13.1.26

Mütalaa Ders notları 50: İbadet

 

Meselenin kısmen de olsa bütünlüğünü temin edebilme için konuyu biraz yukarıdan alıyor ve bağlam cümlesini ve bu cümle ile irtibatlandırılan duayı mealen yazdıktan sonra dersin detay tarafına doğru yolculuk yapacağız.

 

Orada demiş:

 

EN BÜYÜK HİDAYET, HİCABIN KALDIRILMASIYLA HAKKI HAK, BÂTILI BÂTIL GÖSTERMEKTİR.

 

HİDAYET: Allah’ın istediği kuluna (Haşiye)  murad ettiği ve onun için hayır dilediği amaca ulaştıracak  doğru yolu göstermesi , bu yol için  – Peygamberler,kitaplar, Alimler, Veliler, İlhamlar  gibi- çeşitli vesileler ile  kılavuzluk ve yardım etmesi.. akıl ,iz’an, idrak  istidat muavenetiyle muvaffak kılması, hayat ve iman dairesinden dest-i inayeti ile elinden tutması…

 

Haşiye: Allah’ın istediği kul onun isteğini yerine getiren veya getirme istidat ve niyetinde olan kul…Onun için hayır dilemesi,  kulda söz konusu olan hasiyetin kuvveden filile çıkması,meyve vermesi Allah’ın dilemesiyle ..yani öyle programlamasının irade-i ilahiye neticesi ve rahmet prensibi olarak belirlenmiş olması ve her şeye bu rabbani  dilemenin hakim olmasının tezahürü………….

 

HİCABIN KALMASI ?…………… Hicab : hakka ve hakikate ulaşmaya engel olan örtü…… hikmet, illet,sebep, teklif ve davetin zorunlu perdesi…

 

Hicabın keyfiyetine dair: …………..“...Bütün mevcudatı kat’edip, cüz’iyetten çıkıp, külliyetin meratibinde gitgide binler hicablardan geçip, tâ bütün mevcudata muhit bir ismine yanaşır, ondan daha ileride çok meratibi kat’eder. Sonra bir nevi kurbiyete müşerref olur.”………………… “huzur-u kibriyasına perdesiz girmek istenilse, zulmanî ve nuranî, yani maddî ve ekvanî ve esmaî ve sıfatî yetmiş binler hicabdan geçmek”…………….. “yetmiş bin perdelerden geçerek, fehm ve zekâca muhtelif binler tabaka muhataplara feyzini dağıttığını ve nurunu neşrettiğini……………… Öyle de, o Zât-ı Akdese ve o Şems-i Ezel ve Ebede biz çendan nihayetsiz uzağız, yanaşamayız. Fakat Onun ziya-yı rahmeti  (HİDAYET TECELLİSİ) Onu bize yakın ediyor…. VE HAK İLE BATILIN ARASINI AÇIP ,NEYİN HAKİKAT VE DALALET OLDUĞUNU GÖSTERECEK FERASET VE BASİRET NURUNU VERİYOR…………. Örneğin:

 

…………..Evet, sırr-ı vahdetle kâinatın kemâlâtı tahakkuk eder. Ve mevcudatın ulvî vazifeleri anlaşılır. Ve mahlûkatın netice-i hilkatleri takarrur eder. Ve masnuatın kıymetleri bilinir. Ve bu âlemdeki makàsıd-ı İlâhiye vücud bulur. Ve zîhayat ve zîşuurların hikmet-i hilkatları ve sırr-ı îcadları tezahür eder. Ve bu dehşet-engiz tahavvülât içinde kahhârâne fırtınaların hiddetli, ekşi simaları arkasında rahmetin ve hikmetin güler, güzel yüzleri görünür. Ve fenâ ve zevâlde kaybolan mevcudatın neticeleri ve hüviyetleri ve mahiyetleri ve ruhları ve tesbihatları gibi çok vücutları kendilerine bedel âlem-i şehadette bırakıp sonra gittikleri bilinir. Ve kâinat baştan başa gayet mânidar bir kitab-ı Samedânî ve mevcudat ferşten Arşa kadar gayet mu'cizâne bir mecmua-i mektubat-ı Sübhaniye ve mahlûkatın bütün taifeleri gayet muntazam ve muhteşem bir ordu-yu Rabbânî ve masnuatın bütün kabileleri mikroptan, karıncadan tâ gergedana, tâ kartallara, tâ seyyârâta kadar Sultan-ı Ezelînin gayet vazifeperver memurları olduğu bilinmesi ve herbir şey, âyinedarlık ve intisap cihetiyle binler derece kıymet-i şahsiyesinden daha yüksek kıymet almaları ve "Seyl-i mevcudat ve kàfile-i mahlûkat nereden geliyor ve nereye gidecek ve niçin gelmişler ve ne yapıyorlar?" diye halledilmeyen tılsımlı suallerin mânâları ona inkişaf etmesi……………………. küllî ve umumî desâtiri içinde hususî ihsânâtı, hususî imdatları……. ………………… "Ölümü de, hayatı da yaratan Odur." Mülk Sûresi, 67:2………. delâletince, mevt adem, idam, fenâ, hiçlik, fâilsiz bir inkıraz değil; belki bir Fâil-i Hakîm tarafından, hizmetten terhis ve tahvil-i mekân ve tebdil-i beden ve vazifeden paydos ve haps-i bedenden âzâd etmek ve muntazam bir eser-i hikmet olduğu…………………… Bütün zîhayat, birer muvazzaf mesrur asker, birer müstakim memnun memurlardır. Bütün sadâlar ise, ya vazife başlamasındaki zikir ve tesbih ve paydostan gelen şükür ve tefrih veya işlemek neş'esinden neş'et eden nağamattır. Bütün mevcudat, o mü'minin nazarında, Seyyid-i Kerîminin ve Mâlik-i Rahîminin birer mûnis hizmetkârı, birer dost memuru, birer şirin kitabıdır………………. gibi göz ile görünen , duygular ile hissedilip akıl ile izlenen bir çok icraat ve vukuatın hakiki yüzlerini (HİCABI-ÖRTÜYÜ KALDIRIP) nazar-ı imana ihsan etmek… Nur ve Nurani bir gözlük vermek  şeklinde söz konusu durumu ifade edebiliriz.

 

Duası da şu idi:

 

Allah'ım bize hakkı hak olarak gösterip onun ittibâıyla, bâtılı da batıl olarak gösterip onun içtinabıyla rızıklandır.

 

Âmin Âmin Âmin…

 

Evet, İlgili yerden devam edelim ..

 

TAGAYYÜR, İNKILAB VE FELÂKETLERE MARUZ VE MUHTAÇ ŞU İNSAN BEDENİNDE İSKÂN EDİLEN RUHUN YAŞAYABİLMESİ İÇİN ÜÇ KUVVET  İHDAS EDİLMİŞTİR.

 

Bu satır birçok hakikat ve bu hakikatlere bağlı derinliği ifade eder. Çok muhtasar şekilde değinirsek;

İnsanın beden varlığına dersin konusu olan üç adet temel ve bu temele bağlı çok kesretli duygularla teçhiz edilmiş bir mahiyet derç edilmiştir. Her ne kadar bu sistem bedene programlanmış, nitelik ve nicelik yazılımı kodlanmış olsa da bunlar hali hazırda kuvvedir. Yani işlemek ve işlenmek bekleyen manevi cihazlardır. Bunları harekete geçirecek olan ve neden ile bütünleşmiş şekilde faaliyet alanına süren ve bir plan dairesinde çalıştıran hakim işletim sistemi ise Ruh’tur. Ruh mahiyeti bilinmeyen bir hakikat olmakla birlikte bize lazım olan kısmı ile Allah’ın ol emriden yaratılmış , kendine has bir kimlik ve vücut bulmuş nurani  varlık ve manevi bir kişiliktir. Allah hilkatte nefsi ,yani.. bedensel kompleks varlığımızı  ruhsal kimliğimizle imtizac ettirerek –tasavvuf istılahında evlendirerek- bu dünyaya gönderir. Cesedimizi ona ev yapar ve yerleştirir. ……..konuyu dersimizle ilişkilendirirsek ;  bedene bağlı duygusal fonsiyonların tam anlamıyla çalışması ve ruhun bu süreçte verimli ve aktif aksiyon alabilmesi ve tevdi edilen vazifeyi hakkıyla yapabilmesi ,hilkatin ahengini yaratılış kılavuzuna göre sağlayabilmesi için üç lokomotif kuvve halk edilmiştir… Eğe bu çekici ve öncü kuvveler olmaz ise hissi bütünlük temin edilemez böylelikle teklife neden olan bazı hasiyetler çalışmaz verimlilik düşer,yaratmaktan maksud netice hasıl olmaz ve ruhun derece-i hayatına tayin edilen vazife işlevsiz kalır.

 

İşte ,

 

BU KUVVETLERİN BİRİNCİSİ: MENFAATLERİ CELB VE CEZB İÇİN KUVVE-İ ŞEHEVİYE-İ BEHİMİYE.

 

KUVVE-İ ŞEHEVİYE-İ BEHİMİYE :  İnsanın meratib-i hayvaniye özelliğine ait bedensel ihtiyaç, istek ve arzularının  temin ve tatmin  için mahiyetinde hazır bulunan duygu.

 

İKİNCİSİ: ZARARLI ŞEYLERİ DEF' İÇİN KUVVE-İ SEBUİYE-İ GAZABİYE.

 

KUVVE-İ SEBUİYE-İ GAZABİYE:  İnsanın kendini ,kendine fiziksel ve psikolojik olarak zarar verici şeylere karşı koruması için fıtratında bulunan ; savunma, savuşturma, tepki koyma, karşılık verme, müdahale ve müdafaaya dair istimal edilen hiddet refleksi ..şiddet duygusu.

 

ÜÇÜNCÜSÜ: NEF' VE ZARARI, İYİ VE KÖTÜYÜ BİRBİRİNDEN TEMYİZ İÇİN KUVVE-İ AKLİYE-İ MELEKİYEDİR.

 

KUVVE-İ AKLİYE-İ MELEKİYE: İnsanın, insani hayat mertebesinde yaşamasını temin eden ve varlıksal mahiyetini diğer canlılardan ayıran ve onu tercihlerinden ve yaşadıklarından sorumlu kılan seçme  gücü, düşünme ve anlama mahareti..kavrama duygusu…

 

LÂKİN, İNSANDAKİ BU KUVVETLERE, ŞERİATÇA BİR HAD VE BİR NİHAYET TAYİN EDİLMİŞSE DE, FITRATEN TAYİN EDİLMEMİŞ OLDUĞUNDAN, BU KUVVETLERİN HERBİRİSİ, TEFRİT, VASAT, İFRAT NAMIYLA ÜÇ MERTEBEYE AYRILIRLAR.

 

Yani,  Rabbimiz tarafından tayin edilip,efendimiz Hz. Muhammed A.S.M  eliyle talim edilen ; İslâm’a ait dinî, ahlâkî ve hukukî hükümler, açık ve doğru kurallar, yerleşik davranış biçimince , şehvet, gazap ve akıl duygusunun doğru kullanımı, sınır çizgileri, fiili yasakları, ameli sevap ve cezaları , niyet- istikamet gibi hususlar belirlenmiş ve belirtilmiş olsa da , teklif gereği..yani insanın Allah’ın buyrukları ile nefsi istekleri arasında kalıp neyi ve hangi tarafı  tercih edeceğinin iradi olan sınanması ve insanın kendi akıbetine kendi eliyle şahit olmasının lüzumunca ..iyi –kötü, doğru- yanlış-güzel-çirkin , su-i zan-hüsn-ü zan, müspet-menfi , hata-hasenat gibi seçimlerinde serbest bırakılmıştır.

 

Ve bu kuvveler üç hale göre tasarlanmıştır. Bu haller ise:

TEFRİT:Tersine aşırı, olması gereken yerden  aksi istikametinde aşağı ..

VASAT: Orta yol, denge noktası..

İFRAT: Aşırı ileri olma,haddi aşma,dengeyi bozma,taşkınlık şeklinde tanımlanmıştır.

 

Ve bu durum şöyle izah edilmiştir:

 

MESELÂ, KUVVE-İ ŞEHEVİYENİN TEFRİT MERTEBESİ HUMUDDUR (İSTEKSİZLİK) Kİ, NE HELÂLE VE NE DE HARAMA ŞEHVETİ, İŞTİHASI YOKTUR.

 

İFRAT MERTEBESİ FÜCURDUR (GÜNAHA GİRME MEYLİ )  Kİ, NAMUSLARI VE IRZLARI PÂYİMAL ETMEK İŞTİHASINDA OLUR.

 

VASAT MERTEBESİ İSE İFFETTİR ( MEŞRU HALİ) Kİ, HELÂLİNE ŞEHVETİ VAR, HARAMA YOKTUR.

 

İhtar: KUVVE-İ ŞEHEVİYENİN YEMEK, İÇMEK, UYUMAK VE KONUŞMAK GİBİ FÜRUATINDA DA BU ÜÇ MERTEBE MEVCUTTUR……………Yani bedensel ihtiyaç,istek ve tadarikine dair şehvet duygusunun  alt şubelerinden olan ,yeme içme uyuma konuşma gibi durumlarında tefrit, vasat, ifrat halleri vardır…

 

VE KEZA, KUVVE-İ GADABİYENİN TEFRİT MERTEBESİ, CEBANETTİR (KORKAKLIKTIR) Kİ KORKULMAYAN ŞEYLERDEN BİLE KORKAR.

 

İFRAT MERTEBESİ TEHEVVÜRDÜR (SONUNU DÜŞÜNMEDEN SADECE KENDİ İSTEĞİNİ GERÇEKLEŞTİRMEYE YÖNELİK DAVRANMAKTIR) Kİ, NE MADDÎ VE NE MÂNEVÎ HİÇBİR ŞEYDEN KORKMAZ. BÜTÜN İSTİBDADLAR, TAHAKKÜMLER, ZULÜMLER BU MERTEBENİN MAHSULÜDÜR………İnsanın egosuna bağlı ,yeni tabirle narsist anlayış ;  " *Kuvve-i gadabiye dalında Nemrutları, Firavunları, Şeddadları beşerin başına atmış*.".denmiş.

 

VASAT MERTEBESİ İSE ŞECAATTİR Kİ, HUKUK-U DİNİYE VE DÜNYEVİYESİ İÇİN CANINI FEDA EDER, MEŞRU OLMAYAN ŞEYLERE KARIŞMAZ.

 

İhtar: Bu kuvve-i gadabiyenin füruatında( şubelerinde)  da şu üç mertebenin (tefrit,vasat,ifrat olarak) yeri vardır.

 

Ve keza, kuvve-i akliyenin tefrit mertebesi gabâvettir ki, hiçbir şeyden haberi olmaz.

