7.1.26

Mütalaa Ders notları 36: İMAN

 

…. Daha önceleri içinde İMAN ibaresinin  geçtiği bazı derslerde kısaca değindiğimiz, şimdi ise anlam itibariyle biraz daha geniş bir pencereden bakmaya niyet ettiğimiz İMAN kavramını ‘nın içerdiği manaları nazara alarak , dersin  özünü oluşturan İMAN konusunu  rasat edelim…

 

Çünkü ilgili pasaj İMAN sürecinin bir anlamda işlemeye başlandıktan sonra  ilerleyişi veya eşiğinden girildikten sonra gelişen aşamalara dâhil olduğu anlaşılmaktadır. Söz konusu daire içine girmeden bu daireyi oluşturan temelin nasıl atıldığını görmemiz gerekmektedir.

 

Evet,

 

İMAN  sözlük tanımı ve konu bağlamında: Mutlak tasdik etmek, doğrulamak, Te’yid etmek, içten gelerek samimiyetle bağlanmak, inanmak, doğruluğunda şüphe olmadığını kabul etmek, öylece benimsemek, özümsemektir.

 

İmanda esas olan tasdiktir.

Tasdikte esas olan da tahkiktir.

 İçinde tahkik olan bir onama ;

Kelime-i Şehadet  ile  ( öyle anlatıldığı iddia edildiği şekilde ,öylece hazır..aynen gösterildiği gibi  görüp bularak) şahit olduğunu  ikrar ederken dile getirdiği  : "Şahitlik ederim ki Allah'tan başka ilâh yoktur ve yine şahitlik ederim ki Muhammed O'nun kulu ve resulüdür''  tanıklığına ait bilinç ve müşahedesine  sahip olunmasıdır.

 

"Bu dünyâ bir meydan-ı tecrübe ve imtihandır ve dâr-ı teklif ve mücahededir." … "Akla kapı açmak, ihtiyarı elinden almamak" sırrı-ı teklif iktizâ ediyor …. Zaten, "İman... aklın ihtiyariyledir.".. (Sözler)  şeklinde beyan edilen hususlar , insan, akıl, fikir ve  hür iradesinin varlık sebebi olan hakikate yönelik yaratılış vazifesine karşı yükümlülüklerini göstermektedir. …… “Dinde zorlama yoktur”  ferman-ı ilahisi  bu anlamıyla  “insanların tercihini zorlama yoktur” manasına gelmekte ve kulun , kabullenmiş gibi yapmasını,sahip olmadığı bir şehadeti adeta yalancı bir şahitlik şeklinde ifade etmesinden razı olunmadığını ifade etmektedir.

 

Yani , İman ; bilinçli bir şekilde yapılan bir tahkik ve  tasdik sürecini kendinde toplayan bir İNAN bütünlüğünü ( tutma, bağlama, varlığına katma, izhar edilen beyana ikrar ile katılma tümden  inanma eylemini)  ifade etmektedir.

 

Bu noktada  “bazısını kabulleniyorum, bazısını kabullenmiyorum, bir kısmı bana uyuyor, bir kısmı bana uymuyor” gibi hususlar, çeşitli idrak zaafları ile ortaya çıkan tereddütler, vehimlere, kuruntulara mağlup olan istikrarsız hallere girmek , itikad süreçlerini ve değerlerini  faydasız ve  kişi aleyhinde ve neticesiz kılan tutum ve tavırlardır.

 

………… Halbuki Allah ı bilmek, bütün kainata ihata eden rububiyetine ve zerrelerden yıldızlara kadar cüz i ve külli herşey Onun kabza-i tasarrufunda ve kudret ve iradesiyle olduğuna kat i iman etmek; ve mülkünde hiçbir şeriki olmadığına ve “LÂ İLÂHE İLLALLAH” kelime-i kudsiyesine, hakikatlerine iman etmek, kalben tasdik etmekle olur. Yoksa, "Bir Allah var" deyip, bütün mülkünü esbaba ve tabiata taksim etmek ve onlara isnat etmek-haşa-hadsiz şerikleri hükmünde esbabı merci tanımak ve herşeyin yanında hazır irade ve ilmini bilmemek ve şiddetli emirlerini tanımamak ve sıfatlarını ve gönderdiği elçilerini, peygamberlerini bilmemek, elbette hiçbir cihette Allah a iman hakikati onda yoktur. Belki küfr-ü mutlaktaki manevi Cehennemin dünyevi tazibinden kendini bir derece teselliye almak için o sözleri söyler.

 

Evet, inkar etmemek başkadır, iman etmek bütün bütün başkadır.

 

Evet, kainatta hiçbir zişuur, kainatın bütün eczası kadar şahidleri bulunan Halik-ı Zülcelal i inkar edemez... Etse, bütün kainat onu tekzib edeceği için susar, lakayd kalır.

