5.1.26

Mütalaa Ders notları 26: Velilerin Himmeti

 

KONUYU 2 BÖLÜMDE ELE ALACAĞIZ    İNŞÂALLAH     :

 

BİRİNCİ BÖLÜM PARAGRAFIN İLK SATIRI İLE İLGİLİDİR.

 

ORADA DEMİŞ:

 

İ'lem Eyyühel-Aziz! 

 

Velilerin himmetleri, imdadları, manevî fiilleriyle feyiz vermeleri hâlî veya fiilî bir duadır.

Hâdî, Mugis, Muîn ancak Allah'tır.

 

Evet,

 

Velilik ve Velâyet mertebeleri kendi içinde çeşitliliğe sahiptir. Biz konu itibariyle  ilgili satırda geçen “Velilerin himmetleri, imdadları, manevî fiilleriyle feyiz vermeleri”  meselesinin kısmen üzerinde duracağız.

 

Bu durum bizim hem derslerimizde hem inancımızda tecrübe ile kanaat ettiğimiz yakinimiz olan bir meseledir. ( Bazılar bu hakikati kabul etmezler. Çünkü bu manevi hattın edebine riayet edilmediğinden, ilgili şahısların K.S marifet ve muhabbetlerine yabani olduklarından bu latif kapı onlara kapalıdır. Bu meyanda çok esrar vardır, muhabbet ve hürmetle meyvedar olur)

 

Evet , Cenab-ı Hak C.C razı olduğu bir kısım kullarına yakınlığını ve muhabbetini ihsas ediyor. Bu zatların tüm niyet ve ahvalleri Allah namına olduğundan ve onun rızasını gözetmek üzere bir fiili sahip olduğundan, Rabbimiz bir kısım mahsus ihsanını onların elleri ile kullarına ulaştırıyor. Bu yakınlığın ve tasarruf anahtarının bir şifresi aşağıdaki Hadis-i Şerifte verilecektir.

 

Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur” dedi:

 

“Her kim bir dostuma düşmanlık ederse, ben ona karşı harb ilân ederim. Kulum, kendisine emrettiğim farzlardan, bence daha sevimli herhangi bir şeyle bana yakınlık sağlayamaz. Kulum bana (farzlara ilâveten işlediği) nâfile ibadetlerle durmadan yaklaşır; nihâyet ben onu severim. Kulumu sevince de (âdeta) ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Benden ne isterse, onu mutlaka veririm, bana sığınırsa, onu korurum.” (Buhârî, Rikak 38)

 

Dolayısıyla bu meratibe vasıl olanlara yapılan manevi ilticalar. Bu zatların o eşhasın duasına yardım etmek kabilinden bir hal olabildiği gibi , Allah’ın sanki (bizzat al sen ver)  dediği kabilden de olabilmektedir. Şirkin ortadan kalktığı, imanın hakkal yakine ulaştığı , Allah’ta fani olmanın gerçekleştiği ortamlarda makam bir olur. YANİ KULUN MURADI ALLAH’IN MURADI OLUR. ALLAH’IN MURADI DA KULUNDAN SUDUR EDER. BU HAL O KUL İLE RABBİ ARASINDA MAHSUS OLAN BİR KEYFİYETTİR. Ne umumun bilmesine ne de ispatına lüzum yoktur.

 

İşle bu durum bir anlamda HALİ olan bir ahvaldir.

 

İMDAT VE HİMMET , yani yardım etme meselesi ise , Yine Allah’ın kul eliyle gördüğü ve gördürdüğü işlerdendir. Bu hadiseye Velilerin tasarrufu denilmektedir. Yüksek ruhlar bedenlerinden ayrıldıktan sonra farklı bir muameleye tabi tutulmakta ve özgür bırakılmaktadır. Yine bir kısmı ise kendi meslekleri ve meşrepleri ile manevi münasebetini sürdürmeye devam etmektedir. Allah o yolların mihmandarlarına ebediyen üstadlık, şehylik, pirlik ,reislik payesini vermiştir. Hatta bu zatların vefatları hakkında  “ onları şimdi kınlarında çıkmış kılıç gibidir” tabiri kullanılır. Daha serbest bir nitelikle vazifelerine devam ederler.  (Haşiye: Mü’minler içinde bir tür serbestlik ve sevinç halleri, bir çeşit ziyaret ve münasebet  keyfiyetlerinin olduğu Hadis-i Şeriflerde bildirilmiştir.)

 

Örneğin:

 

…………..Bağdat dairesi Şâh-ı Geylânî’nin (k.s.) ba’del-memat (ölümünden sonra) hayatında olduğu gibi tasarrufunda idi.  Sikke-i Tasdik-i Gaybi

 

……………..“Gavs-ı Âzam gibi, memattan (öldükten) sonra hayat-ı Hızırî’ye yakın bir nevî hayata mazhar olan evliyalar vardır. Gavs’ın hususî İsm-i Âzamı, ‘Yâ Hayy’ olduğu sırrıyla, sair ehl-i kuburdan fazla hayata mazhar olduğu gibi, gayet meşhur Mâruf-u Kerhî denilen bir kutb-u âzam ve Şeyh Hayâtü’l-Harrânî denilen bir kutb-u azîm, Hazret-i Gavs’tan sonra mematları hayatları gibidir. Beyne’l-evliya (evliya arasında) meşhur olmuştur.”  Barla L.

 

…………. “Ben sekiz-dokuz yaşında iken, bütün nahiyemizde ve etrafında ahali Nakşî Tarikatında ve oraca meşhur Gavs-ı Hîzan namiyle bir zattan istimdat ederken, ben akrabama ve umum ahaliye muhalif olarak “Yâ Gavs-ı Geylanî” derdim. Çocukluk itibariyle elimden bir ceviz gibi ehemmiyetsiz bir şey kaybolsa, “Yâ Şeyh! Sana bir Fatiha, sen benim bu şeyimi buldur.” Acibdir ve yemin ediyorum ki, bin defa böyle Hazret-i Şeyh, himmet ve duasıyla imdadıma yetişmiş. Onun için bütün hayatımda umumiyetle Fatiha ve ezkâr ne kadar okumuş isem, Zât-ı Risaletten (asm) sonra Şeyh-i Geylânî’ye hediye ediliyordu. Ben üçdört cihetle Nakşî iken, Kadirî meşrebi ve muhabbeti bende ihtiyarsız hükmediyordu. Fakat tarikatla iştigale ilmin meşguliyeti mâni oluyordu. …..Sikke-i Tasdik-i Gaybi

 

………. Hattâ, Seyyidü’ş-Şüheda olan Hazret-i Hamza Radıyallahu Anh, mükerrer vakıatla, kendine iltica eden adamları muhafaza etmesi ve dünyevî işlerini görmesi ve gördürmesi gibi çok vakıatla, bu tabaka-i hayat tenvir ve ispat edilmiş..Mektubat

 

……..………. Rahmet kapını çalıyor ve efendim, dayanağım olan Şeyh Abdülkadir Geylânî’nin Sence makbul ve kapıcının yanında tanınan sesiyle mağfiret kapında durarak sesleniyorum.”…….. Mesnevi-i Nuriye

 

Hülasa ;

 

Allah sevdiklerine ait kapıdan yapılan müracaatı geri çevirmediğinden verdiği cevaplar  bu zatların tasarruf eli ile zahir olmuştur. Yani Allah dest-i inayetini bu zatların elleri üzerine koymuş, onların (  Kuddise sırruhum ) vesileliğinde icabette bulunmuştur.

 

………..

 

MANEVİ FİİLER İLE FEYİZ VERİLMESİ, bir anlamda mana hava sahasının istimaline verilen ruhsatla aktif olan bir manevi koridordur.

 

Örneğin:

 

………….. "Vefat etmiş insanların ervahı pek çok kesretle vardır ve bizimle münasebettardırlar. Manevi hedayamız onlara gidiyor; onların nurani feyizleri de bize geliyor." Sözler

 

Bu bağlamda FEYİZ kalb latifesine doğan manevi duygular, cezbeler, sevinçler, itminan, emniyet, huzur, vecd, neşe  gibi manevi gıdaların hissiyat  lisanı ile zuhur halidir. Allahu a'lem bissavab, bu ef’al insanın kendi nazarında gizli, ruhun derece-i hayatında olan zevata aşikar olan hatlardan mürekkep bir dairedir. Neyin nereye nasıl konacağı o zevat-ı kiramın sırrında mahfuzdur.

 

Bu hadisenin Efendimiz ile ilgili olan birçok örneği eserlerde;  ( Elini göğsüne koydu, Elini Üstüne koydu) gibi durumlarda gerçekleşen, şifa ve hidayet hadisleri malumunuzdur.

 

Dolayısıyla  bu zevat-i mübarek bu ikrama mazhar edilmişlerdir. Kendi hünerleri, çabaları ile gerçekleşen şeyler değildir. Onların Allah indindeki durumları kabul edilmiş bir lisan-ı haldir , makbul bir dua vaziyettir , vukua gelen her hadise Allah’ın  irade ve kudreti ile gerçekleşir.

 

Evet , ( doğru yolu gösterip hidayet eden) Hâdî,  ( yardım dileyenlerin yardımına erişen onlara imdat eden) Mugis, ( muavenete muhtaç olanların ihtiyaçlarını karşılayıp onları destekleyen) Muîn Allah’tır.

 

Ancak bilindiği üzere Allah kullarını  maddi ve manevi nimetleri ile rızıklandırırken , o nimete münasip olan esbabı istimal eder. Tevhid ehli bu manada kendini , Ustası elinde işleyen bir alet olarak görür ve bu edepte mukimdirler.

 

Evet, 1-2 istihdam örneği:

 

"Allah’a yemin ederim ki, senin sayende Allah’ın bir tek kişiye hidayet vermesi senin için, kırmızı develerin olmasından daha hayırlıdır.” (Buhari 7/3468, Müslim 2406/34)

 

Savaşta onları siz öldürmediniz, onları Allah öldürdü; (oku) attığında da sen atmadın, Allah attı; bunu da müminlere kendinden güzel bir lütufta bulunmuş olmak için yaptı. Allah her şeyi işitmekte, her şeyi bilmektedir. Enfal / 17

 

(Ey Rasûlüm), doğrusu sen, her sevdiğine hidayet veremezsin (onu İslâm'a sokamazsın, ancak tebliğ yaparsın.) Fakat Allah, dilediği kimseye hidayet verir ve hidayete kavuşacak olanları, O, daha iyi bilir. Şüphesiz sen, istediğini doğru yola iletemezsin. Fakat Allah, istediğini doğru yola iletir. Kasas /56

 

BU MEYANDA MEŞHUR SÖZLERDEN BİRİ:

 

HAK TEÂLÂ İNTİKAMIN, KUL ELİ İLE ALIR

İLM-İ HÂLİ BİLMEYENLER, ONU KUL YAPTI SANIR

 

CÜMLE EŞYA HALIKINDIR, KUL ELİYLE İŞLENİR

EMR-İ BARİ OLMAYINCA, SANMA BİR ÇÖP DEPRENİR

 

…………

 

KONUYLA İLGİLİ İKİNCİ BÖLÜM:

 

Fakat insanda öyle bir latîfe, öyle bir halet vardır ki, o latîfe lisanıyla her ne sual edilirse, -velev ki fâsık da olsun- Cenab-ı Hak o latîfeye hürmeten o matlubu yerine getirir.

 

O latîfe pek uzaktan bana göründü ise de, teşhis edemedim.

 

……..

 

Bu bölüm  gayet ilgi çekici ve merakaver bir bölümdür.

 

Net olarak elimizde “bu latife  budur”  “ şu hal şu keyfiyette bir haldir “ diyebileceğimiz net bir açıklama yoktur. Ancak bu açıklamanın olmaması bu mananın hem taharrisine hem tahliline hem de teviline mani değildir.

 

Bu meyanda bir yaptığımız taharriyi bir TEVİL olarak arz edeceğiz.

 

Şöyle ki:

 

Öncelikle gerek istimali, gerek aksi, gerek mazhariyeti, gerek ayinedarlığı gerek taşıdığı vediası manasıyla ifade edilen hasiyet LATİFE ile tabir edilmiştir.

 

2- Buradan anladığımız istek hadisenin kalp ve ruh merkezli bir alanda gerçekleştiğidir.

 

Ve  bu istekliliği tetikleyici unsurun İÇTENLİKLE –İÇTEN-SAMİMİ OLARAK istemek manası ile İHLAS olduğunu düşünüyoruz.

 

…….. Çünkü samimî bir ihlâs, şerde dahi olsa neticesiz kalmaz. Evet, ihlâs ile kim ne isterse Allah verir. Lem’alar……."  Sözünden hareketle  ihlasın mahalline baktığımızda ……. Gazzâlî Hazretlerinin “İhlâsın da mahalli kalptir” beyanına istinaden hadisenin istemek boyutunun kalp latifesinde gerçekleştiğine kani oluyoruz.