 

İfrat mertebesi cerbezedir ki, hakkı bâtıl, bâtılı hak suretinde gösterecek kadar aldatıcı bir zekâya malik olur.

 

Vasat mertebesi ise hikmettir ki, hakkı hak bilir, imtisal eder; bâtılı bâtıl bilir, içtinap eder.

 

 

İşarat-ül İ'caz

 

Evet,  şeriatle had altına alınan fakat fıtratta bir serbest bulunan bu duyguların idaresi zordur. ve insan bu duyguların yönetiminde aciz kaldığından Rabbisinden yardım ister. Dua ile onun kapısını çalar ve ondan istimdat eder. Ve bu kontrol ve idarenin  en keskin ve sağlıklı yolu ibadet dairesinde toplanmıştır.

 

Üstadımız bu durumu şöyle izah eder:

 

İNSAN, BÜTÜN HAYVANLARDAN MÜMTAZ VE MÜSTESNA OLARAK, ACİP VE LÂTİF BİR MİZAÇ İLE YARATILMIŞTIR. O MİZAÇ YÜZÜNDEN, İNSANDA ÇEŞİT ÇEŞİT MEYİLLER, ARZULAR MEYDANA GELMİŞTİR. MESELÂ, İNSAN, EN MÜNTEHAP ŞEYLERİ İSTER, EN GÜZEL ŞEYLERE MEYLEDER, ZİYNETLİ ŞEYLERİ ARZU EDER, İNSANİYETE LÂYIK BİR MAİŞET VE BİR ŞEREFLE YAŞAMAK İSTER………………….

 

……………….FAKAT İNSANDAKİ KUVVE-İ ŞEHEVİYE, KUVVE-İ GADABİYE, KUVVE-İ AKLİYE SÂNİ TARAFINDAN TAHDİT EDİLMEDİĞİNDEN VE İNSANIN CÜZ-Ü İHTİYARÎSİYLE TERAKKÎSİNİ TEMİN ETMEK İÇİN BU KUVVETLER BAŞIBOŞ BIRAKILDIĞINDAN, MUAMELÂTTA ZULÜM VE TECAVÜZLER VUKUA GELİR……………………..

 

………………İNSAN, CİSMEN KÜÇÜK, ZAYIF VE ÂCİZ OLMAKLA BERABER, HAYVANATTAN ADDEDİLDİĞİ HALDE, PEK YÜKSEK BİR RUHU TAŞIYOR.

VE PEK BÜYÜK BİR İSTİDADA MÂLİKTİR.

VE HASREDİLMEYECEK DERECEDE MEYİLLERİ VARDIR.

 VE GAYR-I MÜTENAHİ EMELLER SAHİBİDİR VE ADDEDİLEMEZ FİKİRLERİ VARDIR.

VE GAYR-I MAHDUD ŞEHEVİYE VE GADABİYE GİBİ KUVVELERİ VARDIR.

VE ÖYLE ACAİP BİR YARATILIŞI VARDIR Kİ, SANKİ BÜTÜN ENVÂ VE ÂLEMLERE FİHRİSTE OLARAK YARATILMIŞTIR.

İŞTE, BÖYLE BİR İNSANIN O YÜKSEK RUHUNU İNBİSAT ETTİREN, İBADETTİR.

İSTİDATLARINI İNKİŞAF ETTİREN, İBADETTİR.

MEYİLLERİNİ TEMYİZ VE TENZİH ETTİREN, İBADETTİR.

EMELLERİNİ TAHAKKUK ETTİREN, İBADETTİR.

FİKİRLERİNİ TEVSİ' VE İNTİZAM ALTINA ALAN, İBADETTİR.

ŞEHEVİYE VE GADABİYE KUVVELERİNİ HAD ALTINA ALAN, İBADETTİR.

ZAHİRÎ VE BÂTINÎ UZUVLARINI VE DUYGULARINI KİRLETEN TABİAT PASLARINI İZALE EDEN, İBADETTİR.

İNSANI, MUKADDER OLAN KEMÂLÂTINA YETİŞTİREN, İBADETTİR.

ABD İLE MÂBUD ARASINDA EN YÜKSEK VE EN LÂTİF OLAN NİSBET, ANCAK İBADETTİR.

EVET KEMÂLÂT-I BEŞERİYENİN EN YÜKSEĞİ, ŞU NİSBET VE MÜNASEBETTİR.

 

İHTAR: İBADETİN RUHU, İHLÂSTIR. İHLÂS İSE, YAPILAN İBADETİN YALNIZ EMREDİLDİĞİ İÇİN YAPILMASIDIR.

 

.

Dünkü derse, kendim için alemime gelen bir mana ile zihnimde devam ettim ve aşağıdaki tetimmeyi kendim için yazma niyeti ile başladım.Sonra sizi de şerik eden bir hissiyat duruma eşlik etti .Bende paylaşıyorum.

 

TETİMME

 

Kuvve-İ Şeheviye-i Behimiye Kuvve-i Sebuiye-i Gazabiye  Kuvve-İ Akliye-i Melekiye füruatı olarak tabi edilmiş olan kırım kendi alt başlıklarında çok dallara ayrılır.

Bu dallar ilgili olduğu kavrama psikoloji esasatından bağlıdır.

Denge noktası ve istikametini kaybeden her kuvvede gerçekleşen bozulma ve yozlaşma ruh sağlığını alt üst eder.

İlgili bölümde muhtasar bulunmasının çok hikmeti düşünülebilir.

Bunlardan evvel olanı tanımların gerekli kılacağı tafsilat olmalıdır.

Psikolojiye taalluk eden tanım tafsilatı ve neden oldukları dejenearsyon bilgileri , bazı insanların zihninde olumsuz etki bırakabilir.

Fikri çağrışımların kuracağı hayali münasebetler bazı uyuyan hücreleri harekete geçirme noktasında etki oluşturabilir ve bu etki idlal 8saptırma) ile sonuçlanabilir. Bu nedenle füruatta teferruata hakim olunsa bile muhtasar ve örtülü anlatım en uygun olanıdır. İlgili bölümde bu usul tercih edilmiş, en öncül olan ve genel kabul görmüş fiiller ve durumlar üzerinden ifadeler işaretlenmiştir…

….

İbadetlerin çok sistemli yaratılmış insanın bireysel hayatında manevi ve onarıcı etkisi, cilve-i rahmetten nüzül eden  bir taalluk (ilgililik ve aidiyet durumu) ve terettüp (gerekme hali ) hakikatir.

Bu münasebet ve gereklilik hali daireyi hikmette çok esrarın şifresini oluşturur.

Esma-i ilahiye tecelli meratibinde mazharın istidadına bu tahakkuk ( gerçekleşme ) üzerine mütecellidir.

Taalluk ,yani gereklilik ve tahakkuk,yani gerçekleşme ortaya çıkma bileşeni üçüncü ve bağlayıcı bir esası netice verir. Bu esas tahalluktur. Tahalluk ,taalluk ve tahakkukun meydana çıkardığı ,sonuç verdiği bir ahlâk durumu ve icra edilen ef’al ile muvafık huy edinimidir.

Bu murtabıt silsileyi ibadet bahsine tetimme uyguladığımızda aşağıdaki levhada şerh edilen bazı nüansları görebiliriz.

 

………………İŞTE, BÖYLE BİR İNSANIN O YÜKSEK RUHUNU İNBİSAT ETTİREN, İBADETTİR.

 

Aşikar ve mahfi şirkin İkilik kancasından kurtulmuş, zihni berrak, vicdanı sekinet, kalbi muatmain eden tevhid-i imana sahip olan bir insanın RUHU, bu safi itikat ,teslim ve ubudiyet iktizasının ifadan neşet eden itminandan kazandığı inbisat ile kemaline uruç eder.

 

İSTİDATLARINI İNKİŞAF ETTİREN, İBADETTİR.

 

Her bir latife ve hassanın kendine  mahsus ibadetle meşgul olması……….. "Cenâb-ı Hak celîl ulûhiyetiyle, cemîl rahmetiyle, kebîr rubûbiyetiyle, kerîm re'fetiyle, azîm kudretiyle, latîf hikmetiyle, şu küçük insanın vücudunu bu kadar havâss ve hissiyât ile, bu derece cevârih ve cihazât ile ve muhtelif âzâ ve âlât ile ve mütenevvi' letâif ve mâneviyât ile teçhiz ve tezyin etmiştir ki, tâ mütenevvi' ve pekçok âlât ile, hadsiz enva-ı nimetini, aksâm-ı ihsanâtını, tabakât-ı rahmetini o insana ihsâs etsin, bildirsin, tattırsın, tanıttırsın. Hem, tâ bin bir esmâsının hadsiz enva-ı tecelliyâtlarını, insana o âlât ile bildirsin, tattırsın, sevdirsin. VE O İNSANDAKİ PEK KESRETLİ ÂLÂT VE CİHAZÂTIN HERBİRİSİNİN AYRI AYRI HİZMETİ, UBÛDİYETİ OLDUĞU GİBİ, ayrı ayrı lezzeti, elemi, vazifesi ve mükâfatı vardır."…………….. hem…….. MESELA GÖZ BİR HÂSSEDİR Kİ RUH BU ÂLEMİ O PENCERE İLE SEYREDER… gibi sair letaifi kıyas et… İşte bu icmayı netice veren davranış şuuru, ubudiyete dair bir ibadettir ve insanın mahiyetinde olan ve asli mahiyetiyle dürülü bir kuvve bulunan istidadını inkişaf ettirir.

 

MEYİLLERİNİ TEMYİZ VE TENZİH ETTİREN, İBADETTİR.

 

İnsanın fıtratında bulunan duygular bil kuvveden bir fiile çıkmak için teklif planında çeşitli muhrik sebeplerle harekete davet edilir ve yönlendirilir. Kişinin ilgi ve etkileşim alanına göre biçimlenmiş temayülleri  kendi eğilimlerine göre uygun bulduğu şekliyle celp eder. Bu şeylerin içinde iyi ve kötü ,lehinde ve aleyhinde, temiz ve pis şeyler bulunur. İbadetin tazammun ettiği dinginlik ve dikkat hal ve hissiyatı bir çeşit basirete ve ferasete inkılap ederek güzel olan yönelme refleksini devreye alır ve tercihsel bariyerlerin yönetimi ile lüzumlu olan ayrıştırmayı yapma konusunda kalbi ve  iradeyi destekler.

 

EMELLERİNİ TAHAKKUK ETTİREN, İBADETTİR.

 

Evet meşru emelleri ,sahibine mahiyetinde olan kifayet ve lezzetle  ve temiz bir gereklilikle ulaşmasına neden olan bağ ibadet ile kazanılmış bir titizlik ve kulca yapılan uygulamadan doğan bir hassasiyetin meydana çıkardığı mazhariyet cazibesidir.

 

FİKİRLERİNİ TEVSİ' VE İNTİZAM ALTINA ALAN, İBADETTİR.

 

Evet, ibadet bilincini marifetten alır.Marifet bilmektir.Hikmetli ve hikmeti bilmek aklın istikametini netice verir.Abdiyetine şuru olan bir insanın fikirleri müstakim hattında doğru ve ahenkli bir dengeye sahip olur.Şatahat,cerbeze,mübalağa, ifrat,tefrit gibi müvazenesiz ve manasız şeylerin etkisinden kurtulur.

 

ŞEHEVİYE VE GADABİYE KUVVELERİNİ HAD ALTINA ALAN, İBADETTİR.

 

İbadet takvayı netice verdiğinden ve lazımı zarurisi de bu çizgidir. Yani, takva ibadeti zengin ve keyfiyetli kıldığı gibi, ibadette takvayı güçlendirir.Bu imtizaçtan doğan kuvvet bir kontrol ve sınır yönetimine muhtaç olan müstakil kuvveleri idaresi altında tutacak güçlü bir iradeye,  menfi eğilim ve girişimlere karşı koyan, müsbet şeylerin ihtiyarını kolaylaştırıp salık veren bir hissi hassasiyet hakimiyetine malik olur.

 

ZAHİRÎ VE BÂTINÎ UZUVLARINI VE DUYGULARINI KİRLETEN TABİAT PASLARINI İZALE EDEN, İBADETTİR.

 

Tefekküri ibadet zihni, kalbi ve ruhi imtizaç ile yapılan zikir,evrad ,istiğfar ve istiazeyi iktiza eden ibadetler duygusal letaifi arındırıp nurlandırır. Allah kendine bu vesileler ile teveccüh etmiş abdine tenezzül eder.Onun tenezzülü bir rahmet tecellisidir,lütuf ve ikramı ile inzal eder.Bu mazhariyet kulu her şeyi tahir kılar.

 

İNSANI, MUKADDER OLAN KEMÂLÂTINA YETİŞTİREN, İBADETTİR.

 

Evet, insanın hüsn-ü hilkatinden maksad ; insan-ı kamildir. İnsan-ı kamil hilkatinde olan tüm donanımla Rabbine teveccüh etmiş, fıtratında mündemiç olan istidadını onun yolunda istimal ile istihdam etmiş ve bu vesile ile Allah’ın ona takdir ettiği  hakikat-i insaniyeye vasıl olup hakiki insan olarak visale ermiş kişi demektir. Bu yolculuğun azığı ibadet,heybesi ise ibadet-i külliye olan ubudiyettir.

 

ABD İLE MÂBUD ARASINDA EN YÜKSEK VE EN LÂTİF OLAN NİSBET, ANCAK İBADETTİR.

 

Bu babada hatıra gelen :

 

"Allah Teala Hazretleri (bir hadis-i kudside) buyurdu ki: "Ben kıraati kulumla kendi aramda iki kısma böldüm, yarısı bana ait, yarısı da ona. Kuluma istediği verilmiştir: Kul: "Elhamdülillahi Rabbi'l-alemin, (Hamd alemlerin Rabbine aittir)" deyince, Aziz ve Celil olan Allah: "Kulum bana hamdetti." der. "er-Rahmanirrahim" deyince, Allah: "Kulum bana senada bulundu" der. "Maliki yevmiddin (ahiretin sahibi)" deyince, Allah: "Kulum beni tebcil ve ta'ziz etti (büyükledi)." der. "İyyakena'budü ve iyyakenestain (yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım isteriz)" deyince, Allah: "Bu benimle kulum arasında bir (taahhüddür). Kuluma istediğini verdim" der. "İhdina's'sırata'l-müstakim sıratallezine en'amte aleyhim gayr'il-mağdubi aleyhim ve la'd-dallin. (Bizi doğru yola sevket, o yol ki kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoludur, gadaba uğrayanların ve dalalete düşenlerin değil)" dediği zaman, Allah: "Bu da kulumundur, kuluma istediği verilmiştir" buyurur." (Müslim, Salat 38; Muvatta, Salat 39)…………Hadis-i şerifi Fatiha özelinde ve münasebetin en alisi olan namaz içinde  bu nispete mümtaz bir ışık tutar.