 

Fakat Ona iman etmek, Kur’ân-ı Azimüşşanın ders verdiği gibi, O Halıkı, sıfatlarıyla, isimleriyle, umum kainatın şehadetine istinaden kalben tasdik etmek; ve elçileriyle gönderdiği emirleri tanımak; ve günah ve emre muhalefet ettiği vakit, kalben tevbe ve nedamet etmek iledir. Yoksa, büyük günahları serbest işleyip istiğfar etmemek ve aldırmamak, o imandan hissesi olmadığına delildir. Her neyse...

 

Şimdi söz konusu İMAN  temelinin pratik bir anlatımla nasıl atıldığını    İşarat-ul İ'caz’dan dinleyelim:

 

………..İman, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın tebliğ ettiği ZARURİYAT-I DİNİYEYİ TAFSİLEN ve ZARURİYATIN GAYRISINI İCMALEN TASDİK ETMEKTEN HASIL OLAN BİR NURDUR….

 

 

DÎNİN ZARURİYÂTI, Âmentü'de yer alan 6 îman esası  olan  (Allah'a , Meleklerine,  Kitablarına, Peygamberlerine, Âhiret gününe.. öldükten sonra dirilmeye , Kadere.. hayır ve şerrin Allah'dan olduğuna inanmak.)      ile dînin namaz, oruç, hac, zekât gibi farz kıldığı ibâdetler ve “büyük günahlar olarak sayılına fiilerdir. Bunları, her Müslümanın teferruâtı  (tafsilen) ile bilmesi ve inanması şarttır.

 

TAFSİLLİ İMAN, Peygamberimizin Allah'tan haber verdiği şeylerin herbirini delilleriyle bilip inanmaktır. Diğer bir ifadeyle, dinin zaruriyatını bütün tafsilât ve teferruâtıyla öğrenip tasdik etmek demektir.

 

İCMALİ İMAN ,  Peygamberimizin Allah'tan alıp haber verdiği şeylerin hepsine birden, topluca inanmak demektir.

 

Bu bağlamda  kişi mânâsını bilerek ve kabûl ederek: "Lâ ilâhe illâllah Muhammedün Resûlüllah" dese icmalî olarak îman etmiş olur. Yani bu hakikati bilinçli bir şekilde tümden onaylayıp kabul ettiğini ifade etmiş olur.

 

Evet,  İMAN ile ilgili derslerimizde İMAN’dan genel olarak  NUR olarak söz edildiğini görmekteyiz. Bu NUR tanımı konumuzla ilgili vecizenin hakikat merkezinde de bulunmaktadır. Bu bağlamda anlaşılıyor ki, NUR ibaresi İMAN’NIN MAHİYETİNE AİT BİR TANIMDIR.

 

Şimdi İMAN ve MAHİYETİ  ( hakkı,niteliği,özü, kendi) olan NUR’un eylem süreç ve netice ilişkisini  yine İşarat-ul İ'caz’dan dinleyelim:

 

………..İman, Sa’d-ı Taftazanî’nin tefsirine göre: “Cenab-ı Hakk’ın istediği kulunun kalbine, cüz-i ihtiyarının sarfından sonra ilka ettiği bir nurdur.” denilmiştir.

 

( İstediği kul ifadesine biraz değinmek gerekirse;  Hidayet - doğru ve yanlışı, hak ve batılı bir birinden ayırmanın vicdani ışığına mazhar olamak - Allah’tandır. Hem hiçbir tavır, tutum ve davranış Allah’ı bir şeyler yapmaya icbar edemez, zorlayamaz. Herşey O’nun dilemesi ve istemesi ile olur. Kulun dilemesi ,dileyebilmesi ..O’nun kulun dilemesini murad ettiğindedir…Kuvvet ve güç onun zati özelliğidir , onunla kuluna güç kuvvet verende O’dur… Her şey’in ve sinelerin iç yüzünü bilen O’dur…Ve O herşeyin hakikatine ise ona göre muamele eder.  Bir şeyin olmasını O isterse olur, istemezse olmaz. demek ki, iman ve neticelerine ait her şeyde kulun, Allah’ın onun hakkında hayır murad etmesini dileyeceği bir vaziyet alması, aczi –fakrı , tevhid ,teslim ve tesbihi ( hadisatın zahirinin arkasında kusursuz iradenin işleyişini müşahade ederek ,onun noksan sıfatlardan münezzeh olduğu yakini ile ikrar ettiği , sübhanallah hasiyetine sahip ikrarları ve tekrarları)  ile nazar-ı merhametini üzerine çekmesi ehemmiyetli bir duruş davranış niteliğidir.