 

3- Fasıkların  dahi istifadesine açık olması ,azami olarak RAHMET dairesinin keyfiyetine dahil bulunmasıdır. ( bu meyanda HİKMETE müracaat ve cevap almakta RAHMET dairesinin keyfiyetindendir.Sevap manası olmasada muvaffakiyet kavanin olarak taahhüd altındadır.İcabınca müracaat cevabını alır. Yani :  Men talebe ve cedde, vecede” Bir şeyi gönülden dileyen ve onu elde etmek için çabalayan insan, mutlaka istediği şeyi bulur,arzusuna nail olur) …….

 

Üstadımızın O latîfe pek uzaktan bana göründü ise de, teşhis edemedim…açıklaması ile Abdülmecid Ağabeyin R.H tercümesinden ziyade olarak  Badıllı Tercümesinde  bir Hadis-i Şeriften atıf sadedinde cümle şöyle kurulmuştur:

 

YANİ: O LATİFE, ALLAH'A YEMİN ETTİĞİ ZAMAN, (YANİ BİR ŞEYİ ONDAN İSTEDİĞİ VAKİT) ALLAH ONUN YEMİNİNİ DOĞRULUYOR, YANİ DİLEDİĞİNİ KABUL EDİYOR.

 

Yine bu cümle ŞADİ EREN tercümesinde aynı şekliyle “Evet, o bir latîfedir, Allah adına yemin edecek olursa Allah onun isteğini yerine getirir”  manasında açıklanmıştır.

 

Dolayısıyla Tercüme bağlamında iki doğrulayıcı sebeple bu latifenin ne olduğunu anlama yolculuğumuza devam edebilmek için mazeret elde etmiş oluyoruz.

 

Böylelikle ve öncelikle bu hadis-i şerifin tamam metni ve ne için ve kime söylendiğine bakacağız.

 

Bu Hadis-i şerif : Enes b. Mâlik’in baba bir kendinden büyük kardeşi olan ,  Cesaret ve kahramanlığı ile meşhur , sufaf ehlinden sahâbî  BERÂ b. MÂLİK R.A için söylenmiştir. Ravisi Ebû Hüreyre R.A’dır.

 

Tamam metni ise şöyledir:

 

Ebû Hüreyre radıyallahu anh Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu söyledi:

 

“Saçı başı dağınık, eli yüzü tozlu, kapılardan kovulmuş öyleleri vardır ki bu şöyle olacak diye yemin etseler, Allah onların dediğini yapar.” (Müslim, Birr 138, Cennet 48)

 

Tirmizide geçen şekli  ise:

 

“Saçı başı dağınık olduğu, eski elbiseler giydiği için kendisine önem verilmeyen öyle kimseler vardır ki şöyle olsun diye dua etseler Allah isteklerini geri çevirmez. Berâ b. Mâlik de bunlardandır” (Tirmizî, “Menâḳıb”, 55).

 

Bu bağlamda BERÂ b. MÂLİK R.A da olan esrarı anlamak için kendisi hakkında muhtasar bir araştırma yapmak iktiza etmektedir. Çünkü bu zatın istediği Allah’ın istediği olan bir mertebededir. Hatta bunu bilen sahabeler ona dua ettiriler matluplarını ona söylettirirlermiş.

 

BERÂ b. MÂLİK R.A bediz gazvesi hariç Peygamberimizle bütün savaşlara iştirak etmiş , muaazzam bir cenk kabiliyeti olan, pratik zeka sahibi , akıllı taktikler üreten , hiçbir şeyden ve cihaddan korkup çekinmeyen ve hiçbir engeli aşılmaz görmeyen , hitabet ve belagatı kuvvetli olan , sesi güzel olduğundan yaptığı nağmelerle seferlerde develerin hızını arttıran , Efendimizin vefatından sonra Hz. Ebu Bekir ve Ömer R.Anhüm Ecmain ordularında gazalara devam katılan  ve Tüster muhâsarasında da müslümanların aynı isteğiyle karşılaşınca onlara zafer, kendine şehidlik niyazında bulunup kalenin Müslümanların eline geçmesi ile şehid olan,  Muhtelif savaşlarda düşmanla yaptığı teke tek vuruşmalarda ( cenk adetinde vuruşma öncesi ilk çıkan gurupta yer alarak) yüz meşhur muharibi öldürmesiyle ünlü, yüzlerce yara almış  bir kahraman sahabidir. R.A.  

 

Dolayısıyla …………… Evet, ihlâs ile kim ne isterse Allah verir. HAŞİYE Evet, “Men talebe ve cedde, vecede” bir düstur-u hakikattir. Külliyeti geniş ve genişliği mesleğimize de şâmil olabilir… Penceresinden baktığımızda bu keyfiyeti hem kendimiz açısından hem de mesleğimiz ve hizmetimiz bağlamında içtihada tabi tuttuğumuzda:

 

Sadakat, cesaret, şecaat, mücahadeden kaçmamak, ahde sahip çıkmak, gevşeklik göstermemek, fedakarlık ve vazifeden çekilmemek, ubudiyet ahlakına  ve kulluk şuuruna sahip olmak gibi İslâmi ve imani değerleri yaşamak ve yaşatmakta gayeye malik olmanın insana bir ruh kazandıracağı ve Allah adamı olma yolunda bir kimlik ve kişilik vereceğini ön görebiliriz. Yani böyle itikadi bir  keyfiyete ve ihlâsa terettüp eden ulvi şahsiyetin …………… Müminlerden bazı kimseler Allah‘a verdikleri sözü yerine getirdiler, kimileri onun yolunda can verdiler, kimileri de ecellerini bekliyorlar (vaadlerini) asla değiştirmediler. (Ahzab, 33/23) ………….şeklindeki makbuliyetinden ve bir mana hatırlı hasiyetinden söz edebiliriz.

Ve

 

“Allah’a teslim olan erkekler ve teslim olan kadınlar, İslam dinine iman eden erkekler ve iman eden kadınlar, taate devam eden erkekler ve taate devam eden kadınlar, dürüst erkekler ve dürüst kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, mütevazı erkekler ve mütevazı kadınlar, hayır yolunda infak eden erkekler ve infak eden kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve ırzlarını koruyan kadınlar, Allah’ı çok zikreden erkekler ve çok zikreden kadınlar var ya, işte Allah onlara mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” (Ahzab, 33/35).. Müjdesine mahzar bir mahiyet  kesbedebiliriz.

 

Hülasa BERÂ b. MÂLİK R.A zaviyesinden ilgili dersin  2 mütercimin ziyade ettiği : O LATİFE, ALLAH'A YEMİN ETTİĞİ ZAMAN, (YANİ BİR ŞEYİ ONDAN İSTEDİĞİ VAKİT) ALLAH ONUN YEMİNİNİ DOĞRULUYOR, YANİ DİLEDİĞİNİ KABUL EDİYOR. cümlesinden açılan yoldaki sülûkumuz burada tamamlanmıştır.

 

EZCÜMLE BU LATİFEYİ MEÇHUL MANASI MAHFUZ BİR ŞEKİLDE; 

 

HAK VE HAKİKATE TARAFTAR OLMANIN VE GEREĞİNİ YAPMANIN  ŞUUR VE İHLASINDAN ZUHUR EDEN BİR NETİCE-İ RUHANİYE VE TERETTÜB-Ü HİSSİYATI KALBİYEDİR…………DİYE TEVİL ETTİK.

 

Söz konusu tevilimize bir başka husustan nazar edersek, Allah kendisine hali ve kalbi ile teveccüh eden hangi ibadını kapısından boş çevirmez, bu yolda en keskin saik nedir diye rasat ettiğimizde , insanın Rabbine karşı hüsn-ü zanna sahip iman ve itimadı olduğunu görmekteyiz.

 

Örneğin:

 

“Hüsn-ü zan, kulluktaki kemalin eseridir.”   Hz. Muhammed A.S.M

 

“Allah-u Teala’ya yemin ederim ki, Allah-u Teala’ya (kendisine) hüsn-ü zan ederek yapılan duayı, elbette kabul eder.”  Hz. Muhammed A.S.M

 

Yine mesleğimizin esalarından olan …………… Acz de aşk gibi Allah’a isal eden yollardan biridir. Amma ACZ YOLU, aşktan daha kısa ve daha selâmettir...  Mesnevi-i Nuriye

 

Ve …………………Arkadaş! Bilhassa muztar olanların dualarının büyük bir tesiri vardır. Bazan o gibi duaların hürmetine, en büyük birşey en küçük birşeye musahhar ve muti’ olur. EVET, KIRIK BİR TAHTA PARÇASI ÜZERİNDEKİ FAKİR VE KALBİ KIRIK BİR MÂSUMUN DUASI HÜRMETİNE, DENİZİN FIRTINASI, ŞİDDETİ, HİDDETİ İNMEYE BAŞLAR. DEMEK DUALARA CEVAP VEREN ZÂT, BÜTÜN MAHLÛKATA HÂKİMDİR. Öyleyse, bütün mahlûkata dahi Hâlıktır…. Mesnevi-i Nuriye…………………. "İşte sen böyle bir Ganiyy-i Mutlakın abdisin. Abdiyetine şuurun varsa, senin elîm fakrın leziz bir iştiha olur.”…Şualar

..

.

 

 

Mütalaa Ders notları 25:Size ÜSTAD ve TALEBELER ve DERS ARKADAŞLARI içinde faide verecek bir fikrimi beyan edeceğim.

 

 

İlgi mektubu konun geçtiği yerdeki üst paragrafı ile birlikte alıp o bütünlükte rasat edeceğiz.

 

Orada demiş:

 

*Kardeşlerim*,

 

*Size ÜSTAD ve TALEBELER ve DERS ARKADAŞLARI içinde faide verecek bir fikrimi beyan edeceğim*.

 

*Şöyle ki*:

 

*Sizler—haddimin fevkinde—bir cihette TALEBEMSİNİZ ve bir cihette DERS ARKADAŞLARIMSINIZ ve bir cihette MUÎN VE MÜŞAVİRLERİMSİNİZ*.

 

Buraya kadar batığımız yerde temel olarak üç tanım görmekteyiz. Bunlar ; ÜSTAD, TALEBE, DERS ARKADAŞIDIR.

 

Bu tanımlar risale-i nur hizmetinin işlevsel formunun ana esaslarını oluşturur. Ve ayrıca medrese usulünü ihsas ederek hareket disiplinini nazara verir.

 

Yani bu hizmetin ustabaşısı, öğreticisi ve kurucusu Bediüzzaman Hazretleri ÜSTAD diye anılır.

 

Sözleri kendi malı ve telifi gibi hissedip sahip çıkan ve en mühim vazife-i hayatiyesini onun neşir ve hizmeti bilen ve doğrultuda konumlanmış kişi/ler TALEBE olarak isimlendirilir.

 

Branş olarak belirlenmiş, içerdiği konuların muhteviyatı öğrenmeye açılmış olan meselelerin eğitimine yönelik bir araya gelerek aynı amaç doğrultusunda bir müdebbir ve muallim tarafından verilen tembih, telkin, talimat, vazife gibi esasların taliminde bulunanlar DERS ARKADAŞI olarak sınıflandırılır.

 

Böylelikle tüm bu tanımlar bir mesleğin eylemsel hakikatini bildiren bir organizasyonu gösterir.

 

Yani bu meslek tarikat tarzında bir yapılanmaya sahip değildir. Şeyh murid beyninde olan iletişim ve etkileşim türünün dışında bir sistemde planlanmıştır. Kişisel terakki amacı , şahsi fazilet oluşumu , meziyetlerin inkişafı gibi bir hedefi bulunmaz.

 

Meslek meşrebin dinamikleri şahs-i manevi olarak atılmış ve hizmet bu temel üzerinde yükselmiştir.

 

Bu nedenle organizasyonu oluşturan elamanlar bir bütünlük içinde tesmiye edilmiştir.

 

Böylelikle, kardeşlik rabıtaları ile bir araya gelen talebelerin aynı konuda talim görmelerinden doğan ders arkadaşlığı ve bundan  çıkan ünsiyetin şeffaflık ve alçakgönüllülükle oluşturduğu şuur, temsilci ruhu manen güçlü kılan bir hasiyete malik olur.

 

Bu değerli yapı ortak değerler bağlamında cüz’iyetten külliyete erişimde önemli bir rol oynar. Yüzbinler naşiri, binler hareket merkezi ve kesretli şubeleri olur. Her biri mümessili olduğu davayı tek başına da kalsa temsil edecek hüviyete haiz şakirtleri bulunur.

Bu esastan yola çıkarak hizmetin düsturları tanzim edilmiştir. Yukarıda söz edildiği gibi söz konusu tabirler bu tarzı tanımlayan ibarelerdir.

