21.1.26

Mütalaa Ders notları 56: Salâvatın bu kadar kesretle hikmeti ve salâtla beraber selâmı zikretmenin sırrı nedir?

 

MESÂİL-İ MÜTEFERRİKA

 

BİRİNCİ MESELE

 

Sual: *Salâvatın bu kadar kesretle hikmeti ve salâtla beraber selâmı zikretmenin sırrı nedir*?

 

Elcevap: *Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâma salâvat getirmek, tek başıyla bir tarik-i hakikattır*.

 

( Bu ifade muazzam bir manevi yolculuğun anahtarına işaret etmektedir. Tarikler Allah’a vasıl olmanın izlerini takip eden saiklerdir. Her birinin kendine mahsus usul ve erkanları vardır. Nasıl bizim mesleğimizde acz,fakr,şefkat,tefekkür gibi esaslar var ise , salavat dahi kendi mahsus mahiyetinin inkişaf etmesi ile bu visal yollarından biridir. Bu yolun mahsus mahiyeti ise Ahlak-ı  Peygamberiyle ile edeplenmek, onun sünnet-i seniyesinin bilinçli takipçisi olmak ile orantılıdır. Fakat bununla birlikte gayr-i şuuride olsa salavat ile iştigal etmeye terettüp eden bereketler çok ziyadedir.

 

Yani o kapıya SALÂTÜSELÂM ile müracaat eden Hz. Peygamber’in  A.S.M mânevî şahsiyetini selâmlayan herkes,  Allah’ın C.C inayet ,rahmet ve lütuf elini, Efendimiz vesilesi ile kendi üzerine celp etmek için dakk-ı bab eder.

 

Çünkü onun Rabbimiz yanında ehemmiyeti, hususiyeti, muhabbeti vardır. Hatta bazı zevat- aliye Peygamberimizi, İsm-i Azam Hz. Muhammed’dir A.S.M diye sözlerde bulunmuşlardır.

 

İnsanların meşru ve hakikatli olan uhrevi ve dünyevi hacetlerini bu esasla arz etmeleri kabul edilmesini kolay kılan bir keyfiyeti ifade etmektedir.

 

Hülasa bir insan manevi hayatının terakkisini  SALÂTÜSELÂM’a hasretse ,kendisini kendi istidadınca hakka götüren bir yolda sülûk etmiş olur.

 

*Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm nihayet derecede rahmete mazhar olduğu halde, nihayetsiz salâvata ihtiyaç göstermiştir. Çünkü, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm bütün ümmetin dertleriyle alâkadar ve saadetleriyle nasibedardır. Nihayetsiz istikbalde, ebedü'l-âbâdda, nihayetsiz ahvâle mâruz ümmetin, bütün saadetleriyle alâkadarlığının ihtiyacındandır ki, nihayetsiz salâvata ihtiyaç göstermiştir*.

 

Bu paragfta ifade edilen hakikat hakkında bir ayet ile birlikte mektubatta geçen bir babı buraya ilave edebiliriz.

 

AYET:  “Andolsun size kendinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki;

 

Sizin sıkıntıya uğramanız O’na çok ağır gelir.

O, size çok düşkündür.

Mü’minlere karşı Raûf ve Rahîm’dir / çok şefkatli ve merhametlidir.” (et-Tevbe, 128)

 

MEKTUBAT BÖLÜMÜ:  İşte, ey Müslüman, senin rûz-i mahşerde böyle bir şefîin var. Bu şefîin şefaatini kendine celb etmek için, sünnetine ittibâ et.

 

Eğer desen: Madem o Habîbullahtır. Bu kadar salâvat ve duaya ne ihtiyacı var?

 

Elcevap: O zât (a.s.m.) umum ümmetinin saadetiyle alâkadar ve bütün efrad-ı ümmetinin her nevi saadetleriyle hissedardır ve her nevi musibetleriyle endişedardır. İşte, kendi hakkında merâtib-i saadet ve kemâlât hadsiz olmakla beraber, hadsiz efrad-ı ümmetinin, hadsiz bir zamanda, hadsiz envâ-ı saadetlerini hararetle arzu eden ve hadsiz envâ-ı şekavetlerinden müteessir olan bir zât, elbette hadsiz salâvat ve dua ve rahmete lâyıktır ve muhtaçtır.

 

*Hem Resul-i Ekrem hem abd, hem resul olduğundan, ubudiyet cihetiyle salât ister, risalet cihetiyle selâm ister ki: Ubudiyet halktan Hakka gider, mahbubiyet ve rahmete mazhar olur. Bunu es-salât ifade eder. Risalet Haktan halka bir elçiliktir ki, selâmet ve teslim ve memuriyetinin kabul ve vazifesinin icrâsına muvaffakıyet ister ki, selâm lâfzı onu ifade ediyor*.

 

Bu harika tablonun en cami şeklini tazammun eden hakikat TAHİYYAT’tır. ( Bkz. Şualar/ Altıncı Şuâ)

 

Bununla birlikte bu paragrafta Ubudiyetin halktan hakka bir mi’raç olduğu ve mahbubiyete ve rahmete mazhariyete havi bulunduğunu görüyoruz. Çünkü ubudiyetin içinde ibadet, hukukullahı gözetmek, emir ve yasak dairesine karşı titizlik göstermek ve yalnızca Allah’ın rızasını gözetmek gibi hususlar vardır. Bu hassasiyet ve riayet  külli manası ile insanı rahmete ve muhabbete ulaştıran bir külli duadır………. *Zaten ubûdiyet-i Ahmediyenin (a.s.m.) ruhu, duadır. Belki kâinatın harekâtı ve hidemâtı, bir nevi duadır*. Sözler …Bu yönüyle Salât  dua manasını  ifade eden bir ibaredir.

 

Ve, Bize bakan yönüyle , onun vazifesini tebrik, nübüvvetini tasdik, ihtiram ve iştirakimizi beyan ve teşekkürümüzü izhar manasını karşılayan ise selâm ibaresidir.

 

Bunun için ilgili yerde :

 

*Hem biz seyyidinâ lâfzıyla tabir ettiğimizden, diyoruz ki: Ya Rab! Yanımızda elçiniz ve dergâhınızda elçimiz olan reisimize merhamet et ki, bize sirayet etsin*..Demiş.

 

*Allah'ım, Senin kulun ve resulün olan efendimiz Muhammed'e ve onun bütün âl ve ashabına salât eyle*……. Söylemiş…

 

Evet,

 

Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber'e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin, selam edin."(Azhab,33/56)

 

Müfessirler, bu âyet ile ilgili olarak şu ortak görüşe sahiptirler.

 

Allah’ın peygamberimize  salâtı, ona rahmet ,iltifat etmesi ,şeref vermesi ve onu melekleri katında anması,

Meleklerin salâtı  peygamberimizi tebrik ,takdir etmeleri,

Müminlerin salâtı Allah’tan peygamberin kendi katındaki makamını yüceltmesi için dua etmeleri hayırla ve övgü ile anmaları anlamına geldiğini ifade ederler.

 

Bu yönüyle mü’minle ona isabet-i mutlak olan hayırdan,bereketten, lütuftan kendilerine sirayet edecek ihsanı hem intizar ederler hem de mazhar olurlar.

 

“Kıyamet günü insanların bana en yakını bana en çok salavat okuyanıdır”  Hz. Muhammed A.S.M

 

"Allah Teâlâ benim için iki melek görevlendirmiştir. Ben bir Müslümanın yanında anıldım da bana salavat getirdi mi, mutlaka o iki melek ona 'Allah seni bağışlasın' derler. Allah Teâlâ ve diğer melekleri de o iki meleğe cevap olarak 'Amin' derler. Bir Müslümanın yanında adım zikrolunduğunda da bana salavat getirmedi mi, mutlaka o iki melek: 'Allah seni bağışlamasın' derler. Yüce Allah ve öteki melekleri de o iki meleğe cevaben 'Amin' derler.” Hz. Muhammed A.S.M

 

(Ayrıca Bkz. On Dördüncü Lem'anın İkinci Makamı)

 

 

16.1.26

Mütalaa Ders notları 55: Adavet etmek istersen, kalbindeki adavete adavet et; onun ref'ine çalış..

İnsanın çok yönlü bir yaratılışı vardır. Haddi zatında insanın sır olan kısmı , bu çok yönlü yaratılışın içerisinde olan hislerin çokluğu, etkileşimi ve insanın akıl, kalp ve ruhunda bıraktığı izler ve gizli ve aşikar latifelerinde oluşturduğu tesirin çeşitliliği gibi çok kompleks bir yapı nedeniyledir.

 

Bu derinlik ve karmaşık sistemin kontrollü ve kontrolsüz birçok işleyişi vardır ki, insan onları bir düzene sokmak, istikamete yöneltmek, olumsuzluklardan geri çekip hayra yöneltmek gibi idari sorumluluk sahibidir.

 

Bu duyguların insanın bireysel hayatına bakan kısmı ile paralel olarak sosyal hayatına bakan kısmı en çok istimal ve etkiye açık olan tarafıyla insan ilişkilerinde ortaya çıkmaktadır.

 

Rekabet, haset, kıskançlık, hazmedememe, hoşlanmama, soğuk düşme, yakınlık kuramama, itici gelme veya itici olma, sevimsizlik, kendisiyle ünsiyet kurulamama gibi yoğun duygu hallerinde bazı kuvvetli hisler hâkimiyeti ele geçirerek insanı tümden bir karanlığın içine çekebilir. Adavet duygusu bunlar içinde en etkili olanlardandır. Çünkü adavet, kıskançlık, çekememezlik, zarar görme, hayal kırıklığı yaşama gibi belirli bir aşamadan geçtikten sonra olgunlaşır ve baskın bir duruma gelir.

 

Ancak konumuz olan bölümdeki adavet ise biraz daha yumuşak bir dokuya sahip olabilir.

 

Örneğin fikir ayrılığı, anlaşmanın bozulması, söze riayet etmeme, aynı hedefe göz dikme, içtihad gibi fikirsel ve duygusal sürtüşme ile ortaya çıkan bir durumdur. Burada muhatap ile kişi arasında tolere edilebilir yönler olduğundan nazara o verilmiş. Ve kişi kendi nefs-i emmaresi ile yüzleşmeye sevk edilerek, sahip olduğu adavetten dolayı lehinde bakılmamış.