 

Ayrıca Allah’ın buyruk ve hoşnutluğunu gösteren tüm zahiri davranış ve batini niyet ve temayüller bu bağlılığı ifade eden hasiyete sahiptir.

 

EVET KEMÂLÂT-I BEŞERİYENİN EN YÜKSEĞİ, ŞU NİSBET VE MÜNASEBETTİR…

 

Çünkü kul rabbi ibadet vesilesi ile gaibane muhatabiyetten hazırane bir mukabeleyle bir birine mukabil gelmiştir. Bu hal ve  an’ın Allah’taki karşılığı  rıza ve memnuniyet, kulda ise sonsuz bir mazhariyet-i münkeşifedir. Sadet-i darey’nin müjdesidir.

 

İHTAR: İBADETİN RUHU, İHLÂSTIR. İHLÂS İSE, YAPILAN İBADETİN YALNIZ EMREDİLDİĞİ İÇİN YAPILMASIDIR.

 

İşte ,İhlas ile yapılan ubudiyet şümulüne dahil olan ibadetler , gerekli olan hassasiyet ve dikkate malik ve istikamete sahip olarak avn-i ilahi ile gerçekleştiğinde Rabbimizin rızasını celb eder. Bu celbin oluşturduğu rahmet bulutları ve merhamet esintileri kulu akli,kalbi,ruhi nimetlere gark eder. İmani bir şuur ve intisaptan gelen bir kuvvetle hak ve hakikatin yanında yer alan taraftar ve etkin hissiyatlar hayatlanıp sahibi duygusal bir istenç ile canlı tutar. Harama karşı nefret duyguları,helal olana karşı itidalli bir iştiha ve meşru zevklerin  kifayetinden gelen manevi tatmin insanın yanlış,fena ve fani şeylere yönelme dürtülerine karşı bir direnç oluşturur. Marifetten gelen bilinç , kalp ruhun derece-i hayatında asla kaybedilmek istenilmeyen ulvi bir lezzete  döner. Bu hissi ve akli bütünlüğün oluşturduğu refleks tüm kuvvelerin denge noktasını oluşturur.

 

Ve insan teklif iktizasınca bu denge noktasını tehdit eden çok şartlarlakarşılaşabilir. bunun kavi tedbiri ise Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyul azim tahassungâhından elde edilir. Ve  Füruatı da Sünnet-İ Seniye-yi Muhammediyedir A.S.M………….

 

..

.

 

Mütalaa Ders notları 49: KURBİYET

KURBİYET /: ḳurb “yakın olmak”tan yapma mastar eki -iyyet ile ḳurbiyyet) Yakın olma durumu, yakınlık anlamına gelir.

 

Ders manasında bakıldığında kurbiyet kulun  kendi gayreti ile Allah’a yakın olma çabasıdır.

 

Hadis-i Kudsi de bu durum :

 

“Kulum, farz ibadetlerden daha sevimli bir şeyle bana yaklaşamaz. Nafile ibadetlerle de bana yaklaşmaya devam eder. Sonuçta ben onu severim. Sevince de onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Benden istediğinde ona veririm. Bana sığındığında onu korurum.” ( Buhârî, Rikâk, 38.)…şeklinde ifade edilmiştir.

 

Yine Süleyman Çelebi  K.S ( Mevlid sahibi) :

 

Her kaçan kim bu namâzı kılalar

Cümle gök ehli sevâbın bulalar

Çünki her türlü ibâdet bundadır

Hakk’a kurbiyyetle vuslat bundadır ……….. Şeklinde meslek ve meşrebi dile bu  gayrete bir atıfta bulunmuş.

 

Risale-i Nurda bu konu ile ilgili bahislerden bir bab ile bakarsak:

 

"Cenab-ı Hak herşeye, herşeyden daha yakındır. Fakat herşey, ondan nihayetsiz uzaktır. Nasılki Güneş'in şuuru ve konuşması olsa, senin elindeki âyine vasıtasıyla seninle konuşabilir. İstediği gibi sende tasarruf eder. Belki âyine-misal senin gözbebeğinden sana daha yakın olduğu halde, sen dörtbin sene kadar ondan uzaksın, hiçbir cihette ona yanaşamazsın. Eğer terakki etsen, Kamer makamına gelip, doğrudan doğruya bir mukabele noktasına çıksan, ona yalnız bir nevi âyinedarlık edebilirsin. Öyle de, Şems-i Ezel ve Ebed olan Zât-ı Zülcelal herşeye herşeyden daha yakın olduğu halde; herşey ondan nihayetsiz uzaktır. Yalnız bütün mevcudatı kat'edip, cüz'iyetten çıkıp, külliyetin meratibinde gitgide binler hicablardan geçip, tâ bütün mevcudata muhit bir ismine yanaşır, ondan daha ileride çok meratibi kat'eder. Sonra bir nevi kurbiyete müşerref olur."…Sözler..Şeklinde ifade edilmiş.

 

Özetle KURBİYET,  yakın olma, yaklaşma manasıyla kulun kesbine  iradi ve ameli mücadelesi ile Allah’a vasıl olma, ona yaklaşma, rıza ve hoşnutluğunu kazanıp istidadınca onun nuruna gark olma visaline ermektir. Belki bir çeşit mazhariyet-i münkeşife ,onun ile görünme ,hem dem olma istemek diyebiliriz.

 

Ancak bu durum mutlak manada pek mümkün olmayan, kesbin araya girmesiyle , ortaya istidat perdeleri, hal berzahları, niyet ve akıbet tepeleri, muvafakat hakikatleri gibi bir çok denge noktası çıkar. Yani bir kişinin bir şeye talip olması ,talip olduğu şeyin mahiyetine göre bir hal alması, belki bedel ödemesi gibi bir çok mukabele durumu ortaya çıkarır.

 

Örneğin : İnsan çendan bütün esmâya mazhar ve bütün kemâlâta müstaiddir. Lâkin, iktidarı cüz’î, ihtiyarı cüz’î, istidadı muhtelif, arzuları mütefavit olduğu halde, binler perdeler, berzahlar içinde hakikati taharrî eder. Onun için, hakikatin keşfinde ve hakkın şuhudunda berzahlar ortaya düşüyor; bazılar berzahtan geçemiyorlar. Kabiliyetler başka başka oluyor; bazıların kabiliyeti, bazı erkân-ı imaniyenin inkişafına menşe olamıyor ……….. bazı mazhar olan zat, bir ismin tam cilvesine medar olamıyor. Hem külliyet ve cüz’iyet, ve zılliyet ve asliyet itibarıyla, cilve-i esmâ başka başka suret alıyor; bazı istidat cüz’iyetten geçemiyor ve gölgeden çıkamıyor. Ve istidada göre bazan bir isim galip oluyor, yalnız kendi hükmünü icra ediyor; o istidatta onun hükmü hükümran oluyor. (Sözler)….demiş.

 

Hatta zamanın kurbiyeti ihtiyar etmede zorunlu  etkisi de vardır. Yani insanaları durumu,toplumsal yapı,inanç algısı,metodlar ,süluklar gibi bir çok hadise kader planında cari olarak hakim olmuştur. Yani ihtiyaçlara göre bu çalışmayı gerekli kılmış, tarikat ve mederseler bu ihtiyacı karşılamak için o geniş zamanlarda çalışmışlardır.

 

Risale-i Nur bu hususa kendi hizmet devri içinde şu izahı getirmiştir:

 

“İ'lem Eyyühel-Aziz! Tevfik-i İlahî refiki olan adam, tarîkat berzahına girmeden zahirden hakikate geçebilir. Evet Kur'andan, hakikat-ı tarîkatı -tarîkatsız- feyiz suretiyle gördüm ve bir parça aldım. Ve keza maksud-u bizzât olan ilimlere ulûm-u âliyeyi okumaksızın îsal edici bir yol buldum. SERİ-ÜS SEYR OLAN BU ZAMANIN EVLÂDINA, KISA VE SELÂMET BİR TARÎKI İHSAN ETMEK, RAHMET-İ HÂKİMENİN ŞÂNINDANDIR………….Mesnevi-i Nuriye

 

Yani felek çarklarının hızlı döndüğü ,her şeyin sürat pyda ettiği bir dönemde pratik ve hızlı netice aldıran metodaların lüzumu ve ihtiyacın hakikati bu rahmet ve hikmet çözümüne mazhariyet kazanmış, merhamet-i ilahiye de hediye etmiştir.

 

Konunun pratik uygulama planında demiş:

 

“Velayet yolları içinde en güzeli, en müstakimi, en parlağı, en zengini; Sünnet-i Seniyeye ittiba'dır. Yani: A'mal ve harekâtında Sünnet-i Seniyeyi düşünüp ona tâbi' olmak ve taklid etmek ve muamelât ve ef'alinde ahkâm-ı şer'iyeyi düşünüp rehber ittihaz etmektir."

 

"İşte bu ittiba ve iktida vasıtasıyla, âdi ahvali ve örfî muameleleri ve fıtrî hareketleri ibadet şekline girmekle beraber; herbir ameli, sünneti ve şer'i o ittiba' noktasında düşündürmekle, bir tahattur-u hükm-ü şer'î veriyor. O tahattur ise, sahib-i şeriatı düşündürüyor. O düşünmek ise, Cenab-ı Hakk'ı hatıra getiriyor. O hatıra, bir nevi huzur veriyor. O halde mütemadiyen ömür dakikaları, huzur içinde bir ibadet hükmüne getirilebilir. İşte bu cadde-i kübra, velayet-i kübra olan ehl-i veraset-i nübüvvet olan sahabe ve selef-i sâlihînin caddesidir.” (bk. Mektubat, s. 450).

 

Evet, kurbiyetin zıt manası Budiyettir. Baid bu’d “uzak olmak, uzaklık”tan ba‘іd olarak da ifade edilir.Bu durum ise kurbiyet için gerekli olan tüm davranışlardan uzak durmak,yakınlık kurmaya çalışmamak , münasebete önen vermemek ile soğuk düşmektir. Bu da ayrı bir meseledir.

 

Evet kurbiyet konusunu sadede bağlarsak, herkes Rabbisine yakın olmanın bir gayreti içerisinde olmak zorundadır. Kesbi olarak ,yani kendi irade planında bunun yolunu aramak ,mesleğinin öğrettiği metodları kullanmak ,öğretilere itaat ve inkiyad etmek zorundadır. Yoksa mesleğimizve kurbiyet kazanmak durup dururken olacak bir şey değildir. Yukarıda da söz edildiği gibi hem kullukta hem de ilim ve hikmette Risale-i Nur usulunu ihtiyar etmek,Allah’a onun vesikasıyla yönelmek ve yakınlığını muhtevi olduğu ders ve talimler ile talep eden bir vaziyet almak şuuruna sahip olmaktır.

 

Okumalar,dersler,tesbihatlar,tahmidatlar,evradlar ,ihlas ,uhuvvet,tebliğ,davet ve takva gibi esasların ilmi hikmetle mecz olması bu yakınlığı 15 seneden 15 haftaya tabir edilen bir intikale ve izyadına neden olacak mahiyettedir ..burada ki hassas nokta neticeyi kast etmemek, varidatı kontrol altına almak için titiz davranışlar içine girmemek , Vazifeyi yapmak ,muvazzaf olmadığı işlere karışmamak ile tevekkül etmek ve Allah’ın rızasınından başka bir şeyi gözetmemektir.

 

“Allah’a karşı gelmekten sakını; Allah size öğretir.” (Bakara, 2/282)

 

……

 

 

 

Evet,

 

AKREBİYET ise Allah’ın kuluna yakın olmasını ifade eden bir yakınlık ifadesidir. Bu yakınlık insanın kurbiyetinde (yakınlığında olan perdelerden çok farklı ve Allah’ın kendini kula perdelediği ancak kendi kurbuna bir mani olmayan yakınlıktır. Çok yakın,en yakın ,pek yakın olması olarak da söylenebilir.

 

Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz. Ve biz ona şah damarından daha yakınız. Kâf/16

 

“Siz nerede olursanız olun Allah sizinle beraberdir” (Hadid, 57: 4)

….

Ey sülûk ehli senin ol aradığın sendedir

Şöyle akrebdir sana kim gûyiyâ can tendedir……. diye  Zâtî mahlaslı bir zatın  beyt-i latifini buraya alalım..Ona ve aşıkan ve arifan emsaline selâm olsun.

 

Evet, Akrebiyetin ihsan-ı şahanesi ve en büyük nimeti Allah’ın bu yakınlığını kulun yakininde inkişaf ettirmesidir.

 

Bu mazhariyetin müşahhas bir örneği şöyle ifade edilmiş:

 

“Sahabelerin velâyeti, ‘velâyet-i kübra’ denilen veraset-i nübüvvetten gelen berzah tarikine uğramadan doğrudan doğruya zahirden hakikate geçip ‘akrebiyet-i İlâhiyenin inkişâfına’ bakan bir velâyettir ki; o velâyet yolu, gayet kısa olduğu halde gayet yüksektir, harikaları az, fakat meziyyatı çoktur. Keşif ve kerâmet onda az görünür. Sahabeler sohbet-i nübüvvetin in’ikasıyla ve incizâbı ve iksiriyle tarikattaki seyr-i süluk daire-i azimenin tayyına mecbur değillerdir; bir kademde ve bir sohbette zahirden hakikate geçebilirler.” …………Mektubat, s. 84-85

 

Evet, kurbiyet saiki ile akrebiyet-in inkişafını mukayese ettiğinde:

 

"İşte, birinci suret sırf vehbîdir, kisbî değil. İncizabdır, cezb-i Rahmânîdir ve mahbubiyettir. Yol kısadır, fakat çok metin ve çok yüksektir ve çok hâlistir ve gölgesizdir. Diğeri kisbîdir, uzundur, gölgelidir. Acaib harikaları çok ise de kıymetçe, kurbiyetçe evvelkisine yetişemez." Demiş….

 

Hem,

 

"Öyle de zâhirden hakikate geçmek iki suretledir: Biri, doğrudan doğruya hakikatin incizabına kapılıp, tarikat berzahına girmeden, hakikati ayn-ı zâhir içinde bulmaktır. İkincisi, çok merâtibten seyr ü sülûk suretiyle geçmektir."

 

"Ehl-i velâyet, çendan fenâ-i nefse muvaffak olurlar, nefs-i emmareyi öldürürler; yine sahabeye yetişemiyorlar. Çünkü sahabelerin nefisleri tezkiye ve tathir edildiğinden, nefsin mahiyetindeki cihâzât-ı kesire ile ubudiyetin envâına ve şükür ve hamdin aksamına daha ziyade mazhardırlar. Fenâ-i nefisten sonra ubudiyet-i evliya besâtetpeydâ eder."……..diye söylemiş.