 

Taassup, fazilet baskısı, takaddüm , mahsus makam vermek , hiyerarşik bir oluşum tesis etmek gibi hareketin önünü kesen ve akışı yavaşlatan yapılanmadan uzak durulmuş, talebenin himmeti, şakirdin gayreti , alınan ders-i hakikatten neşet eden cesaret, birlikte olmaktan hissedilen tesanüd, aynı medrese ,aynı rahleden ders olmaktan doğan uhuvvet kuvvetinin önü açılmıştır

 

Bu özgün ve özgür mimari istidatların inkişafına, taklitten tahkike geçişe , hür kişiliklerin istikametli terbiyesine  neden olmuştur.

 

İnsanların meziyet istibdadından çıkartarak özgüven kazandırmış, kendi kendine işleyecek donanıma sahip kılmıştır. Yani ahirzamanda Kur’ana ve imana ve de İslâma hizmet etmek noktasında hadimlerini ;tekellüften , sistemik ataletten,  çekingenlikten çıkartıp hafifleştirmiştir.

 

Ve bu hedef durum bir çok yerde  nazara verilmiş , bir havuzun içinde erimiş benliklerden arda kalan saf kişilikleri bir gaye etrafında toplayacak esaslar çok yönü olarak talim edilmiştir.

 

Örneğin:

 

" *Ben de sizin bu ders-i Kur'âniyede bir ders arkadaşınızım. Ben en ziyade muhtaç ve fakir olduğumdan bu kudsî hakikatler en evvel bana ihsan edilmiştir. Ben makam sahibi değilim. Ben kendimi beğenmiyorum. Beni beğenenleri de beğenmiyorum. Kardeşlerim, sizi bütün bütün kaçırmamak için nefsimin gizli çok kusurlarını söylemiyorum* "……….. Emirdağ L.

 

Yani bana karlı ihtiramı korumak için şahsımı öne çıkarıp sahip olduğumuzu düşündüğünüz faziletin önünde kendinizi köreltmeyin. Bu dersler Kur’an’ındır. En çok ben muhtaç olduğumdan ve şiddetle talep ettiğimden rahmeti ilahiye tarafından hem kendi istifadem hem de muhtaç olanların istifadesini temin hizmeti evvel bana verilmiştir. Bu meyanda bilin ki ben kendimi beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum, kimseyi nefsime hizmet etsin diye kendime çekmeye çalışmıyorum. Elimde olanı gösteriyor insanları Allah’a ve Resulüne A.S.M  itaate gerekçeleri ve delilleri ile birlikte davet ediyorum… Yanımda rahat olun bende sizin gibi aynı kaynaktan ders alıyorum. Sizinle birlikte istifade ediyorum .. Mesele şahsi değildir. Eğer öyle olsa yanımda hakikati değil kusurlarımı görürdünüz ve bu sizi benim yüzümden hizmetten de uzaklaştırırdı. Ben bu bağlamda maddi manevi herşeyimi feda ettim. Sizde eğer bana bir ustabaşılık verdiyseniz benim izimi takip edin. Şahıslar fanidir.Makam ve rütbeler geçici. Yalnızca Allah rızası için çalışınız ..onun rıza nazarı ve merhamet teveccühü herşeye bedel kafi gelir. Hem kendi hem ihsanı bakidir.…diyor…

 

“–Sâkin ol kardeşim! Ben bir kral veya hükümdar değilim. Kureyş’ten kuru ekmek yiyen bir kadının oğluyum!..” (Hz. Muhammed A.S.M )

 

Yine başka bir yerde….

 

" *Zaman şahıs zamanı değil, şahs-ı mânevî zamanıdır. Risale-i Nur'da şahıs yok, şahs-ı mânevî var. Ben bir hiçim. Risale-i Nur, Kur'ân'ın malıdır, Kur'ân'dan süzülmüştür. Şeref ve hüsün Kur'ân'ındır. Şahsımla Risale-i Nur iltibas edilmiş. Meziyet, Risale-i Nur'a aittir. Risale-i Nur'un neşrindeki harika muvaffakiyet ise, Risale-i Nur talebelerine aittir. Yalnız şu kadar var ki, şiddetli ihtiyacıma binaen Cenâb-ı Hak, Kur'ân-ı Hakîmden bana ilâç ve tiryakları ihsan etti; ben de kaleme aldım. Her nasılsa, bu zamanda birinci tercümanlık vazifesi bana düşmüş. Ben de Risale-i Nur'un talebesiyim. Bir risaleyi şimdiye kadar yüz defa okuduğum halde yine okumaya muhtaç oluyorum. Ben sizlerin ders arkadaşınızım*"………Tarihçe-i Hayat

 

Diyerek menba-ı hakikiyi göstermiş. Şahs-ı maneviyi nazara vermiş. Eserlerin kendi meziyetinin mahsulü olduğu reddetmiş. Meselenin nasıl meydana geldiğini, muvaffakiyetin nedenini beyan etmiştir. Bu nokta öyle bir denge noktasıdır ki, bir nebze nefsi  hisse meyli olsa o kaynak birden perdelenip kurur. Bu sonsuz akışı fark eden bir şuur asla elini o karanlığa uzatmaz. Saf hakikate biri muttali olduğunda ve ondan bir parça almak ona müyesser olduğunda onu nefsine mal etse o hazine-i ebediye birden gizlenir belki ihyası bir daha mümkün olmaz. Bu gibi durumlar kendi sınırını bilmek ve asla bir taşkınlık yapmamak için çok dikkatli olmayı iktiza eder. Burada üstadımızın bu dersi bize kendi üzerinden ne kadar büyük bir titizlikle verdiğini ve aidiyet ile mensubiyetimizin şahs-ı manevi olduğunu ve talebelik dairesinin ehemmiyetini gösterdiğini müşahede ediyoruz.

 

Yine başka bir yerde hem kendi ile ilgili atfedilen kimliğe bakışını hem de talebeler beyninde bulunan rabıtanın bir şeklini ve bu iştirakteki ortak kazancı şöyle ifade etmiş:

 

*Kendi nokta-i nazarımda liyakatsiz olduğum halde, haydi, hüsn-ü zannınıza binaen bu fakire bir üstadlık ve tebaiyet noktasında bir âlim vaziyetini verdiğinizden bağlanmışsınız. Ben ümmî ve kalemsiz olduğum için, sizin kalemleriniz benim kalemim sayılır; hadiste gösterilen ecri alırsınız*……………Lem’alar

 

Yine nefsi ile ilgili bir imtiyaz hissine sahip olmadığını, haklı eleştiriye açık olduğunu şöyle belirtmiş:

 

*Evet, ben nefsimle musalâha etmemişim. Çünkü terbiye etmemişim. Benim boynumda veya koynumda bir akrep bulunduğunu biri söylese veya gösterse, ondan darılmak değil, belki memnun olmak lâzım gelir*…………..Tarihçe-i Hayat

 

*O ehl-i fazl ve kemal ve kuvvetli enâniyet-i ilmiyeyi taşıyan zatlar bilsinler ki, bana değil, Kur'ân-ı Hakîme talebe ve şakirt oluyorlar; ben de onların bir ders arkadaşıyım*…………… Mektubat

 

Evet,  kendi ders arkadaşlığını talebesinin de beyan etmesinden içtinap etmemiş ,doğruluğunu teyid eder bir şekilde beyanı esalerin içinde kendine yer bulmuş. Şöyle ki;

 

*Said Nursî, Kur'ân ve imâna hizmet mesleğini ihtiyar edip, hiçbir maddî ve mânevi menfaat, salâhat ve velîlik gibi mânevi makamları maksat ve gaye etmeden, sırf Cenâb-ı Hakkın rızası için hizmet yapmıştır. Basiretli ehl-i ilim tarafından bütün Müslümanlarca "Zuhuru beklenen siyasî ve dinî bir halâskârdır" gibi şahsına verilen yüksek mertebeyi Bediüzzaman hiddetle reddetmiş, kendisinin ancak Kur'ân'ın bir hizmetkârı ve Risale-i Nur talebelerinin bir ders arkadaşı olduğuna inanmış ve beyan etmiştir*………….Konferans

Teveccüh ettiğimiz bölümün devamında yukarıdaki bölümlerde ifade edildiği gibi kendi ile ilgili nazarı konumlandırmak ve bakış açısına doğru bir açı kazandırmak ve de kendi üzerinden uhuvveti ve tesanüdü muhafaza noktasından bir ölçüye sahip olmak hakkında farazi ve evhama müncer gelişmelere musap olunduğunda hangi duruşu korumak bağlamında aşağıdaki hususları talim etmiştir.

 

*Aziz kardeşlerim, Üstâdınız lâyuhtî değil*...

 

*Onu hatâsız zannetmek hatâdır*.

 

*Bir bahçede çürük bir elma bulunmakla bahçeye zarar vermez*.

 

*Bir hazinede silik para bulunmakla, hazineyi kıymetten düşürtmez*.

 

*Hasenenin on sayılmasıyla, seyyienin bir sayılmak sırrıyla, insaf odur ki: Bir seyyie, bir hatâ görünse de, sair hasenata karşı kalbi bulandırıp itiraz etmemektir*. ……………( ahvâl-i suriyesinden zayıf birşey işitildiği zaman üstünde durmamalı; derhal başını kaldırıp etraf-ı âleme neşrettiği nurlara bakmalı. Mesnevi-i Nuriye)

 

*Hakaike dair mesâilde külliyatları ve bazan da tafsilâtları sünuhat-ı ilhâmiye nev'inden olduğundan, hemen umumiyetle şüphesizdir, kat'îdir*……………. yani benim eserler ile ilgili hiçbir şüphem yok,hakikat olduklarına hem kani hem şahidim……..delil bağlamında karşılığı olmayan bir şey söylemedim..isbat edilmeyecek bir şeyi de iddia etmedim.. ..meselelerin ruhlarda makes bulması, vicdanlarda itminan oluşturması, kalpleri mutmain ve akılları tesir etmesi , asarın teşekkülünde safi ilhamın müessir olduğu izlenmektedir…

 

*Biliniz, kardeşlerim ve ders arkadaşlarım*!

 

*Benim hatamı gördüğünüz vakit serbestçe bana söyleseniz mesrur olacağım*.

 

*Hattâ başıma vursanız, Allah razı olsun diyeceğim*.

 

Çünkü burada kendimizi satmıyoruz. Nefesimizi nazara vermiyoruz. Halktan bir itibar bir teveccüh istemiyor herhangi bir makamın peşinde koşmuyoruz. Biz sadece Allah’ın rızasını istiyoruz. Bunun için hiç kınayıcının kınamasından nefsimiz hesabına çekinmeyiz. Velev bu var olan kusurumuzu bize bildirmek olsa kendimizde şahsi hiçbir şeyin hıfzını düşünmeyiz…çünkü:

 

*Hakk'ın hatırını muhafaza için başka hatırlara bakılmaz*.

 

*Nefs-i emmarenin enaniyeti hesabına, Hakk'ın hatırı olan bilmediğimiz bir hakikatı müdafaa değil, alerre'si vel'ayn kabul ederim*

 

Yani kötülüğü isteyen ,hakikati görmeye mani olan bir benliğin egosunu tatmin için bilmediğim bir şeyi biliyormuş gibi yapmaktan ve o fikri savunmaktansa , o noksanlığımı Baş göz üstüne; seve seve kabul ederim.

 

Devamında demiş…

 

*Bilirsiniz ki, şu zamanda şu vazife-i imaniye çok mühimdir. Benim gibi zaif, fikri çok cihetlerle inkısam etmiş bir biçareye yükletmemeli, elden geldiği kadar yardım etmeli*… Tarihçe-i Hayat / Barla Hayatı / Barla Lahikası

 

Yani sizde meseleleri kişiselleştirmeyin. Bir eleştiri olsa izzet-i nefsime dokundu demeyin..hem herkes bir meşrepte olmaz çok sıkı tutmayın.. şahs-ı maneviyi muhafaza için kişisel  çekince ve nefsinizin dayatmalarını terk edin..vazifenize odaklanın ne  kendinizde ne de hariçte sizi gayenizden alı koyacak şeylere itibar edip  meşgul olmayın .. hizmetinize bakın…

 

*Evet, İslâmiyet gibi bir âli tarîkım, acz ve fakrı Allah'a karşı bilmek gibi bir meşrebim, Seyyidü'l-Mürselîn gibi bir rehberim, Kur'ân-ı Azîmüşşan gibi bir mürşidim, bir dakikada mertebe-i velâyete erişmek gibi ulvî bir netice almak mümkün olan askerlik gibi bir mesleğim var*.