 

Çünkü adavet gayet zarar verici, birliği bozucu, şevki kırıcı, gerçek düşmanı sevindirici ve yüksek ruh taşıması esasından mümine yakışmaması hasebiyle bu derste bir şekilde kınanmış.

 

Adavet etmek istersen, kalbindeki adavete adavet et; onun ref'ine çalış. .yani bunu kalbinde nasıl büyüttün, içine yerleşmesine nasıl izin verdin, ne yaptın da bunun tesirinde kaldın, kalbinden düşmanlık etmek geçiyorsa önce bu duygunun kendisine düşmanlık et. Seni kendiyle meşgul edip sebep olduğu sıkıntı, vesvese yoluyla şeytana açtığı istismar kapısı, selamet yerine kasavet getirmesi   ve gönül esenliğini  kaçırması gibi neden olduğu maraza öfkelen, onun sana işaret edip hedef gösterdiğine değil…

 

*Hem en ziyade sana zarar veren nefs-i emmarene ve heva-i nefsine adavet et, ıslahına çalış*…yani işte görüyorsun, bak neler yaşıyorsun, uykun ve rahatın kaçtı. Sürekli hasım tayin ettiğin kişiyi düşünüyorsun. Belki senin düşündüğün gibi değildir. Amma hissiyatın öyle kökleşti ki neyin doğru neyin yanlış olduğunu görmüyorsun. Zanlarınla gerçekleştirdiğin saldırılarla haddi aştığından ,takdir ve hak ediş bağlamında   bir çok şeyi aleyhine çeviriyorsun….bunlar hep sana kötülüğü emreden ve senin hep bu menfi emirlerle meşgul etmek isteyen nefsini dinleme, zararı mutlak olan telkinlerine kulak verme..eğer devam edersen kendine çok zarar verirsin.. bu işten vaz geç.. güzel zanlara sahip ol..merhametli ve şefkatli ol.. eğer fena ise ona acı.. böylelikle Allah’ın rahmet ve merhametine mazhar olursun……..gibi onu teskin et ve doğru bir yol göster.

 

*O muzır nefsin hatırı için, mü'minlere adavet etme*……………….Hele de sana zarar vermek için en zararlı düşmanın addedilen nefsin ile musalaha yapıp bir mümin kardeşine asla düşmanlık besleme… Çünkü o iman cihetinde kerimdir. İkrama mazhar olmuş..Allah ona rahmet ,merhamet ve hidayet nazarıyla bakmış,kendine muhatap kabul etmiş, huzuruna almış,rıza ve cennetini vaat etmiş……sana zararı söylenmiş o nefsinin hatırı için tüm bunları yok sayıp ,kendini Allah’ın lütfuna muarız bir hale getirme…hasaretin çok büyük olur… Müminleri kardeş emreden bir buyruğa baş kaldırmak azim bir beliyyedir….

 

Oldu da konu girişinde söz edildiği gibi bazı hissin hakimiyeti seni adavete yönlendiriyor, mız mız bir mizacın, asi bir karakterin, söz dinlemez bir şahsiyetin, ıslah olmaz bir nefsin var ve *Eğer*  illa *düşmanlık etmek istersen; kâfirler, zındıklar çoktur; onlara adavet et*.

 

Onlarla uğraş, onlara kız, onlardan nefret et. Çünkü bunun için çok sebebin var. Onlar hak ve hakikat olarak ne ile bir rabıtan, muhabbetle bir ilgin varsa ona düşmanlardır. Senin değer verdiğin herşey onlar için değersizidir. Senin ve diğer müminlerin hayatına kast edebilecek ,acımadan imha edebilecek bir iştah ve isteğe sahiptirler. Türlü hile ve desiselerle adeta şah damarını ele geçirmiş bu yaratıkların işini kolaylaştıracak, şeytanı güldürecek tavırlara girme.. onalar karşı olması gereken meşru düşmanlığı daima canlı tut.. çünkü seni davan için mücadele ettirecek olan bu adavet olacaktır.

 

*Evet nasılki muhabbet sıfatı, muhabbete lâyıktır; öyle de adavet hasleti, her şeyden evvel kendisi adavete lâyıktır*.

 

İşte gördün ve anladın .. sevgi sıfatı bizzat sevgilidir sevimlidir ve sevgiye layıktır…hem yine  anladın ki  müminlere karşı olan düşmanlık başlı başına bir beladır,sebep olup netice verdiği şeylere bakıldığında bizzat düşmanlık edilmesi gereken bu sıfatın kendisidir….

 

Evet, insan nefsini zem etmek ile tezkiye etmekten sorumludur.

 

Menfi duygular hayır ve iyilikleri takdir edip yaşadıkça , yüzlerine güzel manalara dönerler.

 

İnada değmeyen şeylere inat etmek insana çok zarar ettirir.

 

İnsan bu dünyadan gelip geçicidir ve hayatı bittikten sonra bir daha geri gelip eksik bıraktıklarını tamamlama, zararları giderme gibi bir fırsatı olmayacaktır. Bu nedenle bu yolculuğu dikkat ve titizlikle yapması gayet önemli ve ciddi bir meseledir.

 

İbadet şuuruna sahip olmak, kusuru bilmek ve onunla ilgilenmek, insanların iyi taraflarını görmek, nefsin inadına onlar hakkında iyi konuşmak, dua etmekte manevi şifalar vardır.

 

Şekva hakikaten bir haklılık ve haktan gelmiyorsa sahibi saran bir musibete döner.

 

Bu ve benzeri nedenlerle, haktan geçmek, dava ve iddiayı bırakmak, olumsuz duyguların tacizine izin vermemek, helallik vermek ve istemek, meziyetleri ile meşgul olmak, fazilet dairesinde kalmak yüksek insaniyet halleridir.

 

Hem insan hüsn-ü zan ile mükellef kılınmış, su-i zandan ikaz edilmiştir.

 

Merhametli olmayana merhamet edilmeyeceği söylenmiştir.

 

Kusur ayıbı örmenin erdeminden bahsedilmiş, ali cenap insanların hasletidir diye beyan edilmiştir.

 

Yardımlaşma, dayanışma, fenalığı giderme, kötülüğü önleme, hayrı tavsiye edip şerden men etme bir vazife-i diniye olarak omuzumuza yüklenmiştir.

 

el hasıl, İslâm olursak insan oluruz , nefsimizi dinlersek çok zarar eder manen sefil olacağımız talim edilmiştir.

 

İrademizi yapıcı ve muhabbetli işlerde istimal etmek , kötü ve fena şeylerle meşguliyetten çekmek fıtrat ve hakikat vazifelerimizdendir.

 

.

Mütalaa Ders notları 54: Allah'ı C.C tesbih etmek..

 

Bugünlerde iki ince mes'ele kalbe geldi. Vaktinde kaleme alamadım. O vakit geçtikten sonra o ehemmiyetli hakikatlara birer işaret ederiz:

 

 Birincisi:

 

Kardeşlerimizden birisinin namaz tesbihatında tekâsül  ( tembellik) göstermesine binaen dedim:

 

*Namazdan sonraki tesbihatlar, tarîkat-ı Muhammediye'dir (A.S.M.) ve velayet-i Ahmediye'nin (A.S.M.) bir evradıdır.* (Resul-ü Ekrem’in A.S.M Allah’ın rızasına vasıl olunması için açtığı bir yol ve yine onun Allah’a olan yakınlığını, dostluğunun nişanesi olan, alışkanlıkla  ve vazîfe olarak devamlı yapılan zikridir.

 

O noktadan ehemmiyeti büyüktür. Sonra, bu kelimenin hakikatı böyle inkişaf etti:

 

*Nasılki risalete inkılab eden velayet-i Ahmediye (A.S.M.) bütün velayetlerin fevkindedir; öyle de, o velayetin tarîkatı ve o velayet-i kübranın evrad-ı mahsusası olan namazın akabindeki tesbihat, o derece sair tarîkatların ve evradların fevkindedir*.  (Resul-ü Ekreme mahsus olarak, onun harika şahsiyeti, yüksek ahlakı, titizliği, adaletli ve merhametli oluşu, tevazusu gibi hasletleri Onu Allah’a yakın tutmuş , Rabbisinin dostluğunu kazanmış ve bu yönüyle Hâlıkının marziyatını kullarına bildirmek ve Uluhiyet dairesinin hassalarını temsil ve tebliğ etmekte; velayetten çok üstün olan risalet makamına yükseltilmiştir. Öyle de piri olduğu bu büyük ve külli velayet yolunun özel ve özellikli virdi olan ve namazın arkasından yapılan tesbihat , sair tarikatların evradlarından üstündür, niteliklidir, makbuliyeti kat-i olan bir hasiyete sahiptir.

 

Lemalarda geçen şekliyle, İmam-ı Rabbanin  R.A  bu meyandaki izahını buraya ekleyelim :

 

 *Ben seyr-i sülûk-i ruhanîde görüyordum ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdan mervî olan kelimat nurludur, Sünnet-i Seniye şuâı ile parlıyor. Ondan mervî olmayan parlak ve kuvvetli virdleri ve halleri gördüğüm vakit, üstünde o nur yoktu. Bu kısmın en parlağı, evvelkinin en azına mukabil gelmiyordu. Bundan anladım ki, Sünnet-i Seniyyenin şuâı bir iksirdir. Hem o Sünnet, nur isteyenlere kâfidir; hariçte nur aramaya ihtiyaç yoktur* …………….

 

Haşiye: Allah’a vasıl olmakta Velayet-i Ahmediye’den ruhsat alan tariklerin kendi yollarının prensipleri ve adalelerine yönelik içtihaden veya keşfen  tespit ve tesis ettikleri bazı literatür ve çeşitli esasları toplayan vusul üsülleri vardır. Bunlar; adap, adat, zikir, rabıta gibi tanımlarla ifade edilir. Konumuz bağlamında virdlerde o tarikatın şeyhinin kontrolünde uygulanan ve bazı tariklerde çeşitli sayılara tekabül eden , kelimat-i tayyibe, mübareke sınıfından tesbih, tahmid, tazim ,esma zikri gibi şartları vardır. Bu evradlar ne kadar çok ve muhtelif olsa da  ,  çokça zikredilse de , Peygamberimizin evrad edinmediği kur’ani kelimelerden de çıkartılsa Velayet-i Ahmediye’den yüksek bir mahiyete çıkamaz. Çünkü, tüm vüsüllerin vasılı hakikatinin yolunun açıcısı ve mihmandarı Resul-ü Ekremdir.Hem bu sözler Kur’anın nası ile ( o kendinden bir şey söylemez) ona öğretilmiştir. Diğer her şey ondan öğrenilmiştir……….. Bu meyanda namaz tesbihatın kelimeleri , namaza mütemmim mahiyetiyle hem fazlarda yer almış hem de ihtiva ettiği içerikle tesbihat ve tahmidattan maksud olan neticeyi en azami şekilde ifade hasiyetine mahzar edilmişlerdir.

