9.1.26

Mütalaa Ders notları 41: Nefis daima ızdırablar, kalâklar ( endişe huzursuzluklar) içinde evhamdan kurtulup tevekküle yanaşmıyor.

 

 

Şeffafiyet : geçirgen, kendine aksedeni kendi vücudunda gösteren, tecelliye engel olmayan, berrak ve lekesizlikten mürekkep Şeffaf olan…

 

Şeffafiyet sırrı: Şems, şeffafiyet sırrına binaen, şişelerin zerrelerinde, arzın denizlerinde, semânın seyyarelerinde müsavat üzerine tecellî eder.. MN…………. Allah’ın isim ve sıfat tecellilerinin kanun perdesi ile kudret tecellisindeki nevamis , tecellinin mahiyet ve hasiyetinde olan manisiz iletkenlik bağlamında şeffafiyettir.

 

Nasıl güneş ziyasında olan şeffaf özellikle   ,dağ, deniz, meyve, cam parçası, kum tanesi , göz bebeği ayırmadan tecelli ediyorsa , Allah’ın nur olan İsim ve sıfatlarında olan nuraniyet tecellisi tüm yarattıklarına bu şeffafiyetle tecelli eder, ihata eder kuşatır, zahir ve batınına nüfuz eder …

 

Mukabele : Bir şeyin, sunumunu karşılama , karşı karşıya olmamak, yüz yüze gelme , kendine gelene cevap verme, etkileşime geçme ..

 

Mukabele sırrına binaen, merkezdeki bir lâmbanın daireyi teşkil eden ayineler nisbet-i in'ikâsı birdir….MN.

Bir lamba, duvarları ayineler ile kaplı bir odada yakılsa, kendisi merkezi konumunu korumakla birlikte tüm aynalarda zatının mahiyetini gösterir bir şekilde görünür, tüm aynalar onun varlığını gösteren bir hüviyete bürünür ve mukabil durarak o tecelliyi tamamlar ve yansıtır.

İşte Allah’ın yarattıkları onun isim ve sıfatlarını gösteren birere ayinedir. her biri kendi istidat, kabiliyet ve mahiyetine göre mahlukat ve mevcudat zaviyesinden o nur kaynağını , sanat, sıbgat, tasvir gibi özellik istihalesi ile üzerinde gösterir. Süzüp kendi hasiyeti gibi izhar eder. (Zühre çiçeği) karşılık verir, muradi manayı tahakkuk ettirir.

 

Muvazene:  Denge ,ölçü ve ağırlık bakımından denk ve eşit olma durumu..

 

Muvazene sırrına binaen, hassas bir terazinin iki kefesinde iki ceviz veyahut iki güneş bulunsa; hangi kefesine birşey ilâve edilirse, o aşağı iner, ötekisi havaya kalkar MN. ………….Yani kudretin sistemini kevni kanunlar ile kurmasında olan dengelilik , kuvvetler, kütleler , zerreler arasında  itici çekici hassalar bir birini tamamlayan uyum veya zıtlık özellikleriyle öyle hassas bir gerilime sahip olur ki, o gerilimin sağladığı  hiffet , tesis edilen  sistemin suhulet ile kontrolünü denge esası üzerinden temin eder…Dişlilerin uyumlu yerleşimi çok büyük çarkları döndürüp , devasa makinelere kolaylıkla hareket verdiği gibi…

İşte Allah , kainatta var ettiği ve halk ettiği her şeyi bu muvazene üzerine konumlandırıp ona göre özellikle donattığı için bir emirle hadsiz evreni zerreler ile beraber kürelerle birlikte sağa sola çarptırmdan hâkimane ve hakîmane idare eder. Ki , bunu görüyoruz……….  Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun? Sonra gözünü tekrar tekrar çevir de bak; (kusur arayan) göz aradığını bulamadan bitkin olarak sana dönecektir.. (Süre-i Mülk) …

 

İntizam:  Düzgünlük, düzenlilik, tertiplilik..

 

İntizam sırrı: Büyük bir sefineyle gayet küçük bir sefineyi sevk ve tahrik hususunda fark yoktur—kaptan; ister bir çocuk olsun, ister büyük olsun.—Çünkü intizam vardır…… MN. ……….Yani tanzim edilen sistem bir düzen ve düzgünlük  üzere bina edildiğinden ,engelleyici çarpıklıklar bulunmadığından hareket verilip kontrol edilecek olan şey ne olursa olsun onun sevk ve idaresi bir parmakla yapılabilir kolaylıktadır. Örneğin ..aynı insan bisiklet sürebilirken aynı anda TIR da kullanabilir uçak da uçurabilir.

İşte Rabbimiz, var ettiği ve işletim yasası olarak uyguladığı bu tertiplilik hali ile tüm yarattıklarını bu nevamis ile bağlayarak işleyiş ahengini pürüzsüz olarak sağlar.

 

Tecerrüt: Uzaklaşmış olma, uzaklaşma, soyutlanma, sıyrılma..

 

Yani, Allah’ın yarattıkları cinsinde olmaması, hiçbir kanuna ve kaydın tesir ve tasarrufu altında bulunmaması, madde ve maddilik ile bir kalıbı şeklini almaması , O’nun hiçbir şeye benzememesini ifade ederken, herşeyin ondan nihayetsiz uzaklığını, onun ise her şeye  rahmetiyle yakın olduğunu ………………. Fâtır-ı Hakîmin kâinattan sonsuz bir uzaklığı olduğu gibi, sonsuz bir kurbiyeti de vardır. Evet, ilim ve kudretiyle bâtınların en bâtınında bulunduğu gibi, fevklerin de en fevkinde bulunuyor. Hiçbir şeyde dahil olmadığı gibi, hiçbir şeyden de hariç değildir..M.N……..

 

“O (Allah) her şeyden sezilir Zâhir, hiçbir şeyle bilinmez Bâtın’dır.” Elmalılı Hamdi Yazır R.H

 

İşte Allah, kayıtsız mücerret varlığı ile hiçbir bağlılık ve zorunluluk olmadan, bir temasa takılmadan, manisiz bir şekilde her şey ile ilgilidir, tasarruf eder, küçük büyük onu şaşırtmaz mutlak soyut bir serbestiyet içinde ve nurani mahiyetiyle bir küçük arı ile bir gergedanın sevk ve idaresi onu şaşırtmaz ve zorlayamaz……………. Hem ezelî, ebedî, sermedî, her cihetçe kemâl-i mutlakta ve istiğnâ-yı mutlakta, maddeden mücerred, mekândan, kayıttan, imkândan münezzeh, müberrâ, muallâ olan bir Zât-ı Akdes…….L.

 

 İtaat: Emre uyma, söz dinleme, boyun eğme…

 

………. bilmüşahede bütün zîhayatların kemâl-i intizamla ubûdiyetkârâne vazifeler görmeleri ve, bilmüşahede, anâsır gibi bütün cemâdâtın KEMÂL-İ İTAATLE ubûdiyetkârâne hizmetleri….S

 

…… vahdâniyetine şehadet ederek kendilerine göre muvazzaf oldukları vazife-i ubûdiyeti KEMÂL-İ İTAATLE yerine getirdikleri…..S

 

………. Ve Hâlık-ı Kerîmin kerem düsturlarından ve erkân-ı kâinatta KEMÂL-İ İTAATLE imtisal edilen düstur-u teavünle, nebâtat hayvânâtın imdadına ve hayvânat insanların yardımına koşmasından tezahür eden o umumî kanunun rahîmâne, kerîmâne cilveler…………..L.

 

…….. Kâinat sarayında hizmet eden hayvânat, KEMÂL-İ İTAATLE evâmir-i tekvîniyeye imtisal edip….S.

 

………Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi. Ona ve yerküreye: "İsteyerek veya istemeyerek buyruğuma gelin." dedi. Her ikisi de: "İsteyerek geldik" dediler. ……..Fussilet Suresi 11. Ayet

 

………..(Nihayet)  «Ey yer suyunu yut! Ve ey gök (suyunu)  tut!» denildi. Su çekildi; iş bitirildi;……….Hûd Suresi 44. Ayet

 

………..O, gökleri ve yeri örneksiz yaratandır. Bir işe hükmetti mi ona sadece “ol” der, o da hemen oluverir….. Bakara Suresi 117. Ayet

 

Evet,………….. bütün kâinat taht-ı emir ve idaresinde ve heybet ve azameti altında NİHAYET İTAATTE, celâline karşı tezellüldedir… L.

 

Hülasa:  Cenab-ı Hak hiçbir şeye benzemez mahiyetiyle, mekandan münezzeh madden mücerret hasiyeti nuranisiyle, her şeye hükmü geçen emir ve kudretiyle, her şeyi kuşatan hakimiyet ve her şeye hareket veren sevk ve idaresi ve yaratacağı şeye ol diyen iradesiyle , Alim-i Mutlak, Kadir-i Mutlak, Hâkim-i Mutlak ‘tır. Küçük büyük hiçbir şey onun nazarından gizlenemez, hiçbir şey huzurunda kaçamaz. O her şeyi gören, bilen ve işitendir..hayat veren ve gözetendir.. Yıldızları direksiz göğe çakan ve tüm galaksileri o sınırsız kuvvet ve iktidarı ile çeviren ve fezada gezdirendir… bu ihata ve  tasarruf ve tecelli her yarattığı üzerinde ve yarattıklarını vücuda getirdiği her zerrede de aynı hakimiyete ve idareye  sahiptir…

 

Söz konusu bu kuşatma, perçeminden tutma, nefesini kavrama isim ve sıfatların tecellisi olan kanunlar perdesi ile gösterilmektedir.

 

Kurduğu düzen ve işletim sistemi öyle bir düzen, tertip, muvazene ve emre inkiyad itaat ve mukabele mizanı üzerindedir ki çatışmasız, sükûnetle vazifelerini görür ve Kadir-i mutlak ve Hâkimi mutlak mutasarrıflarını gösterirler.

 

Her bir kanun emir ve iradenin hicabı olduğundan, iman ve marifet ile aralanması gereken kurbiyet perdeleridir………….

 

………………………

 

Meyil : Eğilme eğim, eğiklik, bir kimse veya başka bir şeye fazla ilgi, sevgi, istek ve ilgi gösterme, temâyül, ilgi duyduğu sevdiği şeye doğru aklı, fikri, gönlü akma , kalben yönelme… … “Ey bu yerlerin hâkimi! Senin bahtına düştüm. Sana dehalet ediyorum ve sana hizmetkârım ve senin rızanı istiyorum ve seni arıyorum….S

 

İhtiyaç: Gereklilikle ortaya çıkan gereksinim, yokluk, yoksulluk, zaruret, bir şeyin lazım olduğunu hissetmek, giderilmesi, temin edilmesi gereken yoksunluk…… Feyâ Rabbî, yâ Hâlıkî, yâ Mâlikî! Seni çağırmakta hüccetim, hâcetimdir. Sana yaptığım dualarda uddetim fâkatimdir. Vesilem, fıkdan-ı hile ve fakrimdir. Hazinem aczimdir. Re’sülmâlim, emellerimdir. Şefîim, Habîbin (aleyhissalâtü vesselâm) ve rahmetindir…MN.

 

İştiyak : Büyük arzu duyma, özleme, özleyiş , kavuşma ,erişme istek ve hislerini yaşama, şevk …. …….. Şimdi, hayatının saadet içindeki kemâli ise, senin hayatının âyinesinde temessül eden Şems-i Ezelînin envârını hissedip sevmektir. Zîşuur olarak Ona şevk göstermektir. Onun muhabbetiyle kendinden geçmektir…Kalbin gözbebeğinde aks-i nurunu yerleştirmektir. S.

 

İncizab: Bir şeyin câzibesine tutulup ona doğru çekilme, câzibesi nedeni ona doğru meyletme, onun cazibesi ile cezbolunma…………  "Fıtrat-ı zişuur olan vicdandaki incizap ve cezbe, bir hakikat-i cazibedarın cezbesiyledir."..M.

 

Her yaratılanın kendi kemal noktasına erişme meyli vardır. Bu meylin kendini gösterebilmesi , fıtri olan temayülün çoğalarak,  muzaaf (kat ka artmış ) bir ihtiyacın ortaya çıkmasıyladır. Ortaya çıkan çoğalmış ihtiyacın tedariki için ise kat kat artmış  iştiyak lazımdır.Bu  İştiyakın ve şevkin  olması maksudun  çekim dairesine girmeye neden olur . Bu incizap ise muhabbete medar olur. Çoklu meyil Meyil, çoğalan ihtiyaç ,coşan  iştiyak ve muhrik incizapla mecz olmuş bir muzaaf meyil  cezbe ile aşka inkılap eder ………………….. El Hasıl: …………………….Ruhun tekemmülâtına göre, merâtib-i muhabbet, merâtib-i esmâya göre inkişaf eder….S.