 

Bu paragrafta Akrebiyet-i ilahiyenin inkişafına mühim anahtar vermiş. Şöyle ki;

 

SAHABELERİN NEFİSLERİ TEZKİYE VE TATHİR EDİLDİĞİNDEN demiş.

 

Bu konuya hidayet bağlamında baktığımızda …………. kalb, takva ile seyyiattan temizlenir temizlenmez, hemen onun ardında imanla tezyin edilmiş ve süslendirilmiştir.

 

Kur’an-ı Kerim, takvayı üç mertebesiyle zikretmiştir: Birincisi, şirki terk, ikincisi, maasiyi terk, üçüncüsü, masivaullahı terk etmektir…………amel planında ise : ………. A’mal-i kalbinin şemsi, imandır. A’mal-i bedeniyenin fihristesi, namazdır. A’mal-i maliyenin kutbu, zekattır…diyerek ilgili yerde bu temizlenmenin,aklanmanın bir formuna işaret edip ders vermiş…. Diğer aczini fakrını bilmek ,şefkat ve tefekküre sahip olmak husuları da nefsin tezkiyesi ve tathirine yol açan mesleki formüllerdir..ayrıca bakılabilir….

 

Yine Evet, Sahabeler ekseriyet-i mutlaka itibariyle hakka âşık, sıdka müştak adalete hahişgerdirler….diyerek sıdkın ve hakka karşı şiddetli alakaya dikkat çekmiştir……. (Yirmiyedinci söz sahabe bahsinde bu mahsus hakikatlere dair miftahlar vardır)…………… işte bu gibi nedenlerle………..“Sahâbelerin velayeti, velayet-i Kübra denilen, veraset-i nübüvvetten gelen, berzah tarikına uğramıyarak doğrudan doğruya zahirden hakikata geçip akrebi­yeti ilahiyenin inkişafına bakan bir velayettir.” ……..

 

Evet, Akrebiyet-İ İlahiye ‘nin –yuraıdada ifade edildiği gibi- en önemli hususu ,hem buna mazhar olmak hem de duygu ve bilinçle bu mazhariyetin farkında olmaktır.

 

Elbette bu sırra vakıf olanların olması ile birlikte çoğunluğumuz bu durumu bu formuyla fark edemeyiz.  gerek içinde yaşadığımız zaman dilimi,ilgi alakanın dikkat ettiği kesildiği meseleler, vaziyeti muhafaza gibi  imkanlar, çeşitli bozucu unsurun sirayeti gibi haller bu manaya bazı hicaplar çekmiş,iş liyakattan ziyade bir başka hususla perdelenmiştir. Örneğin:

 

'İstediğim emir ve arzu ettiğim şey ve teşehhî ettiğim hal, hikmet-i ezeliyenin düsturuyla tanzim olunan âlemin mahiyeti müstait değil ve inayet-i ezeliyenin pergeliyle nakşolunan feleğin kanunu müsait değil ve meşiet-i ezeliyenin matbaasında tab olunan zamanın tabiatı muvafık değil ve mesâlih-i umumiyeyi tesis eden hikmet-i İlâhiye razı değildir ki, şu âlem-i imkân, Feyyaz-ı Mutlakın yed-i kudretinden, şu ukulûmuzun hendesesiyle ve tehevvüsümüzün iştahısıyla istediğimiz her bir semeratı koparsın. Verse de tutamaz, düşse de kaldıramaz.'……buyurduğu dairenin için olan dahili ve harici münasebetler bazı erişim engelleri oluşturmaktadır.

 

Bunun bir başka boyutuna ise,  “Verse de tutamaz, düşse de kaldıramaz” satırından bakarsak aşağıdaki mektupta şöyle bir hakikat manzarası görürüz:

 

"Aziz, sıddık kardeşlerim; Kastamonu’da ehl-i takvâ bir zât, şekvâ tarzında dedi: “Ben sukut etmişim. Eski halimi ve zevkleri ve nurları kaybetmişim.”

 

Ben de dedim: “Belki terakki etmişsin ki, nefsi okşayan ve uhrevî meyvesini dünyada tattıran ve hodbinlik hissini veren zevkleri, keşifleri geri bırakıp, daha yüksek makama, mahviyet ve terk-i enâniyet ve fâni zevkleri aramamakla uçmuşsun.”

 

EVET, BİR EHEMMİYETLİ İHSAN-I İLÂHİ, İHSANINI, ENÂNİYETİNİ BIRAKMAYANA İHSAS ETMEMEKTİR; TÂ UCUB VE GURURA GİRMESİN……. Şualar……. konusu da ayrıca bir değer taşır.

 

Evet sonuç olarak nasıl kurbiyete ehemmiyet vermemek hak ve hakikatten uzaklık sebebi bir budiyeti netice veriyorsa, aynı şekilde hayatın merkezine alınamayan imani ve islami bir hassasiyetler de bir yönüyle akrebiyet-i ilahiyenin inkişafına mani berzahlar oluşturabilir.

 

Fakat her ne olursa olsun günahlardan içtinap etmek, istiğfara ehemmiyet vermek,takva dairesinde kalmaya çaba göstermek, cenab-ı hakkı anmak ve de hakkını gözetmekle bu inkişaf mümkündür ve vakidir.

 

İlmi imani ise bu işin şuurunu ve istikametli dengesini , uhuvvet ,hizmet ve şahsi manevi ise amel dairesine taalluk etmesi mümkün olan berekete haizdir. Yani nur talabelerinin asr-ı saaddeti ihlaslarından teşekkül eden şahs-ı manevi keyfiyetinde mündemiçtir…velev bozulmasın….

 

Evet, son olarak akrebiyet-i ilahiyeyi ve kurbiyet-i rahmaniyeyi gösteren bir sırla hatime verelim…

 

ALTINCI SIR

 

Ey hadsiz acz ve nihayetsiz fakr içinde yuvarlanan biçare insan! Rahmet ne kadar kıymettar bir vesile ve ne kadar makbul bir şefaatçi olduğunu bununla anla ki:

 

O rahmet, öyle bir Sultan-ı Zülcelâle vesiledir ki, yıldızlarla zerrat beraber olarak, kemâl-i intizam ve itaatle beraber ordusunda hizmet ediyorlar. Ve o Zât-ı Zülcelâlin ve o Sultan-ı Ezel ve Ebedin istiğnâ-yı zâtîsi var. Ve istiğnâ-yı mutlak içindedir. Hiçbir cihetle kâinata ve mevcudata ihtiyacı olmayan bir Ganiyy-i Ale’l-Itlaktır. Ve bütün kâinat taht-ı emir ve idaresinde ve heybet ve azameti altında nihayet itaatte, celâline karşı tezellüldedir.

 

İşte rahmet seni, ey insan, o Müstağnî-yi Ale’l-Itlak’ın ve Sultan-ı Sermedînin huzuruna çıkarır ve O'na dost yapar ve O'na muhatap eder ve sevgili bir abd vaziyetini verir.

 

Fakat nasıl sen güneşe yetişemiyorsun, çok uzaksın, hiçbir cihetle yanaşamıyorsun; fakat güneşin ziyası, güneşin aksini, cilvesini, senin âyinen vasıtasıyla senin eline verir. Öyle de, o Zât-ı Akdese ve o Şems-i Ezel ve Ebede biz çendan nihayetsiz uzağız, yanaşamayız. FAKAT ONUN ZİYA-YI RAHMETİ ONU BİZE YAKIN EDİYOR.

 

İşte, ey insan! Bu rahmeti bulan, ebedî, tükenmez bir hazine-i nur buluyor. O hazineyi bulmasının çaresi, rahmetin en parlak bir misali ve mümessili ve o rahmetin en beliğ bir lisanı ve dellâlı olan ve Rahmeten li’l-Âlemîn ünvanıyla Kur’ân’da tesmiye edilen Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın sünnetidir ve tebaiyetidir. Ve bu Rahmeten li’l-Âlemîn olan rahmet-i mücessemeye vesile ise, salâvattır.

 

Evet, salâvatın mânâsı rahmettir. Ve o zîhayat mücessem rahmete rahmet duası olan salâvat ise, o Rahmeten li’l-Âlemînin vüsulüne vesiledir. Öyle ise, sen salâvatı kendine, o Rahmeten li’l-Âlemîne vesile yap ve o zâtı da rahmet-i Rahmân’a vesile ittihaz et. Umum ümmetin, Rahmeten li’l-Âlemîn olan Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında, hadsiz bir kesretle, rahmet mânâsıyla salâvat getirmeleri, rahmet ne kadar kıymettar bir hediye-i İlâhiye ve ne kadar geniş bir dairesi olduğunu parlak bir surette ispat eder.

 

Elhasıl: Hazine-i rahmetin en kıymettar pırlantası ve kapıcısı zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm olduğu gibi, en birinci anahtarı dahi Bismillâhirrahmânirrahîm’dir. Ve en kolay bir anahtarı da salâvattır.

 

Allahım! “Bismillâhirrahmânirrahîm”in hakkı için, âlemlere rahmet olarak gönderdiğin zâta ve bütün âl ve ashabına, Senin rahmetine ve onun hürmetine yaraşır bir şekilde salât ve selâm et. Bize de, Senden gayrı, Senin mahlûkatından hiç kimsenin merhametine muhtaç olmayacağımız bir rahmet ile merhamet et.

 

….. 

 

TETİMME

 

Dersin içerisinde var gerçi ama özellikle bir manaya dikkat çekmek istiyorum.

Özetle ; Biz Vehbi ilim almıyoruz. Biz bir Vehbi ilimden istifade ediyoruz.

Bu ders-i Kur’aniyye Üstad mazhar olmuştur ve bunu bir usul ile yol haline getirip metod olarak ortaya koymuştur.

O’nun tabiriyle kalp ve ruhları yaralı olanlar o ediviyeyi Kur’aniyey arayıp buluyorlar. Yani kendi kesp ve fıtri ihtiyaç farkındalığı ile bu kapıdan girdiriliyorlar.

Nur talebeleri Murad’dır demek. Bu saikle Din ve İslâm dairesinde bulunacak olanları Allah Murad etmiş , bu kulları için bu yolu irade etmiş ,kader planında onları bu haneye yazmış demektir.

Yoksa bizim kalbimize bir ilim indirilmiş , bir manevi talim yapılmış Vehbi olarak ateşsiz nurlanmış değiliz.

Yine Üstadın tabiriyle ben bilmeyerek istihdam olurdum,siz bilerek istihdam oluyorsunuz … kitaplarımızı okuyana nurcu denir vs vb…dediği gibi,  hem talebe ismiyle tesmiye etmesinde talep etme , ilim isteğinde bulunma ve bunun gereğini yapma gibi hususlar …….hem dersi anlamaya çalışmak,hem öğretiyi sindirip zihninde ve hayatında uygulamak, hakikate nüfüz etmek için dikkat ve teennide bulunuyor olmak bizim bu Vehbi ilimden istifade edebilmek için lüzumlu olan kesbimizdir. 

Bu kesb taltif edilmiş ve berekete mazhar kılınmıştır. Azı çoktur. Çoğu kifayetlidir.

Azda olsa say’ine çok nimet terettüp eder..velev ders makamında bir ders de alınmış olsa alan kişiye alemini iman ile mayalamak için kendi istidat meratibinde kifayet eder.

Dolayısıla bu daire içinde kesbi ve ihtiyari mücadelemiz devam eder,atalet ve yeknesaklığa,yani iki günü eşit olmaktan çıkarmaya gayretli olmak emr-i manevisi hakkımızda caridir. Hizmetimizle ve nefsimize karşı olan terbiye yükümlülükleri ile vazifemiz ölene kadar daimdir. Yolumuz Risale-i Nur pusulası ile Hizmet-İ İmaniye ve Kur’aniyedir. Çalışmamız nisbetinde hisse alacağımız bir gerçektir, Şahs-I Manevi vazifemizi yapmak koşuluyla emniyet dairemizdir.

 

Vesselâm

Mütalaa Ders notları 48: Kur'ân Nedir, Tarifi Nasıldır?

 

……….

 

Konu girişinde Kur’an’ın Rahmet olarak vasıflandırılmasından ve muhatap noktasından insanın nazara alınmış olmasından  yola çıkarsak burada ; merhamet ,sevmek, acımak ,korumak, ihtiyacını karşılamak ,yol göstermek, yardım etmek , şefkatle muamele etmek gibi kuşatıcı bir ihatayı düşünmeliyiz.

 

Bu bağlamda insanın yaratılışı, gönderildiği alem, kendi dışında olan varlıklar, etkileşim içinde olduğu ve olacağı hadiseler, merak ettikleri, arayışları, endişeleri, beklentileri, kaygıları, bilmedikleri ve bilmek isteyeceği şeyler, korkuları, hayat memat meseleleri, geçmiş ve gelecek zaman aynasından şimdi zaman yansıyan binler tahayyül ve düşünceler gibi muammalar, cevap bekleyen sorular ve giderilmesi gereken sorunlar beşerin ömür sermayesi ile gerçekleştireceği yol ve yolculuğun etrafını sarmıştır.

 

Dolayısıyla hikmet ve rahmet sahibi olan Rahman;  yarattıklarını musap kıldığı seyr-ü sefer ve teklife mazhar kıldığı berzahlarda yalnız bırakmayarak, ona şahsi ve içtimai kılavuzlarını refakatçı vermektedir. Kur’an bu mihmandarın hem kendisi hem de vazifelendirilmiş mübelliğ ve tebliğcilerin talim ve terbiyede başvurdukları en doğru kaynak kitabıdır.

 

Tüm bu hakikat Risale-i Nur’un;  Kur'ân Nedir, Tarifi Nasıldır? dersinde şöyle hülasa edilmiştir.

 

Kur'ân;

 

· Şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi,………..Yani şu büyük kainat kitabını yazan ve varlığının başlangıcı olmayan ve ilmi her şeyi kuşatmış olan Cenâb-ı Hakk’ın sonsuz kelâmından gelen bir açıklaması…

 

· ve âyât-ı tekviniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin tercüman-ı ebedîsi,……..  Yani yaratılışla ilgili âyetleri, delilleri okuyan ve okutan çok çeşitli lisanların sonsuz açıklayıcısı….

 

· ve şu âlem-i gayb ve şehadet kitabının müfessiri,…… Yani görünen ve görünmeyen alemlere ait bilgilerin yazılı olduğu kitabın tefsir edicisi….

 

· ve zeminde ve gökte gizli esmâ-i İlâhiyenin mânevî hazinelerinin keşşâfı,……… Yani yeryüzünde ve semada  her biri gizli bir hazine olarak tecelli eden Allah’ın güzel isimlerini keşfedip gösteren bir bulucu….