 

*Üstadım bana ve dinleyen her zevi'l-ukule, "Tarikat zamanı değil, imanı kurtarmak zamanıdır. Beş vakit namazını hakkıyla edâ et; namazın nihayetindeki tesbihleri yap; ittibâ-ı sünnet et; yedi kebâiri işleme" dersini vermiştir. Ben gerek bu derse, gerek Risaletü'n-Nur'la verilen derslere, Kur'ân'dan istinbat buyurarak gösterdiği hakikatlere karşı Allah'ın tevfikiyle can ü dilden belî dedim, tasdik ettim ve bana böylece hakikat dersini veren bu zâta da ömrümde ilk defa olarak Üstad dedim. Hatâ etmedim, isabet ettim*.

 

 Hulûsi

 

.

Mütalaa Ders notları 24: Eşyânın ( her şeyin) hakikati, ancak zıtlarıyla bilinir

 

…. Güzellik - Çirkinlik, Zahmet – Kolaylık, Hastalık- Şifa, Dert-Deva, Mükafat-Ceza, Sıcak-Soğuk, Gece-Gündür, Işık-Karanlık, Sıcak –Soğuk, Cennet-Cehennem  gibi bir çok kavramlar ile ifade edilen durumları meydana getiren hikmet;  “Eşyânın ( her şeyin) hakikati, ancak zıtlarıyla bilinir”…kaidesinin hükmüdür.

 

Bu bağlamda görünen her şeyin hakikati izafiyet (geçerliliği şartlara tâbi olan, Varlığı veya tasavvuru bir başka şeyin varlığına bağlı bulunan, bağıntılı, göreli, göreceli ) şeklinde)  tanımlanabilir.

 

Yani çok hadise mutlak güzellik ve çirkinlik olarak hükme bağlanamaz. Çünkü birçok doğru ve gerçekler zaman ve zemine göre değişkendir.

 

Örneğin:

 

Bir su, beş muhtelif mizaçlı hastalara göre nasıl beş hüküm alır. Şöyle ki: Birisine, hastalığının mizacına göre su ilâçtır; tıbben vâciptir. Diğer birisine, hastalığı için zehir gibi muzırdır; tıbben ona haramdır. Diğer birisine az zarar verir; tıbben ona mekruhtur. Diğer birisine zararsız menfaat verir; tıbben ona sünnettir. Diğer birisine ne zarardır, ne menfaattir; âfiyetle içsin, tıbben ona mübahtır. İşte hak burada taaddüt etti. Beşi de haktır. Sen diyebilir misin ki, "Su yalnız ilâçtır, yalnız vâciptir, başka hükmü yoktur"?..Sözler

 

Veya:

 

 “ Hakaik-i nisbiye (göreceli, izafi gerçekler), büyük bir ölçüde hakaik-i hakikiyeden (göreceli olmayan, esas mahiyeti ve zatı itibariyle gerçek olan şeyler)  çoktur. Hatta bir zatın hakaik-i hakikiyesi yedi ise, hakaik-i nisbiyesi yediyüzdür.” İşarat-ül İ’caz  

 

BU NOKTADA DİKKAT ÇEKEN ESAS , NİYET- NAZAR  VE MÂNÂ-YI HARFİ - MÂNÂ-YI İSMİNİN BU YER ANLAM DEĞİŞİMİNDE SAHİP OLDUĞU BÜYÜK ROLDÜR.

 

ÇÜNKÜ SÖZ KONUSU YARATILIŞ VE HAYATA VERİLEN HAREKET, ZAHİRDEN HAKİKATE GEÇİLMESİ PLANINDA İRADEYİ TEKLİF SÜRECİNE KATAN OLUŞUMDUR.

 

Örneğin:

 

“Şu kâinata dikkat edilse görünüyor ki: İçinde iki unsur var ki, her tarafa uzanmış, kök atmış. Hayır şer, güzel çirkin, nef’ zarar, kemâl noksan, ziya zulmet, hidâyet dalâlet, nur nâr, îman küfür, tâat isyan, havf muhabbet gibi âsârlarıyla, meyveleriyle şu kâinatta ezdad (zıdlar)  birbiriyle çarpışıyor. Daima tegayyür ve tebeddülâta mazhar oluyor.” Sözler………… *şeklinde hadiselerin akışının görünmesi*,

 

Yine illet nazarında (görünen ardındaki örtülü ve gizli mâna ile durumun  hakiki hükmünü  gösteren veya gerekli kılan yahut hükmün kendisine bağlandığı anlamı ifade eden gerekçeli durum) olarak  iman ve hikmet ile müşahedeyi iktiza eden;

 

“Kâinatın nizamında galib-i mutlak ve maksud-u bizzât ve Sâni’-i Zülcelal’in hakikî maksadları, hayır ve hüsün ve güzellik ve mükemmeliyettir.” “Şer, kubh, çirkinlik, bâtıl, fenalık hilkat-ı kâinatta cüz’îdir. Maksud değil, tebaîdir ve dolayısıyladır. Yani meselâ çirkinlik, çirkinlik için kâinata girmemiş; belki güzelliğin bir hakikatı çok hakikatlara inkılab etmek için çirkinlik bir vâhid-i kıyasî (ölçü birimi) olarak hilkata girmiş. Şer, hattâ şeytan dahi beşerin hadsiz terakkiyatına müsabaka ile vesile olmak için beşere musallat edilmiş. Bunlar gibi cüz’î şerler, çirkinlikler, küllî güzelliklere, hayırlara vesile olmak için kâinatta halkedilmiş.” Hutbe-i Şamiye…. *şeklinde izhar edilen maslahatın idrak edilmesi* ,

 

Hem;

 

“Evet bu kâinatta hayır-şer, lezzet-elem, ziya-zulmet, hararet-bürudet, güzellik-çirkinlik, hidayet-dalalet birbirine karşı gelmesi ve içine girmesi, pek büyük bir hikmet içindir. Çünki şer olmazsa, hayır bilinmez. Elem olmazsa, lezzet anlaşılmaz. Zulmetsiz ziya, ehemmiyeti olmaz. Soğukla, hararetin dereceleri tahakkuk eder. Çirkinlik ile, hüsnün tek bir hakikatı, bin hakikat ve binler çeşit hüsün mertebeleri vücud bulur. Cehennem’siz Cennet’in pek çok lezzetleri gizli kalır. Bunlara kıyasen, herşey bir cihette zıddıyla bilinebilir. Ve birtek hakikatı, sünbül verip çok hakikatlar olur.” Şualar…. *şeklinde izhar edilen hikmet ve hakikatin iz’anda  yerleşmesi*,

 

Yine teklifin fertten , cemaate, cemaatten nev’e kadar olan muhtelif tabakat-ı insaniyede taksim ettiği hisse cihetinde ;

 

“Kur’an sâlihat’ı (dine uygun güzel işleri)  mutlak, mübhem (kapsamı sınırlandırılmamış, sınırları çizilmemiş) bırakıyor. Çünki ahlâk ve faziletler (güzel ve üstün hasletler), hüsün (güzellik) ve hayır çoğu nisbîdirler (izafi, göreceli). Nev’den nev’e geçtikçe değişir. Sınıftan sınıfa nâzil oldukça (indikçe) ayrılır. Mahalden mahalle tebdil-i mekân ettikçe (yer değiştirdikçe) başkalaşır. Cihet (bakılan taraf, yön) muhtelif olsa, muhtelif olur. Ferdden cemaate, şahıstan millete çıktıkça mahiyeti değişir.”.. Sünuhat….*geniş bir anlayış istemesi*,

 

Yine nefsi faaliyet noktasında kavranmayı lüzumu bulunan haliyle ;

 

Meselâ, zayıfın kavîye ( kuvvetli olana)  karşı izzet-i nefsi, kavîde tekebbür (kibirlenme, büyüklenme) olur. Kavînin zayıfa karşı tevazuu, zayıfta tezellül (zillet) ] olur.

 

Meselâ, bir ulü’l-emir (hükümdar, mevki sahibinin) , makamındaki ciddiyeti vakar, mahviyeti (olan tevâzu) zillettir. Hânesinde ciddiyeti kibir, mahviyeti ( alçak gönüllüğü) tevazudur.

 

Meselâ, tertib-i mukaddematta (önhazırlık safhasında) tefviz (vazifesini yapmadan işini Allah’a havale etme) , tembelliktir. Terettüb-ü neticede ( görevi gerçekleştirip ortaya çıkan neticelerin alınmasını intizar etmek) tevekküldür. Semere-i sa’yine (çalışmasının neticesine eline geçen) , kısmetine rıza kanaattir; meyl-i sa’yi (çalışma şevkini)  kuvvetlendirir. ………..

 

Meselâ, fert, mütekellim-i vahde ( herkesi ilgilendiren bir meselede kendi adına konuşsa) olsa; müsamahası, fedakârlığı, amel-i sâlihtir. Mütekellim-i maa’l-gayr ( konuşması başkaları adına) olsa hıyanet olur.

 

Meselâ, bir şahıs, kendi namına hazm-ı nefs (nefsini kırma, arka planda tutmayı irade) eder, tefahur edemez (övünemez). Millet namına tefahur eder, hazm-ı nefs edemez.

 

Herbirinde birer misal gördün, istinbat et (derinlemesine tetkiket) .

 

Madem ki, Kur’ân, bütün tabakata ( beşeri  sınıflar) , bütün a’sârda (asırlarda), kâffe-i ahvâlde (bütün haller, durumlara) şâmil bir hitab-ı ezelîdir. Hem nisbî (izafi, göreceli) hüsün, hayır çoktur.

 

Sâlihât’taki ıtlakı (kısa ve öz tutma, sınırları belirlememe), beliğâne bir îcâz-ı mutnebdir (mu’cizevî bir uzatma ve kapsayıcı bir inbisattır) . Beyanda sükûtu, geniş bir sözdür…. Sünuhat ……… *şeklindeki değerlendirilmesiyle* ;………. DURUM VE ALGININ, İDRAK VE KAVRAYIŞININ BİR ÇOK DEĞİŞKENLİK AÇISINI NAZARA VERMEKTE VE İNSANIN ; HAYAT, VUKUAT BAĞLAMINDA NERDE DURMASI GEREKTİĞİNİ VE KANAAT VE HÜKÜMLERİNİN   HANGİ ÖLÇÜ İÇİNDE OLURSA İSABETLİ OLACAĞINA  DAİR MÜHİM YOL GÖSTERMEKTEDİR.

 

*ŞİMDİ DERSİMİZ OLAN İLGİLİ PARAGRAFA BAKALIM*..

 

İKİNCİ NOKTA …..*O ki, yarattığı her şeyi güzel yarattı*…… (Secde 7) * âyetinin bir sırrını izah eder*.

*Şöyle ki: Her şeyde, hattâ en çirkin görünen şeylerde, hakikî bir hüsün ciheti vardır*.

 

Söz konusu ayetten iktibas edilen sırrın , yaratılan HERŞEY’in Allah tarafından güzel yaratıldığının ifade edilmesine bağlı olarak DEMEK Kİ bir görmesek de, çirkin diye düşünsek de her şeyde bir güzellik ciheti  mutlaka vardır. Bunu anlamalı ve bu güzelliği keşfetmeliyiz.

 

Hem…….. Hayr-ı mutlaktan hayır gelir. Cemil-i Mutlaktan güzellik gelir. Hakîm-i Mutlaktan abes bir şey gelmez… Sözler

 

Hem …. *O ki, yarattığı her şeyi güzel yarattı*…. ayetinin beyan-ı tefsirinde ifade edilen şekliyle;  *Allah Teâlâ’nın yarattığı her şey hikmetin gereklerine ve maksada uygunluk ilkesinin icaplarına göre düzenlenmiştir; güzellik bakımından kendi aralarında derecelendirilebilirse de bütün yaratılmışlar güzeldir. Yarattığı her şeyi güzel yaratmıştır. Burada "hüsün" güzellik, hikmet ve menfaate uygunluktur*. *Gül güzel olduğu gibi dikeni de güzeldir. O , Her bir şeyi nasıl yaratacağını çok iyi bilir*…. …………oluşu ve mutlak yaratıcı  ve bu noktadan eşi benzerinin olmaması ve hilkatin ondan başka kimseye nispetinin mümkün olmaması  , bu bağlamda izafi bir karşılığın bulunmaması dolayısıyla ; Allah’ın yarattığı her şey güzeldir…

 

Muhataplar, kabiliyetler, mizaçlar, mahiyetler gibi mazharların aynalarında zuhur eden suretlerde zahiren görünen çirkinlik ve güzellikler onlara istidatlarına ve fiillerine taalluk eden sonuçlara, aldıkları vaziyet ve durumların konuma göredir ve sonuç, etki ve aks itibariyle izafidir.

 

Demek ki;  her şeyin yaratılış hakikati ve sahip olduğu mahiyeti , onu vücuda getiren olumlu veya olumsuz , celali ve cemali sebepler itibariyle verdiği neticeler , hem adalet hem hikmet noktasında hayırdır ve güzeldir.