 

“ *Sübhanallah demek mizanın yarısını doldurur. Elhamdülillah demek ise teraziyi doldurmuş olur. Allah’tan başka gerçek ilah yoktur, sadece O vardır, diyen kimse ile Allah arasında hiçbir perde yoktur. Cennette kendisiyle beraber oluncaya kadar*…” (Tirmizî, Daavat, 87)

 

" *Sübhanallah demek mizanın yarısıdır. Elhamdülillah ise onu doldurmuş olur. Allahuekber demek gök ile yeryüzü arasını doldurur oruç sabrın yarısı temizlikte imanın yarısıdır*…” (Müsned: 17571; Tirmizî, Daavat, 87)

 

" *Temizlik îmanın yarısıdır. Elhamdülillah mizanı doldurur. Sübhanallâh ve elhamdülillah göklerle yer arasını doldururlar (yahut doldurur.) Namaz bir nurdur. Sadaka bir burhandır. Sabır bir ziyadır. Kur'an da se­nin ya lehine ya aleyhine bir hüccettir. Bütün insanlar sabahleyin kalkar­lar, kimisi nefsini satar, kimisi de onu ya azad eder, yahut helak!* .." (Müslim, Taharet, 1)……………Gibi Hadis-i Şerifler bu ehemmiyeti nazara verir. Nurlarda da bu hakikate işaret eden ziyade dersler vardır.

 

*Bu sır dahi şöyle inkişaf etti ki*:

 

*Nasıl zikir dairesinde bir mecliste veyahut hatme-i Nakşiyede bir mescidde birbiriyle alâkadar heyet-i mecmuada nuranî bir vaziyet hissediliyor*.  ( birlikte yapılan zikir ve haline hissedilen manevi  bağlar,tefeyyüz, kalbi zevkler, bir kısım letâifin inkişafı gibi haller )

 

*Kalbi hüşyar* ( uyanık, Allah’tan gafil olmayan)  *bir zât, namazdan sonra "Sübhanallah Sübhanallah" deyip tesbihi çekerken, o daire-i zikrin reisi olan Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm'ın muvacehesinde, yüz milyon tesbih edenler, tesbih elinde çektiklerini manen hisseder; o azamet ve ulviyetle "Sübhanallah Sübhanallah" der. Sonra o serzâkirin emr-i manevîsiyle ona ittibaen "Elhamdülillah Elhamdülillah" dediği vakit, o halka-i zikrin ve o çok geniş dairesi bulunan hatme-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm'ın dairesinde yüz milyon müridlerin "Elhamdülillah Elhamdülillah"larından tezahür eden azametli bir hamdi düşünüp içinde "Elhamdülillah" ile iştirak eder ve hâkeza... "Allahu Ekber Allahu Ekber" ve duadan sonra "Lâ ilahe illallah Lâ ilahe illallah" otuzüç defa o tarîkat-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm'ın halka-i zikrinde ve hatme-i kübrasında o sâbık mana ile o ihvan-ı tarîkatı nazara alıp, o halkanın serzâkiri olan Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm'a müteveccih olup "Elfü elfi salatin ve elfü elfi selamin aleyke ya resulallah" (Milyon kere salât ile milyon kere selâm Senin üzerine olsun ey Allah’ın Resûlü.) der, diye anladım ve hissettim ve hayalen gördüm. Demek tesbihat-ı salâtiyenin çok ehemmiyeti var*.

 

Evet, Üstad burada meselenin  bir meslek  ve meşrebin mahdut ölçülerinden ne kadar ziyade ve ihatalı olduğunu, tüm Ümmet-i kuşattığı hakikati, usul-ü tarikat vezninde  ifade ediyor, şümüllü tezahürünü, kesretli keyfiyetini, ait olduğu dairenin niteliğini ve  ihtiva ettiği hassanın külliyetini nazara veriyor.

 

…………….. *Şimdi, şu ikinci burhan-ı nâtıkı olan Hâtemü’l-Enbiyâ Aleyhissalâtü Vesselâmı tanımalıyız, dinlemeliyiz*.

 

*Evet, o burhanın şahs-ı mânevîsine bak*:

 

*Sath-ı arz bir mescid, Mekke bir mihrap, Medine bir minber; o burhan-ı bâhir olan Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm bütün ehl-i imana imam, bütün insanlara hatip, bütün enbiyaya reis, bütün evliyaya seyyid, bütün enbiya ve evliyadan mürekkep bir halka-i zikrin serzâkiri; bütün enbiya hayattar kökleri, bütün evliya tarâvettar semereleri bir şecere-i nuraniyedir ki, herbir dâvâsını, mu’cizatlarına istinat eden bütün enbiya ve kerametlerine itimat ede bütün evliya tasdik edip imza ediyorlar*………….. Sözler

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

*İkinci Mes'ele*:

 

*Otuzbirinci âyetin işaretinin beyanında*,

 

“ *Onlar dünya hayatını seve seve âhirete tercih ederler...” İbrahim Sûresi, 14:3. bahsinde denilmiş ki: Bu asrın bir hâssası şudur ki; hayat-ı dünyeviyeyi, hayat-ı bâkiyeye bilerek tercih ettiriyor*.

 

*YANİ KIRILACAK BİR CAM PARÇASINI, BÂKİ ELMASLARA BİLDİĞİ HALDE TERCİH ETMEK BİR DÜSTUR HÜKMÜNE GEÇMİŞ*.

 

*Ben bundan çok hayret ediyordum*.

 

*Bugünlerde ihtar edildi ki*:

 

 *Nasıl bir uzv-u insanî hastalansa, yaralansa sair a'zâ vazifelerini kısmen bırakıp onun imdadına koşar; öyle de, hırs-ı hayat ve hıfzı, zevk-i hayat ve aşkı taşıyan ve fıtrat-ı insaniyede dercedilen bir cihaz-ı insaniye, çok esbab ile yaralanmış, sair letaifi kendiyle meşgul edip sukut ettirmeye başlamış; vazife-i hakikiyelerini onlara unutturmağa çalışıyor*.

 

……… İnsan bedeninde bir arıza olsa bütün azaların , aklın, fikrin ,asabın, bağışıklık sistemin, alyuvar,akyuvar, hücrelerin vs.hepsinin o bölgeyle ilgilenmesi ve kısmen vazifelerini bırakması, meşguliyetin ziyadesi ile gücünü,enerjisini o bölgede toplaması gibi; İnsanın fıtratına derç edilen ve hayatın hayat niteliği ile meşru ve hakiki zevklerle yaşanmasını mümkün kılan , fıtrat-ı  zişuur ve his ile programlanmış olan yönetici  ve etkin özelliği bulunan bir önemli  cihazı çok sebebler eliyle yaralanmış, hasar almış olduğundan kontrol ve idareyi yitirmiş ve tatmin ve teskin arayışı başka alanlara kaymış, çizgisinden aştığından bir çeşit panik durumu ile vaveyla ederek , aklı ,kalbi, ruhu ,sırrı kendi ile meşgul etmeye başlamış ve bu meşguliyet ile onlara hakiki vazifesini unutturmaya ,ilgiyi üzerinde tutmaya çalıştır bir duruma gelmiş…………………

 

Bu cihazata yara açan çok sebeplerden bir kısmına Lemaat’tan bir bölümle işaret edelim:

 

 

……………ONUN İÇİN TELKİNİ AŞK-I TABİAT OLUR. MADDEPERESTLİK HİSSİ, KALBE DE YERLEŞTİRİR; ONDAN UCUZCA KENDİNİ KURTARAMAZ.

 

YİNE ONDAN GELEN, DALÂLETTEN NEŞ’ET EDEN RUHUN IZTIRÂBÂTINA, O EDEPSİZLENMİŞ EDEB MÜSEKKİN, HEM MÜNEVVİM, HAKİKÎ FAİDE VERMEZ.

 

TEK BİR İLÂCI BULMUŞ, O DA ROMANLARIYMIŞ. KİTAP GİBİ BİR HAYY-I MEYYİT, SİNEMA GİBİ BİR MÜTEHARRİK EMVAT. MEYYİT HAYAT VEREMEZ.

 

HEM TİYATRO GİBİ TENASUHVÂRİ, MAZİ DENİLEN GENİŞ KABRİN HORTLAKLARI GİBİ ŞU ÜÇ NEVİ ROMANLARIYLA HİÇ DE UTANMAZ.

 

BEŞERİN AĞZINA YALANCI BİR DİL KOYMUŞ, HEM İNSANIN YÜZÜNE FÂSIK BİR GÖZ TAKMIŞ, DÜNYAYA BİR ÂLÜFTE FİSTANINI GİYDİRMİŞ, HÜSN-Ü MÜCERRED TANIMAZ.

 

GÜNEŞİ GÖSTERİRSE, SARI SAÇLI GÜZEL BİR AKTRİSİ KÀRİE İHTAR EDER. ZAHİREN DER: “SEFAHET FENADIR, İNSANLARA YAKIŞMAZ.”

 

NETİCE-İ MUZIRRAYI GÖSTERİR. HALBUKİ SEFAHETE ÖYLE MÜŞEVVİKANE BİR TASVİRİ YAPAR Kİ, AĞIZ SUYU AKITIR, AKIL HÂKİM KALAMAZ.

 

İŞTİHAYI KABARTIR, HEVESİ TEHYİÇ EDER, HİS DAHA SÖZ DİNLEMEZ. KUR’ÂN’DAKİ EDEPSE HEVÂYI KARIŞTIRMAZ……Lemaat

 

Evet,

 

 *Hem nasılki bir cazibedar, sefihane ve sarhoşane şaşaalı bir eğlence bulunsa, ÇOCUKLAR VE SERSERİLER gibi BÜYÜK MAKAMLARDA BULUNAN İNSANLAR VE MESTURE HANIMLAR dahi o cazibeye kapılıp hakikî vazifelerini ta'til ederek iştirak ediyorlar; öyle de, bu asırda hayat-ı insaniye, hususan hayat-ı içtimaiyesi öyle dehşetli fakat cazibeli ve elîm fakat meraklı bir vaziyet almış ki; insanın ulvî latîfelerini ve kalb ve aklını, nefs-i emmaresinin arkasına düşürüp pervane gibi o fitne ateşlerine düşürttürüyor*.

