

Evet, İnsanın Nisyandan alınması ise ; “ *Ben sizin Rabbiniz değil miyim*?” sorusuna, “ *Evet, Rabbimizsin* ” cevabını vermiştir. (A’raf, 7/172).  şekliyle bildirilen Kālû Belâ muhaveresinin manasındandır. Bezm-İ Elest de denilen bu durum , Allah’la yaratılışları sırasında insanlar arasında yapıldığı beyan ve kabul edilen sözleşme için kullanılan bir tabirdir.

 

Bize bildiren bu taahhüt, tarafımızdan unutulmuş … Çünkü; bu tecelli  ve ikrar irademiz dahilinde değil, fıtratımızın kendi mahiyetiyle şehadet ettiği, bizzat halik ve malikiyle hilkaten ahitleştiği bir mana olduğundan ve akabinde teklifin gelecek olması münasebetiyle de  unutturulmuştur…

 

Ve insan bu haliyle hayat gelir ve hiçbir şey bilmeyerek yaşamına başlar. Bebeklik, çocukluk ,ergenlik ve sair ömri olan dönemleri ile birlikte farkına vardığı, varacağı , görüp, dinleyip, anlayıp ve algılayıp şehadet edeceği, iman veya inkar ile yaratılışa karşı cevap vereceği imtihan alemine alınır. İman aklın ihtiyari, iradenin tercihi ,lisanın gördüğünü ikrar veya inkarı , tebliğ değerlendirilmesi, delillerin aklen  muhakeme edilmesi gibi süreçler itikadın lazımı olduğundan ,insan nisyan ile var oluş yolculuğuna başlar..ben kimim, nereden geliyorum , nereye gidiyorum , bu alemde ne işim var sorularının cevaplarını arar. Bir anlamda safi yaratılışının garazsız şehadetine, fıtratının hakikatine ulaşmaya çalışır. Bunun için dünyada nereden geldiği hatırlaması gerekmediğinden araya nisyan perdesi çekilmiştir.

 

*Nisyanın en kötüsü de nefsin unutulmasıdır*.

 

Söz konusu bu şekilde unutma  yukarıda kısmen değinildiği gibi, nefsin kendisine zarar ve azap celp edici unutmasıdır. Bu nokta ilgili satırda:

 

*Fakat hizmet, sa'y, tefekkür zamanlarında nefsin unutulması, yani nefse bir iş verilmemesi dalalettir*. Şeklinde ifade edilmiştir.

 

Yani Nefsin mükellef olduğu  -akletme, düşünme, hak için çalışma gayret etme, iyiliği tesis kötülüğü engelleme , yaratıcısını bilme , sevme ve sevdirme, ubudiyet  gibi- yaratılış vazifesini yerine getirmekten , Allah rızası için çalışmaktan çekilmesi, tembelliğe meyil etmesi, malayani  boş şeylerle ilgilenmesi, dinin emir ve yasaklarını yaşamak ve yaşatmak yönünde bir göreve el atmaması , verimsiz işe yaramayan şeylerle uğraşıp vakit geçirmek suretinin neticesiyle ; haktan yüz çevirip batıla yönelme, tekâlif-i diniyeden kaçarak şaşkınca  karanlık dehlizlere girme, yanılıp tercih ettikleri nedeniyle kendini telef etme, bilerek doğru yoldan çıkma, gaflet körlüğü ile bir çeşit bilgisizlik eliyle haddi aşmak, gerek duyulara gerekse hakikate  aykırı şeyleri  benimsemek karşılığında da ; yaratılış amacına ulaştıran yolu bulamamak, fıtraten ve ahden  istenen ve beklenen  sonuca giden istikametten  sapmaktır.