 

· ve sutûr-u hâdisâtın altında muzmer hakaikın miftahı,……….  Yani kainat kitabının satırlarında yazılan olaylar zincirin altında saklı olan hakikatlerin kapısını açıp gösteren bir anahtar…

 

· ve âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanı,…Yani  görünen ve görüp şahit olunan  bu alemde , bilinmeyen manevi alemlerin manalarını izhar eden dili…

 

· ve şu âlem-i şehadet perdesi arkasında olan ve âlem-i gayb cihetinden gelen iltifâtât-ı ebediye-i Rahmâniye ve hitâbât-ı ezeliye-i Sübhaniyenin hazinesi,………….. yani  şu görünen alem üzerine çekilmiş tenteneli perdenin arkasında olan ve zahiren bilinmeyen ,aşikare görünmeyen ,şiddet-i zuhurundan gizlenmiş canipten sonsuz rahmet ve lütuf eseri olarak gelen ve bütün noksan sıfatlardan münezzeh bir hazine sahibinin kuluna olan hitabı, konuşması….

 

· ve şu İslâmiyet âlem-i mânevîsinin güneşi, temeli, hendesesi,……….Yani  Mevcudiyetimizin hâmisi …..insaniyet-i kübrâ ………..İnsaniyet-i suğrâ denilen mehâsin-i medeniyetin mukaddimesi, ...en bedihî ve zarurî bir hakikat …………hakiki ve manevi hakim olacak ve beşeri dünyevi ve uhrevi saadete sevk edecek saik………..doğru fenlerle teçhiz edilmiş olan ve hiçbir kuvvet onu kıramayacak bir mahiyette bulunan hakikat……….hakiki milliyetimizin esası, ruhu …………...ve devahiye ( belâlara) karşı nokta-i istinadımız, muhabbetle ittihadı, marifetle imtizac-ı efkarı, uhuvvetle teavünü emreden nokta-i  istimdat……….mecmaü'l-mesakin,  ( muhtaçların toplandığı yer) melceü'l-fukara, (fakirlerin sığınağı) hakkı himaye, ( hakkın koruyucusu) hakikatı muhafaza, gururu men, tekebbürü (kibirlenmeyi) def eden, yegane kemal ve şerefin  ölçüsü……….kıt'alarında hakiki ve manevi hakim ve beşeri, dünyevi ve uhrevi saadete sevk edecek islamiyetin güneşi , temeli , plan ve projesi….

 

· ve avâlim-i uhreviyenin mukaddes haritası,……Yani öldükten sonraki hayata ait  ve  ahiret alemlerine dair menzillerin  ölçülendirilip akla, kalbe, ruha, hayale  gösterilen bir kroki …

 

· ve zat ve sıfât ve esmâ ve şuûn-u İlâhiyenin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhı, bürhan-ı kàtıı, tercüman-ı sâtıı,…. Yani idrakinden aciz olduğumuz ;  Allah'ın mevcudiyeti, bizzat varlığı (Vücut) ,  varlığının evveli ve başlangıcının olmaması  ( Kıdem) ,  varlığının sonu, bitiş noktasının bulunmaması (Beka),  zatında, sıfatlarında ve fiillerinde –işlerinde- bir tek olması (Vahdaniyet) , sonradan olanlara, sonradan yaratılmış olanlara benzememesi (Muhalefetü’n-Lil Havadis ), varlığı veya mevcudiyeti bir başkasına muhtaç olmaması (Kıyam bi-Nefsihi) diri, canlı ve ezelî bir hayat ile hayat sahibi olması (Hayat) , ezelî ilmiyle her şeyi bilmesi ( İlim) , istediğini dileyip tercih etmesi (İrade) bütün mümkünata gücünün yetmesi, her türlü tasarrufta bulunması ( Kudret) , O her türlü vasıta, organ ve bağıntılar olmaksızın her şeyi görmesi ( Basar) , her çeşit, her kuvvette ve zayıflıktaki sesleri işitip duyması ( Semi’) , harf ve seslere muhtaç olmadan konuşması ( Kelâm) , bilfiil yaratması, yoktan var etmesi ( Tekvin) gibi zati ve subiti sıfatlarının yanı sıra, Her iş ve fiile kaynaklık yapan Esmâ-i Hüsnâ’nın ve bu isim ve sıfatları tecelliye sevk eden zatında bulunan mukaddes özelliklerin ; kesin ve delilli bir şekilde açıklayıcısı, net bir yorumlayıcısı, sarsılmaz hücceti, parlak ve güçlü bir anlatıcısı, nitelikli manalarını idrake, ilgi ve talebe uygun bir şekilde çeviricisi…

 

· ve şu âlem-i insaniyetin mürebbîsi ve insaniyet-i kübra olan İslâmiyetin mâ ve ziyâsı,….Yani  insanlık dünyasının  bilmeye, bulmaya  ve yaşamaya muhtaç olduğu şeylerin  eğitici ve öğreticisi ve insanın ve insanlığın hakikatinden maksad olan ve tüm ahsen-i takvim manasını ve de ahlak-ı haseneyi bünyesinde taşımakla adeta büyük ve kamil bir insan-ı külliyi temsil  eden İslamiyet’in manevi hayatının idamesi içi lazım olan su ve nuru ……….

 

· ve nev-i beşerin hikmet-i hakikiyesi,………. Yani insan türünün yaratılmasındaki sır ve nedenlerine ait derinlik bilginin bulunduğu ilim dairesi……

 

· ve insaniyeti saadete sevk eden hakikî mürşidi ve hâdîsi,………. tüm insaniyeti mutluluğa sevk eden , hazmedilir  gıday-i maneviyesini veren ve doğru ile yanlışı,iyi ile kötüyü ayırıp göstereni………

 

· ve insanlara

 

hem bir kitab-ı şeriat, ……..dine ait hukuk , had ve sınırların belirtildiği  bir kitap…….

 

hem bir kitab-ı dua,……..  Yani insanın kıymetinin tesbiti için mutlak şarta bağlanmış dua hakikatini içinde en eşsiz şekilde barındıran ilahi talime haiz öğretici ve kabule karin münacatların toplandığı  bir mukaddes dua kitabı….

 

hem bir kitab-ı hikmet,….Yani varlıkların mahiyet ve hakikatlerinin gösterildiği ve onlar ile muamele, muarefenin asıl,usül ve esasını bildirip gösteren bir kitap………..

 

hem bir kitab-ı ubudiyet,…Yani İnsanın , Allah’a karşı hürmet, tevazu, sevgi ve itaatini göstermek, rızasını elde etmek niyetiyle ortaya koyduğu dinî ve imani davranışları bir bütünlük ve bilinci içinde ve duyarlı bir şekilde sürdürmesini temin ve tesis eden bir kitap……….

 

hem bir kitab-ı emir ve dâvet,…Yani  Rabbimizin emir ve emre muvafık, iradenin varlığına mutabık davet içeriğinin bulunduğu bir kitap………….

 

hem bir kitab-ı zikir,………. Yani Hâlikımızı hatırlama, yâd etme,  anmaya terettüp eden huzur ve sükûnu  idrak etmemizin usulünü ve vusulünü öğretip gösteren bir kitap……….

 

hem bir kitab-ı fikir,……. Yani düşünmeye, akletmeye , vesileleri ile birlikte tefekküre sevk eden , bilmeye öğrenmeye , teklif ve davet edilen konu hakkında bir bilinç ve fikir sahibi olmaya çağıran bir kitap……….

 

· hem insanın bütün hâcât-ı mâneviyesine merci olacak çok kitapları tazammun eden tek, câmi bir kitâb-ı mukaddes,……. Yani insanın bütün manevi ihtiyaçlarını karşılayabilmek için lazım olan bir çok kitabı, yani çeşitli şekillerde anlam arayışlarını, yaşamsal tecrübelerle elde edilecek çıktıları, dolaylı olarak aktarı aleme dağılmış gölgeli gölgesiz,perdeli perdesiz havatırdan ,nakillerden tedarik edilerek fayda umulan kazanımları .. sadece kendinde toplayan , ona ebedi yetecek olan ezvakı, feyzi, marifet ve muhabbeti verebilecek olan bir kutsal kitap………….

 

· hem bütün evliya ve sıddîkînin ve urefa ve muhakkıkînin muhtelif meşreplerine ve ayrı ayrı mesleklerine, herbirindeki meşrebin mezâkına lâyık ve o meşrebi tenvir edecek ve herbir mesleğin mesâkına muvafık ve onu tasvir edecek birer risale ibraz eden mukaddes bir kütüphane hükmünde bir kitâb-ı semavîdir……… Yani Kur’an  bin dört yüz yıl önce Resul-ü Kibriya A.S.M ,ashabı ve  sair muhatapların hayatları ve dahil oldukları hadisatlar nezdinde ayet ayet  kıyamete kadar lazım olacak ve yetecek levazım hakikati  ile birlikte   tanzim ve tasnif edilmiştir. Bu bağlamda ortaya çıkacak olan meslek ve meşreplerin her ihtiyacını karşılayacak, onlara istinat ve istimdat noktasında tükenmez bir mehaz olacak mahiyette bir yeterlilik donanıma sahiptir. Tabin ve tebe-i tabinden yaklaşık birkaç yüz sonra ortaya çıkan beşeri gelişmeler ve manevi hacetler ve de gerekli olan ittihad ve dahi gerekçeler nedeniyle vazife alan  ve vazifelendirilen  , alimler, Sıddıklar, arifler,kamiller, müçtehidler gibi zevat-ı mübareke ,  hakikate hizmet eden ve giden yollarını, meşreplerini bu semavi kitaptan içtihad ve cehd etmişlerdir. Bu semavi öğreti ile talim-i nebevi dairesinde kalanlar istikametle görevlerini ifa etmiş, ümmeti Muhammedi S.A.V sahili selâmete taşıyacak rükûları  ve esasları meslek ve meşreplerine tatbik etmişlerdir.

 

Evet………… Kur'ân, Arş-ı Âzamdan, İsm-i Âzamdan, her ismin mertebe-i âzamından geldiği için……………….bütün âlemlerin Rabbi itibarıyla Allah'ın kelâmıdır……………… İşte bir mertbe-i mukaddese ve münezzeh bir meratibe-i ulviye……….

 

· Hem bütün mevcudatın İlâhı ünvanıyla Allah'ın fermanıdır…………… İşte bir derece-i azime Rabbaniye…

 

· Hem bütün semavât ve arzın Hâlıkı namına bir hitaptır………İşte hadsiz bir ihata-i sübhaniye…….

 

· Hem rububiyet-i mutlaka cihetinde bir mükâlemedir………İşte eşsiz bir tenezzülat-ı ilahiye……….

 

İlâahir…………………………

 

Evet, bu mahiyette bir Kur’ani ilişki ve hakikatiyle iştigalden doğan bir münasebet , insanın fıtratında olan ,gelişmeye müsait, genişlemeye münbit  mahiyetini  işler ve ona tazammun ettiği hakikatinden  bir paye verir. O paye onun sahip olduğu latifelerini besler, büyütür ,derecesini yükseltir, manevi bağışıklığını güçlendirir ve hasta olsa kalbi ruhi marazını  tedavi eder.

 

Yine - yukarıda da ifade edildiği gibi – nasıl meslek ve meşrep sahipleri kendi meslek ve meşreplerine rükün ve kaidler tespit edip tariklerinin hatlarını çizip belirlerken Kur’andan bazı ayetleri hüccet ve muarif olarak almışlar…aynen öyle de herkes Kur’ana olan yakınlığı,ilgi ve sevgisi ile kendisi için lazım olan hidayet ve şifa nurlarını bulabilir.. hayat ve ahiret yolculuğunda onun ve ayetlerinin arkadaşlığını kazanıp ,ünsiyet ve muhabbet edebilir…

 

“Kur’ân okuyunuz! Çünkü o, kıyamet günü kendisiyle hemhâl olan kişilere şefaatçi olarak gelecektir.” (Müslim, Müsâfirîn, 252)

 

“Sanki onlar iki bulut gibidirler veya iki siyah gölgelik gibidirler ki aralarında bir nûr parlar veya sanki onlar, gökyüzünde kanat açmış iki grup kuş gibidirler. Kendilerini okuyan insanları müdâfaa ederler.” (Müslim, Müsâfirîn, 253. Ayrıca bkz. Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’ân, 5/2883)

 

“Kur’ân’ı okuyup onunla hemhâl olan kimseye (âhirette) şöyle denilir:

 

«–Oku ve yüksel, dünyada nasıl tertîl üzere ağır ağır okuyor idiysen öylece oku, senin makâmın, okuduğun en son âyetin seviyesinde olacaktır.»” (Ebû Dâvûd, Vitr, 20/1464; Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’ân, 18/2914)

 

“Kim Allah’ın kitâbından bir âyet öğrenirse kıyâmet günü öğrendiği âyet o kişiyi, yüzüne gülerek karşılar.” buyrulur. (Heysemî, VII, 161)

 

"Kur’ân’da otuz âyetlik bir sûre vardır ki, bağışlanıncaya dek okuyanına şefaat eder. O, Tebârekellezî bi-yedihi’l-mülk sûresidir." (Tirmizî, hadis no: 2891. Ebû Dâvud, hadis no: 1400. İbn-i Mâce, hadis no: 3786)

 

“Arş-ı A'zamın etrafında daima arı sesi gibi sesler duyulur. Sizin tesbih, tehlil, tekbir ve tahmidleriniz, vızıltılar halinde Allah'ın arşının etrafında tıpkı oğul veren arı şeklinde vızıltılar çıkartır. Ve bunların tek dilekleri de sahiplerinin affedilmesidir.” buyurur ve ekler: “Rabbinizin yanında böyle şefaatçilerinizin bulunmasını istemez misiniz?” (Müsned, 4/268-271)

 

Bunun gibi dünya da  kişinin ihtiyaç ve iştiyakı, ihlas ve meselesinin hakikati beyninde,  Kur’an ile istiaze, talep, dua, şifa gibi çok hadise vardır ki  bazı harika tesirat vukua gelir,getirilir…

 

Buna latif Nüktelerden bir mütemmim mana  nakil edelim:

 

…………….İşte havanın bu hâsiyetine binaendir ki; mevcudat-ı havaiye olan hurufat, kudsiyet kesbettikçe yani âhizelik vaziyetini aldıkça, yani Kur'an hurufatı olduğundan âhizelik vaziyetini aldığı ve düğmeler hükmüne geçtiği ve surelerin başlarındaki hurufat daha ziyade o münasebat-ı hafiyenin uçlarının merkezî ukdeleri, düğümleri ve hassas düğmeleri hükmünde olduğundan vücud-u havaîleri bu hasiyete mâlik olduğu gibi, vücud-u zihniyeleri dahi, hattâ vücud-u nakşiyeleri de bu hasiyetten hassaları ve hisseleri var. Demek o harflerin okunmasıyla ve yazılmasıyla maddî ilâç gibi şifa ve başka maksadlar hasıl olabilir………… Saidü'n-Nursî

 

Demek ki , Kur’anla olan muhatabiyet onun hakikatini biraz da olsa bilmekle , onun muhtevi olduğu derinliği biraz da olsa anlamakla , onu indiren zatın marifetine onun iz düşürüp ışık tuttuğu  yoldan gitmekle , talim ve davet ettiği emirleri idrak edip gereğince amel etmekle , vermiş olduğu iman derslerini mas edip kalp ve ruhu ,akıl ve letaifi beslemekle, hem ilmi olarak vaz ettiği bürhanları , izhar ettiği hüccetleri, araladığı perdeleri, nazara getirdiği hikmetleri hırzı can, baş göz edip saygı ve hürmetle mucibince mukabele etmekle her insan , kendi EVRAD-I KUR’AN’ iyesini ruhuna yazmış olur… Vechine  bakan ayetleri, müstefid olduğu sureleri istidat ve ihtiyacı bağlamında istifade eder… hem Kur’an ayetlerinin içlerinde olan ve bir biri ile bağlı olan hakikatler ve bir birini ikmal eden hasiyetlerden cüz de olsa külli istifade eder… Üç ihlaslı ihlasın bir müstakim fatiha ile bir küçük hatim sayıldığı gibi…

 

 

 

Evet, ilgili paragrafın sonunda ……………………bir âyetin sair âyât-ı Kur’âniye ile pek ince münasebetleri, ittisal cihetleri vardır, aralarında vahşet yoktur. Bu itibarla, müteaddit sûrelerden alınan âyetler, küçük bir Kur’ân hükmünde olur…….. denmiş … Yukarıda  yazılan EVRAD-I KUR’ANİYE  , MÜNACAT-I KUR’ANİYE GİBİ tertip edilen bazı eserler  bu manada Kur’an’ dan olduğunda Kur’an gibi faide  verebilir….