 

…………. *Şu hakikati, bir vakıa-i hayaliyede şöyle bir temsilde gördüm ki: Ben büyük bir şehre giriyorum. Baktım ki, o şehirde büyük saraylar var. Bazı sarayların kapısına bakıyorum; gayet şenlik, parlak bir tiyatro gibi nazar-ı dikkati celb eder, herkesi eğlendirir bir cazibedarlık vardı. Dikkat ettim ki, o sarayın efendisi kapıya gelmiş, itle oynuyor ve oynamasına yardım ediyor*.

 

*Hanımlar, yabani gençlerle tatlı sohbetler ediyorlar. Yetişmiş kızlar dahi, çocukların oynamasını tanzim ediyorlar. Kapıcı da onlara kumandanlık eder gibi bir aktör tavrını almış. O vakit anladım ki, o koca sarayın içerisi bomboş. Hep nazik vazifeler muattal kalmış*....... Sözler

 

Haşiye: İNSAN BU TÜR BASKI VE ETKİLERDEN ANCAK VAZİFESİ İLE MEŞGUL OLMAK VE LUZUMSUZ BU İŞLERLE UĞRAŞMAMAK, TEKLİF ETTİĞİ ZEVKE TENEZZÜL ETMEMEK, YAKININDA DURMAMAK VE İLGİ DAİRESİNDEN ÇIKARMAKLA MAHFUZ KALABİLİR.

 

………….

 

*Evet hayat-ı dünyeviyenin muhafazası için zaruret derecesinde olmak şartıyla, bazı umûr-u uhreviyeye muvakkaten tercih edilmesine ruhsat-ı şer'iye var*.

 

*Fakat yalnız bir ihtiyaca binaen, helâkete sebebiyet vermeyen bir zarara göre tercih edilmez, ruhsat yoktur*.

 

*Halbuki bu asır, o damar-ı insanîyi o derece şırınga etmiş ki; küçük bir ihtiyaç ve âdi bir zarar-ı dünyevî yüzünden elmas gibi umûr-u diniyeyi terkede.

 

BURADA İŞARATÜ'L-İ'CAZ MÜNAFIKLAR BAHSİNDE GAYET DİKKAT ÇEKEN BİR CÜMLEYİ NAZARA VERECEĞİZ:

 

………….. *Onların tarik-i haktan uzaklaşmalarına ve bir daha doğru yola rücuları mümkün olmadığına işarettir. Çünkü gitmek onların elinde ise, gelmek onların elinde değildir*………

 

 Evet insan bir yola kendi iradesiyle girdiğinde ve isteyerek ilerlediğinde onun için hükümler değişir ve ciddi riskler oluşturabilir……..Zarara rızası ile girene merhamet edilmezin bir manası olarak görünen bu durumda anlaşılıyor ki; geri dönebilmek kolayına müyesser olmayacak……………

 

Aşağıda bu cihazatın yozlaşması  ve istikametten şaşması  ile ilgi bir dizinden oluşmuş   tasnif cümlesi var…..Orada devamen demiş:

 

 *Evet insaniyetin yaşamak damarı ve hıfz-ı hayat cihazı*,

 

·         *bu asırda israfat ile*

·         *ve iktisadsızlık*

·         *ve kanaatsızlık*

·         *ve hırs yüzünden bereketin kalkmasıyla*

·         *ve fakr u zaruret-i maişet ziyadeleşmesiyle o derece o damar yaralanmış*

·         *ve şerait-i hayatın ağırlaşmasıyla o derece zedelenmiş*

·         *ve mütemadiyen ehl-i dalalet nazar-ı dikkati şu hayata celb ede ede o derece nazar-ı dikkati kendine celbetmiş ki; edna bir hâcat-ı hayatiyeyi, büyük bir mes'ele-i diniyeye tercih ettiriyor*.

 

*Bu acib asrın bu acib hastalığına ve dehşetli marazına karşı Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan'ın tiryakmisal ilâçlarının naşiri olan Risale-i Nur dayanabilir; ve onun metin, sarsılmaz, sebatkâr, hâlis, sadık, fedakâr şakirdleri mukavemet ederler. Öyle ise, her şeyden evvel onun dairesine girmeli. Sadakatla, tam metanet ve ciddî ihlas ve tam itimad ile ona yapışmak lâzım ki; o acib hastalığın tesirinden kurtulsun*.

 

Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve dua ediyoruz.

 

Kastamonu L.

 

………………. Hem birtakım siyasî işlerle veya bir takım bâtıl cereyanlarla ve fikirlerle uğraşmaya zamanımız yoktur. Ömrümüz kısadır, vaktimiz dardır. Üstadımızın dediği gibi, “Fena şeylerle meşguliyet fena tesir eder, fena iz bırakır.” Hususan böyle bir asırda “Bâtılı iyice tasvir etmek sâfi zihinleri idlâldir.” Evet, menfilikleri öğrenerek mücadele edeceğim gibi saf bir niyetle başlayıp menfi şeylerle meşgul ola ola dinî bağları ve dinî salâbet ve sadakati eski haline nazaran gevşemiş olanlar olmuştur.

 

Risale-i Nur, nuru yerleştirerek zulmeti izale ediyor, yok ediyor. İyiyi öğreterek, fenayı fark ve tefrik ettiriyor ve vazgeçiriyor. Hakikati ders vermekle bâtıldan kurtarıyor ve bâtıldan mahfuz kılıyor.

 

Hülâsa-i kelâm: Biz, ancak Nurlarla meşgulüz. Biz mücevherat-ı Kur’âniye ile iştigal ediyoruz. Bizler, Kur’ân’ın kâinat vüs’atindeki elmas gibi hakikatlerine çalışıyoruz. Bizler ancak bâkiye hizmet ediyoruz. Bizler fâni şeylere emek sarf etmeyiz. Bizim Risale-i Nur’la olan hizmet-i imaniyemiz, başka şeylerle iştigalimize ihtiyaç bırakmıyor, herşeye kâfi geliyor…..Tarihçe-i Hayat

Mütalaa Ders notları 53: Malayaniyi terk...

 

Söz konusu mektupta geçen bahse bakan ve ilgili olan birçok konu Risale-i Nur’un muhtelif yerlerinde bulunmaktadır. Mesele çok genişleyeceğinden içtinapla sadece bazı hususları konu akışı içinde ve sohbet formunda ele alacağız. Okurken işaret edilen yerler hatırına gelecektir. Böylelikle bu muhtasar ifadeler kendi aleminizde ki genişliğe katılıp genişleyecektir İnşâallah.

 

Bismihi Sübhanehu

 

İnsanın yaratılışında bulunan ilgi özelliği onu birçok şeyle direkt veya dolaylı alâkadar ediyor. Her baktığı ve temas ettiği şeyde kendi ile bir münasebet noktası bulabiliyor. Bire bir olmasa bile fikri çağrışımlar, vesveseler, endişeler , umut ve hayal etme gibi duygu ve düşünceler hadiseye müdahale ederek insanı kabiliyet ve alâkadarlığı oranında etkiliyor ve olayın  içine alıyor.

 

Söz konusu bu ilgililik bir zaaf değil ,aksine farkındalığı canlı tutan bir fıtri özelliktir. Ancak kontrol noktasını yitirdiğinde , kendisini ilgilen ve ilgilendirmeyen her şeyle meşgul olmak gibi dengesiz bir ruh halinin ortaya çıkmasına neden olur.

 

Bu derste ilgi dairesi bağlamında;

 

1-      HAL-İ ÂLEM  ( dünyanın içinde bulunduğu şimdiki durumu )

2-      HAYAT-I DÜNYEVİYE ( dünya hayatı )

3-      HAYAT-I İÇTİMAİYE ( sosyal hayat )

4-      HAYAT-I SİYASİYE ( hakim olma, idare etme, yönetme, politika yöntemlerine ait faaliyet dairesi )

5-      MEDENİYETİN SEFAHET VE DALALETİ  (      Zevk ve eğlenceye ve yasak şeylere düşkünlük. Akılsızlık edip lüzumsuz yere, sonunu düşünmeden, hazz-ı nefs için yaşamayı isteme ve bunun için bedeller ödeme,   günaha ve haramlara düşkünlük ile malını o yolda sarf etme saikiyle hak olan yoldan sapmanın süslü ve ışıltılı göstermeye çalışıldığı fanteziler )          olarak 5 adet aktif ve etkin alandan söz edilmiş.

 

Bu hadise ifade meyanında şöyle etkileşim dizini ile beyan edilmiştir:

 

-          …. Şimdiki *hal-i âlem* hayat-ı dünyeviyeyi *HUSUSAN* hayat-ı içtimaiyeyi ve *BİLHÂSSA* (özellikle) hayat-ı siyasiyeyi *VE BİLHASSA* (hususi olarak) medeniyetin sefahet ve dalaleti…….

Bu sıralamaya baktığımızda  her birinin ne kadar merakaver olduğu, insan nefsinin ilgisini çeken cazibedar levhiyatlar içerdiği, çevre – şehir- ülke – eş – dost – cemiyet gibi bizzat hayat olarak yaşam alanında bulunduğu, çeşitli taraftarlıklar ile asaba sirayet ederek hissiyatları lehinde ve aleyhinde olarak tesir altına alıp yoğurduğu görülecektir.

 

Dolayısıyla söz konusu durum ve konumlar tüm insanlar, hasseten Müslümanlar için ciddi imtihan vesilesi olduğu tahakkuk etmektedir.

 

Bu mektubun dersinde söz konusu alanlarda yapılan su-i istimalatın neticesinde kader-i ilahinin bir musibet takdir ettiğinden bahisle, onun havadisi ve hareketliliği ilgilenenler beyninde menfaatsiz zararlı sirayetinden şöyle söz etmiş:

 

*GADAB-I İLÂHİNİN BİR CİLVESİ OLAN HARB-İ UMUMÎNİN* ( ikinci dünya savaşına ait meselelere ait ) tarafgirâne, damarları ve âsabları tehyîç edip bâtın-ı kalbe kadar, hattâ hakaik-i imaniyenin elmasları derecesine o zararlı, fâni arzuları yerleştirecek derecesinde bu meş'um asır öyle şırınga etmiş ve ediyor ve öyle aşılamış ve aşılıyor ki, *RİSALE-İ NUR DAİRESİ HARİCİNDE BULUNAN ULEMALAR*, BELKİ DE VELÎLER ( Allah’ın bildirmesi ile işin hakikatini ancak görebilen Allah dostları) *O SİYASÎ VE İÇTİMAÎ HAYATIN RABITALARI SEBEBİYLE*, *hakaik-i imaniyenin hükmünü ikinci, üçüncü derecede bırakıp*, *o cerayanların HÜKMÜNE tâbi olarak*, *HEMFİKRİ OLAN MÜNAFIKLARI SEVER*.