Böylelikle ………….  *Şeytan kendilerini istila etmiş ve kendilerine Allah düşüncesini unutturmuştur. İşte onlar şeytanın yandaşlarıdırlar. Uyanık ol ki, şeytanın yandaşları hep hüsrana düşenlerdir*. (Mücadele suresi 58/19)

 

……………“ *O kimseler gibi olmayın ki, onlar Allah’ı unuttular, Allah da ceza olarak nefislerini onlara unutturdu*. ” (Haşr, 59/19) … (Haşiye )

Haşiye: Söz konusu ayetler ve nefiste olan eğilimlere bakıldığında unutma eyleminin 3 şekilde gerçekleştiğini görüyoruz.

 

1-      İnsanın gaflet ve isteyerek temayül ettiği ve girdiği yerlerde ona hakiki vazifesini şeytanın unutturması…….( yani Allah’ın bu davranışa giren kullarının uğrayacağı itabı bildiğinden severek bu süreçte söz sahibi olmak ,şerden nemalanmak isteyen şeytanın gönüllü olarak kendine vazife çıkarması…kişinin zihnini çelmesi, hakikatten ve tövbeden uzaklaştırması, ona suni saadetler , hazlar vaat etmesi, vehimler ile kendine tâbi ve bağlı kılması )

 

 

………………“ *Gördün mü! kayaya sığındığımız sırada balığı unuttum. Onu hatırlamamı bana şeytandan başkası unutturmadı, dedi*.”  (Kehf 18/63)

 

 

2-      Rablerini zikretmekten gafil olanlara Allah’ın ceza olarak; o insanları hayırdan mahrum bırakması, doğruya ve rızasına giden yolu onların ilgi alanlarında çıkartıp, istikamet nurunu perdelemesi suretiyle  Allah’ın unutturması.

 

 

3-      Adalet ve hikmet ve imtihan noktasında insanların yaptıkları işler, zararlı faaliyetler, menfi anlamda ölçme biçme, hüküm verme gibi niyet ve eylemlerle  kendilerine kendilerini unutturacak durumlara girerek haklarında nisyan fetvası verdirmektir. Dolayısıyla olumsuz anlamda tüm beyan edilen neticeler insanın iradesiyle gerçekleştirdiği şeylerin neticesinde kaderden takdir edilmiş olan ceza-i karşılıktır.

 

 

“ *Ceza amelin cinsindendir*. ” Kaidesi meşhurdur…

 

 

“ *Göklerde ne var, yerde ne varsa hep Allah’ındır. Böyle olduğu için, sapıtanı ve doğru yolda olanı pek iyi bildiği, yaptıklarını kaydettiği içindir ki, kötülük işleyenleri, yaptıklarının karşılığı ile cezalandırarak, iyi hareket edenlere de en güzel mükâfatı verecektir*.”(Necm, 53/31).

 

 

“ *İyi ve güzel davranışlarda bulunanlara en güzel mükâfat (cennet) ile daha da fazlası da (Allah’ın cemalini görmek) var* .”(Yunus, 10/26)

 

“ *Sonra, o fenalık yapanların akıbetleri, en fena bir akıbet oldu* .”(Rum, 30/10).

 

“ *İyiliğin karşılığı iyilikten başka mı olacak*! ”(Rahman, 55/60).

 

…..

 

“ *Kim dünyada Müslüman kardeşinin ayıbını örterse, Allah da kıyamet günü onun ayıbını örter*.”(Aclunî, 2/252)

 

“ *Kim kardeşinin bir dünyevî sıkıntısını giderirse, Allah da kıyamet günü onun bir sıkıntısını giderir*.” (Aclunî, 2/283)

 

“ *Allah kullarından ancak merhametli olanlara merhamet eder* . ”(Aclûnî, 1/216)

 

“ *Dilediğini yap; mutlaka karşılığını görürsün*.”(Mecmau’z-Zevaid, 10/219).

 

“ *Allah’ı (n emirlerini) koru ki, Allah da seni korusun*.” (Mezmau'z-Zevaid, 7/189).

 

*Hizmetler görüldükten sonra neticede, mükâfat zamanlarında nefsin unutulması kemaldir*.