 

………. Üslûb-u Kur'ân'ın o kadar acip bir cem'iyeti var ki, birtek sûre, kâinatı içine alan bahr-i muhit-i Kur'ânîyi içine alır. Birtek âyet, o sûrenin hazinesini içine alır. Âyetlerin çoğu, herbirisi birer küçük sûre; sûrelerin çoğu, herbirisi birer KÜÇÜK KUR'ÂN'DIR.

 

İşte şu i'cazkârâne îcazdan, büyük bir lütf-u irşaddır ve güzel bir teshildir. Çünkü herkes, her vakit Kur'ân'a muhtaç olduğu halde, ya gabavetinden veya başka esbaba binaen, her vakit bütün Kur'ân'ı okumayan veyahut okumaya vakit ve fırsat bulamayan adamlar Kur'ân'dan mahrum kalmamak için, HERBİR SÛRE BİRER KÜÇÜK KUR'ÂN HÜKMÜNE, HATTÂ HERBİR UZUN ÂYET BİRER KISA SÛRE MAKAMINA GEÇER. Hattâ Kur'ân Fâtiha'da, Fâtiha dahi Besmelede münderiç olduğuna ehl-i keşif müttefiktirler. Şu hakikate burhan ise, ehl-i tahkikin icmâıdır.

 

..

.

Mütalaa Ders notları 47: Mer'ayı tecavüz eden koyun sürüsünü çevirtmek için çobanın attığı taşlara musab olan bir koyun, lisan-ı haliyle:

 

Evet,

…İfade edilecek hakikate dair konu bir temsil ile nazarı dikkate verilmiyor.

Temsil yönteminin talimde kullanılması hem meseleyi akla yaklaştırmak hem de zihinler tarafından kabul ve idrak edilmesini sağlayan özel bir anlatım tarzıdır. Biraz düşünürsek, okuduğumuz ve dinlendiğimiz hiçbir ders hikâyesini unutmadığımızı fark ederiz. Bu da bize temsilin nasıl ustaca kullanıldığını göstermekle birlikte, bir hakikati birisinin anlamasına sunduğumuzda örneklendirmeye dikkat etmemiz hususunu çıkarılmayabiliriz.

Evet,

*İ'lem Eyyühel-Azi*!

 *Mer'ayı tecavüz eden koyun sürüsünü çevirtmek için çobanın attığı taşlara musab olan bir koyun, lisan-ı haliyle*:

" *Biz çobanın emri altındayız. O bizden daha ziyade faidemizi düşünür. Madem onun rızası yoktur, dönelim." diye kendisi döner, sürü de döner*.

Evet, koyun sürüleri güdülürken kendi meşru yollarından çıktıklarında, çobanları onları istikamete sokmak için bu temsilde kullanıldığı şekliyle taş atarlar. Bu taş – bu dersteki teşbihe göre- muhtemelen sürüyü peşinden götüren ve sürü psikolojisi olarak adlandırılan etkiyi oluşturan önde giden koyuna doğru atılır. Ve o koyun sert şekilde ikaz edilmesi ile birlikte, yanlış bir şey yaptığını, bir had aşıldığını hisseder ve döner. Onun dönmesi ile de peşinden giden ve onun vesilesi ile huduttan çıkmaya hazır olan sürü onunla birlikte dönüp, doğru yola girer.

 

Evet, çobanlar sürü kendi izinli alanında olduğunda onlara nezaret eder. Belki bir nevi kaval sesi ile onların hissiyatlarına dokunacak nağmeler çıkararak hem istihbaratlarına hem de rızıklanmalarına vekâlet ve kefalette bulunur. Onlarda emniyetli bir şekilde meradan istifade ederler.

 

Bazen de çobanlar sürüyü, aralarında ünsiyet ettikleri çeşitli bağrışlar bazen ise ıslık gibi seslerle de uyarır. Bu genelde dağılma meyli ve hareketin oluşumu esnasında olmakla birlikte ,isale ederken istikamet göstermek içinde olabiliyor. Demek ki bu tür ikazlar taş ile ikaza gidecek yolun evvelinde alınmış tedbirlerdir.

 

Ey nefis! Sen o koyundan fazla âsi ve dâll değilsin.

 

Yani bir şuurun var. Hem haddi aşmak ve sapılmaması gereken yollara sapmak düşüncesi ve hissiyatında değilsin. Hem lehinde aleyhinde olacak şeyi idrak edebilirsin.

 

Madem öyle, çeşitli imtihanlar, tatlı ikazlar, bilmediğin hikmetler, tecelliyat-ı esma-i ilahiyeye bağlı ince remizler ve bir kısım hizmetler noktasında şefkat eseri olarak:

 

Kaderden sana atılan bir musibet taşına maruz kaldığın zaman,

 

Ondan geldiğini, Onun yaratması ile var olduğunu, senin ve her şeyin onun ilmi ve kudreti dairesinde bulunduğunu, hiçbir şeyin ondan gizli kalmadığını , imtihan ve tecrübe için seni ve nev’ini dünyaya gönderdiğini, vazifeler tamamlandığında , neticeler alındığında , zıtların tasfiye edilip her şeyin layık olduğu yeri bulacağı bir rücu ile ona döneneceğini bil….“*Onlar; başlarına bir musibet gelince, Biz şüphesiz** (her şeyimizle) Allah'a aidiz ve şüphesiz O'na döneceğiz diye)  söyle ve Merci-i Hakikî'ye dön, imana gel, mükedder olma*.

 

Çünkü o Hâlıkındır.Razıkındır. Rahmet ve merhameti ile sana şefkat edendir.

 

Hayatını veren ve onu tüm levazımatıyla idare edendir.

 

Seni hayvan yapmayan, cemadattan kılmayan ,insan ve müslim sıfatı ile şu aleme gönderen, Habibine A.S.M) Ümmet eden  hadsiz ihsan sahibidir.

 

Kalbinin hatıratını bilen fiili , kavli , hali olan tüm ihtiyaçlarını bilen, dualarını işiten, yegane dayanağın ve sığınağın olan Rabbin ve Malikindir.

 

Seni cehennemden kurtaracak ve itaatin ve ubudiyetin ile ihsananı mazhar edip ebedi lattif edecek olan O’dur.

 

Hem rahm-ı maderden bu hale gelene kadar sana çeşitli vesile ve nimetleri ile nezaret eden, iman ve islâm ile izzetlendirip hakiki insaniyet ile  tezyin ederek sana ihsan-ı şahanesini gösteren, sevdiklerini sevdirerek , seni o sevdiklerinle birlikte karşılıklı iskemlelerde  sonsuzluk keyfiyetiyle sohbet etmeyi vaat eden  hadsiz kerem sahibidir.

 

Ondan başka gidecek yer, çalacak kapı, baş vuracak mercide yoktur. Onun rızası halkın rızasından evlâdır. Tesirlidir. Ol emrine malik bu sultana intisabın ve onun kulu ve kölesi olmanın şerefi  namütenahi olarak sana kafidir.

 

Hem sen hayatını kendin idare edemez, levazımatını tedarik edemezsin.

 

Lehul mülkü  ve lehül hamdu ve lehul hukmu ve ileyhi turceûn..     Mülk Ona, hamd Ona, hüküm Ona aittir; siz de Ona döndürüleceksiniz……..  de ve merak etme:

 

*O seni senden daha ziyade düşünür*.

 

Mesnevi-i Nuriye – 120

 

Haşiye:

 

Sürünün önünde olan ve ikaza musap olan ve dönmesi ile ardındakilerinde dönemsine vesile olma konusunu  alakadar olunan tüm dairlerde ve sorumluluk ölçüsünde ele alabiliriz.

 

Örneğin:

 

Şimdi aile hayatında en mühim nokta budur ki; kadın, kocasında fenalık ve sadakatsızlık görse, o da kocasının inadına kadının vazife-i ailevîsi olan sadakat ve emniyeti bozsa, aynen askerîdeki itaatın bozulması gibi, o aile hayatının fabrikası zîr ü zeber olur.

 

*Belki o kadın, elinden geldiği kadar kocasının kusurunu ıslaha çalışmalıdır ki, ebedî arkadaşını kurtarsın*…

 

Dâire-i meşrûadaki keyfe iktifâ ediniz ve kanaat getiriniz. *Sizin hanenizdeki mâsum evlâtlarınızla mâsûmâne sohbet, yüzer sinemadan daha ziyade zevklidir*………. Yani hayra ve hakikate rücü etmekle bir çok lezzett-i maneviye ve istikamete erişmek biizinillah mümkündür……….

Mütalaa Ders notları 46: Evet herkes, kâinatı kendi âyinesiyle görür.

 

…………..

 

Evet herkes, kâinatı kendi âyinesiyle görür.

Cenab-ı Hak insanı kâinat için bir mikyas, bir mizan suretinde yaratmıştır.

Her insan için, bu âlemden hususî bir âlem vermiş.

O âlemin rengini, o insanın itikad-ı kalbîsine göre gösteriyor.

 

*Meselâ, gayet meyus ve matemli olarak ağlayan bir insan, mevcudatı ağlar ve meyus suretinde görür. Gayet sürurlu ve neş’eli, müjdeli ve kemâl-i neş’esinden gülen bir adam, kâinatı neş’eli, güler gördüğü gibi; mütefekkirâne ve ciddî bir surette ibadet ve tesbih eden adam, mevcudatın hakikaten mevcut ve muhakkak olan ibadet ve tesbihatlarını bir derece keşfeder ve görür*… Lem'alar

 

İlgili paragraftan sonra ilave edilen bu satırlar ; “Meselâ” ile başlayıp devam eden şekliyle  gerekli izahata sahiptir.

 

Ancak ilgili bahis içinde kullanılan AYNA tabiri; gerek felsefede gerek edebiyatta, gerek metafizik anlatılarda, gerekse tasavvufta çoklukla istimal edilen bir metafordur. Bu konuya biraz değinmek isteriz.

 

*Metafor*:  Bir şeyi başka şey ile benzetmeye, kıyaslamaya, anlatmaya yarayan mecazlar. Bir kavramın anlatılmasında benzer özelliklerinden dolayı başka kavramların kullanılması (genellikle görsel ya da somut ifadelerle anlatımı kuvvetlendirme amacıyla kullanılan söz söyleme sanatıdır.

 

Hem ilgili paragraf hem de metafor konusuyla ilişkili olarak Risale-i nurda *AYNA* metaforunun yanında,

 

Genel olarak ; bir şeyleri anlamak, gideceği yolu ışıklandırmak , durum ve konumu idrak etmek noktasında akıl ile, tarihçe-i hayatta Risale-i Nur’un telif neşri bölümünde  kalbin cep feneri tabiriyle kalp ile ilişkilendirilmiş *FENER*  meatforu,

 

Bakış açısını netleştiren –İman gibi- veya körelten –Kur’anla barışık olmayan Felsefe gibi- araç olma özelliği ile  *GÖZLÜK*  metaforları da kullanılmaktadır.

 

Evet ,

 

*AYNA ortalama anlatımla Tasavvuf literatüründe*;  Alemlerin isim ve sıfat tezahürü olarak  Allah’ı gösterir bir ayine olmasının yanısıra , İnsanın  kalp aynasında tecelli etmesi  ile ona ait esma hasiyetlerin letaifte görünmesi ,

 

*Felsefede AYNA*,  evrenin biçimsel ve şekilsel olarak insan zihnine yansıması ve bu yansıma ile insan aklına gözlemleme yapabilme imkânı sağlayan düşünsel bir araç,

 

*Hakikatte ise;  Nazar- İman ile elde edilen Marifetullah ve buna bağlı farkındalık ve tasdik ile de hakikati hakikatiyle idrak etmeye yarayan , mülk ve de melekût tarafları olan ilmi bir müşahede Mir'ât’ıdır*.

 

Evet,

 

Afaki ve enfüsi aynada hakikati seyredebilmek, aksinden hisse alabilmenin ve görünenin olduğu şekliyle görebilmenin temel şartı;  sahip olduğumuz aynanın *BERRAKLIĞI’DIR*.

 

BERRAK bir ayna hem kendinde görünenden bizzat müstefid olur hem de başkalarının da istifade etmesine aracılık eder.

 

Evet,

 

Güzel oku, her zerrede coşkun birer mânâ var,

Dert ehline bu mânâda canlar sunan eda var.

*Vermek için parlaklığı, gamlı gönül evine*,

Bir bak hele, her cilâdan üstün olan cilâ var…

Uzaklara bakma, “Nurlara bak yürü”, *âlem onun ayinesi*.

Görmez misin, her yüzünde aynı renkte ziya var.

*Bir güneştir her zerrede cilve yapıp parlayan*,

*Bilmez misin, sende dahi o edadan eda var*.