 

*Kendine muhalif olan ehl-i hakikati, belki ehl-i velâyeti tenkit ve adâvet eder, hattâ hissiyat-ı diniyeyi o cereyanlara tâbi yaparlar*.

 

Burada etki alanının muvazeneyi nasıl bozduğu , öncelik ve önem sırasının nasıl değiştiği, durumun kabulü ve kabule bağlı hükme tabi olmak ile hak ile batılın bir birine nasıl karıştığına dair çok enteresan bir hakikat ifade edilmiş. Şöyle ki:

 

Gdabı-i ilahiyi celb eden bir fetva durumu gerçekleşmiş. Ortada bir ceza durumu var ve buna insanlar musap olmuşlar. Dünyanın başına gelen vehamet; insanların ekonomik, sosyolojik, psikolojik ve hayatlarına mal olan hadisenin şiddetine rağmen idrak edilemiyor. Bu körlükle dahil olunan ve yaşanan şahsi ve içtimai dünya hayatı ve bu hayatın kemiyetine müdahil olan siyasi fikirler ve siyasetin tazammun ettiği ASABİ taraftarlık neticesinde; *AKILLAR GEVEZE VE RUHLAR SERSEMLEŞİYOR*. Böylelikle *AKLIN İSTİKAMETİ VE KALBİN SELÂMETİ KAYBOLUYOR*. taraftar guruplarının oluşması ile nifak kendine yer bulup,içtimai hayatın tutucu bağlarını zedeliyor, RABITALARI KOPUYOR. Gıybet, adavet iktizasıyla muhakeme ve muvazene öyle bozuluyor ki; İNAT VE TARAFTARLIKLAR İLE MELEK GİBİ DİN KARDEŞİ ONA ŞEYTANMIŞ GİBİ GÖRÜNÜYOR.

 

DÜŞMANLIK OLAN YERDE MUHABBET, HASET OLAN YERDE SÜKÜNET, TEFRİKA OLAN YERDE SEKİNET, KAVGA, NİZA OLAN YERDE UHUVVET OLMADIĞINDAN , ULVİ DUYGULARI YERİNİ MENFİ VE PEST DUYGULAR ALIYOR.

 

Durum böyle olduğunda şeytan ve mukallitlerine muvaffakiyet zemini doğduğundan zehirlerini zerk etmekte meşakkat çekmiyorlar.

 

Bu nokta ince bir nüans daha var ki, gayet dikkat çekicidir. Şöyle ki:

 

*RİSALE-İ NUR DAİRESİ HARİCİNDE BULUNAN* ve  Bu uğursuz hadisenin içinde bir kısım ulama ve  veliler.. yani bilginler ve  Allah dostları da bulunabiliyor. Bu zatların yanılmasına neden olan  nazarlarının ihatasızlığı ve taassuba bağlı basiret körlüğüdür.

 

Bir kısım veliler bağlamında Sadece kalp saikiyle hareket edenlerin mazhariye-i inkişafları sınırlı olur. Dolayısıyla kalplerinde olan veliliklerinden bir şey kaybetmemekle birlikte, havsala darlığına terettüp eden menfi sonucun kendilerine ulaşmasına neden olur. Kader planında mesul olurlar mı olmazlar mı bunu bilmiyoruz. Bu durumu belirleyecek olan niyetlerdir. Ancak onların derecesinde olmayıp tabi olanların durumu farklı olabilir.

 

Bir kısım alimler mabeyninde ise zahir öncelikli nazar olduğundan taraftarlıkla muhakeme zaafı ile muhalefet galip oluyor.

 

Evet bu girilen çarkın döngüsü içinde bu zatlar en ehemmiyetli ve öncelikli meseleleri   ikinci üçüncü dereceye indirgeyerek , CAMİYİ CEMAATİ BIRAKIP RADYO DİNLEMEYE KOŞUYORLAR. O AKLIMLARIN ETKİSİ ALTINA GİRDİĞİNDEN FERASET VE BASİRETSİZLİK CEZA-İ HÜKMÜ ALTINA GİREREK, FİKRİ SİYASİYESİ VE MENFİYESİNE DESTEK VEREN MÜNAFIKLARI SEVMEKLE KADERİ BİR İTABA MAZHAR OLUYORLAR.

………

BURAYA LEMALARDAN BİR TESELLİ PARAGRAFI ALALIM İNŞÂALLAH:

 

“ *MÜ’MİNDE DAHİ BİR MARAZ-I ASABÎ BULUNUYOR VEYA MARAZ-I KALBÎ VAR. O DAHİ EHL-İ DALÂLET GİBİ, EHEMMİYETSİZ ŞEYLERE ZİYADE EHEMMİYET VERİR. LÂKİN ÇABUK KUSURUNU ANLAR, İSTİĞFAR EDER, ISRAR ETMEZ* .”

………

 

Demek ki;

 

·         MENFİ ŞEYLERLE İLGİLENMENİN MENFİ TESİRLERİ VAR.

·         HATTI MUVASALAYI SAĞLAMAK MÜMKÜN OLMADIĞINDAN İLTİHAK KAÇINILMAZ.

·         ETKİLEŞİMLE BİRLİKTE SAHİP OLUNAN DEĞERLERİ YİTİRMEK SÖZ KONUSUDUR.

·         DOLAYISIYLA KORUNMAK SİPERDE KALMAKLA MÜMKÜNDÜR.

……..

 

KİŞİNİN KENDİNİ İLGİLENDİRMEYEN ŞEYLERİ TERK ETMESİ,ONUN İYİ BİR MÜSLÜMAN OLDUĞUNU GÖSTERİR. HZ .MUHAMMED (ASM)

 

MALAYANİ İLE İŞTİGAL MAKSADI GERİ BIRAKIR. BEDİÜZZAMAN ( R.A )

………..

Bu mektupta üstadın izlediği aktarım tekniği hakkında birkaç şey söyleyip konuyu bağlayalım İnşâallah.

 

1-      Bakmak ve ilgilenmek davasının içtima-i ve siyasi hakkı ve bizzat ilgi dairesinde iken bakmaması,

 

2-      Hakaiki imaniyeye ait meselelerin ilgilenilmek, merak ve hizmet gayesi edinmek  noktasında en öncelikli mesele olduğunu nazara vermesi,

 

 

3-      Luzumsuz merak ve ilgi vesilesi ile hadiselerin insanın duygularının en ince yerlerine kadar nüfuz edebileceğinin belirtilmesi,

 

 

4-      Yine ilgi alanlarında bulunan menfilikler ile meşgul olmakla, basiret,feraset, istikamet, uhuvvet, muhabbet, merhamet, şefkat, hamiyet , şevk ve gayret  gibi değerlerin kaybedilebileceğinin  beyan edilmesi,

 

 

5-      Risale-i Nur’un muhtevi olduğu ihsan-i ilahi hakikati, talip olduğu inayet-i ilahiyeden medet alan hizmeti, iman kurtarma gayesindeki ulviyet ve say’in neticesinde ki azim ücretin keyfiyetine sahip olmanın değeri, bu değerin korunması, ilgi merkezinin muhafazası, ulvi zevklerin üstünlüğü, zelil şeylere tenezzül etmekten çok daha yüksek meziyetli bir dairede bulunulduğunu ihsas ve izah etmesidir.

 

Aynı risaleden mütemmim bir paragrafla nihayet verelim İnşâallah:

 

" *Bu hasta ve gaddar ve bedbaht asrın belâ ve vebasından ve zulüm ve zulmetinden en mücerreb bir kurtarıcı, Risale-i Nur'un mizanları ve muvazeneleriyle, neşrettiği nur olduğunu kırk bin şahit vardır. Demek Risale-i Nur'un dâiresine yakın bulunanlar içine girmezse, tehlike ihtimali kavîdir*.  "

 

Mütalaa Ders notları 52: Lübbü bulmayan, kışır ile meşgul olur..

 

*MUHAKEMAT ON İKİNCİ MUKADDEME*

 

*Lübbü bulmayan, kışır ile meşgul olur*.

Lübbü bulamayıp kışır ile meşgul olanlar kimlerdir?

*Hakikatı tanımayan hayalâta sapar*.

Hakikati tanımayanlar ve hayalata sapanlar kimlerdir?

*Sırat-ı müstakimi göremeyen, ifrat ve tefrite düşer*.

Sırat-ı mustakimi görmeyip ifrat ve tefrite sapanlar kimlerdir?

*Muvazenesiz ve mizansız olan çok aldanır, aldatır*…

Muvazenesiz ve mizansız olup çok aldanan ve aldatanlar kimlerdir?

Ve bu taife hangi saik ile lübbü bulamaz ve kışırla uğraşır, hakikate tanımaz da hayalata sapar?

Sırat-ı müstakimi görmelerini engelleyen sebep nedir ki onlar istikamet ile tanzim edilen yoldan çıkarak ifrat ve tefrite bulaşırlar?

Hem muvazene nasıl kaybedilir de insan hem çokça aldanır ve o aldanma ile nasıl olurda başkalarını aldatır?

El cevap:

Kışır ile meşgul olanlar, hayal dairesinde bocalayanlar ,istikamet çizgisinden çıkarak mizana dair denge noktasını  yitirenler ancak ; bir şeyin görünen  ( mülk) yönüyle ilgilenip, içinde taşıdığı (melekût) manayı düşünmeyen, kendi bencil  bakış açısı dışında kalan şeylere ehemmiyet vermeyen , sathi nazarı ile her şeyi yüzeysel değerlendiren, müstakimen akletme ve selim-i kalb ile iz’andan mahrum bir mahiyet kesp etmekle , kuvve-i akliyenin tefrit mertebesi  ile hakikate karşı gabileşip, İfrat mertebesi cerbezeye düşerek hakkı batıl, batılı hak suretinde gösterecek kadar aldatıcı bir zekâyla  hakka karşı hürmetsizlik ederek;  ahde vefa-ı fıtratın sadakat ve sebatını kaybedip, batıl bir itikad ve tümden nefsine itimat ile  her şeyi hissiyatına feda eden gayr-i insaf sahibi aldanmış ZAHİRPERESTLERDİR.