 

 ……… *Nefis  hizmet zamanında geri kaçar. Ücret vaktinde ileri safa hücum ediyor. Bu mertebede onun tezkiyesi, yaptığı fiili aksetmekle olur. Yani işe, hizmete ileriye sevk edilmeli, ücret tevziinde geriye bırakılmalıdır*…. Mesnevi-i Nuriye

 

Burada ilgili konuyla ilgili bir tavsiye görmekteyiz. Nefsin ücret almaya olan iştiyakından söz edilmektedir. Bu durum da nefis için en faydalı durumun onu bu ücret arzusundan geri tutmak olduğu söylenmektedir. Aslın bir ön alma olan bu tavır , kişisel karşılık beklemeden, şımarmadan, aç gözlülük yapmadan, ihtiras ve şahsi menfaat peşinde koşmadan  İHLAS ile iş ve hizmet görmenin anahtarını ve yolunu göstermektedir. Ve bu tedbir insan nefsi için en gerekli olan TEZKİYE’nin de formülüdür.

 

Tezkiye temizlemek, arıtmak, aklanmak gibi muhtasar anlamının yanında çok geniş bir tanım ve niteliğe sahiptir.

 

Örneğin:

Her şeyi Allah’tan bilmek,

Her hayrı ondan istemek,

Her şeyin onun mülkü olduğunu idrak etmek,

Haddini bilmek,

Her işin onun yardım,kuvvet ve kudretiyle gerçekleştiğinin  iz’anına ermek,

Örneğin tün yönleriyle istikamet dairesinde kalmak,

Takva ve ameli salih prensipleri ile yaşamak,

İmanın muhtevi olduğu ve emir buyurduğu esasları şuur ile idrak edip , benimsemek,

İslamiyet ve mükerrem olarak yaşanmasını mümkün kılan Sünnet-i Seniyeye bağlı kalmak ,

Yanlızca Allah rızası için kullukta bulunmak için bir makbul ve mübarek bir vaziyet almak gibi ihatalı bir mahiyeti vardır.

 

*İşte bu nokta insanın nefsi , bizzat kendisi için KEMAL , yani  mükemmelliğe ait zirve noktasıdır*.

 

“ *Nefsini tezkiye eden kurtulur*. ” (Şems, 91/9)

 

" *Düşman istersen nefis yeter. Evet, kendini beğenen belâyı bulur, zahmete düşer; kendini beğenmeyen safâyı bulur, rahmete gider*."…Mektubat

 

*Haşiye* :  Bu konuyu (TEZKİYE) genel anlamıyla – Dualarınızla- acz, fakr, şefkat ve tefekkür ve hatveleri bahsinde ele almak arzu ve niyetindeyiz. Ve minallahi't-tevfik…

 

………..

 

“ *Âyetlerimiz hakkında ileri geri konuşmaya dalanları gördüğünde, onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan uzak dur. Eğer şeytan bunu sana unutturursa, hatırladıktan sonra artık o zalimler topluluğu ile oturma*.” ( En’am 6/68)

 

“ *Ey Rabbimiz! Unutur, ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma! Ey Rabbimiz! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme! Bizi affet, bizi bağışla, bize acı! Sen bizim Mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et*.” Bakara Suresi 286. Ayet…….. Haşiye:

 

Haşiye: " *Allah, benim için, ümmetimin hata ile, unutarak veya baskı ve tehdid altında işlemiş olduğu günahları bağışlamıştır* ." Hz. Muhammed ( A.S.M)

Mütalaa Ders notları 62: Namaz

 

S –  “ yüsallûne ”  ( namazı kılarlar ) kelimesine bedel, itnablı  ( kastedilen mânayı daha çok kelime ile ifade ederek)  " yukîmûne’s-salâte “  (namazı -ikame ederler- dos doğru kılarlar )  'nin zikrinde ne hikmet vardır?  (Haşiye )

 

Haşiye: Îcâz ve itnab, belâgat kaidelerinden 2 önemli esastır.