 

Yani bu nokta  bir mana da edep sınırıdır. İzzet ev azametin istiklal ve infirad dairesidir… sen bunu bildikten sonra şimdi iradeni iman için ,tanıklık için , ikrar için sevk et ve bu yönelimini lisan,kalp ve fiilinle izhar et, göster… sen sana verilen ve kullanman için istenilen aklını kullan ve  emir buyurulan hususlara karşı karar ve kabulünü ilan et…. ki , Alla o İman Nurunu keremi ile senin kalbine bıraksın….. sakın sen ..ben böyle yaptım  o da böyle yapar diye Allah’ı denemeye tabi tutmuş gibi bir hale girme, sana isabet eden hiçbir şeyde kendine bir hak isnat etme.. Allah senden aklını kullanmanı istediği ve emrettiği için meyillerini ve iradeni o emre itaat için sevk ettiğini bil, onun taklidi şeyleri pek istemediğini  de bil , çünkü insana verdiği ile alemde olanın bir birini destekleyecek delile sahip olduğu için bu iki mazharın sahib ve malik-i hakikiye teveccühlerini o keyfiyetle yapmaları gerekmektedir. )

 

Öyle ise iman, Şems-i Ezelî’den vicdan-ı beşere ihsan edilen bir nur ve bir şuâdır ki vicdanın ( insanın yaratılış niteliğinde olan ,daima yaratıcısını arayan ,ondan başka bir şeye razı olmayan ve ona ait izlerin ,ışıkların daima peşinde olan çok değerli bir fıtrat şehadeti bir hak ,hakikat delilinin )  içyüzünü tamamıyla ışıklandırır.

 

Ve bu sayede bütün kâinat ile bir ünsiyet, bir emniyet peyda olur. Ve her şeyle kesb-i muarefe eder. Ve insanın kalbinde öyle bir kuvve-i maneviye husule gelir ki insan o kuvvet ile her musibete, her hâdiseye karşı mukavemet edebilir. Ve öyle bir vüs’at ve genişlik verir ki insan o vüs’atle geçmiş ve gelecek zamanları yutabilir.

 

Ve keza iman, Şems-i Ezelî’den ihsan edilmiş bir nur olduğu gibi saadet-i ebediyeden de bir parıltıdır. Ve o parıltı ile vicdanında bulunan bütün emel ve istidatlarının tohumları, bir şecere-i tûba gibi neşv ü nemaya başlar, ebed memleketine doğru hareket eder, gider……………….

 

İşte…………….. İnsan, nur-u iman ile a’lâ-yı illiyyîne çıkar, cennete lâyık bir kıymet alır. Ve zulmet-i küfür ile esfel-i safilîne düşer, cehenneme ehil (olacak) bir vaziyete girer. Çünkü iman, insanı Sâni’-i Zülcelal’ine nisbet ediyor; iman, bir intisaptır. Öyle ise insan, iman ile insanda tezahür eden sanat-ı İlahiye ve nukuş-u esma-i Rabbaniye itibarıyla bir kıymet alır. Küfür, o nisbeti kateder. O kat’dan sanat-ı Rabbaniye gizlenir. Kıymeti dahi yalnız madde itibarıyla olur. Madde ise hem fâniye hem zâile hem muvakkat bir hayat-ı hayvanî olduğundan kıymeti hiç hükmündedir……….(Sözler)

 

Evet,  şimdi dersimiz ile ilgili bab’a bakalım..

 

Orada demiş:

 

Hem iman yalnız ilim ile değil.. imanda çok letaifin hisseleri var. Nasılki bir yemek mideye girse; o yemek muhtelif a'saba, muhtelif bir surette inkısam edip tevzi olunuyor. İlim ile gelen mesail-i imaniye dahi, akıl midesine girdikten sonra, derecata göre ruh, kalb, sır, nefis ve hâkeza.. letaif, kendine göre birer hisse alır, masseder. Eğer onların hissesi olmazsa, noksandır……

 

Evet İman NURU –yukarıda anlaşıldığı üzere, iradenin tercihi, ilgili tasdik prosedürüne dair gerekliliğin  yerine getirilmesi- ile insanın AKIL penceresinden KALP ve  VİCDAN dairesinin  içine bırakılıyor. Bu NUR  kişinin ,ilim, yakin, teslim, niyet, amel ,itaat ,istikrar seviyesine göre latifelere nüfuz ediyor. Onların ihtiyaçlarını , İMANIN NETİCE MANASI OLAN GÜVEN ,İTMİNAN VEREREK MÜ’MİN ESMASININ BİR TECELLİSİ ile karşılıyor. Aklın endişesini giderip, kalbe ünsiyet ve itminan veriyor. Sıkıtıya sekinet, musibete sabır oluyor. Beklentiye umut,korkuya rahmet, ihtiyaca şefkat, yanlızlığa veli, derde deva, davaya vekil ,susamışlığa sebil oluyor…ve hakeza………..

 

Bu nedenle , İlim ile gelen mesail-i imaniye dahi, akıl midesine girdikten sonra, DERECATA GÖRE ruh, kalb, sır, nefis ve hâkeza.. letaif, kendine göre birer hisse alır, masseder………….. Yani cismani kalbin kanı en ince hücreye kadar pompalaması onun ihtiyacını karşılaması gibi, manevi kalpte KİŞİNİN İMAN VE YAKİN DERECESİNE GÖRE  latifelere bu nurdan hasıl olan rızıklarını götürür, içlerine sirayet etmesini, bir gıda-i manevi bir ilaç-ı rahmani olarak emilimini sağlar…..