 

 

…………

 

…………..Nefis daima ızdırablar, kalâklar ( endişe huzursuzluklar) içinde evhamdan kurtulup tevekküle yanaşmıyor.

 

Çünkü , Rabbini tanımıyor. Tanımadığı için tevekkül edemiyor. Onu bilmediğinden sıkıntılarını ve kederini ona tevdi edemiyor…. Bu nedenle yanlış şeylere müracaat ediyor ve onlar ile girdiği o mübaşeret ona evham olarak dönüyor…………………

 

…………Bundan sonra sana verilecek bâki kalan on beş altından, her eline geçtikçe, yarısını ihtiyaten muhafaza et. Yani, gideceğin yerde sana lâzım olacak bazı şeyleri al."

 

Baktım, nefsim razı olmuyor. "Üçte birisini" dedi. Ona da nefsim itaat etmedi. Sonra "Dörtte birisini" dedi. Baktım, nefsim müptelâ olduğu âdetini terk edemiyor. O adam hiddetle yüzünü çevirdi, gitti……… …………..Birden, sıkıntıdan, ne vakit tünel bitecek diye, başımı çıkarıp ileriye baktım. Gördüm ki, tünel kapısı yerine çok delikler görünüyor. O uzun şimendiferden o deliklere adamlar atılıyorlar. Bana mukabil bir delik gördüm; iki tarafında iki mezar taşı dikilmiş. Merakla dikkat ettim. O mezar taşında büyük harflerle "Said" ismi yazılmış gördüm. Teessüf ve hayretimden "Eyvah!" dedim. Birden, o han kapısında bana nasihat eden zâtın sesini işittim. Dedi:

 

"Aklın başına geldi mi?"

 

Dedim: "Evet, geldi. Fakat kuvvet kalmadı, çare yok."

 

Dedi: "Tevbe et, tevekkül et."

 

Dedim: "Ettim."

 

Ayıldım. Eski Said kaybolmuş; Yeni Said olarak kendimi gördüm………S

 

………………… Evet, şu perişan dünyada, âvâre nev-i beşer içinde, semeresiz bir hayatta; sahipsiz, hâmisiz bir surette; âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder. İşte bu âvâre nev-i beşer içinde, bu perişan fâni dünyada; insan, sahibini tanımazsa mâlikini bulmazsa ne kadar bîçare sergerdan olduğunu herkes anlar. Eğer sahibini bulsa mâlikini tanısa o vakit rahmetine iltica eder, kudretine istinad eder. O vahşetgâh dünya, bir tenezzühgâha döner ve bir ticaretgâh olur…………… M…………….Eğer Yusuf A.S gibi "Ben kederimi ve hüznümü ancak Allah'a arz ederim." (Yusuf, 86) dese imanı ona bir emniyet-i tamme veririr………….

 

Fakat İnsan kolayına;

 

Hükm-ü Kadere razı olmuyor…

 

Çünkü nefsi üzerinde bir gözetleyicinin olmuş olmasını istemiyor. Kendini müstakil biliyor. Kötü de olsa kendisine karışılsın istemiyor. Kırılmış el ile dövüşmeyi tercih ediyor. Bundan dolayıda kederden emin olanıyor.

 

Halbuki şemsin tulû' ve gurubu muayyen ve mukadder olduğu gibi, insanın da bu dünyada tulû' ve gurubu ve sair mukadderatı, kalem-i kader ile cebhesinde yazılıdır.

 

İsterse başını taşa vursun ki, o yazıları silsin; fakat başı kırılır, yazılara bir şey olmaz hâ!...MN.

 

Yani insanın yaşayacağı her şey,  Allah’ın onun için belirleyip takdir ettiği hayat şartları olarak manevi eline verilmiştir. Kalem kurumuştur. Yani harita değişmez. İnsan gördüğü ve istemediği, beğenmediği şeylere karşı itiraz etse, başını taşlara vursa ,bağırıp çağırsa bu yazı değişmeyecektir. Bu nedenle insanın tevekkül etmek, kaderinden razı olmakla önünde bulduğu her şeye karşı kabul ve tahammül ile cevap vermek bir iman vazifesidir.

 

İşte bu olumlu davranışlar seçenekli belirlenmiş çıkış yollarını açan, bir iyi niyet  ve dua ile hayra tebdil edilen, bir nazarla mahiyeti menfaate dönüşen kaderde mündemiç nimetlerdendir.

 

Kısaca yaşam parkuru bir çok engel ve engebe ile doludur. Fakat her aşamasının bir çıkış yolu ve usulü vardır. Kader bu kalıbı insan iradesinin önüne koyar ve ihtiyar ve iradesi ile hareket etme kapısını açar. Eğer insan hiçbir şey yapmadan , bu şartları kabul etmeden o eşikte bağırıp çağırsa, itiraz ve isyan etse o parkur asla değişmeyecek  o kişi ise vazifesizliği cihetinde mesul olacak, dövülmeden ağlayan yok’a vücut rengi veren kuruntuları ile baştan mağlup olacaktır.

 

Oysa bismillah tevekeltü alellah deyip  içeri girse.. 8’nci sözdeki iyi kardeş gibi farkındalığını çalıştırsa ne olduğunu anlamaya çalışsa , edeple nida edip yardım istese , o kuyunun duvarı yarılacak ,iyi niyeti ve teslimiyeti ile o parkur tamamen değişip ona dünya ve ahireti kazandıracak olan mahiyetine dönüşecektir.

 

Bu nedenle kadere karşı insanın elinde acz ve istiğfar vardır ki, tevekkülsüz ve teslimiyetsiz kendini özgür olarak kabul edip nefsi için bir haz devşirmeye uğraşıp nankör asiler defterine yazılmasın.

 

"Seni Allah için kesecektim. Fakat bana tükürdün, hiddete geldim. Nefsimin hissesi karıştığı için ihlasım zedelendi.”

 

«Cây-ı ibret bir hâdise:  

 

Bir vakit, İmam-ı Ali Radıyallahü Anh, bir kâfiri yere atmış. Kılıncını çekip keseceği zaman, o kâfir ona tükürmüş. O kâfiri bırakmış, kesmemiş. O kâfir, ona demiş ki: "Neden beni kesmedin?" Dedi: "Seni Allah için kesecektim. Fakat bana tükürdün, hiddete geldim. Nefsimin hissesi karıştığı için ihlasım zedelendi. Onun için seni kesmedim." O kâfir ona dedi: "Beni çabuk kesmen için seni hiddete getirmekti. Madem dininiz bu derece sâfi ve hâlistir, o din haktır." dedi.»

 

Hadisenin  ortaya çıkışı:

 

«Bir savaş sırasında müşriklerden biri meydana çıktı ve kendisiyle çarpışacak birini istedi. Peygamberimiz (A.S.M) Hz. Ali'ye (RA )," Ey Ali, o kâfirle vuruşmak ister misin?" diye sordu.

 

Hz. Ali (RA), "Ey Allah'ın Resûlü, senin dinin uğrunda canım feda olsun. İzin ver ve himmet buyur Allah'ın yardımıyla Müslümanları o kâfirin şerrinden kurtarayım." dedi.

 

Resûlullah (asm), "Ey Ali, seni yerleri ve gökleri yaratan Allah'a ısmarlıyor ve O'na emanet ediyorum." buyurdu.

 

Meydana çıkan Hz. Ali (RA), kâfiri imana davet etti. Kâfir, bu daveti reddedince de vuruşmaya başladı. Biraz sonra yere yıkıp göğsü üzerine çıktı ve kılıncını boğazına dayayıp tekrar imana davet etti. Kurtulamayacağını anlayan kâfir, O'nun yüzüne tükürdü. Bunun üzerine Hz. Ali (RA) kılıncını kınına soktu ve ayağa kalktı. Adam bir mânâ veremedi. Sebebini sordu:

 

"Ey Ali! Ben seni daha çok kızdırayım da, beni bir anda öldüresin ki kurtulayım diye sana tükürdüm. Sen ise kılıncını kınına sokup kalktın. Bunun hikmetini anlayamadım?"

 

Hz. Ali (ra) müşriğin bu merakını şu ibretli cevapla giderdi:

 

"Ey kâfir, seni hemen öldürmeyip beklememin [imana çağırmamın] sebebi İslâm dininin izzeti ve Allah hakkı içindi. Sen yüzüme tükürünce bu benim nefsime ağır geldi. Böyle olunca seni Allah için değil, nefsim için öldürmüş olmaktan korktuğumdan kılıncımı kınına koydum."

 

Bu söz üzerine adam Müslüman olmak istediğini bildirerek şöyle dedi:

 

"Ey Ali! Sizde bu temiz niyet, lütuf ve ihsan olduğuna göre, dininiz haktır. Bana nasıl iman edeceğimi öğret, Müslüman olayım."

 

Hz. Ali (ra), şehadet getirmesini söyledi. Adam, kelime-i şehadet getirerek Müslüman oldu ve ölünceye kadar Hz. Ali'nin (RA) hizmetinde kaldı.»

 

1.       Kaynak: Şemseddin Sivasî, Dört Büyük Halife, s. 282-283

2.       Kaynak : Mesnevî-i Rûmî, Tercüme: Kefafî, c. 1, s. 443

 

Hadiseden aldığımız ibrete ve  çıkarımlarımız:

 

Cihad Allah ve onun dini adına yapılan kutu bir mücahade şeklidir.

 

Şuur düzeyinde olduğunda Cihad Allah’ın emri ile yapıldığından , ihlas hem cihadı cihad yapmak, hem gazilik ve şehitlik gibi makama ulaşmak hem de haklı bir zafer elde etmek adına temel şarttır.

 

Bu meyanda cihad ;  Nefisle mücadele, İslâm’ı tebliğ ve düşmanla savaşma gibi anlamı itibariyle Allah için olduğundan  ubudiyete dahildir.

 

 “Size savaş açanlarla Allah yolunda siz de savaşın, ancak aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez” (el-Bakara 2/190)

 

“Kim onlarla eliyle cihad ederse o mümindir, kim onlarla diliyle cihad ederse o mümindir, kim onlarla kalbiyle cihad ederse o mümindir”. ………Hz. Muhammed A.S.M

 

Özetle görüldüğü üzere Hz. Ali RA imanı , niyeti, yakini onu nefsi ile bir savaşa girmek, asabiyeten ve öfkele ile vuruşmak ‘tan men  ediyor ev Allah’ın emrine iktidaen ve Efendimizin savaş hukuk ve amaç bağlamındaki talimine ittibaen bu hassasiyeti yaşıyor.

 

Nefsine paye vermiyor, düşmanı yere sermiş olmaktan iftihar etmiyor , galibiyeti ilan etmek için bir coşkuya kapılmıyor , kendi güç ve varlığını göstermeye ilgi çekmeye çalışmıyor, hasmı tahkirle onun üzerinde kendi gururunu okşamıyor..bu  karşılaşmayı tam bir vazife-i cihad şuuruyla ifa  ediyor ki, onu hiddete getirmek için gayet uygun bir sebep gelişmesine rağmen , nefsinin bu galibiyetten gelişen mazeretle  paye almak için müdahil olmasının etkisi altına girmiyor, nefsi için hareket etmiyor, onun hoşnutluğunu değil Allah’ın rızasını gözetiyor.

 

Eğer öyle olmasa ,araya başka bir mana girse , hatta savaşçı çok cesur ve düşmanı kıran bir yeteneğe de sahip olsa , hem mücadele onunla kuvvet bulsa da ziyandadır.

 

Konuyla ilgili olarak, Peygamberimizin A.S.M  ordusunda bulunan çeşitli gazvelerde çarpışan , düşmana galip gelen bazı şahısların daha sonra ortaya çıkan ve itiraf ettikleri harp niyetleri  bu konuya bir örnektir…Kimi hurmalığı , kimi gururu, kimi başka bir nefsi amaçla çarpıştığı için bu mücadele onların helâkına sebep  olmuştur.