 

Îcâz maksud olan manayı en kısa şekilde ifade etme sanatı iken, İtnab ise; kastedilen mânayı daha çok kelime ile ifade etmektir.

 

Konuyla ilgi soruda Kur’an’ın ilgili ayette ( Bakara /3) namaz kılarlar ifadesi kafi görünürken ,neden (namazı -ikame ederler- dos doğru kılarlar )  şeklinde fazla kelime irade edildiğinin hikmeti öğrenilmek istenmiştir.

 

Üstadımız da İTNAB ‘ın hikmeti aşağıdaki şekilde izah etmiştir.

 

C – Namazda lâzım olan ;

 

1-      *Tâdil-i erkân*,  (Namazın rükünlerini düzgün, yerli yerinde ve tam yapmak .. Özellikle rükûda, kavmede (rükûdan kalktıktan sonraki duruşta), secdede ve celsede (iki secde arasındaki oturuşta) ibadeti oluşturan bu hususları uygulamaya riayet etmek ve yapıldığına kanaat edecek şekilde hareket te bulunmak. Hanefî mezhebindeki kuvvetli görüşe göre, sayılan dört yerde ta’dîl-i erkân vaciptir. Diğer bazı mezheplere ve Hanefîlerden de İmam Ebû Yûsuf’a göre ise ta’dîl-i erkân farzdır.

 

 

(Hz. Peygamber’e vahiy kâtipliği yapan) Hanzala b. Rebî’ Kâtib (r.a.) anlatıyor:

 

 

Allah Resûlü’nü şöyle derken işittim: “Rükûları, secdeleri, abdestleri ve vakitlerine riayet ederek beş vakit namaz(ı kılmay)a devam eden ve bu beş vakit namazın Allah katından gelen bir emr-i hak olduğunu kabul eden kimse cennete girer.” (İbn Hanbel, IV, 266)

 

 

Saîd b. Müseyyeb’in Ebû Katâde b. Rib’î’den (r.a.) naklettiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

 

“Yüce Allah şöyle buyurdu: ‘Senin ümmetine beş vakit namazı farz kıldım ve onları, vaktinde ve hakkını vererek kılanları cennete koyacağımı kendi katımda vaad ettim. Namazları düzenli kılmayanlar için ise katımda böyle bir vaad yoktur.’” (Ebû Dâvûd, Salât, 9)

 

 

2-      *Müdavemet*,  ( Ara vermeden namazda daim olma , ibadete devam etme) 

 

 

3-      *Muhafaza*  ( İbadete dair bu rükünlerin hukukunu, şartlarını ve uygula prensiplerini amel ve niyeti korunması )   *gibi*   " *ikame*  " nin ( elde edilen bu mükemmel kazanıma ait ) mânâlarını müraat ( uygun hareket )  etmeye işarettir.

 

 

*Arkadaş*!  ( ÇÜNKÜ ) *Namaz*,

 

*Kul ile Allah arasında yüksek bir nisbet*  (bağ) *ve ulvî*  ( yüce)  *bir münasebet* ( ilişki ) *ve nezih   bir hizmettir ki * ,

( temiz, kötülükten ,kabalıktan ve çirkinlikten  uzak bir vazife, bir sorumluluğu yerine getirme, ilgi ve alaka ile ortaya çıkmış rabıtayı korumak için titizlik göstermekle elde edilen huzur,sevinç, güven ve görevini yapmış olmaktan kalbe doğan sürür ile  ),

*her ruhu celb ve cezbetmek* (tâdil-i erkân ile rükünlerine uygun olarak kılınmış)  *namazın şe'nindendir*.

 

Örneğin:

 

"Allah Teala Hazretleri (bir hadis-i kudside) buyurdu ki:

 

"Ben kıraati kulumla kendi aramda iki kısma böldüm, yarısı bana ait, yarısı da ona. Kuluma istediği verilmiştir:

 

Kul: "Elhamdülillahi Rabbi'l-alemin, (Hamd alemlerin Rabbine aittir)" deyince,

 

Aziz ve Celil olan Allah: "Kulum bana hamdetti." der.