 

Ve insan bunun geneline hakim olamaz, neyin nereye ve nasıl gittiğini bilemez..İnsanın kendi hakikatini bilmesi mümkün değildir… (İnsan, kendi hakikatini dahi idrak etmekten âciz…Hz. Ali) …  Latifeleri hakkında gerçek bilgiye sahip olması da öyle… ……………. "Ve keza, şuurî olmaksızın, senin lehine ve aleyhine çok fiiller cereyan etmektedir. “(Mesnevi Nuriye)

 

Eğer böyle olmasa , bazı latifeler rızıksız kalır ,beslenemez, zayıf düşer belki ölür… O’nun için mesail-i imaniye denilen Allah’a ,onun rububiyet ve uluhiyetine ve de kullarında olan isteklerine ait olan konuların tahkikle ele alınması, üzerinde durulması ve onları ders veren hakikatlerle hayat boyu meşgul olunması azami önem taşır. Çünkü Allah sürekli bir yaratmada, insan ise her an ve gün başka bir boyutta yeni bir hayat yaşamaktadır. Sürekli bir yenile ve yenilenme söz konusu olduğundan imana dair beslenme, gelişme, birikim elde etme vesileleri dikkatli takip etmek gayet ehemmiyetlidir….

 

“Allah size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize süs yapmıştır…Küfrü, fıskı ve isyanı da size çirkin göstermiştir.”  Hucurât 49/7

 

Öyle ise, “Elhamdü lillâhi alâ dini'l İslâm ve kemâli'l-îman” (Bize ihsan ettiği İslâm dini ve mükemmel iman nimeti sebebiyle Allah'a hamd olsun.) ... demeliyiz …

 

 

Soru ile ilgili Haşiye:

 

İman, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın tebliğ ettiği ZARURİYAT-I DİNİYEYİ TAFSİLEN ve ZARURİYATIN GAYRISINI İCMALEN TASDİK ETMEKTEN HASIL OLAN BİR NUR…. olduğu için tasdik etmek ve edilmek noktasında evvel asır insanları için kâfi idi.. Çünkü teslimleri kavi idi. Teslim olmak için o zaman yeterli olan taraftarlık, toplumun temizliği, dinin umumen yaşanması, haram helal dengesinde titizliğin asırlarca devam eden niteliğini koruması , cihad,tekke,medrese ilişkisinin verdiği teyakkuz halleri , şüphe verecek esbabın bulunmaması İMAN için yeterli olan duyguyu örfen de olsa kazandırıyordu… Hem o zaman talim edilen dersler de gerekli ihtiyacı karşılıyor ve tam olarak yetiyordu ve makbul idi…. İmamlar,veliller,kamil zatlar o zamanların miraslardır..hem sebeb-i saadetlerimizdir…

 

Ancak içinde bulunduğumuz asır böyle olmadığı için…

 

Fitne-i ahir zamanın tüm sıfatlarını barındırıp ,dine ve imana ait değerleri yıprattığı ve bela umumi olduğu için , İMAN konusunda yakin şartları hüccetlerle desteklenmesi gerek bir zarurete girdiği için , Bediüzzaman’nın istihdam ve içtihadı bu bağlamda gerçekleşirmiştir. İmana marifetullah’ın eşlik etmesi, Allah’ı tanımanın O’nu sevmekle tutunabilecek olması , ihlasın lüzumu,tahkikin elzemiyeti zamanın durumundan kaynaklanmaktadır….

 

Mütalaa Ders notları 35: Kelime-i Tevhid'in tekrar ile zikrine devam etmek,

 

İ'lem Eyyühel-Aziz!

 

Kelime-i Tevhid'in tekrar ile zikrine devam etmek, kalbi pek çok şeylerle bağlayan bağları, ipleri kırmak içindir. Ve nefsin tapacak derecede sanem ittihaz ettiği mahbublardan yüzünü çevirtmektir.

 

Mesnevi-i Nuriye

 

BU PARAGRAFTA BİRİNCİ KELİMEMİZ KELİME-İ TEVHİD'DİR. Çünkü zikredilmesinin ehemmiyetine işaret edilen bu kelimenin ihtiva ettiği anlamı bilmek, onu anmaktaki keyfiyetin ortaya çıkmasına neden olacaktır.

 

Kelime-i Tevhid: Esasat-ı imaniyenin  özünü ifade eden ve Zât-ı İlâhiye hakkında , vehm ve isnat edilen harici bir tesir ve şerik gibi müessir  zan ve de kast edilen her şeyi  reddetmek anlamında kullanılan ve tüm icraat ve tasarrufu, halk ve inşayı, mebde ve müntehayı, cümle mahlukat ve masnuatı , zerrelerden kürelere kadar varlık sahasına çıkarılmış her şeyin , her şeyinin sahibi, ruh ve hayatlarının tek maliki , vücut alemlerinin vacibi gibi bu meyanda ki mutlak hakikati beyan eden ve bu cami manasıyla kulları imana davet eden,  yekta,iradesi hiçbir iradeye bağlı olmayan, ferd  zatiyesi ve iktidar ve hakimiyetiyle  bütün ibadının her ihtiyacına  kafi ve vafi  gelen Allah’ın uluhiyet ve rububiyetini  ilan eden  bir cümledir.