 

Ve  Efendimiz  A.S.M bu meyanda Hayber de konuyla ilgili şöyle buyurmuştur:

 

 “Allah’a ancak samimiyetle ve gönülden teslim olmuş mü’minler Cennete girebilecektir. Şu da var ki, Allah (isterse), İslâm dinini fâcir (günahkâr) kişilerle de teyid edip güçlendirir”……………….

 

Demek ki, kulluk dahilinde konu ne olursa olsun , herzaman tekrar edildiği ve dikkat çekildiği gibi amalde bağlayıcı rükün, yapılanın  yalnızca Allah için yapılması anlamına gelen İhlastır.

 

Hz. Ali KV bu davranışı ile İhlaslı amelin en zirve noktalarından birini gösteriyor.

 

Savaş gibi gergin bir durum, kontrolsüz hislerin ve telaşlı reflekslerin aklı pek dinlemediği bir vaziyette dengeyi kaybetmeyerek ,yapılması gereken hareketin en güzelini sergilemek  bir müminin kamil bir iman ve nitelikli bir karaktere sahip olduğunun bariz bir göstergesidir.

 

Dolayısıyla hisse mağlup olmamış,desiseye kapılmamış, geyesi yolunda nefsine uymamış, hakkın hatırını kendi hatırından yüksek tutmuş olmanın fazileti ile hem harika bir örnek hem de , öldürmek için yere düşürdüğü bir düşmanın dirilmesine ve cehennemden kurtulmasına vesile olmuş.

 

Bizlerde bu hakikattar hatıradan dersimizi almalı hakkın hatırını nefsimizin hatırından yüksek tutarak ulvi değerlerimizi yaşamalı ve yaşatmalıyız.

 

Düşkünlüklerimizi mazeret olarak ileri sürmemeli, muhataplarımız bizi rencide etse de “Mukabele-i bilmisil kaide-i zâlimânesiyle” karşılık vermeyerek ,akıl ve duygu dengesinde hareket etmeliyiz.

 

Rabbimiz için en faziletli amellerden birisi Affedici olmak ve herşeyde aşırılıktan kaçınmaktır….

 

..

.

 

 

 

 

Hz. Âişe’nin, “Ey Allah’ın resulü! Görüyoruz ki cihad amellerin en faziletlisidir; öyleyse biz de cihad etmeli değil miyiz?” diye sorması üzerine, “Sizin için cihadın en faziletlisi makbul hacdır”…

Mütalaa Ders notları 40: İ'lem Eyyühel-Aziz!

 

İ'lem Eyyühel-Aziz!

 

Dünyada görülen bilhâssa nebatî ve hayvanî hayatlarda müşahede edilen ademler ( yokluk, hiçlik) ,  i'damlar,  (yok etme) tebeddül ( benzerinin yerini alma) ve teceddüd-ü emsalden ( benzeri ile yenilenmekten)  ibarettir.

 

Bu mesele dünyanın işleyişinde en garip, en acip en dehşetli bir meseledir. Risale-i nur’un birçok yerinde tebei olarak birkaç yerinde ise asli manasıyla mühim dersleri vücuda getirmiştir.  Bizde konuyu 24.Mektup, 2. Şua gibi derslere havale edip ,eserlerden bazı atıflarla konuya işaret edeceğiz.

 

Bu giriş satırlarını 24.Mektup da  geçen  şu sorudan ;

 

………..Eâzım-ı Esmâ-i İlâhiyeden olan Rahîm ve Hakîm ve Vedûd'un iktiza ettikleri şefkatperverâne terbiye ve maslahatkârâne tedbir ve muhabbettârâne taltif, nasıl ve ne suretle, müthiş ve muvahhiş olan mevt ve ademle, zevâl ve firakla, musibet ve meşakkatle tevfik edilebilir? Haydi, insan saadet-i ebediyeye gittiği için, mevt yolunda geçtiğini hoş görelim. Fakat bu nazik ve nazenin ve zîhayat olan eşcar ve nebâtat envâları ve çiçekleri ve vücuda lâyık ve hayata âşık ve bekàya müştak olan hayvânat taifelerini, mütemadiyen hiçbirini bırakmayarak ifnâlarında ve gayet sür'atle onlara göz açtırmayarak idamlarında ve onlara nefes aldırmayarak meşakkatle çalıştırmalarında ve hiçbirini rahatta bırakmayarak musibetlerle tağyirlerinde ve hiçbirini müstesna etmeyerek öldürmelerinde ve hiçbiri durmayarak zevâllerinde ve hiçbiri memnun olmayarak firaklarında hangi şefkat ve merhamet var, hangi hikmet ve maslahat bulunur, hangi lütuf ve merhamet yerleşebilir?.............Gözlemlediğimizde …veya Şualarda pencereden baktığımız da………:

 

Bir zaman, bahar mevsiminde temâşâ ederken gördüm ki: Zemin yüzünde haşir ve neşr-i âzamın yüz binler nümunelerini gösteren bir seyeran ve seyelân içinde kàfile kàfile arkasında gelen geçen mevcudatın ve bilhassa zîhayat mahlûkatın, hususan küçücük zîhayatların kısa bir zamanda görünüp der'akap kaybolmaları ve daimî bir faaliyet-i müdhişe içinde mevt ve zevâl levhaları bana çok hazin görünüp, rikkatime şiddetle dokunarak beni ağlatıyordu. O güzel hayvancıkların vefatlarını gördükçe kalbim acıyordu: "Of, yazık! Ah yazık!" diyerek bu "ah"ların, "of"ların altında derinden derine bir vâveylâ-i ruhî hissediyordum. Ve bu âkıbete uğrayan hayat ise, ölümden beter bir azap gördüm.

 

Hem, nebatat ve hayvanat âleminde gayet güzel, sevimli ve çok kıymettar san'atta olan zîhayatların bir dakikada gözünü açıp bu seyrangâh-ı kâinata bakar, dakikasıyla mahvolur, gider. Bu hali temâşâ ettikçe ciğerlerim sızlıyordu. Ağlamakla şekvâ etmek istiyor; "Neden geliyorlar, hiç durmadan gidiyorlar?" diye feleğe karşı kalbim dehşetli sualler soruyor ve böyle faidesiz, gayesiz, neticesiz, çabuk idam edilen bu masnucuklar gözümüz önünde bu kadar ihtimam ve dikkat ve san'at ve cihazat ve terbiye ve tedbir ile kıymettar bir surette icad edildikten sonra gayet ehemmiyetsiz paçavralar gibi parçalanıp hiçlik karanlıklarına atılmalarını gördükçe, kemâlâta meftun ve güzelliklere müptelâ ve kıymettar şeylere âşık olan bütün lâtifelerim ve duygularım feryad edip bağırıyorlardı ki: "Neden bunlara merhamet edilmiyor? Yazık değiller mi? Bu baş döndürücü deverandaki fenâ ve zevâl nereden gelip bu biçarelere musallat olmuş?"……….gibi rikkatli kederli bir manzaraya bağlı cevap arayışlarının ciddiyeti ortaya çıkmaktadır.

 

Bununla birlikte aslında bu bir yaşam farkındalığıdır.

 

Yani yaratılışı, içinde yaşadığı dünya ile ilgili olan bir insanın hem kendinde hem de çevresinde olup bitenin farkına varması ,değişim ve dönüşümleri görmesi ve de kendi ile olan bağların duygularında  bıraktığı etkileri hissetmesi, aklında türeyen sorulara cevap bulmaya çalışması, hadiseleri anlamlandırma çabası alemi uyanık olan bir insanın tam da olması gerektiği bir yerdir.

 

Çünkü kâinatın faaliyet hakikati tamamen bu hareketlilik içinde kendini göstermektedir. Çatışmalar, çarpışmalar, değişim ve dönüşümler, zevaller ve ayrılıklar, ölümler ve yeniden doğuşlar ; bu işlevsellik üzerinden Allah’ı tanımayı, Esmasını bilmeyi , İsim ve sıfatlarının tecelli keyfiyetini bize bildiren birer mesajdır.

 

Bu mesajların gönderildiği zarfların dış yüzeyleri genelde karanlıktır, tefsire muhtaçtır, talime gerekliliği vardır, bir ustanın elinden mana işçiliğini iktiza eder.

 

Eğer bir insan gafil olsa ve bu geliş gidişi , söz konusu manzaranın başka formlar girmesi ile ilgili aleminde yaprak kımıldamasa ,o zaten kapıları marifete kapalı bir halde bir kütük gibi yaşıyordur.

 

Ancak alemi uyanık, sorgulama penceresi açık,aklı hareket halinde, kalbi varoluş gerçeğinin izini süren, ruhu yitiğini kaybetmiş gibi telaşlı olan ve vicdanı sahibinin izinde müteharrik olan bir insan tüm bu kaotik döngünün gerçeğini bilmek ve bulmak zorundadır….Yoksa çıldıracak bir hale gelmesi muhtemel,kendini teskin içinde aklını ve duygularını uyutucu şarhoşluklar peşinde koşması kaçınılmazıdr.

 

Bu söz konusu peçenin açılması, bu abus çehresi altında merhametli sahibinin tebessümlü yüzün görünmesi esastır.

 

Bunu ise kasıtlı olarak; bilmek, öğrenmek ,izleri takip etmeye bağlı marifet yolculuğuna bir ihsan olarak kulun kalbinin içine bırakılan  İman yapar ……

 

Bu işler tesadüfi olamaz…

Bunda bir iş var…

Hayr-ı mutlaktan hayır gelir. Cemîl-i Mutlaktan güzellik gelir. Hakîm-i Mutlaktan abes bir şey gelmez… Tılsımın anahtarı ona ilham olur ve  bu muamma kapılarını açar.

Sırr-ı tevhid imdadıNa yetiştiR, perdeyi açAR, hakikat-i halin yüzünü gösterir  ve hakikate  "Bak" der….

 

İşte bu bağlamda ;

 

İmanlı olan kimselere göre zeval ve firakın acısı değil, yerlerine gelen emsalleriyle visalin lezzeti hasıl oluyor……….

 

İman nuru, lezâiz-i meşrûanın zevâle başladıkları zaman hasıl olan elemleri, emsalinin vücut ve gelmekte olduklarını göstermekle izale eder.

 

Ve kezâ, nimetlerin devam edip tenakus etmemesini, nimetlerin menbaını göstermekle temin eder.

 

Ve kezâ, firak ve ayrılmaların elemlerini, teceddüd-ü emsalinin lezzetini göstermekle izale eder. Yani zeval düşüncesiyle bir lezzette çok elemler olur ki, iman o elemleri teceddüd-ü emsaliyle ihtar ve izale eder. Maahâzâ, lezzetlerin teceddüdünde de başka lezzetler vardır. Evet, bir semerenin şeceresi olmasa, o semerede münhasır kalan lezzet, onun yemesiyle zâil olur ve zevâli de mûcib-i teessür olur. Fakat o semerenin şeceresi mâruf ise, o semerenin zevâlinden elem hasıl olmuyor; çünkü yerine gelen var. Ve aynı zamanda, teceddüd haddizâtında bir lezzettir.

 

Ve kezâ ruh-u beşeri en ziyade sıkan, ayrılmalardan neş'et eden elemlerdir. Nur-u iman o elemleri teceddüd-ü emsal ve tahaddüs-ü visâl ümidiyle izale eder………….

 

Hem………….. Şimdi bak, onun neşrettiği nur ile, o matemhane-i umumî, şevk u cezbe içinde bir zikirhaneye inkılâp etti. O ecnebî, düşman mevcudat, birer dost ve kardeş şekline girdi. O câmidât-ı meyyite-i sâmite, birer mûnis memur, birer musahhar hizmetkâr vaziyetini aldı. Ve o ağlayıcı ve şekvâ edici, kimsesiz yetimler, birer tesbih içinde zâkir veya vazife paydosundan şâkir suretine girdi….

 

Hem………

 

………………Ve şu bahtiyar ise, hakikati görür. Hakikat ise güzeldir. Hakikatin hüsnünü derk etmekle, hakikat sahibinin kemâline hürmet eder, rahmetine müstehak olur.

 

Öyle ise, imana gel ki, elemden emin olasın. Kadere teslim ol ki, selâmette kalasın.