 

"er-Rahmanirrahim" deyince, Allah: "Kulum bana senada bulundu" der.

 

"Maliki yevmiddin (ahiretin sahibi)" deyince, Allah: "Kulum beni tebcil ve ta'ziz etti (büyükledi)." der.

 

"İyyakena'budü ve iyyakenestain (yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım isteriz)" deyince,

 

Allah: "Bu benimle kulum arasında bir (taahhüddür). Kuluma istediğini verdim" der.

 

"İhdina's'sırata'l-müstakim sıratallezine en'amte aleyhim gayr'il-mağdubi aleyhim ve la'd-dallin. (Bizi doğru yola sevket, o yol ki kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoludur, gadaba uğrayanların ve dalalete düşenlerin değil)" dediği zaman,

 

Allah: "Bu da kulumundur, kuluma istediği verilmiştir" buyurur." ( Hz. Muhammed A.S.M) /Müslim )

 

Hem,

 

….. Çünkü âbid, namazında der:

“Eşhedü en la ilahe illallah”  

Yani “Hâlık ve Rezzak, ondan başka yoktur.

Zarar ve menfaat, onun elindedir.

O hem Hakîm’dir, abes iş yapmaz.

Hem Rahîm’dir; ihsanı, merhameti çoktur.”  diye itikad ettiğinden her şeyde bir hazine-i rahmet kapısını bulur, dua ile çalar.

 

Hem her şeyi kendi Rabb’isinin emrine musahhar görür, Rabb’isine iltica eder. Tevekkül ile istinad edip her musibete karşı tahassun eder. İmanı, ona bir emniyet-i tamme verir… Sözler

 

 

 

*Namazın erkânı, Fütuhat-ı Mekkiye'nin*  (Fütûhâtü’l-Mekkiyye Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin tasavvufî görüşlerini en geniş boyutlarıyla açıkladığı -çeviri haliyle 15 Cilt-  eserinin;  - namazın sırları bölümünde açıklanan şekliyle- Namazın  rükünleri , vakitleri, çeşitleri, kıyam,rüku ,secde, tahiyyat merhaleleri gibi konularda ağırlıkla keşfe dayalı izahları ile   *şerhettiği gibi,  öyle esrarı hâvidir ki, her vicdanın muhabbetini celbetmek, namazın şe'nindendir*.  ( Haşiye)

 

Haşiye:  Söz konusu ayetin   İşaratü'l-İ'caz daki tefsirinde namazın sırlarına dair bu esrar muhtasaran şu şekilde ifade edilmiştir:

 

……….. “Namazı dos doğru kılarlar.” Bakara Sûresi, 2:3…. Bu cümlenin evvelki cümleyle bağlılığı ve münasebeti gün gibi âşikârdır.

 

Lâkin bedenî ibadet ve taatlerden namazın tahsisi, namazın bütün hasenata fihrist ve örnek olduğuna işarettir.

 

Evet, nasıl ki Fâtiha Kur’ân’a, insan kâinata fihristedir; namaz da hasenata fihristedir.

 

*Çünkü namaz; savm, hac, zekât ve sair hakikatleri hâvi olduğu gibi, idrakli ve idraksiz mahlûkatın ihtiyarî ve fıtrî ibadetlerinin nümunelerine de şâmildir. Meselâ secdede, rükûda, kıyamda olan melâikenin ibadetlerini, hem taş, ağaç ve hayvanların o ibadetlere benzeyen durumlarını andıran bir ibadettir*.

 

Ayrıca Bakınız ( 9’ncu Söz  )……. “Haydi siz akşama erdiğinizde ve sabaha kavuştuğunuzda Allah’ı tesbih edin. Göklerde ve yerde hamd ve övgü Ona mahsustur. İkindi vaktinde de ve öğle vaktine erişince de Allah’ı tesbih edip namaz kılın.” Rum Sûresi, 30:17-18……….. *EY BİRADER! Benden, namazın şu muayyen beş vakte  hikmet-i tahsisini soruyorsun*……….