 

H.Feyzi R.H / Emirdağ L.

 

Bu manaya delâlet eden  başka bir satır:

 

" *İnsan öyle bir nüsha-i camiadır ki, Cenâb-ı Hak, bütün esmasını, insanın nefsiyle insana ihsas ediyor*." Sözler…

 

Yine bu hakikati gayet geniş ve derin bir zaviyede ifade eden bir başka ders :

 

Hülâsatü'l-Hülâsa'nın on yedinci mertebesi olan "Kur'ân lisanıyla şehadet" ve on sekizinci mertebesi olan "kâinat lisanıyla şehadet" ortasında o şifreli işaretleri şöyle koydum:

 

“ *İnsanlık hakikati kendine mahsus lisanla; HAYATI, DUYGULARI, MEZİYETLERİ, Allah'ın güzel isimlerinin tecellilerini anlayan ve yansıtan bir ölçü ve bir AYNA olması gibi* ..

Kelimeleriyle; SIFATLARI, AHLÂKI, HALİFELİĞİ,

Allah'ın güzel isimlerine fihriste oluşu ve ENÂNİYETİ gibi kelimeleriyle; KAPSAMLI YARATILIŞI,

ÇEŞİTLİ KULLUK GÖREVLERİ, PEK ÇOK İHTİYAÇLARI, SINIRSIZ FAKİRLİĞİ, ÂCİZLİĞİ VE NOKSANLIĞI VE SAYISIZ İSTİDATLARI GİBİ KELİMELERİYLE DER:

*Allah'tan başka ilâh yoktur. O varlığı zorunlu olan Vâcibü'l-Vücud, birliği bütün kâinatı kuşatmış olan Vâhid ve her bir varlıkta, özellikle insanda birliği müşahede edilen Ehad'dir*. “

 

İşte bu kısa şifreyi, yine gayet muhtasar bir şifre ile tercüme ve izah edeceğim. Bunu Hülâsatü'l-Hülâsa'ya bir hâşiye yapınız.

 

Evet ben, Hülâsatü'l-Hülâsa'yı okuduğum zaman, koca kâinat, nazarımda bir halka-i zikir oluyor.

 

Fakat her nevin lisanı çok geniş olmasından, fikir yoluyla sıfât ve esmâ-i İlâhiyeyi ilmelyakîn ile iz'an etmek için *akıl çok çabalıyor, sonra tam görür*.

 

*Hakikat-ı insaniyeye baktığı vakit*,

O CAMİ MİKYASDA,

O KÜÇÜK HARİTACIKTA,

O DOĞRU NÜMUNECİKTE,

O HASSAS MİZANCIKTA,

O ENANİYET HASSASİYETİNDE öyle kat'î ve şuhudî ve iz'anî bir vicdan, bir itminan, bir iman ile o sıfât ve esmâyı tasdik eder. *HEM ÇOK KOLAY, HEM HAZIR YANINDAKİ ÂYİNESİNDE HİÇ UZUN BİR SEYAHAT-I FİKRİYEYE MUHTAÇ OLMADAN İMAN-I TAHKİKÎYİ KAZANIR* ve "Muhakkak ki Allah, insanı Rahmân sûretinde yaratmıştır." ( Hadis-i Şerif) hakiki bir mânâsını anlar.

 

Çünkü, Cenâb-ı Hak hakkında suret muhal olmasından, suretten murat, sîrettir, ahlâk ve sıfâttır.

 

Evet, nasıl ki ehl-i tarikat, seyr-i enfüsî ve âfâkî ile mârifet-i İlâhiyede iki yol ile gitmişler ve en kısa ve kolayı ve kuvvetli ve itminanlı yolunu enfüsîde, yani kalbinde zikr-i hafiyy-i kalble bulmuşlar.

 

Aynen öyle de, yüksek ehl-i hakikat dahi, mârifet ve tasavvur değil, belki ondan çok âlî ve kıymetli olan iman ve tasdikte, iki cadde ile hareket etmişler.

 

Biri: Kitab-ı kâinatı mütalâa ile, Âyetü'l-Kübrâ ve Hizbü'n-Nuriye ve Hülâsatü'l-Hülâsa gibi âfâka bakmaktır.

 

Diğeri: *VE EN KUVVETLİ VE HAKKALYAKÎN DERECESİNDE VİCDANÎ VE HİSSÎ, BİR DERECE ŞUHUDÎ OLAN HAKİKAT-İ İNSANİYE HARİTASINI VE ENANİYET-İ BEŞERİYE FİHRİSTESİNİ VE MAHİYET-İ NEFSİYESİNİ MÜTALÂA İLE, İMANIN ŞÜPHESİZ VE VESVESESİZ MERTEBESİNE ÇIKMAKTIR Kİ, SIRR-I AKREBİYETE VE VERASET-İ NÜBÜVVETE BAKAR*………..Emirdağ Lahikası

………..

 

 

……….. *İşte, esmâ-i İlâhiyenin herbiri ayrı ayrı birer ayna ister. Hem meselâ Rahmân, Rezzâk, hakikatli, asıl oldukları için, kendilerine lâyık, rızka ve merhamete muhtaç mevcudatı ister. Rahmân, nasıl hakikî bir dünyada rızka muhtaç hakikatli zîruhları ister; Rahîm de, öyle hakikî bir Cenneti ister. Eğer yalnız Mevcud ve Vâcibü’l-Vücud ve Vâhid-i Ehad isimleri hakikî tutulup öteki isimler onların içine gölge olmak haysiyetiyle alınsa, o esmâya karşı bir haksızlık hükmüne geçer*.

 

*İşte şu sırdandır ki, cadde-i kübrâ, elbette velâyet-i kübrâ sahipleri olan Sahabe ve asfiya ve Tâbiîn ve Eimme-i Ehl-i Beyt ve eimme-i müçtehidînin caddesidir ki, doğrudan doğruya Kur’ân’ın birinci tabaka şakirtleridir*.

 

Ehemmiyeti bir başka ders:

 

" *Eğer insan, maddi ve manevi her bir uzvunu Allah'ın emrettiği yere sarf etmekle hamdin şubelerinden olan şükr-ü örfîyi îfa ve şeriate imtisal ederse, insanın cevherinde vedîa bırakılan o örneklerin her birisi, kendi âlemine bir pencere olur. İnsan, o pencereden, o âleme bakar ve o âleme tecelli eden sıfatla o âlemden tezahür eden isme bir mir'at ve bir ayna olur*."

 

" *O vakit insan, ruhuyla, cismiyle âlem-i şehadet ve âlem-i gayba bir hülasa olur ve her iki âleme tecelli eden, insana da tecelli eder. İşte bu cihetle, insan, sıfat-ı kemaliye-i İlahiyeye hem mazhar olur, hem muzhir olur*.

 

Nitekim Muhyiddin-i Arabî, [" *Ben gizli bir hazine idim. Bilinmek istedim, mahlukatı yarattım*." ] hadis-i şerifinin beyanında, 'Mahlukatı yarattım ki, bana bir ayna olsun ve o aynada cemalimi göreyim.' demiştir."  (İşârâtü'l-İ'câz, Fâtiha Suresi)

 

Evet,  herkesin şu aleme müteveccih bir ayinesi var. Bu aynayı temiz tutanlar için sermedi bir nur’un aksi cilvesini gözbebeğinde sırlayan bir yanı olduğu gibi, marifetullah ve muhabbetullah şularının nurunun cilvesi ile ışıldayan parlaklığa sahip bir mahiyete haizdir.

 

Aynasının bakımını yapmayan, temizliğine dikkat etmeyen, olur olmaz suretleri içerisinde gezinmesine ve görünmesine  sebep olan kişiler için ise o aynanın kırılması, belki bin parça olması gibi hazin akıbetler vardır.

 

Evet , Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivayet edildiğine göre, Allah Resûlü (S.A.S.) şöyle buyurmuştur:

 

“ *Kul bir günah işlediği zaman kalbinde siyah bir nokta oluşur. *Bundan vazgeçip tevbe ve istiğfar ettiği zaman kalbi parlatılır*. Günaha devam ederse siyah nokta artırılır ve sonunda tüm kalbini kaplar. Allah’ın, (Kitabı’nda), ‘Hayır, hayır! Doğrusu onların kazanmakta oldukları kalplerini paslandırmıştır.’ (Mutaffifîn, 83/14) diye anlattığı pas işte budur*.” (Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 83)

 

Bununla birlikte gayet önemli bir konu daha var ki,  ciddi ve dikkat çekicidir…

 

Şöyle ki:

 

*Bendeki aşk-ı bekà, bendeki bekàya değil, belki sebepsiz ve bizzat mahbub olan kemâl-i mutlak sahibi Zât-ı Zülkemâlin ve Zülcemâlin bir isminin bir cilvesinin mâhiyetimde bir gölgesi bulunduğundan, fıtratımda o Kâmil-i Mutlakın varlığına ve kemâline ve bekàsına müteveccih olan muhabbet-i fıtriye, gaflet yüzünden yolunu şaşırmış, gölgeye yapışmış, âyinenin bekàsına âşık olmuştu*…Şualar

 

Bu paragrafa , Yirmi Dokuzuncu Lem'a Arabi Bab’dan tercüme bölümünden bir babı tetimme yaparak bitirelim..

 

………… *Nasıl ki afakın ve dünyanın fena ve zevalinin arkasında Bakî-i Zülcelâl'in Baki esmasının cilvelerini gördüm tam teselli buldum*.

 

*Öyle de şahsıma baktım, şahsımdaki müteaddit, muhtelif tabaka-i mevcudat-ı nefsiye ve meftun olduğum sıfât ve hakaik-i şahsiye gayet sür'atle zeval ve fenaya koştuklarından insanın fıtratındaki aşk-ı bekà sırrıyla o fânilerde bir bekà aradım.*

 

*Hàlıkımın bakî cilve-i esmasını gördüm. Her bir sıfatımın zevalinde ona temessül eden bir ismin cilvesini baki gördüm. Ve kat'iyyen anladım ki, fıtrat-ı insaniyedeki aşk-ı bekà muhabbet-i ilâhiyeden teşa'ub eden bir muhabbettir*.

 

*Mahbubunu yanlış bir surette arıyor*.

 

*Aynada temessül edeni de sevmek, aramak lâzımken aynayı veya aynanın ziyneti hükmüne geçen temessülün keyfîyetini sevmeye başlıyor*.

 

" *Huve* " yerine " *Ene* " *ye perestiş eder. Zevalinden sonra yanlışını anlıyor*.

 

*KALB VE MAHİYET-İ İNSANİYE ZİŞUUR BİR AYNADIR. ONDA TEMESSÜL EDENİ ŞUUR İLE HİSSEDER. AŞK-I BEKÀ İLE SEVER*…..

 

……….

 

Evet, âlem bir ayinedir.

Mahlukat ,mevcudat ,masnuat  müteaddit ayinelerdir.

İnsanın kalbi ,zihni ,ruhu hem mülk hem de melekût alemlerinden mana suretlerini ve bir kısım esrarın siretlerinden akisler cilveler alır.

Her gelen mana ,ilgili derste ( Otuzuncu Söz) geçtiği gibi kişinin nefsindeki renk ile boyanıp görünür, renklenir. Kişinin gönül ve inanç  odasında ne varsa gelen her şey ona göre şekillenir.

Yine kişinin aklında ev kalbinde neyin önceliği varsa evvela o manalar gelir orada arz-ı endam eder ve hakikat gizlenir.

 

Şemseddin-i Sivâsi Hz. K.S  demiş;

 

*Vasıl olmaz Hakk’a kimse cümleden dûr olmadan*

*Kenz açılmaz şol gönülden tâ ki pürnûr olmadan*…

 

Öyle ise;  İtikadını düzeltmek, gönül evini kirden pastan arındırmak ,

 

………. “ *Ey kumandanım, bir parça mühlet ver ki, eski işlerin ufak tefeklerini, pırtı mırtılarını temizleyip dışarı atayım, sonra teşrif ediniz. İşte, atıp senin emrine hazır duruyoruz. Buyurun, ne yaparsanız yapınız. Senin emrine münkadız. Senin yaptığın işler bütün hak, güzel, maslahattır*." Sözler………. şeklinde  eski püskü paçavra hissiyatları kalp ruhundan uzaklaştırmakla……… elem verici günahlar, zillet verici elemler, dalâlet verici vesveselerden kurtularak temiz bir ayna, güçlü bir fener, güzel gösteren bir gözlüğe sahip olarak Allah namına bakmalı, görmeli ve yaşamalıyız.

 

Bir kolay yoluda , Muhammedi Aynanın hüsnüne dalmak, onun Sünnet-i Seniye penceresinden aleme bakmaktır.

 

Demiş :

 

*AYİNEDİR BU ÂLEM, HER ŞEY HAK İLE KAİM / MİR'AT-I MUHAMMED'DEN ALLAH GÖRÜNÜR DAİM…Barla L.

 

*Öyleyse, sen salâvatı kendine, o Rahmeten li'l-Âlemîne ulaşmak için vesile yap ve o zâtı da rahmet-i Rahmân'a vesile ittihaz et. Umum ümmetin, Rahmeten li'l-Âlemîn olan Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında, hadsiz bir kesretle, rahmet mânâsıyla salâvat getirmeleri, rahmet ne kadar kıymettar bir hediye-i İlâhiye ve ne kadar geniş bir dairesi olduğunu parlak bir surette ispat eder*.

 

*Elhasıl: Hazine-i rahmetin en kıymettar pırlantası ve kapıcısı zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm olduğu gibi, en birinci anahtarı dahi Bismillâhirrahmânirrahîm'dir. Ve en kolay bir anahtarı da salâvattır*.

 

*Allah'ım! "Bismillâhirrahmânirrahîm"in hakkı için, âlemlere rahmet olarak gönderdiğin zâta ve bütün âl ve ashâbına, Senin rahmetine ve onun hürmetine yaraşır bir şekilde salât ve selâm et. Bize de, Senden gayrı, Senin mahlûkatından hiç kimsenin merhametine muhtaç olmayacağımız bir rahmetle merhamet et* …………..Lem’alar………..Âmin

 

Mütalaa Ders notları 45: Ubudiyet, emr-i İlâhîye ve rıza-yı İlâhîye bakar.

Bazı menkıbeler, kerametler, tarikat ve tasavvuf temelli hikâyeler, çeşitli nakiller ve telif edilen bir kısım eseler mübalağalı bir şekilde çok iştihar ettiğinden insanların manevi beklentilerinde yer etmiştir.

 

Oysa haddi zatında bizzat böyle beklenti içine girmek ve ameline bir fiil ve sonuç ilişkisi tanımlamak bir anlamda tüm sürecin önünü kesmek anlamına gelmektedir.

 

Örneğin;

 

…………Ubudiyet, emr-i İlâhîye ve rıza-yı İlâhîye bakar.