 

Kişinin Kelime-i Tevhidin tazammun ettiği manaya yönelik olarak ; akli, iradi, kalbi ve lisani bir ittifak ile şehadetini  ikrar ve   -ittifak edilmiş , uygun olarak istimal edilmiş anlamı ile-  Allah'tan başka ilâh olmadığına iman ettiğini, O'ndan başka Rab ve Ma'bud tanımadığını "Lâilâhe illallah Muhammedun Rasûlüllah"  sözünü  "Kelime-i Tevhîd”   sadedinde  ilâm etmesidir.

 

BU PARAGRAFTA İKİNCİ KELİMEMİZ ZİKİR KELİMESİ OLUP , DEVAMINDA İRDELEYECEĞİMİZ MANA ZİKİRDEN MAKSAD İLE MÜSTAKİLEN  KASD EDİLEN LÂİLÂHE İLLALLAH KELİMESİ OLACAKTIR. ( ŞEHADETTE İSTİMAL EDİLEN MUHAMMEDUN RASÛLÜLLAH SÖZÜ BU ZİKİRDE KAST EDİLMEDİĞİNDEN TAH EDİELECEKTİR)

 

ZİKİR: Allah’ı anmak ve hatırlamak suretiyle gafletten ve nisyandan kurtulmak, zihni ve kalbi Rabbine karşı canlı tutmak, kendi enfusi alemini bir anlamda teyakkuza getirmek, afaki aleme o zikir vasıtası ve nurlanmış nazarı ile tevhid namına bakmak için bir imani nazar kazanmak ve varidat ile hakikati muhafaza etmek  gibi işlevsel anlamlara gelir.

 

Zikir 4 şekilde yapılır. Allah’ı anmak (zikir) hem zihinle ( tefekküren)  hem kalple ( hafi ve bir nevi murakabe ilen)  hem dille ( lisanen ) hem de ( ibadetler ) ile fiilen olur.

 

Rabbimiz ev Resulallah efendimiz A.S.M bizi çok çeşitli; tarifler ile Ehl-i İmanı Allah’ı anmaya  emir ve davet eder. Bunlardan birkaç örnek paylaşalım İnşâallah.

 

1-      KENDİ KENDİNE, YALVARARAK VE ÜRPEREREK, ALÇAK SESLE SABAH AKŞAM RABBİNİ ZİKRET, GAFİLLERDEN OLMA!  El-A‘Râf 7/205

 

2-      Ey iman edenler! ALLAH’I ÇOK ÇOK ANIN. SABAH AKŞAM O’NUN YÜCELİK VE EŞSİZLİĞİNİ DİLE GETİRİN. El-Ahzâb 33/41-42

 

 

3-      Kitaptan sana vahyedilenleri oku, namazı özenle kıl. Kuşkusuz namaz hayâsızlıktan ve kötülükten meneder. ALLAH’I ANMAK HER ŞEYDEN ÖNEMLİDİR. Allah yaptıklarınızı bilir. El-Ankebût 29/45

 

 

4-      ARTIK SİZ BENİ ANIN Kİ BEN DE SİZİ ANAYIM. Bana şükredin, bana nankörlük etmeyin! El-Bakara 2/152

 

5-      Ey iman edenler! Bir düşman birliği ile çatıştığınız vakit sebat ediniz ve ALLAH’I ÇOKÇA ANINIZ Kİ ZAFER SİZİN OLSUN. El-Enfâl 8/45

 

6-      Bunlar, iman edenler ve Allah’ı zikrederek gönülleri huzura kavuşanlardır. BİLESİNİZ Kİ GÖNÜLLER ANCAK ALLAH’I ZİKREDEREK HUZURA KAVUŞUR. Er-Ra‘d 13/28

 

7-      Müslüman erkekler, müslüman kadınlar; mümin erkekler, mümin kadınlar; ibadet ve itaat eden erkekler, ibadet ve itaat eden kadınlar; özü sözü doğru erkekler, özü sözü doğru kadınlar; sabreden erkekler, sabreden kadınlar; gönlünü ibadete vermiş erkekler, gönlünü ibadete vermiş kadınlar; (Allah için) yardım yapan erkekler, yardım yapan kadınlar; oruç tutan erkekler, oruç tutan kadınlar; iffetlerini koruyan erkekler, iffetlerini koruyan kadınlar; ALLAH’I ÇOKÇA ANAN ERKEKLER, ÇOKÇA ANAN KADINLAR; İŞTE BUNLAR İÇİN ALLAH BÜYÜK BİR ÖDÜL HAZIRLAMIŞTIR. El-Ahzâb 33/35