 

Evet,

 

*Namaz, Hâlık-ı Zülcelal tarafından her yirmidört saat zarfında tayin edilen vakitlerde manevî huzuruna yapılan bir davettir*………..İşarat-ül İ'caz

 

Evet,

 

Cenâb-ı Hak da bir saatlik lezzeti terk etmeye davet ediyor ki, senelerce dostlarınla beraber rahat edesin. Öyle ise, kayıtlı ve kelepçeli olarak sevk edilmezden evvel, Allah’ın davetine icabet et…Mesnevi-i Nuriye

 

Şimdi konuyla ilgili pasajı bütün olarak paylaşalım:

 

Arkadaş! Namaz, kul ile Allah arasında yüksek bir nispet ve ulvî bir münasebet ve nezih bir hizmettir ki, her ruhu celb ve cezb etmek namazın şe'nindendir. Namazın erkânı, Fütuhat-ı Mekkiye'nin şerh ettiği gibi, öyle esrarı hâvidir ki, her vicdanın muhabbetini celb etmek, namazın şe'nindendir. Namaz, Hâlık-ı Zülcelâl tarafından her yirmi dört saat zarfında tayin edilen vakitlerde mânevî huzuruna yapılan bir dâvettir.

 

*Bu dâvetin şe'nindendir ki, her kalb, kemâl-i şevk ve iştiyakla icabet etsin ve mi'racvâri olan o yüksek münâcâta mazhar olsun*. Şeklinde geçen alt satırda söz konusu davete , namaz ile hasıl olan cezbe  ile meydana gelen vicdani muhabbet ve rükün usulü ile namaza icap etmekle , Allah ile kulu arasında vuku bulan : “Muhakkak ki sizden biri namaz kılarken (aslında) Rabbiyle özel olarak konuşmaktadır...”  Hz. Peygamber (s.a.v.)  manasında olan Mİ’RAÇ ve  MÜNACAT gerçekleşsin.

 

Yine bu paragrafın altında olan ilgili paragrafta:

 

Namaz, kalblerde azamet-i İlâhiyeyi tesbit ve idame ve akılları ona tevcih ettirmekle adalet-i İlâhiyenin kanununa itaat ve nizam-ı Rabbânîye imtisal ettirmek için yegâne İlâhî bir vesiledir. Zaten insan, medenî olduğu cihetle, şahsî ve içtimaî hayatını kurtarmak için, o kanun-u İlâhîye muhtaçtır. *O vesileye müraat etmeyen veya tembellikle namazı terk eden veyahut kıymetini bilmeyen, ne kadar cahil, ne derece hâsir, ne kadar zararlı olduğunu bilâhare anlar, ama iş işten geçer*……  diye geniş alan ilgisi ve hususi pencerenin negatif yönü nazara verilmiş…El-Iyâzu Billah

 

Sonuç olarak namazı namaz yapan esaslar, tâdil-i erkân, müdavemet, muhafaza ve  ikame olarak belirtilmiştir.

 

Tâdil-i erkân namazla ortaya çıkan bağ ve ilişkinin ruhu oluşturan ve namaza hayat veren hareketler ve tavırlar bütünüdür.

 

İbadette kul saygısını, rabıtasını , özenini, titizliğini, nezaketini, itaatini bu usul ile ifade eder. Fizyolojik durumu ruhsal durumunu etkiler. Böylelikle akıl, kalp, nefs bütünselliğinde ibadet gerçekleşebilir.

 

Bu itina ve dikkat namazın hakkını teslim etmekte en önemli fiil değerine sahip olduğundan birçok şuuri mananın idrak ve hisse taalluk ve terettübü söz konusu olur.