Ubudiyetin dâîsi emr-i İlâhî ve neticesi rıza-yı Haktır. ………. Yani şümullü kulluk Allah’ın emir dairesinden emir ve teklife giren esaslardır ve itaat ve uygulama sonucu  itibariyle Allah’ın rızası umulur………

 

Semerâtı ve fevâidi uhreviyedir. ..  Yani meyveler, neticeler faydalar hakikati itibariyle ahirete bakar…Kişinin ebedi dünyasının azığı, süsü olan şeylerdir.

 

Fakat ille-i gaiye olmamak, hem kasten istenilmemek şartıyla, dünyaya ait faideler ve kendi kendine terettüp eden ve istenilmeyerek verilen semereler, ubudiyete münâfi olmaz. ………Yani böyle olmasına rağmen , kasten istenilmeden ,hedef edinmeden ubudiyet dairesi içinde iradesiz ve ihtiyari müdahalesiz , iktibas ve iltibassız ..yani bir şeye bağlı ve bir şeye temas etmekten bir tesir oluşmuş değil, öylece kendine has bir şekilde ve  kendi sahip olduğu özellikte ve de keyfiyette  ortaya çıkan, planlanmamış  faydalı haller, güzel neticeler, ihtiyaca tevafuk eden şeyler  kulluğa aykırı olmaz.

 

Belki zayıflar için müşevvik ve müreccih hükmüne geçerler. …… Yani vazife-i ubudiyete olan bilinci tam gelişmemiş , akıl ile kalp arasındaki köprü tam teşekkül etmemiş , teklif denilen imtihan dünyasının hakikati kendine tam inkişaf etmemiş , hayatın tazyikatı, kararsızlığı, alışkanlıkları değiştiren , hiçbir şeyi kıyıda köşe de bırakmayıp sahaya süren mahiyeti idrakine açılmamış, iz’a-ı kalbinde tecelliyat-ı esmaya ait  sır perdesi  kımıldamamış bir kısım zayıf insanlar için, talepsiz ortaya çıkan , sürprizler yapan nimetler ,neticeler ubudiyet dairesinde kalmayı sevimli ve sevgili hale getirip ,orada tutunmayı teşvik edebilir, bir çeşit istihdam oluşturabilir.

 

Eğer o dünyaya ait faideler ve menfaatler o ubudiyete, o virde veya o zikre illet veya illetin bir cüz'ü olsa, o ubudiyeti kısmen iptal eder. …….. Çünkü neticesi olan Rıza-İ İlahiyi, Rıza-İ Nefs ile değiştirmeyi azm ettiğinden  o maya bozulur , kişinin kendi aynasında kendine manevi zevkine yol arayan bir çıkmazı meydana getirir. Hedefi Rabbisinin hoşnutluğu olan ve o yolun yolculuk tedarikinin levazımı bulunan bir çok mübarek manayı , yani zikir kelamı, vird hassası olan bereketli ve nurlu varidatın neticelerini ,şahsi  menfaatine celp etme niyetine girdiğinden ve o küçük hesap yüzünden   o muhteşem füyüzatı  setredip ,zevk-i hakikiyi kendi aleyhinde perdeler.

 

Belki o hâsiyetli virdi akîm bırakır, netice vermez…. Yani inayeti ,merhameti, ihsan ve keremi celp eden terettüp tesirini kırar ,ikram kapısını kapatır , o çok özellikli ve nitelikli ve Allah’a yaklaşmak için belirli zamanda ve belli miktarda yapılan ibadet, dua ve zikrin hazine sandığını kilitler ,istifade edemez.

 

İşte bu sırrı anlamayanlar,  yani Allah’ı anmak bir fıtrat vazifesidir, onu zikretmek latife-i rabbaniye olan kalbin gıdasıdır, onu teşbih etmek aklın hikmet dairesinin ihtiyacıdır, hamd ile yâd etmek hilkaten bir mükellefiyettir ..ve o  anılmaya, tenzihe ,tesbihe layıktır , çünkü bizatihi mahbub ve zatında kâmil-i mutlak olan kemal sahibidir. İşte bu hakikat unutulduğunda..hatırdan çıkarıldığında ….

 

………….*meselâ yüz hâsiyeti ve faidesi bulunan Evrâd-ı Kudsiye-i Şah-ı Nakşibendîyi veya bin hâsiyeti bulunan Cevşenü'l-Kebîr'i, o faidelerin bazılarını maksud-u bizzat niyet ederek okuyorlar. O faideleri göremiyorlar ve göremeyecekler ve görmeye de hakları yoktur*. …….çünkü bu evradlar ve  münacatlar ulvi meratipte, kudsi bir menzilde, bir çeşit vahy ( islâm eserlerinden vahyin çeşitleri hakkında bilgi bulabilirsiniz)  ve ilhama mazhar  bir dersi tevhid, bir ders-i marifet, bir talimi ünsiyet ve muhabbet hem bir istaze hem bir nusret olarak terkip edilmiş  eserlerdir. Bu amacın dışında istimaline yönelmek yanlış bir perhiz olduğundan faydasız olacak belki şevki ve itimadı kırarak aksül amele dönecektir……Ve…

 

*Çünkü o faideler, o evradların illeti olamaz ve ondan, onlar kasten ve bizzat istenilmeyecek*. ……… Yukarıda söylendi  onların teşekkül mahiyeti bütün bütün başkadır…………Çünkü onlar fazlî bir surette, o hâlis virde talepsiz terettüp eder. …….yani eğer görünen bir netice varsa , nefsi bir faide kast edilmediğinden , o yüksek evradı alıp kendi istifade sofrasına taşımak gibi bir tekeffül altına girmediğinden fazla mazhar olur  ve verilen nimetler  bir ikram olarak zuhur eder………..Eğer……….*Onları niyet etse, ihlâsı bir derece bozulur. Belki ubudiyetten çıkar ve kıymetten düşer*………. Yukarıda söz edildi , mahiyete ve asliyete muhalefet edildiğinden bütün mana bozulur, o derece yüksek faideye sahip nurlar o kişiye bir hüzme ışık vermez olur…

 

Oysa…………… *insanın vazife-i fıtriyesi, taallümle tekemmüldür, dua ile ubudiyettir*.

*Yani, "Kimin merhametiyle böyle hakîmâne idare olunuyorum*?

*Kimin keremiyle böyle müşfikane terbiye olunuyorum*?

*Nasıl birisinin lütuflarıyla böyle nazeninâne besleniyorum ve idare ediliyorum?" bilmektir; ve binden ancak birisine eli yetişemediği hâcâtına dair Kàdıu'l-Hâcâta lisan-ı acz ve fakr ile yalvarmaktır ve istemek ve dua etmektir*.

*Yani, aczin ve fakrın cenahlarıyla makam-ı âlâ-yı ubûdiyete uçmaktır*.

 

………….*Yalnız bu kadar var ki, böyle hâsiyetli evrâdı okumak için, zayıf insanlar bir müşevvik ve müreccihe muhtaçtırlar*.

*O faideleri düşünüp, şevke gelip, evrâdı sırf rıza-yı İlâhî için, âhiret için okusa zarar vermez*.

*Hem de makbuldür*. ………Yani  yukarıda kısmen değinildiği gibi, bazı insanların gerek fıtratları, gerek bir şekilde oluşmuş karakterleri, duygu durum hallerinin tesiri, kırılganlıkları, hissiyatlarının yıpranmışlığı, muhakemelerinin bazı hadisler  nedeniyle zarar görmüşlüğü onları acil bir  sığınmaya, telaşlı bir çare bulmaya, belki kaçarcasına bir ilticaya sevk eder. Bu bir zaruri ihtiyaç ile meydana geldiğinden ve bu özel durum münasebetiyle merhameten mazur görüldüğünden bazı sekteler olabilir. Rivayetlerle gelmiş ,hakkında bir çok müjde verilmiş olan bu evradları kendi derdine ilaç olarak görüp okumaya iştiyak duyabilir…işte bu kişi niyeten , Allah rızasını kast etse ,  fayda bağlamında sevap kazanmak olarak ahireti de bu niyetin bir tarafına iliştirse , o okuması  ve ilgisi akim olmaz ,zararsız ve makbuldür .. hem tahkike giden yolun eşiği taklittir…. hem ………. Zikreden adamın, feyz-i İlâhîyi celb eden muhtelif lâtifeleri vardır. Bir kısmı, kalb ve aklın şuuruna bağlıdır. Bir kısmı da şuursuz, yani şuurlara tâbi değildir.. Binaenaleyh, gaflet ile yapılan zikirler dahi feyizden hâli değildir…..ki, Niyeten Allah’ın rızası kast edilsin…

 

*Bu hikmet anlaşılmadığından, çoklar, aktabdan ve Selef-i Salihînden mervî olan faideleri görmediklerinden şüpheye düşer, hattâ inkâr da eder*.

 

Yani, Allah rızası kast edilmeden, zikrin evradın hakikatinde olan anmak,teşbih etmek,tenzih etmek bir ubudiyet görevidir , neticesini düşünmek o edebe münafidir, çünkü insan insan olmakla ücretini aldığından vazifesi hamd ve tesbihtir  diye anlaşılmadığından , bunu bir çeşit ticarete çevirmek ..yani  böyle yaparsam böyle yapar mısın gibi bir hal almak büyük bir problemdir………..Oysa : ……….. *Ubudiyette ancak teslimiyet vardır. Tecrübe, imtihan yoktur. Çünkü, seyyid, efendi; abdini, hizmetkârını tecrübe ve imtihan edebilir. Fakat, abd; seyyidini imtihan etmek salâhiyetinde değildir. Ve keza insan Rabbini, Hâlıkını tecrübe edemez*…………..

 

Unutulmamalıdır ki, *Ahlâk-ı âliyeyi ve yüksek huyları hakikate yapıştıran ve o ahlâkı daima yaşattıran, ciddiyet ile sıdktır.…

 

………… *Öyleyse, işte ey kardeşlerim! Siz de, size ait olmayan vazifeye harekâtınızı bina etmekle karışmayınız ve Hâlıkınıza karşı tecrübe vaziyetini almayınız*…..

 

Evet,

 

*Bu dünya darü'l-hizmettir; ücret almak yeri değildir*.

*A'mâl-i sâlihanın ücretleri, meyveleri, nurları berzahta, âhirettedir*.

*O bâki meyveleri bu dünyaya çekmek ve bu dünyada onları istemek, âhireti dünyaya tâbi etmek demektir*.

 

Eğer bu hakikat unutulursa , gözden kaçırılırsa , bu hassasiyet dikkate alınmazsa,

 

*O amel-i salihin ihlâsı kırılır, nuru gider*.

 

Evet,

 

*İbadetin ruhu, ihlâstır. İhlâs ise, yapılan ibadetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır. Eğer başka bir hikmet ve bir faide ibadete illet gösterilse, o ibadet bâtıldır. Faideler, hikmetler yalnız müreccih*  ( o ibadetlerin yapılmasında  tercih ettiren sebep ) *olabilirler, illet*  ( asıl maksat) *olamazlar*.

 

*Evet, o meyveler istenilmez, niyet edilmez*. …………….. yani kasten istenilmez ve kasten niyet edilmez. İbadetin makbuliyeti madem Allah rızasını kast ve niyet etmekle bir değer kazanıyor ,o zaman kendimizi kontrol altında tutabilmek için gayri şuuride olsa Allah’ın rızasını niyet etmek , buna alışmak gayet önemlidir. Yukarıda da ifade edildiği gibi , hiç olmazsa ise ameli zayi olmaktan korur ve kabul dairesine yaklaştırır.

 

…………. *Arkadaş! Bu niyet meselesi, benim kırk senelik ömrümün bir mahsulüdür. Evet, niyet öyle bir hâsiyete mâliktir ki, âdetleri, hareketleri ibadete çeviren pek acip bir iksir ve bir mayedir*.

 

*Ve keza, niyet ölü ve meyyit olan hâletleri ihya eden ve canlı, hayatlı ibadetlere çeviren bir ruhtur*.

 

*Ve keza, niyette öyle bir hâsiyet vardır ki, seyyiatı hasenata ve hasenatı seyyiata tahvil eder. Demek, niyet bir ruhtur. O ruhun ruhu da ihlâstır. Öyleyse, necat, halâs, ancak ihlâs iledir*….

 

Evet,

 

*Verilse, teşvik için verildiğini düşünüp şükreder*……….. yani benim amelime terettüp etti, dua ettim kabul oldu, bu benim kulluğumun neticesi idi , böyle yapmasaydım olmazdı  gibi kendini sebepliğini müessir görüp , Cenab-ı hakkın fazlını, üzerinde olan külli hakkını görmezden gelmek şeklinde değil….. bizzat onun ; kulun ihtiyacını gördüğünü, her halini bildiğini ve duasını  ikramına vesile kıldığını , aczine merhamet ettiğini, fakrını gözettiğini idrak ederek ,ona ulaşan nimetlerine şükreden olmaktır.

 

Hem ahireti unutmamak, burada geçici ihtiyaca mukabil ebedi ihtiyacı farkındalığını kaybetmek , ukbayı dünyaya tercih etmek olduğundan gayet zararlı bir durumdur.

 

Evet,

 

Rabian: Dünyanın yüz bahçesi, fâni olmak haysiyetiyle, âhiretin bâki olan bir ağacına mukabil gelemez. Halbuki, hazır lezzete meftun kör hissiyât-ı insaniye, fâni, hazır bir meyveyi, bâki, uhrevî bir bahçeye tercih etmek cihetiyle, nefs-i emmare bu hâlet-i fıtriyeden istifade etmemek için Risale-i Nur şakirtleri ezvak-ı ruhaniyeyi ve keşfiyat-ı mâneviyeyi dünyada aramıyorlar.

 

Risale-i Nur şakirtlerine bu noktada benzeyen eskiden bir zât, haremiyle beraber büyük bir makamda bulundukları halde, maişet müzayakası yüzünden haremi, demiş zevcine: "İhtiyacımız şedittir."

 

Birden, altundan bir kerpiç yanlarında hazır oldu. Haremine dedi: "İşte Cennetteki bizim kasrımızın bir kerpicidir."

 

Birden o mübarek hanım demiş ki: "Gerçi çok muhtacız ve âhirette de çok böyle kerpiçlerimiz var; fakat fâni bir surette bu zayi olmasın, o kasrımızdan bir kerpiç noksan olmasın. Dua et, yerine gitsin; bize lâzım değil." Birden yerine gitti, Keşifle gördüler diye rivayet edilmiş.

 

İşte bu iki kahraman ehl-i hakikat, Risale-i Nur şakirtlerinin dünyaya ait ezvak-ı kerametlere koşmadıklarına bir hüsn-ü misaldir.

 

..

.