 

8-      “Nebiyy-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- “İmânınızı dâima yenileyiniz” buyurdu da: “– Yâ Rasûlallah imânımızı nasıl yenileyeceğiz?” diye suâl olundu. Cevaben: «LÂ İLÂHE İLLALLAH» zikr-i şerifini çok yapınız, buyurdu. (İbn Hanbel, II, 359; Hâkim, IV, 285/7657)

 

……….. “İmanınızı Lâ ilâhe illâllah ile yenileyiniz.” … ın hikmetini soruyorsunuz. Onun hikmeti çok Sözlerde zikredilmiştir. Bir sırr-ı hikmeti şudur ki:

 

İnsanın hem şahsı, hem âlemi her zaman teceddüt ettikleri için, her zaman tecdid-i imana muhtaçtır. Zira insanın herbir ferdinin mânen çok efradı var.

 

Ömrünün seneleri adedince, belki günleri adedince, belki saatleri adedince birer ferd-i âhar sayılır. Çünkü, zaman altına girdiği için, o ferd-i vâhid bir model hükmüne geçer, hergün bir ferd-i âhar şeklini giyer.

 

Hem insanda bu taaddüt ve teceddüt olduğu gibi, tavattun ettiği âlem dahi seyyardır. O gider, başkası yerine gelir. Daima tenevvü ediyor, hergün başka bir âlem kapısını açıyor.

 

İman ise, hem o şahıstaki her ferdin nur-u hayatıdır, hem girdiği âlemin ziyasıdır. Lâ İlâhe İllallah -Allah'tan başka ilâh yoktur- ise, o nuru açar bir anahtardır. Hem insanda madem nefis, hevâ ve vehim ve şeytan hükmediyorlar; çok vakit imanını rencide etmek için, gafletinden istifade ederek, çok hileleri ederler, şüphe ve vesveselerle iman nurunu kaparlar.

 

Hem zâhir-i şeriate muhalif düşen ve hattâ bazı imamlar nazarında küfür derecesinde tesir eden kelimat ve harekât eksik olmuyor. Onun için, her vakit, her saat, hergün tecdid-i imana bir ihtiyaç vardır……………. Mektubat > Yirmi Altıncı Mektup > Dördüncü Mebhas

 

9-      “– Bir kul ihlâs ile «Lâ ilâhe illallah» derse, bu hiç bir hicaba takılmadan yükselir. Allah’a vâsıl olunca Allah bunu söyleyene nazar eder. Allah bu tevhîd getirene nazar etdi mi onu rahmetine dâhil etmesi Allah’ın hakkıdır.” (Tirmizî, Deavât, 86)

 

10-   İşte tevhidde cemal ve kemal-i İlahînin kalben görünmesi ve ruhen hissedilmesi içindir ki; bütün evliya ve asfiya, en tatlı zevklerini ve en şirin manevî rızıklarını kelime-i tevhid olan "Lâ ilahe illallah" zikrinde ve tekrarında buluyorlar. Hem kelime-i tevhidde azamet-i kibriya ve celal-i Sübhanî ve saltanat-ı mutlaka-i rububiyet-i Samedaniye tahakkuk etmesi içindir ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş:

 

“Ben ve benden evvel gelen peygamberlerin en ziyade faziletli ve kıymetli sözleri, Lâ ilâhe illâllah kelâmıdır.” Sahihu’l-Câmii’s-Sağîr…………. Şualar / İkinci Şua…………..

 

EVET , GÖRÜLDÜĞÜ ÜZERE HEM KELİME-İ TEVHİD  HEM İÇİNDE BARINDIRDIĞI HAKİKAT, İNSANIN HADSİZ İHTİYAÇLARI İLE ALLAH’A MUHTAÇ OLDUĞU , ALAKADARLIK DAİRESİ GİBİ ELİNİN YETMEDİĞİ VE MÜNASEBETLERİ NEDENİYLE BİR ÇEŞİT ALIŞ VERİŞİ BULUNDUĞU ALEMLERLERE YÖNELİK İLGİLİĞİNE TERETTÜP EDEN YÜZER DÜŞÜNCE VE BİNLER HİSSİYATIN ANLAM ARAYIŞININ CEVABININ NEREDE VE KİMDE OLDUĞU ANCAK BU DAİRE İÇİNDE ANLAŞILABİLİR,MEDET VE NUR BULABİLİR.

 

Konuya paragraf noktasından devam edersek:

 

……………..Kelime-i Tevhid'in TEKRAR İLE ZİKRİNE DEVAM ETMEK, kalbi pek çok şeylerle bağlayan bağları, ipleri kırmak içindir. Ve nefsin tapacak derecede sanem ittihaz ettiği mahbublardan yüzünü çevirtmektir…………….