 

Ve,

 

………….Hem nasıl bir zabit, bütün neferatının yekûn hizmetlerini kendi namına padişaha takdim eder. Öyle de: Mahlukata zabitlik eden ve hayvanat ve nebatata kumandanlık yapan ve mevcudat-ı arziyeye halifelik etmeye kabil olan ve kendi hususî âleminde kendini herkese vekil telakki eden insan… Sözler

 

…………..Hem “İyyake na'büdü”  hitabına terakki etmek,

Yani küçüklüğü, hiçliği, kimsesizliği ile beraber, ezel ve ebed sultanı olan Mâlik-i Yevmiddin’e intisabıyla şu kâinatta nazdar bir misafir ve ehemmiyetli bir vazifedar makamına girip, “İyyake na'büdü ve iyyake nestain” demekle bütün mahlukat namına kâinatın cemaat-ı kübrası ve cem’iyet-i uzmasındaki ibâdât ve istianatı ona takdim etmek;……….. Sözler

 

………. Bütün mahlûkatın hayatlarıyla Sana takdim ettikleri hediye-i ubûdiyetlerini, ben kendi hesabıma, umumunu Sana takdim ediyorum. Eğer elimden gelseydi, onlar kadar tahiyyeler Sana takdim edecektim. Hem Sen onlara, hem daha fazlasına lâyıksın……… Sözler

 

Gibi bilinçli kulluk vasfı ile Hilafete liyakatini göstermek manası gerçekleşir.

 

Hatime:

 

………….Sakın deme, “Benim namazım nerede, şu hakikat-i namaz nerede?” Zira, bir hurma çekirdeği, bir hurma ağacı gibi, kendi ağacını tavsif eder. Fark yalnız icmal ve tafsil ile olduğu gibi; senin ve benim gibi bir âmînin velev hissetmezse namazı, büyük bir velînin namazı gibi şu nurdan bir hissesi var, şu hakikatten bir sırrı vardır velev şuurun taallûk etmezse. Fakat derecâta göre inkişaf ve tenevvürü ayrı ayrıdır. Nasıl bir hurma çekirdeğinden tâ mükemmel bir hurma ağacına kadar, ne kadar merâtip bulunur. Öyle de, namazın derecatında da daha fazla meratip bulunabilir. Fakat bütün o merâtipte, o hakikat-i nuraniyenin esası bulunur…. Sözler

…………………

 

"HAŞİYE: İşte, derecâta göre bir âmî, bir çekirdek kadar bu kudsî hakikatten hisse alsa, ruhen terakki etmiş bir kâmil insan, bir hurma ağacı kadar hisse alır. Fakat daha terakki etmeyen bir adam Fâtiha okurken bu mânâları kasten hatıra getirmemeli, tâ huzura zarar olmasın. Eğer o makama terakki etse, zaten o mânâlar kendilerini gösterirler."

 

"H A Ş İ Y E C İ K - Bu haşiyedeki “kasten” kelimesinin izahını Üstadımızdan sorduk. Aldığımız cevabı aynen yazıyoruz:"

 

"Üçüncü Medrese-i Yusufiyedeki Risale-i Nur talebeleri namına Ceylân Teşehhüd ve Fâtiha kelimelerinin geniş ve yüksek mânâları kastî değil, belki dolayısıyla meşguliyet ve huzura bir nevi gaflet veren tafsilâtı değil, belki mücmel ve kısa mânâları gafleti dağıtır, ubudiyeti ve münâcâtı parlatır görüyorum. Namazın ve Fâtiha ve teşehhüdün pek yüksek kıymetlerini tam gösterir. İkinci kısmın âhirinde “kasten meşgul olmamak”tan murad ise: O mânâların tafsilâtıyla bizzat iştigal bazen namazı unutturur, huzura belki dokunur. Yoksa dolayısıyla ve muhtasar bir tarzda büyük faydalarını hissediyorum..."

 

Allahım! “Namaz dinin direğidir”  buyuran zâta ve bütün âl ve ashâbına salât ve selâm et…. ÂMİN