 

Yani sen de böyle bak. Herşeyi bir kadr-i mutlak’ın tasarrufunda bil……………….O….Mihmandar-ı Kerîmin izni dairesinde ye, iç, şükret. Kanunu dairesinde işle, hareket et. Sonra arkana bakma, çık, git. Herzekârâne, fuzulî bir surette karışma. Senden ayrılan ve sana ait olmayan şeylerle mânâsız uğraşma ve geçici işlerine bağlanıp boğulma" gibi zahir hakikatlerle, dünyanın iç yüzündeki esrarı gösterip dünyadan mufarakati gayet hafifleştirir, belki hüşyar olanlara sevdirir ve rahmetinin herşeyde ve her şe'ninde bir izi bulunduğunu gösterir……………..Onun bu işleyiciliğine ve işlettirişine itimad et…o abes iş yapmaz….Ona güven ……………………..Mânen sevdiğin ve alâkadar olduğun ve perişaniyetinden müteessir olduğun ve ıslah edemediğin şu kâinat, bir Kadîr-i Rahîmin mülküdür. Mülkü sahibine teslim et. Ona bırak; cefâsını değil, safâsını çek. O hem Hakîmdir, hem Rahîmdir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder, çevirir. Dehşet aldığın zaman, İbrahim Hakkı gibi "Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler" de, pencerelerden seyret, içlerine girme……

 

Aşağıdaki haşiye bölümünü umuma okumazsınız

 

Haşiye:

 

Bu ders 24. Mektup da  kalp sofrasına alınır, 2.Şua da ruhen massedilir.

Aslın bir nur talebesinin aldığı yekün marifet dersinin bir sonucudur.

 

Yani;

 

·         Alemin muamması,

·         Ezdadın çarpışması,

·         Zıtların bir arada yoğrulması,

·         Daimi olan tebeddül ve tagayyürün nedeni,

·         Zeval ve fenanın illeti,

·         Marziyat-ı rabbaniyenin taalluku,

·         Fa'alun lima yurid’in irade ve ihtiyarının istiklalini,

·         Mahlukatın istemli istemsiz itaatininim sebebini,

·         Bir an vücuda gelip,birden kaybolmanın ebedi var olmak keyfiyetini,

·         Takdirde istimal edilen,kadere hizmet eden mevcudatın aldığı ücretin niteliğini,

·         Tanımak , bilmek neşesinin fenaya galebesini,

·         Bakinin faniye ettiğinin bir adem ve iadam olmadığını , ilmi ilahide var olmanın sonsuz vücudunun ihsanat-ı külliyesini,

·         Ona ait olmak, onun elinden çıkmak, onun elinde işlenmenin izzet ve şerefini,

·         Nar’ından Nuruna geçişin eşiğini,

·         İdam da olsa onun nazarında olmanın aşka inkılap edişini,

·         Masnuatın ve sair yaratılmışların başlarını onun hükmüne uzatışlarını,

·         Pervaneler gibi mevt ateşine koşmalarını, bizimde  fani varlığımızı her nasıl yok edersen yok et, sonsuzluk dairende bir hayalden ibaret olsak da var et deyişlerini,

·         Bir ân-ı seyyâle vücud-u münevver, milyon sene bir vücud-u ebtere müreccahtır.’ın  esrarını açan ,talim eden, zevk ettiren ve şevk veren sırrını insanın hem en bilinen hem de en mahfi letaif ve mahfuz alemlerine zerk eder hediye bırakır….

 

 

 

 

Mütalaa Ders notları 39: "Hiçbir insanın Cenâb-ı Hakk'a karşı hakk-ı itirazı yoktur ve şekva ve şikayete de haddi yoktur.

 

İ'lem Eyyühel-Aziz!

 

Hiçbir insanın Cenab-ı Hakk'a  ( büyük, saygın, gerçeğin kendisi, yüce gerçek, doğruluk, hak, ve  adalet sahibi olan Allah’a … ) karşı hakk-ı itirazı ( itiraz etmeye) yoktur ve şekva (yakınma sızlanma) ve şikâyete (suçlamaya, rahatsızlık duyarak serzenişte bulunmaya , durumu beğenmeyip yaygaraya başlamaya ve ya sonucu kendine yakıştıramayıp sitem etmeye ) de haddi yoktur.

 

Çünki şikayet eden ferdin hilaf-ı hevesini ( nefsinin istediklerinin tam tersini gerektirip) iktiza eden nizam-ı âlemde ( alemin işleyiş düzeninde )  binlerce hikmet ( amaç, gaye, planlama, en uygun olanı vücuda getirme, fayda, bilgelik ve anlam)  vardır.

 

O ferdi (şekvacı, itirazcı kişiyi) irza etmekte, ( onu memnun etmek ve  isteğini yerine getirmek için yapılacak bir girişimde), o bin hikmetin iğdabı ( öfkesi ,gadabı, kızgınlığı ) vardır.

 

Bir ferdi razı etmek için, bin hikmet feda edilemez. 

 

Çünkü "Eğer hak onların keyiflerine tâbi olsaydı, gökler ve yer fesâda uğrardı." Mü'minûn Sûresi, 23:71. ( buyrulduğu gibi..)  Eğer her ferdin keyfine göre hareket edilirse, dünyanın nizam ve intizamı fesada gider….


İşte ;

 

Ey müteşekkî! (Şikayetçi kişi)  Sen nesin? (Ne özelliğin var, hangi nedenle dinlenmelisin. Hangi sebeple sana ve isteğine itaat edilsin?Nasıl bir gerekçen var ki, senin bir dediğin ikiletilmesin? )   hem , Neye binaen ( bir şeyleri  eksik, anlamsız, işe yaramaz gördün, hem neyi  uygun bulmadın da )  itiraz ediyorsun?

 

Hem, ……. Şekvâ bir haktan gelir. Senin bir hakkın zayi olmamış ki şekvâ ediyorsun. Belki senin üstünde hak olan çok şükürler var, yapmadın. Cenâb-ı Hakk'ın hakkını vermedin, haksız bir surette hak istiyorsun gibi şekvâ ediyorsun……………

 

Yoksa,

 

Cüz'î hevesini ( basit ,geçici  heveslerini)   külliyat-ı kâinata ( evrenin bütünsel işleyişine) mühendis mi yapıyorsun? …. Kendini bir otorite, fikri alınması gereken bir makamda mı görüyorsun?

 

Yoksa,

 

(Bencillikten, zevkine olan düşkünlükten, tiryakilikten, terk edemediğin alışkanlıklarının baskısından dengesini yitirmiş, istikametini kaybetmiş ve üzerine sinmiş fena ve fani şeylerin etkisiyle) Kokmuş olan zevkini nimetlerin derecelerine (bu nimettir, bu değildir, bu güzeldir bu çirkindir, bu yakıştı bu yakışmadı, bu oldu bu olmadı gibi haddini aşarak , hikmetli oluşum ve tasarrufu görmeyerek ) mikyas ve mizan ( ölçü ve tartı) mı yapıyorsun?

 

Ne biliyorsun ki, nıkmet ( azap, abes) olarak gördüğün şey belki ayn-ı nimettir ( nimetin tam da kendisidir.  

 

Senin ne kıymetin var ki, ( hodgamlığı, bedbinliği, hodbinliği, hodendişliği, şımarıklığı, anlamsız itirazı, saygısızlığı ve büyüklenerek  gösterdiği edepsiz tepki yüzünden) sineğin kanadına müvâzi (değer olarak denkliği)  olmayan hevesini tatmin ve teskin (rahatlatmak, rızasını kazanmak, memnun etmek )  için felek (Gökyüzü, semâ, dünya, âlem, devran ,evren, zaman ve kader)  çarklarıyla hareketten teskin ( faaliyeti durdurulsun, vazifesi sonlandırılsın, binler hikmeti yerine getirmekten men)  edilsin?

 

*Ey insan-ı müşteki*!.......hem…………… *Sen* (yokluğa hiçliğe hapsedilerek) *mâdum kalmadın, vücut nimetini* (var olmak, yaratılmak elbisesini) *giydin, hayatı tattın*, ( canlandırıldın ,ele alındın, bizzat tasarlandın, ebediyen yok olmamak gibi bir keyfiyet dairesi buldun) …..hem……….  *câmid kalmadın, hayvan olmadın*, …hem ……. (İnsaniyet-i kübra olan)  *İslâmiyet nimetini buldun, dalâlette* (sapkınlıkta  ,karşı cephede , bütün bütün inkârda ) *kalmadın*,  ( çoğu kez ) *sıhhat ve selâmet nimetini gördün, ve hâkezâ*...

 

Evet,

 

Öyle de, bir insan hiçlikten vücuda gelip, taş olmayarak, ağaç olmayıp, hayvan kalmayarak, insan olup, Müslüman olarak, çok zaman sıhhat ve âfiyet görüp yüksek bir derece-i nimet kazandığı halde, bazı arızalarla, sıhhat ve âfiyet gibi bazı nimetlere lâyık olmadığı veya sû-i ihtiyarıyla veya sû-i istimaliyle elinden kaçırdığı veyahut eli yetişmediği için şekvâ etmek, sabırsızlık göstermek, “Aman, ne yaptım böyle başıma geldi?” diye rububiyet-i İlâhiyeyi tenkit etmek gibi bir hâlet, maddî hastalıktan daha musibetli, mânevî bir hastalıktır.

 

Ey nankör! Daha sen nerede hak kazanıyorsun ki, Cenâb-ı Hakkın sana verdiği mahz-ı nimet  ( mutlak nimet) olan vücut  ( sonmut, eline verilen ,karşına çıkan, sana ulaşan varlıklılık )  mertebelerine mukàbil ( karşılık) şükretmeyerek, imkânât ( olasılıklar, ihtimaller ) ve ademiyat ( yokluklar)  nev’inde ve senin eline geçmediği ve sen lâyık olmadığın yüksek nimetlerin sana verilmediğinden, bâtıl bir hırsla Cenâb-ı Haktan şekvâ ediyorsun ve küfrân-ı nimet ( olarak sana verilen nimetleri görmüyor, yâd etmiyor , şükretmiyor , yokmuş sana verilmemiş gibi davranarak ve yapılan iyilikleri sana ulaşan güzellikleri hiçe sayarak inkâr ) ediyorsun?

 

 

Acaba bir adam, minare başına çıkmak gibi âli derecatlı bir mertebeye çıksın, büyük makam bulsun, her basamakta büyük bir nimet görsün; o nimetleri verene şükretmesin ve desin: “Niçin o minareden daha yükseğine çıkamadım?” diye şekvâ ederek ağlayıp sızlasın ne kadar haksızlık eder ve ne kadar küfrân-ı nimete düşer, ne kadar büyük divanelik eder; divaneler dahi anlar.

 

Evet, …………… Nefis dâima ızdırablar, kalâklar içinde evhamdan kurtulup tevekküle yanaşmıyor. Hükm-ü kadere râzı olmuyor. Halbuki şemsin tulû ve gurubu muayyen ve mukadder olduğu gibi, insanın da bu dünyada tulû ve gurubu ve sâir mukadderatı, kalem-i kader ile cephesinde yazılıdır. İsterse başını taşa vursun ki, o yazıları silsin; fakat başı kırılır, yazılara bir şey olmaz ha!.. Ve illâ muhakkak bilsin ki: Semâvat ve arzın hâricine kaçıp kurtulamayan insan, Hâlık-ı Külli Şey'in rububiyetine muhabbetle rızâ-dâde olmalıdır."

 

Evet, ……………………    Hiçbir insanın Cenab-ı Hakk'a karşı hakk-ı itirazı yoktur ve şekva ve şikayete de haddi yoktur.

 

Çünkü Mülk sahibi mülkünde istediği gibi tasarruf eder…

Hem tarla kimin ise içindekilerde onundur…

Yaratırken hiç kimsenin fikrini alamdan insanın idrakinden aciz olduğu şu kainatı saat gibi işlettiren , her musibetzedenin imdadına koşan,  her suale ve matluba cevap veren,  hattâ, en ednâ bir hacet, en ednâ bir raiyetten görse, şefkatle kaza eden , bir çobanın bir koyunu bir ayağı incinse, ya merhem, ya baytar gönderen ,tek, benzersiz bağımsız olan bir zat ; ………………………… aczini gösterip mülküne başkasını karıştırır mı? Bahusus kâinatın meyvesi, neticesi, gayesi, hülâsası olan zîhayatları başka ellere verir mi? Başkasını müdahale ettirir mi? Bahusus o meyvelerin en câmii ve o neticelerin en mükemmeli ve zeminin halifesi ve o Sultanın âyinedar bir misafiri olan insanları başıboş bırakır mı? Ve onları tabiata ve tesadüfe havale edip haşmet-i saltanatını hiçe indirir mi? Kemâl-i hikmetini sukut ettirir mi?