 

*Evet, kâinattaki her şey, her hâdise ya bizzât güzeldir, ona hüsn-ü bizzât*  (zatında güzel olan, güzelliği başka bir sebebe bağlı olmayan ,izafi bir rabıtası bulunmayan güzellik ) *denilir*.

 

Örneğin:

 

……….. Çünkü cemâl bizzat sevilir. Zîcemâl ve cemâl, kendi kendini sever. Hem hüsündür, hem muhabbettir. Kemâl dahi bizzat mahbubdur, sebepsiz olarak sevilir… Sözler

 

……….. Meselâ, imanın güzelliği ve hakikatın güzelliği ve nurun hüsnü …….. ruhun cemâli …………şefkatin güzelliği ve adaletin güzelliği ve merhametin hüsnü ve hikmetin hüsnü………Şualar

 

*Veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki, ona hüsn-ü bilgayr* (görünürde çirkin, fakat neticesi güzel ve hayırlı olan)  *denilir*.

 

"Pek çok zahirî intizamsızlıklar ve karışıklıklar var ki, pek muntazam bir kitabet-i kudsiyedir." Sözler

 

İ'lem eyyühe'l-aziz!

 

Tabiatları lâtif, ince ve lâtif san'atlara meftun bazı insanlar, bilhassa has bahçelerinde pek güzel hendesevâri bir şekilde şekilleri, arkları, havuzları, şadırvanları yaptırmakla, bahçelerine pek muntazam bir manzara verirler. Ve o letâfetin, o güzelliğin derecesini göstermek için, bazı çirkin kaya, kaba, gayr-ı muntazam mağara ve dağ heykelleri gibi şeyleri de ilâve ediyorlar ki, onların çirkinliğiyle, adem-i intizamıyla bahçenin güzelliği, letâfeti fazlaca parlasın. Çünkü Eşyânın hakikati, ancak zıtlarıyla bilinir.

 

Lâkin, müdakkik bir kimse, o ezdadı cem eden bahçenin manzarasına baktığı zaman anlar ki, o çirkin, kaba şeyler kasten yapılmıştır ki, güzellik, intizam, letâfet artsın. Zira, güzelin güzelliğini arttıran, çirkinin çirkinliğidir. Demek bahçenin tam intizamını ikmal eden, o çirkinlerdir. Ve o çirkinlerin adem-i intizamı nisbetinde bahçenin intizamı artar.

 

Kezalik, dünya bahçesinde nizam ve intizamın son sisteminde bulunan mahlûkat ve masnuat arasında—hayvanlarda olsun, nebatatta olsun, cemâdatta olsun—bazı çirkin, intizamdan hariç şeyler bulunur. Bunların çirkinliği, intizamsızlıkları, dünya bahçesinin güzelliğine, intizamına bir ziynet, bir süs olmak üzere Sâni-i Hakîm tarafından kasten yapılmış olduğunu, pek yüksek, geniş, şâirâne bir hayal ile dünyanın o bahçe manzarasını nazar altına alabilen adam, görebilir.

 

Maahaza, o gibi şeyler kastî olmasaydı, şekillerinde hikmetli tehâlüf olmazdı. Evet, tehâlüfte kast ve ihtiyar vardır. Her insanın bütün insanlara simâca muhalefeti buna delildir….Mesnevî-i Nuriye

………….

 

*Bir kısım hâdiseler var ki, zahirî çirkin, müşevveştir. Fakat o zahirî perde altında gayet parlak güzellikler ve intizamlar var*………..Sözler

 

Meselâ, nasıl ki harikulâde bir fabrika makinesine âdi bazı maddeler atılır; içinde yanarlar, zâhiren mahvolur, fakat o fabrikanın imbiklerinde çok kıymettar kimya maddeleri ve edviyeler teressüp eder.

 

Hem onun kuvvetiyle ve buharıyla o fabrikanın çarkları döner; bir taraftan kumaşları dokumasına, bir kısmı kitap tab'ına, bir kısmı da şeker gibi başka kıymettar şeyleri imal etmesine medar oluyor, ve hâkezâ... Demek, o âdi maddelerin yanmasıyla ve zâhiren mahvolmasıyla binler şeyler vücut buluyor.

 

Demek, âdi bir vücut gider, âli çok vücutları irsiyet bırakır. İşte, şu halde, o âdi maddeye "Yazık oldu" denilir mi? "Fabrika sahibi neden ona acımadı, yandırdı; o sevimli maddeleri mahvetti?" şikâyet edilir mi?

 

Aynen öyle de, "En yüce sıfatlar Allah'ındır." Nahl Sûresi, 16:60…….Hâlık-ı Hakîm ve Rahîm ve Vedûd, mukteza-yı rahmet ve hikmet ve vedûdiyet olarak kâinat fabrikasına hareket veriyor. Herbir vücud-u fâniyi çok bâki vücutlara çekirdek yapar, makàsıd-ı Rabbâniyesine medar eder, şuûnât-ı Sübhâniyesine mazhar kılar, kalem-i kaderine mürekkep ittihaz eder ve kudretin dokumasına bir mekik yapar.

 

 Ve daha bilmediğimiz pek çok inâyât-ı gàliye ve makàsıd-ı âliye için, kendi faaliyet-i kudretiyle kâinatı faaliyete getirir.

 

Zerrâtı cevelâna, mevcudatı seyerâna, hayvânâtı seyelâna, seyyârâtı deverâna getirir, kâinatı konuşturur, âyâtını ona sessiz söylettirir ve ona yazdırır.

 

Ve mahlûkat-ı arziyeyi, rububiyeti noktasında, havayı emir ve iradesine bir nevi arş, ve nur unsurunu ilim ve hikmetine diğer bir arş, ve suyu ihsan ve rahmetine başka bir arş, ve toprağı hıfz ve ihyâsına bir çeşit arş yapmış; o arşlardan üçünü mahlûkat-ı arziye üstünde gezdiriyor.

 

………..

Şu remizli nüktenin sırrı şudur ki: Hakîm-i Ezelî, inâyet-i sermediye ve hikmet-i ezeliyenin iktizasıyla, şu dünyayı, tecrübeye mahal ve imtihana meydan ve Esmâ-i Hüsnâsına âyine ve kalem-i kader ve kudretine sahife olmak için yaratmış.

 

Ve tecrübe ve imtihan ise, neşvünemâya sebeptir.

O neşvünemâ ise, istidatların inkişafına sebeptir.

O inkişaf ise, kabiliyetlerin tezahürüne sebeptir.

O kabiliyetlerin tezahürü ise, hakaik-i nisbiyenin zuhuruna sebeptir.

 

*HAKAİK-İ NİSBİYENİN ZUHURU İSE*, Sâni-i Zülcelâlin Esmâ-i Hüsnâsının nukuş-u tecelliyâtını göstermesine ve kâinatı mektubât-ı Samedâniye suretine çevirmesine sebeptir.

 

İşte, şu sırr-ı imtihan ve sırr-ı teklif iledir ki, ervâh-ı âliyenin elmas gibi cevherleri, ervâh-ı sâfilenin kömür gibi maddelerinden tasaffi eder, ayrılır.

 

İşte, bu mezkûr sırlar gibi daha bilmediğimiz çok ince, âli hikmetler için, âlemi bu surette irade ettiğinden, şu âlemin tagayyür ve tahavvülünü dahi o hikmetler için irade etti.

 

Tahavvül ve tagayyür için zıtları birbirine hikmetle karıştırdı ve karşı karşıya getirdi.

Zararları menfaatlere mezc ederek, şerleri hayırlara idhal ederek, çirkinlikleri güzelliklerle cem ederek, hamur gibi yoğurarak, şu kâinatı tebeddül ve tagayyür kanununa ve tahavvül ve tekâmül düsturuna tâbi kıldı.

 

Vakta ki meclis-i imtihan kapandı. Tecrübe vakti bitti. Esmâ-i Hüsnâ hükmünü icra etti. Kalem-i kader, mektubatını tamamıyla yazdı.

 

Kudret, nukuş-u san'atını tekmil etti. Mevcudat, vezâifini ifa etti. Mahlûkat, hizmetlerini bitirdi. Herşey mânâsını ifade etti.

 

Dünya, âhiret fidanlarını yetiştirdi. Zemin, Sâni-i Kadîrin bütün mu'cizât-ı kudretini, umum havârık-ı san'atını teşhir edip gösterdi. Şu âlem-i fenâ, sermedî manzaraları teşkil eden levhaları zaman şeridine taktı.

 

O Sâni-i Zülcelâlin hikmet-i sermediyesi ve inâyet-i ezeliyesi, o imtihan neticelerini, o tecrübenin neticelerini, o Esmâ-i Hüsnânın tecellîlerinin hakikatlerini, o kalem-i kader mektubatının hakaikini, o nümune-misal nukuş-u san'atının asıllarını, o vezâif-i mevcudatın faidelerini, gayelerini, o hidemât-ı mahlûkatın ücretlerini ve o kelimât-ı kitab-ı kâinatın ifade ettikleri mânâların hakikatlerini ve istidat çekirdeklerinin sünbüllenmesini ve bir mahkeme-i kübrâ açmasını ve dünyadan alınmış misalî manzaraların göstermesini ve esbab-ı zâhiriyenin perdesini yırtmasını ve herşey doğrudan doğruya Hâlık-ı Zülcelâline teslim etmesi gibi hakikatleri iktiza etti.

 

Ve o mezkûr hakikatleri iktiza ettiği için, kâinatı dağdağa-i tagayyür ve fenâdan, tahavvül ve zevâlden kurtarmak ve ebedîleştirmek için, o zıtların tasfiyesini istedi ve tagayyürün esbabını ve ihtilâfâtın maddelerini tefrik etmek istedi.

 

Elbette kıyameti koparacak ve o neticeler için tasfiye edecek. İşte, şu tasfiyenin neticesinde Cehennem ebedî ve dehşetli bir suret alıp, taifeleri……."Sizler, ayrılın, ey mücrimler!" Yâsin Sûresi, 36:59………tehdidine mazhar olacak; Cennet ebedî, haşmetli bir suret giyerek, ehil ve ashabı….."Size selâm olsun. Buraya ter temiz geldiniz, ne mutlu size! Ebediyen kalmak üzere girin Cennete." Zümer Sûresi, 39:73……hitabına mazhar olacak… Sözler

 

*İşte Kur'ân şakirtlerinin akıbetleri böyledir. Cenâb-ı Hak bizleri onlardan eylesin. Âmin*!

 

 

 

Mütalaa Ders notları 23: Masiyetin mahiyetinde, bilhâssa devam ederse, küfür tohumu vardır.

İ'lem Eyyühel-Aziz!

Masiyetin mahiyetinde, bilhâssa devam ederse, küfür tohumu vardır.

Çünki o masiyete devam eden, ülfet peyda eder.

Sonra ona âşık ve mübtela olur.

Terkine imkân bulamayacak dereceye gelir.

Sonra o masiyetinin ikaba mûcib olmadığını temenniye başlar.

Bu hal böylece devam ettikçe, küfür tohumu yeşillenmeye başlar.

En-nihayet, gerek ikabı ve gerek dârü'l-ikabı inkâra sebeb olur.

Mesnevi-i Nuriye – 126

 

Söz konusu İ'lem de ifadeye hakim ve dikkat çeken kelimenin MASİYET olduğunu görüyoruz. Bununla birlikte MASİYETİN sabit bir durumdan daha çok , temas ettiği hadise ülfet, bağımlık , küfür arasında iletken bir mahiyete sahip olduğunu anlıyoruz.

 

Bu bağlamda öncelikle MASİYETİN ne anlama geldiğine  bakacağız.

 

MASİYET: İsyan kökünden gelen ve helal olanı işlemekten çekilmek, emre tabi olmamak, hakikate karşı direnmek, doğru olan davranış ve yaşayış esaslarına uymaktan imtina etme, kasten harama yönelmek (İlâhî emir ve yasaklara aykırı fiil işlemek  / GÜNAH)  gibi anlamlara gelmektedir.

 

Ve fiilin temelinde ve niyetinde kasıt ve karşı çıkmak iradesi bulunduğundan devamlılığına bağlı olarak küfre, yani hakikati örtüp gizlemeyi, din adına ve Allah namına tebliğ edilen konuları reddedip tasdik etmemeyi netice verecek olan bir özellik mahiyetinde bulunmaktadır.

 

Bu riski meydana getiren üç temel olgu söz konusudur.

 

Bunlardan birisi cümle içinde geçtiği üzere MASİYET ÜZERİNDE DAİM OLMAK,

 

İkincisi, DAİM olmanın neticesinde MASİYETİN muhtevasında olan davranışlara ALIŞKANLIK kazanmak,

 

Üçüncüsü, ALIŞKANLIK kazandığı şeyi şiddetli bir biçimde AŞK derecesinde sevmek ve geri dönülmesi çok zor olan bir şekilde BAĞIMLILIK edinmektir.