 

Söz konuş edilen tekrar ve devam etmek zikirden maksad olan, anma,hatırlama, gafletten çıkma manasını kendinde topladığından etkin hakikati tekrar ve devam dadır……….. Bu durum Üstadımız tarafında şöyle ifade edilmiştir:

 

ZİKRİN ŞE’Nİ,  ( HALİ ) TEKRAR İLE TENVİRDİR. Sözler

 

BURADA DA GÖRÜLDÜĞÜ GİBİ TEKRAR VE DEVAMA BAĞLI OLARAK TENVİR ETMEK, NURLANMAK  SÖZ KONUSUDUR. BİR İNSAN YUKARIDA SÖZ EDİLEN ZİKİR USULLERİNDEN MESLEĞİNE MUVAFIK ŞEKİLDE AMELDE BULUNSA  VE  ALEMİ AYDINLANACAK VE KARANLIK NOKTALARI DAĞILACAKTIR. YİNE YUKARIDA MEKTUBATTAN ATIFLA İMANI YENİLEMEK BAHSİNDE GEÇTİĞİ ÜZERE; KÜSUF TUTAN, HADİSAT , ESBAP VE DALALETİN NEŞRETTİĞİ SAPKINLIKLAR DAN TELEBBÜS EDEN BİR ÇOK BULAŞ İLE RENCİDE OLAN İMANI KENDİNİ ABLUKA EDEN ŞEYLERİN BASKI VE TASALLUTUNDAN KURTULACAKTIR.

 

………….. Ey benim muhterem Üstadım!

 

   Hadd-i büluğumdan bu âna kadar, LAÎN ŞEYTANIN ZIRHINDAN MAMUL BİR SANDUKA DERÛNUNDA KİLİTLEMİŞ OLDUĞU AKL-I UHREVÎ VE İMANIMI TAZYİK ALTINA ALMIŞTI. Duanız sayesinde ve bana karşı göstermiş olduğunuz hüsn-ü niyet ve nasihatlerin semeresi olarak, ancak yedi senede, Üstadımın dua yumruğuyla laîn şeytanın zırh sandukası kırılarak, imanımı tekrar teslim ettin.  Mesud ( R.H ) / Barla L.

 

BUNUNLA BİRLİKTE YİNE İNSANIN MİZACI, DÜNYA İLE  ALAKADARLIĞI, NEFSİNİN MERATİP MAHİYETİ, TEZKİYESİZLİĞİ, DÜŞKÜN HİSSİYAT, ZAAFLAR, İŞTİHA, MERAK, KIRILGANLIKLAR GİBİ  BİR ÇOK HARİCİ ETKENLER  GİBİ DURUMLARIN OLUŞTURDUĞU TESİR ,  İNSANI BİR ÇOK HAYALİ VE MECAZİ .. HATTA KÜFRİ BİR ÇOK TUZAĞA ÇEKER VE TİRYAKİLİKLE , HAZ İLE , VAAT VE ZAN TELKİNLERİ İLE BAĞLAR. ZİKİR , YANİ ALLAH’I ANMAK O İNSANIN ALEMİNDE UYANMAYA,SORGULAMAYA, İMANIN TESİRİ İLE ÇEKİNMEYE YÖNELİK BİR ÇOK HİSSİYATI MEYDANA GETİRİR.

 

YANİ EN HAKİKİ ANLAMIYLA , ALLAH O YAD İLE KENDİNİ ANAN KULUNA TEVECCÜH EDER , ZİKRİNE TAALLUK EDEN İHSANINI TERATTÜP ETTİRİR. YANİ OL DAVETE İNAYETİ LÜTFU İLE İCAP EDER, MARZİYAT MÜŞKÜLAT NE İSE ONU GİDERİR, KULUN BİLMEDİĞİ BELKİ O NEDENLE İSTEMEDİĞİ BİR ÇOK FAYDAYI ONA MECCANEN LÜTFEDER.

 

………… *İ’lem eyyühe’l-aziz! Zikreden adamın, feyz-i İlâhîyi celb eden muhtelif lâtifeleri vardır. Bir kısmı, kalb ve aklın şuuruna bağlıdır. Bir kısmı da şuursuz, yani şuurlara tâbi değildir. Min haysü lâ yeş’ur*  (Bilmediği bir tarzda, beklemediği şekilde)  *husûle gelir. Binaenaleyh, gaflet ile yapılan zikirler dahi feyizden hâli değildir*…….. Mesnevi-i Nuriye

 

Söz konusu paragrafı bütün alıp birde  öyle nazar edelim İnşâallah..

 

İ’lem eyyühe’l-aziz! *Kelime-i Tevhidin tekrar ile zikrine devam etmek, kalbi pek çok şeylerle bağlayan bağları, ipleri kırmak içindir. Ve nefsin tapacak derecede sanem ittihaz ettiği mahbuplardan yüzünü çevirtmektir*.  ( yukarıda söz ettiğimiz terettüp konusu- YÜZÜNÜ ÇEVİRTMEK- olarak  bu noktanın hakikatine işaret eder………*Maahaza, zâkir olan zâtta bulunan hâsse ve lâtifelerin ayrı ayrı tevhidleri olduğuna işaret olduğu gibi, onların da, onlara münâsip şerikleriyle olan alâkalarını kesmek içindir.* ( burası - *hâsse ve lâtifelerin ayrı ayrı tevhidleri*  başka bir ders konusu olabilir. Dokunmadan geçiyoruz.………..