 

Hayır ettirmez…

 

Bu nedenle kimsenin kokmuş zevkini, düşkün fikrini , hadsiz isteklerini, şımarık taleplerini, laubali serzenişlerini ,edepsizliklerini kendi harekatına bina etmez…..Hem bu koca evrende halk ettiği tüm ibadının hukukunu görmezden gelmez… ve bu bağlamda var edip kainat sarayının işleyişine derç ettiği binler hikmeti  hiçbir kimsenin süfli hatırına feda etmez….

 

..

.

Mütalaa Ders notları 38: Evet, insanı dünyaya çağıran ve sevk eden esbap çoktur..

 

On yedinci lem’a adlı bu risale, Üstadımızın ; inâyet-i Rabbâniye ile, marifet-i İlâhiyede bir hareket-i fikriye ve bir seyahat-i kalbiye ve bir inkişâfât-ı ruhiyede tezahür eden bazı lemeât-ı tevhidiye olarak nitelendirdiği çeşitli içtimai ve şahsi meseleler , enfüsi ve afaki alemde dair hadisler birlikte , iman, ubudiyet, cemaat ve İslâmi değerler gibi konulardan müteşekkil bir  fihriste gibi tanzim edilmiş bir risaledir.

 

Derse konu olan bölüm ise, bu risalenin NOTALAR ( bildiriler, bildirimler ) adıyla isimlendirilmiş on beş (15) bölümden biri olan Yedinci Nota içinde geçen bir paragrafa aittir.

 

Bu notanın içeriği hakkında Hâfız Ali (R.H)  :

 

Yedinci Nota: Hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyenin muzır bir mikrobu olan ve terakkiyat-ı ecnebiyede saadet zannedilen, zulümlü ve zulmetli ihtirasat-ı dünyevîye ehl-i imanı sevk eden sahtekâr hamiyet-füruşları, Kur’an’ın elmas kılıncıyla öldürerek, irtidada yüz tutan veyahut mertebe-i fıska inen ehl-i imanı, Kur’an-ı Hakîm’in hastahanesine alır, tedavi eder… Şeklinde bir şerh notu yazmıştır.

 

Bizde konuyu mana bütünlüğü içinde ele  almak anlamında , hitap ve muhatap  karakterleri ile ilgi,etki ve etkileşim bağlarına bakacağız.

 

Öncelikli olarak burada hitabın   ilk ve açık muhatap ; *Müslümanları dünyaya şiddetle teşvik eden ve san'at ve terakkiyât-ı ecnebiyeye cebir ile sevk eden bedbaht hamiyetfuruş*’tur.  Yani bu karakter güya; Milletinin, yurdunun, yakınlarının şerefini koruma gayreti, millî şeref ve haysiyet, fazileti ile hareket ediyormuş gibi davranan ve bu davranış ve niyetiyle aslında bahtsız ,talihini aleyhine çevirmiş bir kimsedir. Bu kimse veya zihniyet  hamiyet görüntüsü altında, hamiyetin tam zıddı  bir usulle, insanları zorlayarak , üzerlerinde baskı kurarak, yabancıların sanat ve terakkiyatı olarak kabullendiği bir dünyaya girmelerini  şiddetle teşvik etmektedir.

 

Onu ikazen ………. *Dikkat et, bu milletin bazılarının din ile bağlandıkları rabıtaları kopmasın. Eğer böyle ahmakane, körü körüne topuzların altında bazıların dinden rabıtaları kopsa, o vakit hayat-ı içtimaiyede bir semm-i kàtil hükmünde o dinsizler zarar verecekler*…………Yani senin teklif ettiğin ve insanları icbar ile yönlendirdiğin şeyler bu insanlardan bazılarını bağlı bulundukları değerlerden uzaklaştırırsa ,onlar dinsiz olur ve bu ipi kopmuş dinsizler, vicdanları tefessüh ettiğinden ..yani doğru ve yanlışı ayırtan duygu ve düşünce özelliklerini menfur bir şekilde kaybettiklerinden  sosyal hayatı bozan ve öldürücü bir zehir gibi içtimai dokuyu tahrip eden varlıklara dönüşürler. Çünkü onlar Mürted ( dinden ,hak yoldan sapmış-hain) olmuşlardır. ( Bu bölümde ifade edilmiş olan mürted ve ondan mülhem  fıkıhi kaide satırlarını almayarak devam edeceğiz)

Bu gelen paragrafta sanki hem FISK ile söyleyen hem de onu FASIK kulağı ile dinleyen iki muhataba hitaben :……….. ……… *Ey bedbaht, fâsık adam! Fâsıkların kesretine bakıp aldanma ve "Ekseriyetin efkârı benimle beraberdir" deme. Çünkü fâsık adam, fıskı isteyerek ve bizzat talep edip girmemiş; belki içine düşmüş, çıkamıyor. Hiçbir fâsık yoktur ki, salih olmasını temenni etmesin ve âmirini ve reisini mütedeyyin görmek istemesin. İllâ ki—el-iyâzü billâh!—irtidat ile vicdanı tefessüh edip, yılan gibi zehirlemekten lezzet alsın*! Demiş…

 

Yani Ey davranışları ile her şeyi aleyhine çevirmiş ,doğru yollardan saparak günahlara girmiş, bozgunculuk ve fesat çıkararak hak ve hakikatten uzaklaşmış adam senin gibi olanların ve kulağını sana verip dinleyenlerin çokluğuna bakıp aldanma. Kemmiyeten çok ,keyfiyeten hiç hükmünde olanların çokluğuna bakıp herkes benim gibi düşünüyor, benim gibi hissedip zevk ediyor, aynı arzuların ve tutkuların  ardından gidiyor zannına kapılma……….Çünkü o insanlar fıskı kast etmediler, mükerrem fıtratları ile hakkı ararken senin ve senin gibilerin tuzaklarına düştüler ve orada bulduklarını misk’ü amber zannedip yüzlerine gözlerine sürüp kirlendiler…Sonra hissetiler ve anladılar ki bu saadet temin edecek bir şey değildir. Keşke bu dalaletin vekillerini dinleyip bu çukura düşmeseydik. Bari yaşadığımız hayatta başımızda olanlar bizim gibi olmasa da yaşamımızla ilgili bir güven noktası bulsak, endişelerimiz onların iyi olması ile giderilse… diye temenni ederler… belki bir vesile ile bu nedametleri ile o sefih çukurdan çıkabilirler………. Ancak bütün bütün aklını kaybetmemiş bu zümreye mukabil, dinden yüz çevirmekle, hakka ardını dönmekle vicdanları çürüyüp ölmüş olanlar bu pişmanlıkları hissetmezler…Onlar irtidattan gelen duyu ve bilinç kaybıyla -el-iyâzü billâh- artık zehirlemekten lezzet alır bir hale gelmişlerdir.

 

Yukarıda ki paragraftan sonra gelen paragrafta ise…………. Hamiyetfuruş’un  ölçü ve dengesini kaybetmiş,neyin ne olduğunu anlama kabiliyetinden uzaklaşmış istikametsiz aklı ile ,ifsadatla uğraşması ile merhamet,sezi,sevgi, hakikatin hakiki mahalli olmaktan uzaklaştırıp hasiyetini bozduğu kalbinine hitaben:…………. *Ey divane baş ve bozuk kalb! Zanneder misin ki Müslümanlar dünyayı sevmiyorlar veyahut düşünmüyorlar ki fakr-ı hale düşmüşler; ve ikaza muhtaçtırlar, tâ ki dünyadan hissesini unutmasınlar*?

 

*Zannın yanlıştır, tahminin hatadır. Belki hırs şiddetlenmiş; onun için fakr-ı hale düşüyorlar. Çünkü mü'minde hırs sebeb-i hasârettir ve sefalettir* …. "*Hırslı kimse mahrum olur, zarar eder*." *durub-u emsal hükmüne geçmiştir*…………Diyerek bu sukut ve tedenninin sebebini  - divane başlı ve bozuk kalpli hamiyetfuruşa – Mesele senin zannettiğin gibi bu insanlar  medeniyetin nimetlerinden  faydalanmadıklarından  ve onun tekliflerini dikkate almadıklarından , taşıdığı güya güzellikleri bilmediklerinden fakr-u zaruret içinde kalmışlarda , sen bu sersemliğinde onları ikaz edip kendini kaybettiğin o karışık  ,kaos dolu dünyaya davet edersin……… bu zannın hatadır ve yanlıştır şeklinde  hikmetli ve merhametli bir tahlil ile teşhis edip,  adeta konun devamını izah sadedinde  şefkatli elini Müslümanların aldanan ve aldanabilecek  başlarının üzerine koymuş ve …… “ telkinat veya iğfalat ile etkisi altına girdiği bir şeyi şiddetle arzu etme, ona aşırı derecede tutkun olma, şiddetli ve sonu gelmeyen istek, taşkın arzu, aç gözlülüğün amacına ulaşmaktan ziyade insanı zarara uğratan ..velev ulaşsa bile yaptığı çabanın karşılığına değmeyen… ya da elde etmek mukabilinde günahını ve vebalini boynuna asan .. ve yahut karşılığında haysiyet ve şerefini kaybettiren .. bir kısım duygu ölümüne neden olan HIRS denilen kör edici bataklığa dikkat çekmiş… ve müfside  zahiren görünen tedenninin cevabını vermiş……

 

Bu latif tahayyül aynı risalenin dördüncü notasında geçen  üçüncün remzi hatıra getirdi ..Orada bu müşfik sedanın bir aksini şöyle söylemiş:

 

ÜÇÜNCÜ REMİZ: Ey insan! Fâtır-ı Hakîmin senin mahiyetine koyduğu en garip bir hâlet şudur ki:

 

Bazan dünyaya yerleşemiyorsun, zindanda boğazı sıkılmış adam gibi "of, of" deyip dünyadan daha geniş bir yer istediğin halde; bir zerrecik, bir iş, bir hatıra, bir dakika içine girip yerleşiyorsun. Koca dünyaya yerleşemeyen kalb ve fikrin o zerrecikte yerleşir. En şiddetli hissiyatınla o dakikacık, o hatıracıkta dolaşıyorsun.

 

Hem senin mahiyetine öyle mânevî cihazat ve lâtifeler vermiş ki, bazıları dünyayı yutsa tok olmaz; bazıları bir zerreyi kendinde yerleştiremiyor. Baş bir batman taşı kaldırdığı halde, göz bir saçı kaldıramadığı gibi; o lâtife, bir saç kadar bir sıkleti, yani, gaflet ve dalâletten gelen küçük bir hâlete dayanamıyor. Hattâ bazan söner ve ölür.

 

Madem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem'a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma. Çünkü çok küçük şeyler var, çok büyükleri bir cihette yutar. Nasıl küçük bir cam parçasında gök, yıldızlarıyla beraber içine girip gark oluyor. Hardal gibi küçük kuvve-i hafızanda, senin sahife-i a'mâlin ekseri ve sahaif-i ömrün ağlebi içine girdiği gibi, çok cüz'î küçük şeyler var, öyle büyük eşyayı bir cihette yutar, istiab eder………….

 

Şimdi derse konu olan ve paragrafla devam edelim:

 

*Evet insanı dünyaya çağıran ve sevkeden esbab çoktur*.

 

*Başta nefis ve hevası ve ihtiyaç ve havâssı ve duyguları ve şeytanı ve dünyanın surî tatlılığı ve senin gibi kötü arkadaşları gibi çok dâîleri var*.

 

Yani , insanı dünyaya çağıran sebepler çoktur ve çok cazip bir şekilde etkileyici olabilir. Bu sebeplerin başında insanın kendi nefsi , yani öz benliği, öncül duyguları , zahirine takılmış peşinci eğilimleri, hislerini bencil arzularına doğru hareket ettiren ve özellikleri üzerinde makes bulan beşeri latifeleri, fizyolojik ve psikolojik duyargalarındaki uyarıcı algı noktaları , zayıf yaratılışı itibariyle çoklu ihtiyaçları , dünya nimetlerinin numune tatlarına olan fıtri ilgi ve bu hilkat krokisini iyi bilen şeytanın istismar plan ve uygulamaları ve ona bu yolda yardım eden kötü arkadaşları gibi bir çok neden çok yönlü körlükler meydana getirebilir.