Zahirperest oldukları için bu:

 

*Zahirperestleri aldatan bir sebep, Kıssanın hisse ile münasebeti ve mukaddemenin maksut ile zihinde mukareneti, vücud-u haricîde olan mukarenetle iltibas olunmasıdır*.

Yani:

 

1-      Rivâyet, haber, mevzu, mesele, hal, ders çıkarılması gereken, ibret alınması için hikâye edilen konunun hedefi olan ; meseleden hisse vermek ile olan münasebetin nazara alınmaması,

 

2-      Ehl-i tahkikin düsturlarından olan,  maksada uruc etmek  için mukaddemelerden istimdad ederek maksut olan mananın konuya giriş bölümünde oluşturulan bir izlek ile meram gerçekleşene kadar zihinde bir birine yakın tutacak ifade tedbirlerinin alınmasının bir mana bütünlüğü için gerekli olduğu ile ilgili ilişkiye dikkat edilmemesi,

 

3-      İfade edilmek isteten mananın haricinde olan ve amaç ve hedef ile hiçbir  bir ilgisi bulunmayan bir meseleyi , konuya dahil ve beraber  farz ederek, yahut yüzeysel  bir bakış açısı ve şahsi muhasebeye bağlı bir niyet ölçüyle ele alarak karıştırılmasıdır.

 

Örnek:

 

*İslâmiyetin mağz ve lübbünü terkederek kışrına ve zahirine vakf-ı nazar ettik ve aldandık. Ve sû-i fehm ve sû-i edeb ile İslâmiyetin hakkını ve müstehak olduğu hürmeti îfâ edemedik. Tâ o da bizden nefret ederek evham ve hayalâtın bulutlarıyla sarılıp tesettür eyledi. Hem de hakkı var. Zira biz İsrâiliyatı usûlüne ve hikâyatı akaidine ve mecâzatı hakaikine karıştırarak kıymetini takdir edemedik*.

Evet muhatap olduğumuz derslerde nazar-ı dikkate verin en ehemmiyetli  meselemiz manaların arasında olan irtibat ve sair ilişkili manalara yönelik ikmal ve  intikallere ait kurulmuş ifade düzenekleridir.

Yukarıda zahirperestlik kavramı içinde ifade edilen detaylarda:

Bu zahirprestler kimlerdir ve özellikleri nedir diye sorduğumuz soruya atıflar ve bileşen anlamlarla bir daire içinde cevap arama örneğimiz söz konusu ilişki ve intikallere bir numune olabilir.

Üstadımız:

*Zahirperestleri aldatan bir sebep, Kıssanın hisse ile münasebeti ve mukaddemenin maksut ile zihinde mukareneti, vücud-u haricîde olan mukarenetle iltibas olunmasıdır*.  Şeklinde zahirperestlerin aldanmalarına yönelik buyurduğu bu ifadeden sonra yukarıda ifade ettiğimiz ilişki, çarpan etki ve sonuçlar bağlamında;

Zahirperestlerin algı, idrak ve değerlendirme tarzları ve hakikate karşılık verme tavrının ortaya çıkmasındaki düşünce perspektifi, konumu oluşturan kök nedenlerin doğuş kaynaklarını ait bir kaç mana dizinini nazara vermektedir. Şöyle ki:

*Hem de ihtilâlâtı tevlid eden*, ( karışıklık sebep olan , içinden kargaşalar çıkan )

*ihtilâfatı ika eden*,  ( Anlaşmazlıkları ,uyumsuzlukları meydana getiren )

*hurafatı icad eden*, ( saçma ve hakikatle hiçbir ilgisi bulunmayan, asılsız ve batıl inanç şekillerini ortaya çıkaran)

*mübalâgatı intaç eden esbabın birisi ve belki en birincisi*,  ( Aşırılıkları, sınır tanımazlığı, had bilmemeyi, saygısızlığı ve müvazeneyi bozan abartıları netice veren sebeplerin birisi mutlak kat'iyyetle ve dahi şüphesiz en birincisi;

*hilkatte olan hüsün ve azamet ve ulviyete adem-i kanaattir. Hâşâ, zevk-i fâsidesiyle istihfaf-ı nizam etmektir.* ( yani, Ol Zahirperestlikte :  yaratılışta olan güzelliğe, hâlk etmenin  büyüklüğüne  ve var edilen  her şeyi  kuşatan yüceliğin ihatası ile  mutlak idare ve terbiyesine yönelik hakimiyet ve de tasarrufuna yönelik bir doğru bir iman ve safi bir itminan yoktur ve hak ve hakikate yakin ile teslimiyet bulunmadığından ve istikametsiz akılları ifsadat ile meşgul olduğundan ve tahkir ve tahfif ile kokmuş zevklerini kainata mühendis ettiklerinden ,liyakat ihsanı ve iltifat ikramından tard  edildiklerinden,  say ve vaziyetleri ile  müşevveşiyet, fısk, sefahat, sefalet, ifsadat, hurafat,cerbeze, mugalata gibi sapkın yollarda ve dalalet vadilerinde süluk etmeye ve sonuç olarak da mesleklerince itikat etmeye ve yaşamaya mecbur olmuşlardır….

*Evet, nazlanan ve istiğna gösteren nazeninlerin mehirleri dikkattir*.

 

Evet, şimdi sadet olarak en başa dönersek:

 

*Lübbü bulmayan, kışır ile meşgul olur. Hakikatı tanımayan hayalâta sapar. Sırat-ı müstakimi göremeyen, ifrat ve tefrite düşer. Muvazenesiz ve mizansız olan çok aldanır, aldatır*.

 

Yani: Bir şeyin özünü ( LÜBB)  bulmak noktasında;  gerek kabiliyetin gelişmemişliği, gerek baskın olan duygu ve düşüncelerin saikiyle ortaya çıkan ferdi mülahaza ve meşguliyetler, gerek bireysel algıya kanaat, nefse emmareyi dost kabul edip yaptığı önermelere itimat, hidayetin tazammun ettiği hak ile batılın ayrıştırılmasında şer-i ahkamlara teveccüh etmeyip kendi nazarını yüksek tutmak , gerekse  şahsi had ve hükümler gibi çeşitli  perdelerin engeline takılan birisi, hakikate ulaştıracak; insaf , muhakeme, talim ,terbiye, teveccüh, tezkiye, zikir, dua, ubudiyet, tastik, teslim, tevekkül , tevazü,mahviyet, emre imtisal, davete icabet gibi – ki; bunlardan tek bir tanesine muvaffak olunsa kafi gelir- istihdam ve isale meylinden  mahrum kalır, alakadar olduğu herşey in kabuğu ile kışırı ile meşgul olmak gibi bir vaziyeti sakile altına girer.

 

İkinci olarak , eğer bir insan (HAKİKATİ )tanımıyor ise , yani; Bir insan ,  Asıl olan durum ve mevcut şeklin  gerçek durumunu bilmiyor, varlık ve yaratılışın asıl kaynağından bihaber ise; Var olan her şeyi  gerçekleşmiş haliyle ve mahiyetiyle idrak edemiyorsa,  görünen ve işleyen ve işlettirilen sistem ve içindekileri bir vâkıa olarak müşahadeden mahrum bir algı ve idrak zaviyesine sahipse, o insan sınırlı ve nakıs tasavvuru ile hakikati ancak (HAYAL)  eder ve hakikate dair şeyleri kendi alemindeki farzi mizanlarla şekillendirir ve tahayyül eder. Oysa: *Bir tane hakikat, bir harman hayalâta müreccahtır* ..

 

Üçüncü olarak, İSTİKAMET-İ NAZAR alakadar olunan ve teklif bağlamında ilgilenilmek durumunda kalınan her şeyin vasat ve faydalı noktasını görmektir. Bu nazar aklın doğru işleyişine ve kalbin bu işleyişle ittifak edişi ile kemal noktasını bulur. Eğer o istikamet kaybedilse algı ve  muhakemenin denge noktası bozulur. İfrat ve tefrit akla hakim olur.

 

Bu konula ilgili birkaç esas başlık sadetinde yazılacaktır.

1-      *İşte, ey şeytanın desiselerine müptelâ olan biçare insan! Hayat-ı diniye, hayat-ı şahsiye ve hayat-ı içtimaiyenin selâmetini dilersen ve sıhhat-i fikir ve istikamet-i nazar ve selâmet-i kalb istersen, muhkemât-ı Kur’âniyenin mizanlarıyla ve Sünnet-i Seniyyenin terazileriyle a’mâl ve hâtırâtını tart. Ve Kur’ân’ı ve Sünnet-i Seniyyeyi daima rehber yap*.

 

Çünkü,

 

2-      * İşte bunun gibi bütün hakaik-i imaniye ve İslâmiye, kendilerinin şe’nleri ve muktezaları olan azamete istinad ederek, karşılarındaki küfrün dehşetli muhalatından ve vahşetli hurafatından ve zulmetli cehalatından kurtarıp kemal-i iz’an ve teslimiyetle selim kalplerde ve müstakim akıllarda yerleşirler*.

 

Hem,

 

3-      *İman aklın ihtiyariyledir*.

 

Hem bil ki;

 

4-      *İman ise, kasten ve bizzat takip ve kabul edilmekle kalbin içine bırakılır*.

 

Yoksa:

 

5-      *Zira onun aklı gözündedir. Göz ise kalb ve ruhun gördüklerini göremez. Çünkü kalblerinde can kalmamıştır. Gaflet, o kalbleri tabiat bataklığında çürütmüştür*.

 

Hem,

 

6-      *Nazarı tams eden ve belâğatı setreden, zahire olan kasr-ı nazardır*.

 

Hem,

 

7-      *Herşeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir. Göz ise mâneviyatta kördür*.