 

Bu üç bağlı etkileşimin gizli sebeplerinin başında eserlerde “menhus lezzet-i şeytaniye” diye tabir edilen ve zulüm, fısk ve  kebâirin içinde yuvalanan pis bir zevkin bulunmasıdır.

 

Bu zevk kör hissiyatı beslediğinden elde ettiği duyusal galibiyet, aklın muhakemesini ve iradenin çekincesini perdeleyip, kalp ve ruh gibi insanın sair latifelerini kendine tabi yapar. Mahiyetlerini bozarak içinde etkin uyarıcılıkta görev yapacak bir nokta bırakmaz.

 

Oysa insanın takva esasına göre yaşaması duygu ve düşünce işletim sistemini etkin bir şekilde aktive eder.

 

İkaz lambaları çalışır,uyarı levhaları görünür, ışıklar yolu aydınlatır. Fakat hazır ve öncül olan hazlar ve keyiflerin peşine düşen tercihler sonucunda maalesef tiryakilikleri netice veren mağlubiyetler içine düşmek kaçınılmaz oluyor.

 

Demek ki, insan kontrolünü kaybettiren ve onu kendi etkisi altına alıp düşünsel ve duygusal yönetimini ele gaçiren MASİYET ve muhtevası olan GÜNAHLARDAN içtinab etmek, uzak durmak ve hiçbir saikle yaklaşmamak gayet ciddi bir tedbir durumudur.

 

" *Madem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem'a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma. Çünkü çok küçük şeyler var, çok büyükleri bir cihette yutar. Nasıl küçük bir cam parçasında gök, yıldızlarıyla beraber içine girip gark oluyor. Hardal gibi küçük kuvve-i hafızanda, senin sahife-i a'mâlin ekseri ve sahaif-i ömrün ağlebi içine girdiği gibi, çok cüz'î küçük şeyler var, öyle büyük eşyayı bir cihette yutar, istiab eder*. " Lem’alar

 

Evet ilgili paragrafın devam satırlarında ,MASİYET,ÜLFET,MÜPTELALIK VE DEVAMLILIK bağlamında hadisenin KÜFRE evrilmesi hususunu beyan edilmiştir. Bu söz konusu durum , henüz öz kıyımı gerçekleşmemiş duyguların fıtrat namına direnişlerinin oluşturduğu vicdani baskının alışkanlıkları tehdit etmesi neticesinde bir tepki eğilimi olarak ortaya çıkar. Baştan çeşitli rahatsızlıklar formunda kendini gösterirken , günah işlenmeye ,isyan hakikate karşı koymaya devam ettiğinden zamanla etkisini kaybeder .

 

HAŞİYE : Burada ki nefsani, şeytani ve insi şerirlerin stratejik önermeleri, bir birinden uzak olan ve bir birine zıt olan şeyleri hem hayalde hem görsel de hem de işitselde bir birine yakınlaştırmak suretinde gerçekleşir. Örneğin elemli haberler yanında konfor reklamları. Ayetlerden sonra parodiler. Bir ilahi bir şarkı. Masumiyetle mecz edilmiş hayvani bir içerik. Kutsanmış şehvet. Bir tesettür konusu sonrası kademeli açılma video ve fotoğraflarının gösteren içerikler. Ve bunlar normalleştiğinde ( özellikle sosyal medyada) ani ve uç vuruşlar. Aklın almayacağı bir rezillik, kabul edilemez bir fıtrat cinayeti , aşağılık bir sapıklık hadisesi gibi kodlamalarla ruhsal ve zihinsel direnişi kırmaya yönelik subliminal ve korkunç bir plan MÜŞTERİLERİNE ARZ EDİLMİŞTİR.

 

“*Allahım! Sayende hayatta kaldığım sürece mâsiyetlerden uzak kalmayı kolaylaştırmak suretiyle bana merhamet et!* ” (Tirmizî, “Daʿavât”, 114).

 

Evet, bazı yollara insan iradesi ile girse de  dönmek noktasında ihtiyarı elden çıkabilir. Müptelalıklalar bazen bir anda oluşabilir. Öyle tesirli araçlar vardır ki, insanın ona bir defa temas etmesi o sefil alışkanlığı kapması için yeterlidir.

 

Yine insanın hissiyatında mahfuz öyle latifeler vardırki, insan fıtratını bozmadıkça onlardan haberi olmaz. Ancak yasak bir alan geçtiğinde etkin bir şekilde ortaya çıkar ve insanın tüm kontrol dengesini tehdit eder. Bu nedenle korunmalı alan olan TAKVA ve AMELİ SALİH esaslarının hıfzı netice veren binasına sığınmak ve masiyete karşı sabırla karşı koymak, dolaylı teklif ve hissi arzları tepkisiz ve ilgisiz kalmak saikiyle ret etmek gayet mühimdir.

 

Evet bu dönülmesi müşkül olan yollar, iradeyi yıpratır, dirayeti kırar, duygu ve düşüncelere hasar vererek itidali bozar. İnsan karşı koyamaz. Hayati hacetleri, fıtratın masun refleksi kişinin müptela arzularını itmeye başladığında, nefsin ve şeytanın bu ana bıraktığı ALTIN VURUŞ argümaları KÜFRÜN TOHUMUNU çatlatır.

 

İşte bu noktada öncelikli olarak GÜNAHA BAĞLI CEHENNEM TEHDİNE KARŞI;

 

……… *o masiyetinin ikaba mûcib olmadığını TEMENNİYE başlar*. Temenni bir teselli olmadığından tiryakiliğin daveti cari kalır…

 

*Bu hal böylece devam ettikçe, KÜFÜR TOHUMU YEŞİLLENMEYE BAŞLAR*.

 

*EN-NİHAYET, GEREK İKABI VE GEREK DÂRÜ'L-İKABI İNKÂRA SEBEB OLUR*.

 

Yani kişi bu müteselsil sefahat ,masiyeyet organizasyonunda günah işlemeye müptela olur,menhus lezzet-i şeytaniye hissiyatına sirayet eder ve asabına yerleşir. Haz merkezli içsel ölümlerde akılda fesat kalpte ifsad meydana gelir. Bu kuvvetli çekime bağlı fiiller  , metafizik telkinler neticesinde İNSAN –EĞER TÖVBE ETMEYEREK ISRARLA O YOLDAN GİTMEYE DEVAM EDERSE- tüm değerleri ve inanç öğelerini inkar ederek KÂFİR OLUR…. El-İyazü Billah

 

Şimdi bu konuya mütemmim bir anlamda geniş izah getiren   İkinci Lem’anın BİRİNCİ NÜKTESİ ile devam ediyoruz.

 

Orada demiş:

 

*Hazret-i Eyyûb aleyhisselâmın zâhirî yara hastalıklarının mukabili, bizim bâtınî ve ruhî ve kalbî hastalıklarımız vardır. İç dışa, dış içe bir çevrilsek, Hazret-i Eyyûb'dan daha ziyade yaralı ve hastalıklı görüneceğiz. Çünkü işlediğimiz herbir günah, kafamıza giren herbir şüphe, kalb ve ruhumuza yaralar açar*.

 

*Hazret-i Eyyûb aleyhisselâmın yaraları, kısacık hayat-ı dünyeviyesini tehdit ediyordu. Bizim mânevî yaralarımız, pek uzun olan hayat-ı ebediyemizi tehdit ediyor. O münâcât-ı Eyyûbiyeye, o hazretten bin defa daha ziyade muhtacız*.

 

Evet, bu asrın insanın manevi çöküşüne neden olan bir çok problemi vardır. Çeşitli vesilelerle insan , hususen ehl-i iman bu yaralayıcı cereyanların tahripçi etkisine maruz kalır. Bu isabet eden menfi hususların iz bıraktığı ehemmiyetli daire duygular ve duygularda yaşanan his kayıplarıdır. Yani intibaha, doğruyu görmeye, gafletten uyanmaya, elması elmas bilerek cam parçalarından alakayı kemeye, istikametli yaşama isteğine kavuşmaya, ilgi dairesinin öncelikli olan meselelerinin irade edilmesine engel olan bir manevi hastalık  meydana gelmiştir. Bu hastalıklar buyrulduğu üzere kalp ve ruhta açılan yaralar nev’indendir. Dünyevileşmek, ahiret hayatını öteleyip bu fani dünyaya hasr-ı nazar ederek , suri ve geçici şeyleri sevmek suretiyle izzet-i diniyeden ödün verecek bir hal kesp etmek ,insanın ebedi saadetini  kaybetmesine neden olacak marazlardandır. Bu konunun öyle özel bir hususiyeti vardır ki , onu Asa-yı Musa da şöyle haber vermiş………..herkesin ve *BİLHASSA MÜSLÜMANLARIN BAŞINA ÖYLE BİR HADİSE VE ÖYLE BİR DÂVÂ AÇILMIŞ Kİ*………..her adam, eğer Alman ve İngiliz kadar kuvveti ve serveti olsa ve aklı da varsa, o tek dâvâyı kazanmak için bilâtereddüt sarf edecek…..İşte bu meselenin ciddiyetine zarar veren , algılanmasını güçlendiren ,önemini tağyir eden bilinç ve duyu kaybı TERK EDİLMEYEN GÜNAHLAR  ile ortaya çıkar……..

 

Evet, devamında demiş;

 

*Eğer iman vesikasını sağlam elde etmezse kaybedecek. Ve bu asırda, MADDİYYUNLUK TÂUNUYLA çoklar o dâvâsını kaybediyor*…İşte dem ve damarlara sirayet eden bu büyük zarara ve manevi hastalıklara sebep olan şeylerden çekinmeye olan ihtiyacımız ve Allah’ın inayetine olan muhtaciyetimiz aşikâre görülüyor.

 

Aşağıdaki paragrafta ise söz konusu hastalıkların yaptığı tahribatı ve manevi inhilali gelişim süreçleri ile birlikte acip bir  psikoloji ve inanç  ilişkisi ile nazara veriyor.

 

Şöyle ki;

 

*Bahusus, nasıl ki o hazretin yaralarından neş'et eden kurtlar kalb ve lisanına ilişmişler. Öyle de, bizleri, GÜNAHLARDAN GELEN YARALAR VE YARALARDAN HASIL OLAN VESVESELER, ŞÜPHELER—neûzu billâh—MAHALL-İ İMAN OLAN BÂTIN-I KALBE İLİŞİP İMANI ZEDELER VE İMANIN TERCÜMANI OLAN LİSANIN ZEVK-İ RUHANÎSİNE İLİŞİP ZİKİRDEN NEFRETKÂRÂNE UZAKLAŞTIRARAK SUSTURUYORLAR*.

 

Demek ki, GÜNAHLAR adeta bir kuluçka merkezi gibi; çeşitli manevi yaralara bu yaralar vesvese üreten vehim kaynaklarına ve şüphelere yataklık yapıyor….. İnsan ait letaif ve efkarı kirlendiriyor.Köreltiyor, manen ölümünü intaç ediyor….(Kötü hasletler, batıl itikadlar, günahlar, bid’alar, manevi kirlerden olduklarını unutmamalıyız. Lem’alardan bir Haşiye)

 

İnsan zamanla iştigal ettiği mesleğin rengi ile boyanır. Hadsiz yükselmeye ve düşmeye uygun yaratılmış mahiyeti ilgilendiği alana göre hareket kazanır. Nurani manalar zülmani olanlarla bir arada durmaz.  Ve o karanlık alemi terk ederler. Adeta insan seyyiatı ile baş başa kalır ve nefsani ve şeytani tacize korunmasız bir şekilde açık hale gelir. Bu noktada vesvese etkin bir silahtır. Şüphe ise vesvesenin derinleşmesine tesirli bir şekilde hizmet eden manipülasyona erişim hakkı veren panik bir duygu ve kurguya döner. Mugalata ve cerbeze esaslı tüm desiseler kaygı bozukluğu ve zihinsel ataklara dönüşmüş aklı etkisi altına alıp dalalete sürükler. İnsanlar maneviyattan zevk almaz hale gelir. Resmi , içinde rikkat ve ulvi hüzünler barındırmayan, sevgisi yağmalanmış bir  marifet ve muhabbet zıddına inkılap ederek …….. insan elde edemediğine düşmandır………. kisvesi ile Rabbisini anmaktan, ondan konuşmaktan uzaklaşır ve ona ait tüm değerlere düşmanlık etmeye başlar. Bir anlamda itaatten uzaklaşarak isyana bulaşan iblisin temsilci taşkın ve azgın rolünü üstlenir.