 

*Halbuki bâki olan âhirete ve uzun hayat-ı ebediyeye davet eden azdır*.

 

Yani buna rağmen ,  insanı ebedi olarak ilgilendiren, gerçek  ve sonsuz hayatına dair hakikatli yaşama davet edenler , onu ebedi hüsrandan sakındıranlar azdır.

 

*Eğer sende zerre mikdar bu bîçare millete karşı hamiyet varsa ve ulüvv-ü himmetten dem vurduğun yalan olmazsa, hayat-ı bâkiyeye yardım eden azlara imdad etmek lâzım gelir*.

 

*Yoksa o az dâîleri susturup, çoklara yardım etsen şeytana arkadaş olursun*.

 

Yani, ey hamiyet perdesi altında insanların terakki ve saadetini düşündüğünü ve istediğini söyleyip iddia ve dava eden kişi.. sen bu davetinde samimi isen , hırs ve sefahat yüzünden tedenni etmiş, fısk çamuruna düşüp istikametini yitirmiş , doğru yolda yürümek kendisine güçleşmiş , kökleri sökülmüş, Milliyet-i İslamiye ve dini rabıtaları kopmuş , dalaleti kucağında bulmuş , cehli ve gafleti ile bu sefaleti öpüp başına koymuş bu çaresiz milleti gerçekten düşünüyorsan , hakikaten terakkisini istiyorsan ; insanı hakiki saadete, sonsuz nimete, onurlu yaşam ve hasiyetli bir ömre ,kardeşliğe, birliğe, paylaşmaya , bir biri ile bir vücudun azaları gibi alakadar olmaya , insanlığa, ulvi bağları kurmaya , harabe olmuş kalpleri onarmaya, ümide , rahmete ve  hidayete , gerçek nimete kavuşmaya davet edenlere ve bu uğurda çalışan az ve değerli olan kimselere yardım et….Yoksa bu azların sesini duymazdan  ve gayretlerini görmezden gelirsen istismarcı şeytana arkadaş olursun…

 

·         *Allah’ın mesajını görmezden gelen kimseye bir şeytan tahsis ederiz; artık bu onun arkadaşıdır*.

 

·         *Kendilerini doğru yolda zannederken bu şeytanlar onları yoldan saptırıp dururlar*.

 

·         *Sonunda o kişi bize gelince -şeytana hitaben- “Keşke seninle aramız doğu ile batı kadar uzak olsaydı!” der. Ne kötü arkadaş*!.................Zuhruf Suresi - 36-37-38

 

Dersimiz olan paragrafın akabinde, Müslümanların tedennisine onların dünya hayatına olan ilgisizlikleri, medeniyetin nimetlerine rağbet etmemeleri, uygarlığı tanımamaları ve onun öneri ve teklifleri ile iştigal etmediklerinden fakir kaldıklarını kabullenen ve bu gerekçe ile inandığı ve ifsad olduğu çıkış yolunu herkes için açmaya çalışan müfsid hamiyetfuruşa devam-ı hitap ederek:

 

*Âyâ, zanneder misin ki, bu milletin fakr-ı hali dinden gelen bir zühd ve terk-i dünyadan gelen bir tembellikten neş'et ediyor? Bu zanda hata ediyorsun. Acaba görmüyor musun ki, Çin ve Hintteki Mecusî ve Berâhime ve Afrika'daki zenciler gibi, Avrupa'nın tasallutu altına giren milletler bizden daha fakirdirler? Hem görmüyor musun ki, zarurî kuttan ziyade Müslümanların elinde bırakılmıyor?*... diye Müslümanlarda görünen tedenninin din ile ve dünyaya gerektiği kadar ehemmiyet vermemekle ilgisi olmadığını, *Ya Avrupa kâfir zalimleri veya Asya münafıkları, desiseleriyle ya çalar veya gasp ettiğini*… Bu çok yönlü sömürü gerçekliğini Müslüman olmayan ama kendilerine aynı zındıklarla musallat olunan sair milletlerin fakirliği gösterir ve ispat eder… Manasını göstermiş…

 

Yine aynı zihniyete konu devamı bağlamında hitaben;

 

*Sizin cebren böyle ehl-i imanı mim'siz medeniyete sevk etmekteki maksadınız, eğer memlekette âsâyiş ve emniyeti temin ve kolayca idare etmek ise, kat'iyen biliniz ki, hata ediyorsunuz, yanlış yola sevk ediyorsunuz. Çünkü itikadı sarsılmış, ahlâkı bozulmuş yüz fâsıkın idaresi ve onlar içinde âsâyiş temini, binler ehl-i salâhatin idaresinden daha müşküldür*.

 

Çünkü…………. *bir Müslüman, hem enbiyayı, hem Rabbini, hem bütün kemâlâtı Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâm vasıtasıyla biliyor. Onun terbiyesini bırakan ve zincirinden çıkan, daha hiçbir peygamberi tanımaz ve Allah'ı da tanımaz ve ruhunda kemâlâtı muhafaza edecek hiçbir esasatı bilemez*…..

 

…………. *din terbiyesi olmasa, Müslümanlarda istibdad-ı mutlak ve rüşvet-i mutlakadan başka çare olamaz. Çünkü, nasıl bir Müslüman, şimdiye kadar hakikî Yahudi ve Nasranî olmaz, belki dinsiz olur, bütün bütün bozulur. Öyle de, bir Müslüman bolşevik olamaz. Belki anarşist olur, daha istibdad-ı mutlaktan başka idare edilmez*…………….

 

…………. *Çünkü kalb-i insanîden hürmet ve merhamet çıksa, akıl ve zekâvet, o insanları gayet dehşetli ve gaddar canavarlar hükmüne geçirir; daha siyasetle idare edilmez*…………

 

Evet, devam eden bölüm son paragrafında;

 

*İşte bu esaslara binaen, ehl-i İslâm dünyaya ve hırsa sevk olunmaya ve teşvik edilmeye muhtaç değildirler. Terakkiyat ve âsâyişler bununla temin edilmez*…dedikten sonra çıkış yolunu;

 

*Belki mesailerinin tanzimine ve mâbeynlerindeki emniyetin tesisine ve teavün düsturunun teshiline muhtaçtırlar. Bu ihtiyaç da, dinin evâmir-i kudsiyesiyle ve takvâ ve salâbet-i diniye ile olur*………Şeklinde göstermiş…

 

Yani, maddi ilerleyiş ve gelişim için : fıtraten medeni olan ve mahiyet itibariyle ebna-yı cinsi ile teşriki mesaiye mecbur olan insanların içtimai hayatlarının bir iş planı dahilinde  düzenlenmesi , aile çevre ve ülke beynindeki çarpan etkisinin tanımlanmış mesleki görevler üzerinden etkinleştirilmesi , programlı işleyişin sonuç getirisinden hissedar kılınması , sistemli uygulamalar , iş birliği kabiliyetinin geliştirilmesi sosyal güvenlik  gibi akışların temin edilmesi  ve imkanlara erişimin kolaylaştırılması esastır.

 

Bir örnek:

 

*Ehl-i san’at, netice-i san’atı ziyade kazanmak için, iştirak-i san’at cihetinde mühim bir servet elde ediyorlar. Hattâ dikiş iğneleri yapan on adam, ayrı ayrı yapmaya çalışmışlar. O ferdî çalışmanın, her günde yalnız üç iğne, o ferdî san’atın meyvesi olmuş. Sonra, teşrikü’l-mesâi düsturuyla on adam birleşmişler. Biri demir getirip, biri ocak yandırıp, biri delik açar, biri ocağa sokar, biri ucunu sivriltir, ve hâkezâ*...

 

*Herbirisi iğne yapmak san’atında yalnız cüz’î bir işle meşgul olup, iştigal ettiği hizmet basit olduğundan vakit zayi olmayıp, o hizmette meleke kazanarak, gayet sür’atle işini görmüş. Sonra, o teşrik-i mesâi ve taksim-i a’mâl düsturuyla olan san’atın semeresini taksim etmişler*.

 

*Herbirisine bir günde üç iğneye bedel üç yüz iğne düştüğünü görmüşler. Bu hadise, ehl-i dünyanın san’atkârları arasında, onları teşrik-i mesâiye sevk etmek için dillerinde destan olmuştur*……… ..L.

 

Bu verimli aksiyon ve insanlar arasında hakiki güven ve huzur ortamını ve sürdürülebilir şartlarını  oluşturacak yegâne  gerçek ise ancak ; içinde kusur ve eksiklik bulunmayan ve beşerin zevalsiz saadetini tazammun eden  kudsi emirlere  itaat , günahlardan, bozgunculuktan kaçınmak  ve dinin değerlerini sağlam tutmak, korumak ve bu istikamette yaşamakla mümkün olur….

 

*DİN HAYATIN HAYATI, HEM NURU, HEM ESASI. İHYÂ-YI DİN İLE OLUR ŞU MİLLETİN İHYÂSI*………Lemeat…

 

..

Mütalaa Ders notları 37: Evet insan evvelâ nefsini ( kendi zatını ) sever..

*Evet insan evvelâ nefsini* ( kendi zatını ) *sever*.

 

Çünkü yaratılışı özelliği ile kendi kendine yakınlık kurup  ünsiyet ve ülfet ettiği nefsi;  onun fiziksel olarak aldığı lezzetler ile duygusal hazlara bağlı çeşitli zevkleri hissettiği kaynaktır. 

 

*Sonra akaribini, sonra milletini*,

 

Çünkü fıtratı onu soyu ile yakın ve uzak akrabaları ile ilişkili biçimde şekillendirilmiştir. Ve yine yaratılışı özelliği münasebetiyle ; içinde bulunduğu şehri, ait olduğu ülke ve aynı dili,dini ve değerleri paylaştığı milletini tabiî olarak sever.

 

*sonra zîhayat mahlukları*,

 

Çünkü onlarla ortak alanda bir hayat yaşamakta ve ortak şeyleri paylaşmaktadır. Yaşam çevre koşulları ile uyum içerisinde olduğunda fayda ve huzur hissettirir. Bu bağlamda koruyucu olmak, şefkat ve merhametle sair canlıların hayatı kolaylaştırmak, evcil olanların hizmetlerini görmek, ehil olanlar ile ikram edilen nimetlerden istifade etmek, hem menfaat hem de insaniyete ait hisler nedeni ile sevgi meydan getirir.

 

*sonra kâinatı, dünyayı sever*.

 

Çünkü kainat, maddi ve manevi varlığı sürdürdüğü bir sistemin evrensel çarkı..dünya ise  tüm içinde olanlarla birlikte onun büyük evidir.

Bu nedenle insan; kalp ve mide dairesi, bedeni ve hane dairesi, mahalle ve şehir dairesi, vatan ve memleket dairesi, tüm insanlık ve dünya dairesi gibi..

 

*Bu dairelerin herbirisine karşı alâkadardır*.

 

Evet, kudret insanı çok daireler ile alâkadar bir vaziyette yaratmış olduğundan,

 

*Onların lezzetleriyle mütelezziz ve elemleriyle müteellim olabilir*.

 

Çünkü Belki dünyada ne varsa, nümuneleri insanın fıtratında vardır.. Umum onlara karşı münasebet ve bir nevi alış veriş içindedir.. Onlar için çalışır ve çalışır vaziyettedir.

 

*Halbuki şu herc ü merc âlemde ve rüzgâr deveranında hiçbir şey kararında kalmadığından bîçare kalb-i insan, her vakit yaralanıyor*.

Çünkü ilişki kurduğu her şey, alıştığı eşya,yaşadığı şehir, sevdiği dünya ,yakınlığı olan her ne varsa değişim ve dönüşüm kanununa tabi tutulmuş..zeval ve firak ile tecrübe meydanında yerini almış..ve insanın :

 

*Elleri yapıştığı şeylerle, o şeyler gidip ellerini paralıyor, belki koparıyor*.

 

Çünkü ya onların ömrü ya insanın ömrü kısadır ..doymaya kafi gelmeyen bir sofralar , batıp giden güzellikler , firakla iç içe girmiş sevdalar , aşka ve muhabbete mukabile edemeyen sevgililer , solup giden güzellikler, dökülüp giden yapraklar , perdelenip kaldırılan mevsimler , meftun olunup hiç bitmesin diye istenilen anlar, batıp giden..uful eden nice güneşler nedeniye………

 

*Daima ızdırab içinde kalır, yahut gaflet ile sarhoş  olur*.