 

*Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet; gazaba uğrayanlarınkine ve sapıklarınkine değil*.  Âmin

 

Dördüncüsü , MÜVAZENESİZLİK, MİZANSIZLIK , ÇOK ALDANMA VE ALDATMA konusu ise;  tüm bu çerçeveden doğan yani;

 Lübbü bulamayan bir akıl, hakikatten uzak bir nazar, istikametini yitirmiş bir seyir sahibi tümüyle aldanmıştır. Bu çoklu aldanış tüm asaba ve efkara sirayet eder. İnsanın duygu ve düşüncelerine yerlerşir ve kanaate dönüşür. Kişi gördüğü gibi inanmaya ve inandığı gibi yaşamaya başlar. Bir tür hakikate kapalılık ve kısmen istidraç halleri meydana gelir. Aklın hakikat ile had altına alınamaması ifrat ile işleyişini netice verebileceğinden ,isditraçla birleşen bir akıl hem aldanmıştır .. *Seni bu hataya atıp bu vartaya düşüren, bir gözlü dehândır*… hem aldatır………  *İslâmlar içinde çıkacak, aldatmakla iş görecek*….

………….

Evet küfrün divaneliğiyle, dalâletin sekriyle, gafletin şaşkınlığıyla, fıtraten ebedî ve ebed müşterisi olan bir lâtife-i insaniye sukut eder; ebedî şeyler yerine fâni şeyler alır, yüksek fiyat verir. *Fakat mü’minde dahi bir maraz-ı asabî bulunuyor veya maraz-ı kalbî var. O dahi, ehl-i dalâlet gibi, ehemmiyetsiz şeylere ziyade ehemmiyet verir. Lâkin çabuk kusurunu anlar, istiğfar eder, ısrar etmez*.

رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَاۤ اِنْ نَسِينَاۤ اَوْ اَخْطَاْنَا (Barla Lâhikası)

 

" *O zahirperestler emin olsunlar ki, sa’yleri beyhudedir. Şimdiye kadar böyle avâmperestane safsatalar ile bizi cahil bıraktılar. Bundan sonra bizi cahil bırakmakla cehlimizden istifade etmek istiyorlar* " 

Muhakemat

 

Zaman ve istidat mahdudiyetiyle burada bırakıyoruz..

Mütalaa Ders notları 51: Şükür

 

Konuya geçmeden öne ŞÜKÜR kavram ve hakikati üzerinde bir miktar durmak icab ediyor.

 

Bu  bağlamda  Şükür ibaresi  anlamı itibariyle;  İyiliği bilme , iyilik sahibinden  ve ihsanından övgüyle söz etme, kalp  ve azalar ile de mukabele edip  minnettarlığını  gösterme, Kerim olan zatın ikramına  karşı saygı ve hürmette bulunma , ihsana sahip çıkıp gereğini yapma gibi anlamlara gelir. ………. (*Kat'iyen bil ki, kanaat, ticaretli bir şükrandır; hırs, hasâretli bir küfrandır. Ve iktisat, nimete güzel ve menfaatli bir ihtiramdır. İsraf ise, nimete çirkin ve zararlı bir istihfaftır*…Mektubat)………..  

 

Bilinen şekliyle şükür üç çeşittir.

 

Birinci tür şükür,  *DİL*  ile lisanen yapılan şükürdür………… *Allah' ın nimetini söylemek şükür, söylememek ise nankörlüktür*.… Hz.Muhammed A.S.M ……  *Rabbinin nimetini elinden geldiğince anlat*……   Duha Suresi

 

İkincisi:  Tüm esbabı geride bırakarak, Nimetin ve iyiliğin bizzat Allah’an geldiğinin idrak ve iz’anı içinde bir huzur ve sürür hissederek *KALP*  haliyle, muhabbet letaifi ile, hissiyat-ı ulvi lisaniyle şükür etmektir.

 

"Dört şey vardır ki kime verilmişse  ona dünya ve ahiretin en hayırlı şeyleri verilmiş olur.

 

Bunlar:

 

1- Allah'ı zikreden dil,

2- ALLAH'IN VERMİŞ OLDUĞU NİMETLERE ŞÜKREDEN KALP,

3- Bela ve musibetlere sabreden bir beden,

4- Nefsini, kocasını ve malını koruyan bir zevce…….Hz. Muhammed A.S.M

…….Bunda sıhhat ve âfiyet ve lezâiz gibi nâfi emirler nasıl şükrü dedirtir, o makineyi çok cihetlerle vazifelerine sevk eder, insan da bir şükür fabrikası gibi olur..Lem’aler..

 

Üçüncüsü:  Sahip olunan *AZALAR* diliyle…. Yani göz, kulak , el ayak ve sair organları Allah’ın rızası yolunda , helal dairesinde  kullanıp, menhiyattan ve süfliyattan koruyarak…………… " *Allah mü'minlerden canlarını ve mallarını, karşılığında Cenneti onlara vermek suretiyle satın almıştır*." Tevbe Sûresi, 9:111……. *NEFİS VE MALINI Cenâb-ı Hakka satmak ve Ona abd olmak ve asker olmak ne kadar kârlı bir ticaret, ne kadar şerefli bir rütbe olduğunu anlamak istersen*……….…( Bakınız 6. Söz)

 

HAŞİYE: Bu noktada  aklın tefekkürde istimali, nazarın mana-yı harfinde istihdamı , hayalin mübarek işlerde kullanılması , ilmin hasiyetini muhafazası  gibi durumlar  ahkamı-ı fıtriyenin şükrü olarak  düşünüle bilirliğinin  yanı sıra ;  muhabbetin yaşanması ve içtenlikli sirayeti  , tevazu, ünsiyet ile yapılan hoş sohbet, İyiliği emredip kötülükten vazgeçirmeye çalışma yönündeki faaliyetler gibi güzel huylar ve  ahlak eseri olan lâlif hasletler şükürden addedilebilir.

 

*Der tarik-ı acz-mendi, lâzım âmed çâr-çîz*:

*Acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak, ŞÜKR-Ü MUTLAK ey aziz*! ...... Bediüzzaman

 

Evet,

 

Anlaşıldığı üzere şükür meselesi, bir hürmet ve nezaket bilincinin eseri olan şümullü bir haldir. Allah’ın rıza ve bereket taahhüdünün bulunduğu mümtaz bir haslettir. İnsan yaratılmış olması mukabilinde ezelden ebede şükürle fıtraten sorumlu kılınmıştır. Ademden vücuda getirilmesi, insan suretinde hâlk edilmesi ,iman ve islâmiyetle serfiraz edilmesi gibi hususlar temelinde ve sair taalluk eden hadsiz nimetler  nezdinde şükür ve hamd ( Allah’ı gerek verdiği nimetleri ve nimetlerinin ihsan tecellisine ve Zatının  mükemmel, eşsiz, noksansız oluşuna  taalluk eden isim ve sıfatları hasiyetiyle övme)  ile mükellef kılınmıştır.

 

Bu noktada şükür ;  dil, kalp ,azalar ve bazı letaife ile olması bağlamında daha umumi, hamd ise dil ile olduğundan daha hususidir. Denilebilir… Belki hamde dair bir dil-i mahsus  gönül içinde mündemiçtir.. Belki de ruhun cevherinde münderiçtir…kim bilir…..

 

Evet,

 

İyiliklerin ve nimetlerin şuurlu vasıta ile gelmesi, gönderilmesi durumunda yapılacak mukabele bağlamında bir iki hususa değinip konu sadedine geçeceğiz.

 

Örneğin:

İyiliğin ve nimetin insan vasıtasıyla gelmesi durumunda, Münim-i hakikiyi görerek, Rahmeti İlahiyenin dest-i inayetine  hürmet göstermek suretiyle vesileye  nezaketen teşekkür etmek –mecbur olmamakla birlikte- güzel bir karşılık veriş şeklidir.

 

“İnsanlara teşekkür etmeyen Allah’a şükretmez.” Hz.Muhammed A.S.M Hadis-i Şerifi bu teşekkür etme meselesin , şükre basamak olmasına işaret eder.  Çünkü nimet ve iyiliği idrak etmek bir anlayış seviyesidir. Bunu yakın aynasında fark edemeyende minnet duygusu gelişmez ve o  gabevetle perdenin arkasını görmez..Bir diğer manasıyla insanlar arasında bir kadirşinaslık ve nezaket bildirimi olan teşekkür, ubudiyet noktasında insanı şükür bilincine hazırlayan bir ameliyedir.

 

Yine bu meyanda 2 hadis-i şerif :

 

"Kim bir ihsana mazhar olursa, bulduğu takdirde karşılığını hemen versin, bulamazsa, verene senâda bulunsun. Zira onu övmekle, teşekkürünü yerine getirmiş olur. Ketmeden (karşılık vermeyen) nankörlük etmiş olur." Hz.Muhammed A.S.M

 

"Kim, kendisine yapılan bir iyliğe karşı, bunu yapana: 'Cezâkellâhu hayran (Allah sana hayırlı mükâfaat versin!)' derse teşekkürü en mükemmel şekilde yapmış olur." Hz.Muhammed A.S.M

 

"İ’lem Eyyühe’l-Azîz!

 

*Sem’, basar, hava, su gibi umumî nîmetler daha ehemmiyetli, daha kıymetli olduklarına nazaran, hususî şahsî nîmetlerden kat kat fazla şükre istihkak ve liyakatları vardır*."

 

Çünkü hayati idame ettiren nimetler bunlardır. Bunlardan birinin yeterince olmaması bütün yaşam kalitesini bozar. Eksik olması ise ekser insanların hayatını çok menfi etkiler. Hayvanlarda bile olsa bir ızdıraptır.

 

"Allah sizi annelerinizin karnından hiçbir şey bilmediğiniz bir halde çıkardı. Size şükredesiniz diye kulaklar, gözler ve kalpler verdi !  Nahl Suresi /10  ………" "O sizin için kulaklar, gözler ve gönülleri yaratandır. Ne de az şükür ediyorsunuz…Mü'minûn Suresi /78

 

 

“... Göz nimetinin bütün hayvanlarda bulunması, senin göze olan şiddet-i ihtiyacını tahfif etmediği gibi, gözün kıymetini tenkis etmeye de sebep olamaz.”.Mesnevî-i Nuriye

 

" *Binaenaleyh o gibi umumî nîmetlere karşı nankörlük edip şükran etmemek, en büyük küfrân-ı nîmet sayılır*.