Bir başka yönüyle de ahsen-i takvim liyakatini yitirdiğinden tard edilir. Kalp cevheri muzır şeylerle iştigali nedeniyle karardığından ve nedametle parlatılmadığından  kapısı muhabbete ,marifete, zarif şeylerden ve hakikatten zevk olmaya  karşı  kilitlenir.

 

*Evet, günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra, tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Herbir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah, istiğfarla çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir mânevî yılan olarak kalbi ısırıyor*.

 

Bu paragrafta günahın devamlı olması durumunda kalp üzerinde yaptığı ölümcül etkiden söz edilmiş. Kanser hücresi gibi kendi namına alan hakimiyeti için nasıl ilerlediğini göstermiş. Başarılı olduğunda ise kalbin nurunu kaybederek katılaştığını, hiçbir letafetinin kalmadığını, camid bir nesneye döndüğüne yani öldüğüne işaret etmiş.

Bununla birlikte her bir Günahın küfre olan sebeb olan bir yönünün olduğu söyleyerek,

Günaha acil bir müdahalenin gerektiğini, günahta ısrar etmeden , istiğfara yönelmenin mutlak lüzumunu nazara verdikten sonra ..günahın işlemesinin terki olmayıp tesiri tövbe ile  izale edilmediğinde bir manevi yılanın insanın kalbine çöreklenmesi ve sürekli olarak taciz etmesine karşılık,  fıtri ret ve tahammülsüzlüğün  tepkisini susturmak için girilecek arayışlara işareten şöyle demiş;

 

*Meselâ, utandıracak bir günahı gizli işleyen bir adam, başkasının ıttılaından çok hicap ettiği zaman, melâike ve ruhaniyâtın vücudu ona çok ağır geliyor. Küçük bir emâre ile onları inkâr etmek arzu ediyor*.

 

*Hem meselâ, Cehennem azabını intaç eden büyük bir günahı işleyen bir adam, Cehennemin tehdidâtını işittikçe istiğfarla ona karşı siper almazsa, bütün ruhuyla Cehennemin ademini arzu ettiğinden, küçük bir emâre ve bir şüphe, Cehennemin inkârına cesaret veriyor*.

 

*Hem meselâ, farz namazını kılmayan ve vazife-i ubudiyeti yerine getirmeyen bir adamın, küçük bir âmirinden küçük bir vazifesizlik yüzünden aldığı tekdirden müteessir olan o adam, Sultan-ı Ezel ve Ebedin mükerrer emirlerine karşı farzında yaptığı bir tembellik, büyük bir sıkıntı veriyor. Ve o sıkıntıdan arzu ediyor ve mânen diyor ki, keşke o vazife-i ubudiyeti bulunmasaydı! Ve bu arzudan, bir mânevî adâvet-i İlâhiyeyi işmam eden bir inkâr arzusu uyanır. Bir şüphe, vücud-u İlâhiyeye dair kalbe gelse, kat'î bir delil gibi ona yapışmaya meyleder; büyük bir helâket kapısı ona açılır. O bedbaht bilmiyor ki, inkâr vasıtasıyla, gayet cüz'î bir sıkıntı vazife-i ubudiyetten gelmeye mukabil, inkârda milyonlarla o sıkıntıdan daha müthiş mânevî sıkıntılara kendini hedef eder. Sineğin ısırmasından kaçıp yılanın ısırmasını kabul eder*.

 

Ve hâkezâ, bu üç misale kıyas edilsin ki "Kazandıkları günahlar, kalblerini kaplayıp karartmıştır." Mutaffifîn Sûresi, 83:14. sırrı anlaşılsın.

İşte bu üç paragraftan da anlaşılacağı üzere, GÜNAH işlemenin ve şeyatn tarafından günaha teçvik edilmenin en nihaye çıktısı imanın ve itaatin terkine yöneliktir.

Çünkü insanın imtihanı şeriat sahibinin koyduğu şartları kabul ve emre itaat  saikiyle rızasına vasıl olup olamayacağı ile ilgilidir.

Masiyet tüm mahiyetiyle bu karşılıklı rıza yolculuğunu sabote eden bir içeriğe sahiptir.

Gerek sıkıntı, gerek sıkıntının neden olduğu sefahet, sefahetin sebep olduğu deni zevk ve düşkünlükler insanı ulvi gayesinden aşağıya çeken sefilliklerdir.

Bu meyanda insan emanet verilen ve istimali müşahhas bir şekilde altıncı sözde tarif ve talim edilen şekliyle Allah kul olmak ile işlemek ve iman ile işlenmek neticesinde bu dünyevi ve uhrevi ıstıraptan kurtulmak Rabbimizin  halv ve inayeti ile mümkündür.

……… *Şimdi satmaya bakacağız. Acaba o kadar ağır bir şey midir ki, çokları- nefsi ve malını Allah’a -  satmaktan kaçıyorlar*?

 

*Yok, kat’a ve asla! Hiç öyle ağırlığı yoktur*.

 

1-      *Zira helâl dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir*.

2-      *Harama girmeye hiç lüzum yoktur*.

3-      *Ferâiz-i İlâhiye ise hafiftir, azdır*.

 

Ve,

 

*Allah’a abd ve asker olmak öyle lezzetli bir şereftir ki, tarif edilmez*.

*Vazife ise, yalnız bir asker gibi*,

 

1- *Allah namına işlemeli, başlamalı*.

2- *Ve Allah hesabıyla vermeli ve almalı*.

3-*Ve izni ve kanunu dairesinde hareket etmeli, sükûnet bulmalı*.

4-*Kusur etse, istiğfar etmeli*.

5- “ *Yâ Rab, kusurumuzu affet. Bizi kendine kul kabul et. Emanetini kabzetmek zamanına kadar bizi emanette emin kıl. Âmin* ” *demeli ve Ona yalvarmalı*.

 

“ *Yâ Rab, kusurumuzu affet. Bizi kendine kul kabul et. Emanetini kabzetmek zamanına kadar bizi emanette emin kıl. Âmin* ”


4.1.26

Mütalaa Ders notları 22: Cenâb-ı Hak seni ademden vücuda ve vücudun pek çok eşkâl ve vaziyetlerinden en yükseği Müslim sıfatı ile insan suretine getirmiştir.

 

*Konuyu ilgili bölüm başından ele alacağız*.

 

*İ'lem eyyühe'l-aziz*!

 

*Cenâb-ı Hak seni ademden vücuda ve vücudun pek çok eşkâl ve vaziyetlerinden en yükseği Müslim sıfatı ile insan suretine getirmiştir*.

 

……..Bir insanın yaratılması, varlığının irade edilmesi, adem ile vücut arasında ki icadının ihtiyar edilmesi ona sonsuz bir varlığın bahşedilmesi  nimet noktasında kolay kavranacak bir şey değildir……………. *Hattâ, Onuncu Sözde işaret edildiği gibi, bir zaman, küçüklüğümde, hayalimden sordum: "Sana bir milyon sene ömür ve dünya saltanatı verilmesini, fakat sonra ademe ve hiçliğe düşmesini mi istersin? Yoksa, bâki fakat âdi ve meşakkatli bir vücudu mu istersin?" dedim. Baktım, ikincisini arzulayıp birincisinden "Ah!" çekti. "Cehennem de olsa bekà isterim" dedi*………  İşte üstadın bu ifadeleri ve sonundaki tabiri , var olmakla yok olmak arasında kapanmaz mesafenin  idrakini nazara veriyor.

 

Bu bağlamda hilkatin , yokluktan varlık alemine çıkarılma , irade edilen varlığın hadsiz ihtimaller içinde eşkalini belirleme, tasarlayıp şekillendirme, ona fiziki ve manevi bir özel bir kimlik verme süreçleri ile birlikte Said ve Şaki olmak beyninde imtihanını tayin etme esasında bir çok mertebesi, yaratılış basamakları, teşekkül aşamaları , ihsan ve inam dereceleri vardır.

 

Bu dersin giriş satırında eşgal vaziyetlerinin en yükseği ve muhterimi olan Müslim Sıfatına ve İnsan suretindeki azim nimete dikkat çekilmiş.

 

Hatta bu konunun ehemmiyetini, insanın nazlanan nefsine Mektubat ta şöyle ders vermiş;

 

*Ey insan-ı müştekî! Sen mâdum kalmadın, vücut nimetini giydin, hayatı tattın, câmid kalmadın, hayvan olmadın, İslâmiyet nimetini buldun, dalâlette kalmadın, sıhhat ve selâmet nimetini gördün, ve hâkezâ... Ey nankör! Daha sen nerede hak kazanıyorsun ki, Cenâb-ı Hakkın sana verdiği mahz-ı nimet olan vücut mertebelerine mukàbil şükretmeyerek, imkânât ve ademiyat nev'inde ve senin eline geçmediği ve sen lâyık olmadığın yüksek nimetlerin sana verilmediğinden, bâtıl bir hırsla Cenâb-ı Haktan şekvâ ediyorsun ve küfrân-ı nimet ediyorsun*?...Demiş.

 

Demek insan kendi yaratılışı özelinde kendini mütefekkirane ele aldığında, ademden vücuda, vücuttan şekillendirildiği surete, suretten mazhar olduğu sıfatlara, sıfatlardan kendini içinde bulduğu nimetlere kadar bir çok şeyi nazara almalı ki, bu külli ihsanı bir derece fehmetsin.

 

Hasseten nimetlerin en camii İman sahibi bir Müslüman olarak hayata mazhar olmak olduğundan çok daha farklı bir hususiyeti vardır.

Çünkü ona hidayet yolu ile nimetlerin en büyüğü verilmiş , bu hakikatin içinde olan bir çok güzellik ve kerem hem dünya da hem de uhrada önüne serilmiş olduğundan insanın dünyasında bambaşka bir ehemmiyete haizdir.

 

Hatta bu manaya delalet eden ……“*Kim, Rab olarak Allah’tan, din olarak İslam’dan, Resul olarak Muhammed’den razı oldum, derse cennet ona vacip olur*!” Hadis-i şerifi ; hem bu ihsanı idrak etmek hem de bu şekilde bir mukabelede bulunulmasını iktiza etmektedir.

 

Hem yine bu ciddi derinliği … “*Kaza ve kaderime razı olmayan, beğenmeyen ve gönderdiğim belalara sabretmeyen, benden başka Rab arasın! Yeryüzünde kulum olarak bulunmasın*!”…….meyanında beyan buyrulan hadis-i kudside  yine , ademden vücuda , vücuttan mazhar olunun sair maddi ve manevi nimetlere yönelik  gafil bulunmayı kabul etmeyen Rububiyet hakkının ilamı yapılmıştır.

 

Evet, giriş satırlarının devamında;

 

*Mebde-i hareketin ile son aldığın suret arasında müteaddit vaziyetlerin, menzillerin ve etvar ve ahvâlin herbirisi sana âit nimetler defterine kaydedilmiştir*… Denilmiş…

 

Yani yaratılış bir kast ve irade ile gerçekleştiğinden evvelden ahire tüm zaman ve hareketleri de kuşatmaktadır. Bu bağlamda ifade edilen “Mebde-i hareket”  ile insan bedenine ruhun verilmesi ile başlayan ilk kımıldanış ile birlikte, yıllarca içinde oturulan vücudun son aldığı şekle kadar girdiği vaziyetler, tavırlar, haller gibi ne varsa kişiye verilmiş nimetler olarak mizan defterine, yüzleşme vesikasına, şahadet sayfalarına yazılmıştır.

 

Evet, yine devam eden alt satırda;

 

*Bu itibarla, senin geçirmiş olduğun zaman şeridine elmas gibi nimetler dizilmiş, tam bir gerdanlık veya nimetlerin envâına bir fihriste şeklini veriyor*….ifade edilmiş…

 

Yani insanın hayat çizgisi üzerinde her biri paha biçilmez elmas gibi nimetler dizilmiş, bir gerdanlık gibi nimetlerin türleri onu sarmış, yaşamı tüm bu ihsanı üzerinde toplayan ve okutan bir fihriste mahiyeti kazanmış…

 

Bu hatırlatmalar insanı nimetleri tadat etmeye sevk eden, yâd ettirmek ve düşündürmekle   fıtrat üzerine fatırına vefa göstermesi gereken  bir kulluk idrakinin kapısını çalmaktır.

 

Bu yönlendirici  durumu Ayet-i Kur’aniyede de  görmekteyiz. Şöyle ki;

 

"*O Allah ki, gökleri ve yeri yarattı, gökten de bir su indirdi ki, onunla sizin için rızık olarak meyvelerden bitirdi. Onun emriyle denizde seyretsinler diye gemileri sizin hizmetinize verdi. Nehirleri de yine sizin hizmetinize verdi. Birbiri ardınca dönüp duran güneşi ve ayı da sizin hizmetinize verdi. Geceyi ve gündüzü de sizin hizmetinize verdi. O, sözünüz ve halinizle istediğiniz herşeyden size verdi. Allah'ın nimetlerini saymaya kalksanız, saymakla bitiremezsiniz*." İbrahim Sûresi, 14:32-34.