 

Çünkü…………..kalb, dünya işleriyle kasden iştigal etmek için halkolunmadığı halde , *dünya içindekilerle ile alâka peyda ettiği vakit, bütün şiddetiyle ona yapışır ve büyük bir ihtimamla ona kıymet ve ehemmiyet verir.. Hem onda bir ebediyet ve bir devam taleb eder. Ve o şeyde tam manasıyla fani olur. Öyle ki, elini uzattığı zaman öyle bir uzatır ki, büyük kayaları koparıp kaldıracakmış gibi uzatır. Halbuki o el ile dünyadan hiçbir şey alamıyor, alabildiği şey, ancak bir incir habbesi veya bir tüy (Bir kıl) veya bir saç teli gibi bir şeydir. Belki de heba ve hevadır*….

 

*Evet kalb, mir’at-ı Samed’dir. Kendinde sanem taşını kabul edemez. Şayet ederse, o taş ile kırılıp münkesir olacaktır*.

 

*İşte bundandır ki, mecazî âşıklar, ekseriya ma’şukunun zulmünü görüyor. Bunun sırrı ise, o ma’şuk güya fıtratıyla lâşuurî olarak yerinde olmayan ve haksız olan bir aşkı kabul etmeyerek, reddediyor, ona razı olamıyor. Çünkü âşıkın bâtın-ı kalbinde o şeyin iskân olunması lâyık ve münasib olmadığından, fıtraten reddediyor*.. ( B.M.N)

 

*Madem öyledir, ey nefis! Aklın varsa, bütün o muhabbetleri topla, hakikî sahibine ver, şu belalardan kurtul*.

 

Yani muhabbet ettiğin şeyleri onların yaratıcısı namına sev.. sana ulaşan nimetlerin manalarını al kabuklarına ehemmiyet verme..dünyaya niye geldiğini ve buradan nereye gideceğini ve çıkarken elde etmen gereken izzet ve şeferi unutma..fani olan şeylerin zatına  fanilikleri  kadar ehemmiyet ver..alakadar olduğun diyayayı bir mektup bir kitap gibi müellifi adına oku.. gaflete sebep olan mecazi muhabbetlere aldanma.. bir şey olmaz zannedip sana zarar vermesi kesin veya şüpheli olan şeylerden hasar almamaya çalış..eğer yaralanırsan hemen vaz geç ve o eşikleri zorlama….Çünkü *fıtrat, fıtri olmayan* –yani yaratılış niteliği ve var oluş amacına uygun vazife ve yerde de bulunmayan- *her şeyi  reddeder*……..

 

Zaten tüm güzellikler o eşsiz güzelden,iyilikler o sonsuz kemal sahibinden, nimetler o kerim zatın rahmet ve merhametinden,tüm muhtaç olduklarımız onun ihsan hazinesinden, ruhumuzun zevk aldığı lafif manalar onun şuunatından, nefsimizin hoşuna giden şeyler onun bizi bilmesinden , devalar,şifalar olun dest-i inayetinden , tüm sevmek sevilmek hissi onun mahbub,muhip, habip ve vedud  oluşundan, tenvir onun nurundan ,tedbir onun sun’undan , sanat onun saniliğinden , alemler onun ilim irade ve kudretindendir……….  ve bedihîdir ki, intizamla gayeleri ve hikmetleri ve faydaları takip etmek, ihtiyar ile irade ile kasıt ile meşiet ile olabilir, başka olamaz. …………..*Demek bu kâinatın bütün mevcudatındaki hadsiz intizamat ve hikmetleriyle iktiza ettikleri ve gösterdikleri bir Fâil-i Muhtârı, bir Sâni-i Hakîmi* bilmek sevmek ,*aksi nurunu kalbimizin gözbebeğine yerleştirmek* lazımdır…

 

Hem madem …………*Muhabbet, şu kâinatın bir sebeb-i vücududur; hem şu kâinatın rabıtasıdır; hem şu kâinatın nurudur, hem hayatıdır*………….hem……….*cemâl bizzat sevilir. Zîcemâl ve cemâl, kendi kendini sever. Hem hüsündür, hem muhabbettir. Kemâl dahi bizzat mahbubdur, sebepsiz olarak sevilir. Hem muhibdir, hem mahbubdur…Madem nihayetsiz derece-i kemâlde bir cemâl ve nihayetsiz derece-i cemâlde bir kemâl nihayet derecede sevilir, muhabbete ve aşka lâyıktır*….

 

Öyle ise ;

 

*Şu nihayetsiz muhabbetler, nihayetsiz bir kemal ve cemal sahibine mahsustur*.

 

*Ne vakit hakikî sahibine verdin, o vakit bütün eşyayı onun namıyla ve onun âyinesi olduğu cihetle ızdırabsız sevebilirsin*.

 

Çünkü yaratılışın sebebi budur.  Yani manayı harfi ile sevmek fıtrata uygun olan sevmektir. Böyle olduğunda insan sevdiğinin düşmanlığı değil muhabbeti celp eder..manayı harfi ile sevdiğinden sevdiğinden bir kusurda görse onu nefsine verip, muhabbete layık olan sıfatlarını sevmeye devam eder……her şey kendi mahiyetinde bulunan zaaf ve mahiyetle fenaya gitse de..o onlardan tahsil ettiği manalar ile hem kalbini hem ruhunu tezyin eder…. böyle olduğunda ; hüzün , hasret , beklemek , anmak , dilemek , düşünmek , vuslatı hayal etmek , kederin yüzünü ebed ile tebessüm ettirmek , sevmenin içinde bulunan sızılar , aşkın batnında olan lerzeler hepsi sevimlidir… Çünkü muhabbetin sonsuz kaynağı bakidir…kaybettiklerimizi sevdiklerimizi bize verebilir kudret ve merhamete sahiptir…

 

*Demek şu muhabbet, doğrudan doğruya kâinata sarfedilmemek gerektir. Yoksa muhabbet* ( manayı ismiyle muhabbet-i hakikiyenin fiyatına değmediğinden ve layık olmadığından )  *en leziz bir nimet iken*, ( hem ebediyen olabilecek iken)  *en elîm bir nıkmet olur*. ………..

 

…………. İşte madem öyledir: şu havf ve muhabbetin yüzlerini dünya ve mafihadan çevir; Fâtır-ı Kerim ve Hâlık-ı Rahimine tevcih eyle!. Tâ ki -küçük bir çocuğun, annesinden korkusu sonuncu onu annesinin şefkatli sinesine atılmaya mecbur etmesinden gelen telezzüzü gibi- senin havfın da, seni sadr-ı rahmete iltica ettirerek lezzetli bir tezellül versin. Muhabbetin ise, zevalsiz ve zilletsiz ebedî bir saadet olsun. Ne günah çek, ne elem… ( B.M.N)

 

Sallâllâhu aleyhi ve sellem

….

.

 

 

7.1.26

Mütalaa Ders notları 36: İMAN

 

…. Daha önceleri içinde İMAN ibaresinin  geçtiği bazı derslerde kısaca değindiğimiz, şimdi ise anlam itibariyle biraz daha geniş bir pencereden bakmaya niyet ettiğimiz İMAN kavramını ‘nın içerdiği manaları nazara alarak , dersin  özünü oluşturan İMAN konusunu  rasat edelim…

 

Çünkü ilgili pasaj İMAN sürecinin bir anlamda işlemeye başlandıktan sonra  ilerleyişi veya eşiğinden girildikten sonra gelişen aşamalara dâhil olduğu anlaşılmaktadır. Söz konusu daire içine girmeden bu daireyi oluşturan temelin nasıl atıldığını görmemiz gerekmektedir.

 

Evet,

 

İMAN  sözlük tanımı ve konu bağlamında: Mutlak tasdik etmek, doğrulamak, Te’yid etmek, içten gelerek samimiyetle bağlanmak, inanmak, doğruluğunda şüphe olmadığını kabul etmek, öylece benimsemek, özümsemektir.

 

İmanda esas olan tasdiktir.

Tasdikte esas olan da tahkiktir.

 İçinde tahkik olan bir onama ;

Kelime-i Şehadet  ile  ( öyle anlatıldığı iddia edildiği şekilde ,öylece hazır..aynen gösterildiği gibi  görüp bularak) şahit olduğunu  ikrar ederken dile getirdiği  : "Şahitlik ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur ve yine şahitlik ederim ki Muhammed O'nun kulu ve resulüdür''  tanıklığına ait bilinç ve müşahedesine  sahip olunmasıdır.

 

"Bu dünyâ bir meydan-ı tecrübe ve imtihandır ve dâr-ı teklif ve mücahededir." … "Akla kapı açmak, ihtiyarı elinden almamak" sırrı-ı teklif iktizâ ediyor …. Zaten, "İman... aklın ihtiyariyledir.".. (Sözler)  şeklinde beyan edilen hususlar , insan, akıl, fikir ve  hür iradesinin varlık sebebi olan hakikate yönelik yaratılış vazifesine karşı yükümlülüklerini göstermektedir. …… “Dinde zorlama yoktur”  ferman-ı ilahisi  bu anlamıyla  “insanların tercihini zorlama yoktur” manasına gelmekte ve kulun , kabullenmiş gibi yapmasını,sahip olmadığı bir şehadeti adeta yalancı bir şahitlik şeklinde ifade etmesinden razı olunmadığını ifade etmektedir.

 

Yani , İman ; bilinçli bir şekilde yapılan bir tahkik ve  tasdik sürecini kendinde toplayan bir İNAN bütünlüğünü ( tutma, bağlama, varlığına katma, izhar edilen beyana ikrar ile katılma tümden  inanma eylemini)  ifade etmektedir.

 

Bu noktada  “bazısını kabulleniyorum, bazısını kabullenmiyorum, bir kısmı bana uyuyor, bir kısmı bana uymuyor” gibi hususlar, çeşitli idrak zaafları ile ortaya çıkan tereddütler, vehimlere, kuruntulara mağlup olan istikrarsız hallere girmek , itikad süreçlerini ve değerlerini  faydasız ve  kişi aleyhinde ve neticesiz kılan tutum ve tavırlardır.

 

………… Halbuki Allah ı bilmek, bütün kainata ihata eden rububiyetine ve zerrelerden yıldızlara kadar cüz i ve külli herşey Onun kabza-i tasarrufunda ve kudret ve iradesiyle olduğuna kat i iman etmek; ve mülkünde hiçbir şeriki olmadığına ve “LÂ İLÂHE İLLALLAH” kelime-i kudsiyesine, hakikatlerine iman etmek, kalben tasdik etmekle olur. Yoksa, "Bir Allah var" deyip, bütün mülkünü esbaba ve tabiata taksim etmek ve onlara isnat etmek-haşa-hadsiz şerikleri hükmünde esbabı merci tanımak ve herşeyin yanında hazır irade ve ilmini bilmemek ve şiddetli emirlerini tanımamak ve sıfatlarını ve gönderdiği elçilerini, peygamberlerini bilmemek, elbette hiçbir cihette Allah a iman hakikati onda yoktur. Belki küfr-ü mutlaktaki manevi Cehennemin dünyevi tazibinden kendini bir derece teselliye almak için o sözleri söyler.

 

Evet, inkar etmemek başkadır, iman etmek bütün bütün başkadır.

 

Evet, kainatta hiçbir zişuur, kainatın bütün eczası kadar şahidleri bulunan Halik-ı Zülcelal i inkar edemez... Etse, bütün kainat onu tekzib edeceği için susar, lakayd kalır.

 

Fakat Ona iman etmek, Kur’ân-ı Azimüşşanın ders verdiği gibi, O Halıkı, sıfatlarıyla, isimleriyle, umum kainatın şehadetine istinaden kalben tasdik etmek; ve elçileriyle gönderdiği emirleri tanımak; ve günah ve emre muhalefet ettiği vakit, kalben tevbe ve nedamet etmek iledir. Yoksa, büyük günahları serbest işleyip istiğfar etmemek ve aldırmamak, o imandan hissesi olmadığına delildir. Her neyse...

 

Şimdi söz konusu İMAN  temelinin pratik bir anlatımla nasıl atıldığını    İşarat-ul İ'caz’dan dinleyelim:

 

………..İman, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın tebliğ ettiği ZARURİYAT-I DİNİYEYİ TAFSİLEN ve ZARURİYATIN GAYRISINI İCMALEN TASDİK ETMEKTEN HASIL OLAN BİR NURDUR….