 

O, gökten su indirendir. İşte biz her çeşit bitkiyi onunla bitirdik. O bitkiden de kendisinde üstüste binmiş taneler bitireceğimiz bir yeşillik; hurmanın tomurcuğundan sarkan salkımlar; üzüm bağları; bir kısmı birbirine benzeyen, bir kısmı da benzemeyen zeytin ve nar bahçeleri meydana getirdik. Meyve verirken ve olgunlaştığı zaman her birinin meyvesine bakın! Kuşkusuz bütün bunlarda inanan bir toplum için ibretler vardır. En’âm Suresi  / 99. Ayet

 

*Hal bu merkezde iken, bazı insanlar şahıslarına ait hususî nîmetlere karşı Allah’a şükrederlerse de şu umumî nîmetler onlara şümulü yokmuş gibi fikirlerine bile gelmiyor*.

 

Çünkü ülfet, alışkanlıklar çok harika şeyleri gafletle perdelemektedir. Bu gaflet durumun devamın da insanın iyiliğin keyfiyetini idrak etme, ihsanı anlama , keremin lütfunu algılamaya yönelik latifeleri körelir. Nezaketle mukabele estetiğini kaybeder.

 

Nasıl şükür nimeti ziyadeştiriyorsa, karşılık görmeyen nimetlerden de sevaplı  bereket ve maddi ve manevi lezzet kaybolur.

 

Ve bu şükürsüzlük hali, hafife alma, görmezden gelme , minnete layık görmeme, adileştirme, sıradan olarak değerlendirme, akışına gelmiş gibi karşılama , adeta fark etmeme gibi bir çaba içine girme , kainatta cereyan eden ihsan ve kerem tecellileri olan yağmur,rüzgar,kar ve dolu gibi bir çok hadiseye karşı farkındalığını yitirme ,Cenab-ı hakkı  gadabını celp etmektedir.

 

Bu meyanda Allah; Nimetlerini azaltmak,bazen tümden elden almak,yağmuru kesmek,ekinden bereketi kaldırmak, fiyatların artması, ( yani Allah’ın hırslı ve dünya perest insanların bu yöndeki istekliliğinin önünü açması, kalplerinden şefkate dair denge hassasiyetini kaldırması ,taşkınlıklarına izin vermesi ile şükrün aşırılıklara engel olduğu muhafazayı şükürsüzlük sebebi ile vazifeden azl etmesi) .şükrün bir nevi olan sadaka,infak,zekat dairesinin tatile uğraması ile musibet ve beliyelerin  gelmesi gibi durumlarla beşerin aymaz tavrına karşılık vermektedir.

 

 

Bir örnek ders:

 

…………….. Birinci nokta: Nimet ve rahmet-i İlâhiyenin fiyatı, şükürdür. Biz şükrü hakkıyla vermedik. Evet, rahmetin fiyatını şükürle vermediğimiz gibi; zulmümüzle, isyanımızla gazabı celb ediyoruz. Şimdi zemin yüzünde zulüm ve tahribat, küfür ve isyan ile, nev-i beşer tam tokada kendini müstahak etti ve dehşetli tokatlar yedi. Elbette bir parça hissemiz de olacak.

 

…………….. Dördüncü nokta: Şimdi, malda ve rızıkta hilelerle suistimâl ile, rüşvetle çok haram karıştığı ve ekinciler kendi malına hakkıyla sahip olmadığı ve on adamdan iki-üçü tam rahmete müstahak ise, ekincilerin malından istifade edenlerden beş-altısı ya zulümle, haram karıştırmakla, ya şükürsüzlükle rahmete istihkakını kaybediyor.

 

………………. Altıncı nokta: Yağmursuzluk bir musibettir ve ceza-yı amel bir azaptır. *Buna karşı, ağlamakla ve hüzün ve kederle, niyaz ve hazinâne yalvarmakla ve pek ciddî nedamet ve tevbe ve istiğfar ile karşılamak ve sünnet-i seniye dairesinde, bid’alar karışmadan, şeriatin tayin ettiği tarzda dergâh-ı İlâhiyeye iltica etmek ve dua ve o hale mahsus ubudiyetle mukabele etmektir*.

 

Hem böyle umumî musibetler, ekser nâsın hatâsından geldiği cihetle, o insanların ekseri (kısm-ı âzamı) tevbe ve nedamet ve istiğfar etmekle def olur…..Emirdağ Lahikası

 

Burada önemli bir noktaya hatıra geldi.

 

Şöyle ki; İnsan kabalığı, hatalarında ısrar etmesi, istekli olmadığından intibaha gelmemesi , sürekli bazı mazeretler ve hoşnutsuzlukları dillendirmesi sonucunda , dua ve tefekkürün , sığınma ve yardım istemenin tesirini kaybeder. Yani kendi lehinde bir şey dileyemeyecek, iyilik isteyemeyecek hale gelir. Kuvve-i maneviyesi zayıfladığından şeytana maskara olur.

 

Bu nedenle nimetleri anmak, tefekkür etmek, şükretmek ve buna alışacak dikkati göstermek , ihsana karşı bir uyanıklık hali kazanmak çok önemlidir. Bu yol ile insan Allah’ın şükre cevap vermesi ve nimeti arttırma vaadinin desteği ile bizzat yaşayarak bir şuur ve artı değere ulaşır…

………. *bütün hâmidlerin nimet arttıran hamdleri*….. Sözler

 

Bu nedenle bazı nimetleri küçük görmek, basite almak ile  duygu kaybı yaşayacak sebeplerden kaçınmak elzemdir.

 

……….*Çünkü çok küçük şeyler var, çok büyükleri bir cihette yutar*. Lem’alar

 

Evet,

 

*Halbuki en büyük nîmet, âmm ve dâimî olan nîmetlerdir. Umumiyet kemâl-i ehemmiyete delil olduğu gibi, devam da ulviyet ve kıymete delâlet eder*."

 

Yani en büyük iyilik , lütüf  ve ihsan genelin  sürekli bir şekilde istifade ettiği nimetlerdir. Bu durum herkesin ihtiyacına yönelik kapsayıcı bir tedbir ve iş görmenin mükemmelliğine delil olduğu gibi, sürekliliğinin  sağlaması da bu nimetlerin büyüklüğünü ve kıymetini gösterir.

 

Giriş bölümünde ifade edildiği gibi, hayatın keyfiyeti, varlığın sıhhati, yaşam döngüsünün devamı , yaratılmış olanlardan azami istifadenin temini, memnuniyet, mutluluk ,sıhhat ve afiyet gibi sevinç veren duygular azalar ve unsurların uyumlu ve sağlıklı işlemesi ile mümkündür.

 

Bu nimetleri fark etmemek veya alışkanlıkla  ehemmiyetli görmemek , gereğini yapmamak sonuç anlamı itibariyle tahkir olduğundan insanların ferdi veya nevi olarak sıkıntı yaşamasına neden olur.

 

Hem beğenmemek gibi bir tehlikeli vaziyet ortaya çıkar ki …bir çok terbiye ve ceza unsurunun fitilini ateşler……….. Nasıl ki bir gün gelecek, şu musahhar zemin, yüzünün ziyneti olan âsâr-ı beşeriyeyi şirk-âlûd, şükürsüz görüp çirkin bulur. Hâlıkın emriyle, büyük bir zelzele ile bütün yüzünü siler, temizler. Allah'ın emriyle ehl-i şirki Cehenneme döker; ehl-i şükre "Haydi, Cennete buyurun" der……….. Sözler.

 

Sonuç olarak belaların ikazı ile uyanmamak için en enfüste hem hariçte Sünnet-i Seniyeye ittiba ederek  aleyhimizde olan toplanmaları ,lehimize çevirecek vaziyetler almaya gayret etmeliyiz.

 

İsraftan içtinap etmeli, nimetlerin ziyan olmasına izin vermemeli, bir pirinç tanesi olsa bile ihtimam göstermeli…usıhhat afiyet , maddi ve manevi olarak isabet etmiş hususi nimetleri anmalı , hamdden hamde ( bakınız :  Şuaların sonunda  "Elhamdü lillâh" hakkındadır..başlıklı ders  ) geçecek ve gaflet perdesini yırtacak tefekküre erişecek dikkat ve talimleri hayatımıza almalıyız…

 

Şükürsüzlüğün  bir şeytani ayartmanın sonucu olduğuna dikkat çekip bahsimizi sonlandıracağız.

 

O demiş; …………. elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen ONLARIN ÇOKLARINI ŞÜKREDENLERDEN BULMAYACAKSIN.”. A’raf Suresi / 17

 

En eski ve kıyamete kadar en azılı düşmanımızın kendi nankörlüğüne insanı taşımak ,rabbisine asi getirmek için şükürsüzlük stratejisini istimal edeceğini söylemesi meselenin önemini gösteren başka bir penceredir.

 

Doğrusu şeytan size düşmandır, *SİZ DE ONU DÜŞMAN BELLEYİN*. O, kendi taraftarlarını cehennemin yoldaşları olsunlar diye Allah'a isyâna çağırır….Fâtır Suresi / 6

 

Sonuç:

 

Şükretmenin , nimeti  idrak edip vereni anmanın,  bu bağlamda hakkı teslim etmenin , gafletten kaçınmanın  bir imtihan olduğunu unutmamalıyız.

 

…… "Bu, Rabbimin bir lutfudur; *BENİ İMTİHAN İÇİN Kİ, ŞÜKREDECEK MİYİM, YOKSA NANKÖRLÜK MÜ EDECEĞİM*. *Kim şükrederse ancak kendisi için şükreder, her kim de nankörlük ederse, şüphe yok ki, Rabbim herşeyden müstağnidir, büyük ihsan sahibidir* " … Neml Suresi / 40

 

Eğer siz iman eder ve şükrederseniz Allah size niçin azap etsin? Allah şükre karşılık veren ve her şeyi bilendir. Nisa Suresi / 147

 

Ezcümle :

 

Hadsiz nimetler, maddi manevi lütuflar, külli ve cüz-i ihsanlar, zahire ve batına bakan ikramlar, hakimiyet, tasarruf, hikmet, kudret gibi  sonsuz kerem tecellileri, rahmet merhamet pırıltıları hayatın hem dünyevi hem de ebedi sahasını ihata ettiğinden insanın şükrü kollayan , vesilelerine dikkat eden , iyi bir seyirci, müdakkik bir nazar sahibi olmasının saadet-i ebediyesini veya şekavet-i daimiyesini ilgilendirmesi yönüyle ehemmiyeti büyüktür.

 

Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Sen herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın. [Bakara Sûresi: 32.]

 

Duaları şu sözlerle :”Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, Alemlerin Rabbi olan Allaha Mahsustur. [Yunus Sûresi: 10.]