 

………………… *Yani, istidat ve ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla insan ne istemişse, bütün verilmiş. İnsana olan nimet-i İlâhiye tâdât ile bitmez, tükenmez. Evet, insanın madem bir sofra-i nimeti semâvât ve arz ise ve o sofradaki nimetlerden bir kısmı şems, kamer, gece, gündüz gibi şeyler ise, elbette insana müteveccih olan nimetler had ve hesaba gelmez*………..

 

Evet, insan ihtimamlı bir surette yaratılmış, tüm maddi ve manevi ihtiyaçları karşılanmış bir surette hayat sahnesine gönderiliyor.

 

Kendisine verileler hakkında iradeli bir varlık olduğundan ihtiyari bir yükümlülük, verilmeyenler için ise mükellefiyetten düşürülme hükmü veriliyor. Hayat mazhariyetler ve kabiliyetler arasında bir denklik üzerine inşâ edilmiştir. Hiç kimse kendi penceresinden bakarak başkasının hayatında gördüğü –kendince- olumluluk ve olumsuzluklar üzerinden doğru ve hakiki bir değerlendirme yapamaz. Yaparsa hata eder.

 

Allah yarattığı her kulu ile mahsus bir ilgisi, onun için irade ettiği takdiri, onu mazhar kıldığı hayattaki şartlara göre eğilim ve yönelimlerine bakan temayül tayinleri, uyarıcı ve lezzetlendirici özelliklerin işlevi ile ilgili donatılmış hisleri, algı ve öğrenim mahiyetine göre düşüncelerini hareketlendiren, işleten ve işleyen bir yakınlığı vardır. Hatta bu öyle özel bir ilişkidir ki, insan istese de tüm her şeyini bir başkasına tam anlamıyla anlatamaz. Mutlaka bir eksiklik bir gediklik bırakır. Konunun sır tarafını saklar. Çok çok sevse de ondan gizler. Nefsi istese kalbi söyletmez vs. İşte bu ahval bir anlamda Allah’ın onunla kendi arasında yeniden başlamak, ilişkiyi tazelemek, değişim ve dönüşüm girişimlerinde hammadde olarak ihtiyat ettirdiği nimetlerdendir. Ki, o aşinalıkla ülfeti canlansın yine ona firar edecek tanışıklığı muhafaza edilsin…

 

Dolayısıyla kulunu en iyi Allah bilir , çünkü o herşeyi ile yanlızca O’nun eseridir.

 

İşte bu babda bir kurbiyet ve akrebiyet esrarı zikredilmiş oldu…Kim idrak etse sırrına sahip olsun…Kendinin yalnız sahibine  ifşa etsin………………..

 

Evet , şimdi asıl bab’a  muhtasar bir giriş yapalım..Orada demiş;

 

*Binaenaleyh, geçirmiş olduğun vücudun her menzilinde ve vaziyetinde, etvarında, ahvâlinde*,

 

Yani var edilişi ve mahiyetini idrak edip sorumluluk dairesine girişinle beraber hayat yolculuğun esnasında girdiğin her hal,aldığın her tavır, sana isabet ettirilen ve ihtiyaç  heybene konulan her azık için:

 

*Nasıl bu nimete vâsıl oldun?* ………..Yani ne yaptın da bu nimeti yanında buldun…

 

*Ne ile müstahak oldun*? …………Yani ne iş işledin de bu inama müstahak edildin …

 

*Ve şükründe bulundun mu*?" *diye suale çekileceksin*. ……….

 

Burada sadet harici hassas bir nokta var ona kısa bir atıf yapılması düşünüldü. O da şudur;

 

Bu sorular hakikati ortaya çıkarmak, hakiki müessiri tespit etmek ve müsebbip’ ül esbaba  hakkını vermek , tahdis-i nimet etmek, acz ve fakrını görmek , asıl mal sahibinin kim olduğunu düşünmek , havl ve kuvvetin nereden geldiğini  idrak etmek gibi yönlendirici bir etkiye  haizdir.

 

Meselâ,

 

*Nasıl bu nimete vâsıl oldun*? *Ne ile müstahak oldun*?.......Suallerine  hakiki ve şuurlu bir Mü’min cevap verirken tüm bu terettüp süreçlerini Allah’ın ifa ve itası şeklinde görür ve Mün’im-i Hakikiyi anar ve ona şükreder.

 

Ama vasat bir Müslüman’a bu soru sorulsa …………. İntibak intibah olmaz ise ; çok çalıştım, tırnaklarımla kazıdım, aç susuz uykusuz kaldım gibi say’ini ileri sürse…………………Maşâallah.. seni yokluk alemlerinden çıkartıp varlık alemine getiren, hayat nimetine mazhar eden , nimetlerini senin çalışmana ve gayretine bir ücret olarak veren, onun kader planında işleyip işleneme karşılık sana tayin ettiği ücreti mal,mülk, evlat  ve sıhhat şeklinde ödeyen zata , bu ihsanlarına karşılık şükür ettin mi diye sorulabilir……….

 

Peki sorunun sorulmasını  ders sadedinde icap ettiren hikmet nedir.. 

 

*Çünkü, vukua gelen haller suale tâbidir*.

 

Yani hadise artık netlik kazanmış, görünür olmuş, tesirini ve varlığı icra etmiş, bir şeylere temas etmiş, onunla bir alış veriş gerçekleşmiş ve bu temas ve iltibastan – Hukukullah, Hukuku  İbad , Hukuku Eşya, Hukuku Mevcudat  gibi- bazı haklar husule gelmiş, dolayısıyla hadisenin etki sahası sorumluluk alanını da belirleyip faili duruma karşı mükellef kılmış…

 

*Amma imkânda kalıp vukua gelmeyen şeyler suale tâbi değildir*.

 

Yani olabilirdi olmadı, meydana gelebilirdi gelmedi, orada vardı ama işlemedi, bir şeye temas ve etki etmedi ise o şeyler tesir mahiyetinde olsa da sahada aktif olup iltibasa neden olmadığından ve bizzat mesul faili bulunmadığından sorumluluk yoktur ve  her hangi bir işleme ve de suale tabi değildir.

 

Ancak,

 

*Geçirmiş olduğun ahvâl, vukuattır*.

 

Yani bizzat içinde olduğun ,sende hale dönüşen, seni  etkileyen ve tavır alamaya sevk eden yaşadığın şeyler vaki olduğundan bu içeriğe sahip her şey senin mükellefiyetin dahilindedir.

 

Bununla birlikte istikbal senin için meçhul olduğundan ve o zaman etki ve etkileşiminden bizzat sorumluluk gerektiren şekilde mükellef olmadığından;  gelecekle ilgili olarak yaşamadığın şeyler yüzünden geçmiş zaman ve hali hazırdaki zamanda gibi sorumlu değilsin.

 

Yani;

 

*Gelecek ahvâlin ademdir. Vücut mes'uldür, adem ise mes'ul değildir*.

 

*Öyle ise, mâzide şükrünü edâ etmediğin nimetlerin şükrünü kaza etmek lâzımdır*….

 

Yani madem yaşadığımız şeyler bizi vaki olması hasebi ile sorumlu kılıyor. ve madem nimet olarak verilmişler. Ve madem hayat yolunun üzerinde bu nimetler elmas gibi değerli bir şekilde dizilmişler, hem madem boynumuza  bir gerdanlık gibi asılarak  yaşantımızı süsleyip ömrümüzü tezyin etmişler, hem madem Hâlıkımız tarafından ihsan edilerek, bize olan rahmet, merhamet ve muhabbetini göstermişler onların üzerine gerilmiş, ülfet ve gaflet örtüsünü kaldırıp, alışkanlık gubarını silkitip üzerimize farz olan yaratılış şükrü şümulünde bir bilinç ve niyete kast ile hakiki hatır sahibi  hatırlayıp ,etmediğimizi veya yeterli tadat etmediğimiz nimetleri yâda getirip hamd ve şükrümüzün kazasını ifa etmeliyiz…  Yemekte çekmeyi unuttuğumuz besmele için ..nasıl “ *bismillahi evvelehû ve ahirahû* ” diyorsak , “ *Elhamdulillahi evvelehû ve ahirahû*” kabilinden mazimizde bulunan nimetlere şükretmeli ,hamd kefaretini ödemeliyiz…

 

..

.

 

 

Mütalaa Ders notları 21: İnsan fıtraten gayet zayıftır..

 

Bu bölümde belagat olarak manalar arasına geçişteki bağlayıcı kelime ( hâl bu ki – oysa – Oysa ki – üstüne üstelik  ) gibi kullanım şekline sahip HÂLBUKİ kelimesidir.

" *İnsan fıtraten gayet zayıftır*.

*Halbuki* ( yani bu zayıf yaratılışı nedeni ile ) *her şey ona ilişir, onu müteessir ve müteellim eder*.

*Hem gayet âcizdir*. *Halbuki* ( yani bu güçsüzlüğü nedeni ile)  *belaları ve düşmanları pek çoktur*.

*Hem gayet fakirdir*.  *Halbuki ( yani fakir oluşu nedeni ile )  *ihtiyacatı pek ziyadedir*.

*Hem tembel ve iktidarsızdır*. *Halbuki*  (oysa  bu haline karşılık) *hayatın tekâlifi gayet ağırdır*.

*Hem insaniyet onu kâinatla alâkadar etmiştir*.  *Halbuki* ( bu alakadarlık hali münasebetiyle) *sevdiği, ünsiyet ettiği şeylerin zeval ve firakı, mütemadiyen onu incitiyor*.

*Hem akıl ona yüksek maksatlar ve bâki meyveler gösteriyor*.  *Halbuki * ( yani aklının ona gösterdiği ve onu davet ettiği yaratılışına ait gayeleri  yaşamak adına  ) *eli kısa, ömrü kısa, iktidarı kısa, sabrı kısadır*."

 

Bu dersin geçtiği konuda bu  hadsiz zaaf ve aczin , fakr ile hayat yükünün , diğer yandan aklın mahiyetinde olan işleyiş ve alakadarlığın getirdiği her şeyle ilgililik halinin insan , fikir, ruh ve kalp alemlerinden yaptığı baskının ancak Allah ‘a kulluk penceresinden giren enfas ile nefeslenebileceğini ifade etmektedir.

 

Peki insan fıtratında bu sistemin kurulmasından maksat nedir diye bir suale karşı, yine sözlerden bir pasaj paylaşalım :

 

1-      ACZİNİ BİLİP KUDRET-İ İLAHİYEYE İLTİCA,

2-      ZAAFINI GÖRÜP KUVVET-İ İLAHİYEYE İSTİNAD,

3-      FAKRINI GÖRÜP RAHMET-İ İLAHİYEYE İTİMAT,

4-      İHTİYACINI GÖRÜP GINA-İ İLAHİYEDEN İSTİMDAD,

5-      KUSURUNU GÖRÜP AFF-I İLAHÎYE İSTİĞFAR,

6-      NAKSINI GÖRÜP KEMÂL-İ İLAHÎYE TESBİHHAN OLMAKTIR……….. 30. Söz

 

Biz konuya bir babla daha işaret ederek , sair noktalarını risale-i Nur’un konuyla ilgili şümüllü derslerine havale ediyoruz İnşâallah

 

……… İnsan ise, dünyaya gelişinde, herşeyi öğrenmeye muhtaç ve hayat kanunlarına cahil; hattâ yirmi senede tamamen şerâit-i hayatı öğrenemiyor. Belki âhir ömrüne kadar öğrenmeye muhtaç, hem gayet âciz ve zayıf bir surette dünyaya gönderilip, bir iki senede ancak ayağa kalkabiliyor. On beş senede ancak zarar ve menfaati fark eder; hayat-ı beşeriyenin muavenetiyle, ancak menfaatlerini celp ve zararlardan sakınabilir.

 

Demek ki, insanın vazife-i fıtriyesi, taallümle tekemmüldür, dua ile ubûdiyettir.

 

Yani, “Kimin merhametiyle böyle hakîmâne idare olunuyorum? Kimin keremiyle böyle müşfikane terbiye olunuyorum? Nasıl birisinin lütuflarıyla böyle nazeninâne besleniyorum ve idare ediliyorum?” bilmektir; ve binden ancak birisine eli yetişemediği hâcâtına dair *KÀDIU’L-HÂCÂTA LİSAN-I ACZ VE FAKR İLE YALVARMAKTIR VE İSTEMEK VE DUA ETMEKTİR. YANİ, ACZİN VE FAKRIN CENAHLARIYLA MAKAM-I ÂLÂ-YI UBÛDİYETE UÇMAKTIR*….. 23. Söz