 

 

DÎNİN ZARURİYÂTI, Âmentü'de yer alan 6 îman esası  olan  (Allah'a , Meleklerine,  Kitablarına, Peygamberlerine, Âhiret gününe.. öldükten sonra dirilmeye , Kadere.. hayır ve şerrin Allah'dan olduğuna inanmak.)      ile dînin namaz, oruç, hac, zekât gibi farz kıldığı ibâdetler ve “büyük günahlar olarak sayılına fiilerdir. Bunları, her Müslümanın teferruâtı  (tafsilen) ile bilmesi ve inanması şarttır.

 

TAFSİLLİ İMAN, Peygamberimizin Allah'tan haber verdiği şeylerin herbirini delilleriyle bilip inanmaktır. Diğer bir ifadeyle, dinin zaruriyatını bütün tafsilât ve teferruâtıyla öğrenip tasdik etmek demektir.

 

İCMALİ İMAN ,  Peygamberimizin Allah'tan alıp haber verdiği şeylerin hepsine birden, topluca inanmak demektir.

 

Bu bağlamda  kişi mânâsını bilerek ve kabûl ederek: "Lâ ilâhe illâllah Muhammedün Resûlüllah" dese icmalî olarak îman etmiş olur. Yani bu hakikati bilinçli bir şekilde tümden onaylayıp kabul ettiğini ifade etmiş olur.

 

Evet,  İMAN ile ilgili derslerimizde İMAN’dan genel olarak  NUR olarak söz edildiğini görmekteyiz. Bu NUR tanımı konumuzla ilgili vecizenin hakikat merkezinde de bulunmaktadır. Bu bağlamda anlaşılıyor ki, NUR ibaresi İMAN’NIN MAHİYETİNE AİT BİR TANIMDIR.

 

Şimdi İMAN ve MAHİYETİ  ( hakkı,niteliği,özü, kendi) olan NUR’un eylem süreç ve netice ilişkisini  yine İşarat-ul İ'caz’dan dinleyelim:

 

………..İman, Sa’d-ı Taftazanî’nin tefsirine göre: “Cenab-ı Hakk’ın istediği kulunun kalbine, cüz-i ihtiyarının sarfından sonra ilka ettiği bir nurdur.” denilmiştir.

 

( İstediği kul ifadesine biraz değinmek gerekirse;  Hidayet - doğru ve yanlışı, hak ve batılı bir birinden ayırmanın vicdani ışığına mazhar olamak - Allah’tandır. Hem hiçbir tavır, tutum ve davranış Allah’ı bir şeyler yapmaya icbar edemez, zorlayamaz. Herşey O’nun dilemesi ve istemesi ile olur. Kulun dilemesi ,dileyebilmesi ..O’nun kulun dilemesini murad ettiğindedir…Kuvvet ve güç onun zati özelliğidir , onunla kuluna güç kuvvet verende O’dur… Her şey’in ve sinelerin iç yüzünü bilen O’dur…Ve O herşeyin hakikatine ise ona göre muamele eder.  Bir şeyin olmasını O isterse olur, istemezse olmaz. demek ki, iman ve neticelerine ait her şeyde kulun, Allah’ın onun hakkında hayır murad etmesini dileyeceği bir vaziyet alması, aczi –fakrı , tevhid ,teslim ve tesbihi ( hadisatın zahirinin arkasında kusursuz iradenin işleyişini müşahade ederek ,onun noksan sıfatlardan münezzeh olduğu yakini ile ikrar ettiği , sübhanallah hasiyetine sahip ikrarları ve tekrarları)  ile nazar-ı merhametini üzerine çekmesi ehemmiyetli bir duruş davranış niteliğidir.

 

Yani bu nokta  bir mana da edep sınırıdır. İzzet ev azametin istiklal ve infirad dairesidir… sen bunu bildikten sonra şimdi iradeni iman için ,tanıklık için , ikrar için sevk et ve bu yönelimini lisan,kalp ve fiilinle izhar et, göster… sen sana verilen ve kullanman için istenilen aklını kullan ve  emir buyurulan hususlara karşı karar ve kabulünü ilan et…. ki , Alla o İman Nurunu keremi ile senin kalbine bıraksın….. sakın sen ..ben böyle yaptım  o da böyle yapar diye Allah’ı denemeye tabi tutmuş gibi bir hale girme, sana isabet eden hiçbir şeyde kendine bir hak isnat etme.. Allah senden aklını kullanmanı istediği ve emrettiği için meyillerini ve iradeni o emre itaat için sevk ettiğini bil, onun taklidi şeyleri pek istemediğini  de bil , çünkü insana verdiği ile alemde olanın bir birini destekleyecek delile sahip olduğu için bu iki mazharın sahib ve malik-i hakikiye teveccühlerini o keyfiyetle yapmaları gerekmektedir. )

 

Öyle ise iman, Şems-i Ezelî’den vicdan-ı beşere ihsan edilen bir nur ve bir şuâdır ki vicdanın ( insanın yaratılış niteliğinde olan ,daima yaratıcısını arayan ,ondan başka bir şeye razı olmayan ve ona ait izlerin ,ışıkların daima peşinde olan çok değerli bir fıtrat şehadeti bir hak ,hakikat delilinin )  içyüzünü tamamıyla ışıklandırır.

 

Ve bu sayede bütün kâinat ile bir ünsiyet, bir emniyet peyda olur. Ve her şeyle kesb-i muarefe eder. Ve insanın kalbinde öyle bir kuvve-i maneviye husule gelir ki insan o kuvvet ile her musibete, her hâdiseye karşı mukavemet edebilir. Ve öyle bir vüs’at ve genişlik verir ki insan o vüs’atle geçmiş ve gelecek zamanları yutabilir.

 

Ve keza iman, Şems-i Ezelî’den ihsan edilmiş bir nur olduğu gibi saadet-i ebediyeden de bir parıltıdır. Ve o parıltı ile vicdanında bulunan bütün emel ve istidatlarının tohumları, bir şecere-i tûba gibi neşv ü nemaya başlar, ebed memleketine doğru hareket eder, gider……………….

 

İşte…………….. İnsan, nur-u iman ile a’lâ-yı illiyyîne çıkar, cennete lâyık bir kıymet alır. Ve zulmet-i küfür ile esfel-i safilîne düşer, cehenneme ehil (olacak) bir vaziyete girer. Çünkü iman, insanı Sâni’-i Zülcelal’ine nisbet ediyor; iman, bir intisaptır. Öyle ise insan, iman ile insanda tezahür eden sanat-ı İlahiye ve nukuş-u esma-i Rabbaniye itibarıyla bir kıymet alır. Küfür, o nisbeti kateder. O kat’dan sanat-ı Rabbaniye gizlenir. Kıymeti dahi yalnız madde itibarıyla olur. Madde ise hem fâniye hem zâile hem muvakkat bir hayat-ı hayvanî olduğundan kıymeti hiç hükmündedir……….(Sözler)

 

Evet,  şimdi dersimiz ile ilgili bab’a bakalım..

 

Orada demiş:

 

Hem iman yalnız ilim ile değil.. imanda çok letaifin hisseleri var. Nasılki bir yemek mideye girse; o yemek muhtelif a'saba, muhtelif bir surette inkısam edip tevzi olunuyor. İlim ile gelen mesail-i imaniye dahi, akıl midesine girdikten sonra, derecata göre ruh, kalb, sır, nefis ve hâkeza.. letaif, kendine göre birer hisse alır, masseder. Eğer onların hissesi olmazsa, noksandır……

 

Evet İman NURU –yukarıda anlaşıldığı üzere, iradenin tercihi, ilgili tasdik prosedürüne dair gerekliliğin  yerine getirilmesi- ile insanın AKIL penceresinden KALP ve  VİCDAN dairesinin  içine bırakılıyor. Bu NUR  kişinin ,ilim, yakin, teslim, niyet, amel ,itaat ,istikrar seviyesine göre latifelere nüfuz ediyor. Onların ihtiyaçlarını , İMANIN NETİCE MANASI OLAN GÜVEN ,İTMİNAN VEREREK MÜ’MİN ESMASININ BİR TECELLİSİ ile karşılıyor. Aklın endişesini giderip, kalbe ünsiyet ve itminan veriyor. Sıkıtıya sekinet, musibete sabır oluyor. Beklentiye umut,korkuya rahmet, ihtiyaca şefkat, yanlızlığa veli, derde deva, davaya vekil ,susamışlığa sebil oluyor…ve hakeza………..

 

Bu nedenle , İlim ile gelen mesail-i imaniye dahi, akıl midesine girdikten sonra, DERECATA GÖRE ruh, kalb, sır, nefis ve hâkeza.. letaif, kendine göre birer hisse alır, masseder………….. Yani cismani kalbin kanı en ince hücreye kadar pompalaması onun ihtiyacını karşılaması gibi, manevi kalpte KİŞİNİN İMAN VE YAKİN DERECESİNE GÖRE  latifelere bu nurdan hasıl olan rızıklarını götürür, içlerine sirayet etmesini, bir gıda-i manevi bir ilaç-ı rahmani olarak emilimini sağlar…..

 

Ve insan bunun geneline hakim olamaz, neyin nereye ve nasıl gittiğini bilemez..İnsanın kendi hakikatini bilmesi mümkün değildir… (İnsan, kendi hakikatini dahi idrak etmekten âciz…Hz. Ali) …  Latifeleri hakkında gerçek bilgiye sahip olması da öyle… ……………. "Ve keza, şuurî olmaksızın, senin lehine ve aleyhine çok fiiller cereyan etmektedir. “(Mesnevi Nuriye)

 

Eğer böyle olmasa , bazı latifeler rızıksız kalır ,beslenemez, zayıf düşer belki ölür… O’nun için mesail-i imaniye denilen Allah’a ,onun rububiyet ve uluhiyetine ve de kullarında olan isteklerine ait olan konuların tahkikle ele alınması, üzerinde durulması ve onları ders veren hakikatlerle hayat boyu meşgul olunması azami önem taşır. Çünkü Allah sürekli bir yaratmada, insan ise her an ve gün başka bir boyutta yeni bir hayat yaşamaktadır. Sürekli bir yenile ve yenilenme söz konusu olduğundan imana dair beslenme, gelişme, birikim elde etme vesileleri dikkatli takip etmek gayet ehemmiyetlidir….

 

“Allah size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize süs yapmıştır…Küfrü, fıskı ve isyanı da size çirkin göstermiştir.”  Hucurât 49/7

 

Öyle ise, “Elhamdü lillâhi alâ dini'l İslâm ve kemâli'l-îman” (Bize ihsan ettiği İslâm dini ve mükemmel iman nimeti sebebiyle Allah'a hamd olsun.) ... demeliyiz …

 

 

Soru ile ilgili Haşiye:

 

İman, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın tebliğ ettiği ZARURİYAT-I DİNİYEYİ TAFSİLEN ve ZARURİYATIN GAYRISINI İCMALEN TASDİK ETMEKTEN HASIL OLAN BİR NUR…. olduğu için tasdik etmek ve edilmek noktasında evvel asır insanları için kâfi idi.. Çünkü teslimleri kavi idi. Teslim olmak için o zaman yeterli olan taraftarlık, toplumun temizliği, dinin umumen yaşanması, haram helal dengesinde titizliğin asırlarca devam eden niteliğini koruması , cihad,tekke,medrese ilişkisinin verdiği teyakkuz halleri , şüphe verecek esbabın bulunmaması İMAN için yeterli olan duyguyu örfen de olsa kazandırıyordu… Hem o zaman talim edilen dersler de gerekli ihtiyacı karşılıyor ve tam olarak yetiyordu ve makbul idi…. İmamlar,veliller,kamil zatlar o zamanların miraslardır..hem sebeb-i saadetlerimizdir…

 

Ancak içinde bulunduğumuz asır böyle olmadığı için…

 

Fitne-i ahir zamanın tüm sıfatlarını barındırıp ,dine ve imana ait değerleri yıprattığı ve bela umumi olduğu için , İMAN konusunda yakin şartları hüccetlerle desteklenmesi gerek bir zarurete girdiği için , Bediüzzaman’nın istihdam ve içtihadı bu bağlamda gerçekleşirmiştir. İmana marifetullah’ın eşlik etmesi, Allah’ı tanımanın O’nu sevmekle tutunabilecek olması , ihlasın lüzumu,tahkikin elzemiyeti zamanın durumundan kaynaklanmaktadır….