 

Terettüp Konusuna bir örnek : ………. Fakat ille-i gaiye olmamak, hem kasten istenilmemek şartıyla, dünyaya ait faydalar ve kendi kendine terettüp eden ve istenilmeyerek verilen semereler,……….. Lem’alar

 

Birkaç ilgili pasaj paylaşıp nihayet vereceğiz İnşâallah:

 

İ’lem eyyühe’l-aziz! Tohum olacak bir habbenin kalbi, yani içi delindiği zaman, elbette sümbüllenip neşvünemâ bulamaz, ölür gider. Kezâlik, ene ile tâbir edilen enâniyetin kalbi, “Allah Allah” zikrinin şuâ ve hararetiyle yanıp delinirse, büyüyüp gafletle firavunlaşamaz. Ve Hâlık-ı Semâvat ve Arza isyan edemez. O zikr-i İlâhî sâyesinde ene mahvolur. İşte Nakşibendîler, zikir hususunda ittihaz ettikleri ZİKR-İ HAFÎ Sayesinde, kalbin fethiyle, ene ve enâniyet mikrobunu öldürmeye ve şeytanın emirberi olan nefs-i emmârenin başını kırmaya muvaffak olmuşlardır. Kezâlik, Kâdirîler de, ZİKR-İ CEHRÎ sayesinde tabiat tâğutlarını tarümâr etmişlerdir.

 

*İ’lem eyyühe’l-aziz! Nefs-i nâtıkanın en yüksek matlubu devam ve bekadır. Hattâ vehmî bir devam ile kendisini aldatmazsa hiçbir lezzet alamaz. ÖYLEYSE, EY DEVAMI İSTEYEN NEFİS! DAİMÎ OLAN BİR ZÂTIN ZİKRİNE DEVAM EYLE Kİ, DEVAM BULASIN. ONDAN NUR AL Kİ SÖNMEYESİN. ONUN CEVHERİNE SADEF VE ZARF OL Kİ KIYMETLİ OLASIN. ONUN NESİM-İ ZİKRİNE BEDEN OL Kİ, HAYATTAR OLASIN. ESMÂ-İ İLÂHİYEDEN BİRİSİNİN HAYT-I ŞUAIYLA TEMESSÜK ET Kİ, ADEM DERYÂSINA DÜŞMEYESİN.*

 

Haşiye : Kelime-i Tevhid (Lâ ialehe İllallah) zikri.. Bizim sabah ve yatsı namazları sonrası tesbihatlarında 33 adet olmakla birlikte 100’er kez okunabilir malumaliniz. Ayrıca Öğle, ikindi ve akşam namazları tesbihatında 33’er kez okunmaktadır. Yine bununla birlikte Allah rızasını celbetmek niyeti ile dilendiği kadar okunabilir. Burada en önemli husus hangi evrad olursa olsun onu Allah rızası dışında bir amaç için okumamaktır. Eğer başka bir illet zikre gaye yapılsa Üstadın tabiriyle ,karşılık görülemeyecektir ve görülmeyede hak yoktur ( lem’alar) …….. 

Yüz adet okuyan kardeşlerimiz bittikten sonra + 1 olarak : Muhammedun Rasûlüllah derse evla olur…….İnşâallah

 

Mütalaa Ders notları 34: İkinci kısım rızık

 

Konumuza İlgili paragrafın üstünde bulunan satırı alarak başlıyoruz..

 

İkinci kısım rızık: İtiyat,israf  ve sû-i istimâlat ile tiryaki olup zaruret hükmüne geçen mecazî ve sun'î rızıktır. Bu kısım ise taahhüd-ü Rabbânî altında değil, belki ihsana tâbidir. Kâh verir, kâh vermez.

 

(Bu satır içinde bazı kelimelerin anlamları verilecek ve dersin sonunda bu kelimelerden birkaçı ile ilgili anlamların meseleye dair kısmi bağlarından söz edilecek.)

 

·         Rızık :  Allah tarafından herkese takdir edilen nîmet

·         İtiyat : Alışkanlık

·         İsraf :  Gereksiz yere harcama, boşuna sarfetme, lüzûmundan fazla harcama, savurganlık

·         Sû-i istimâlat : Kötüye kullanım

·         Tiryaki : Vaz geçemeyecek kadar düşkün

·         Zaruret : Mecburiyet zorunluluk

·         Mecaz : Gerçek olmadığı halde gerçekle arasında benzerlik veya daha başka bir ilgi bulunan

·         Sun’i : İnsan eliyle meydana gelmiş, yapay

·         Tahhüd-ü Rabbani : Allah’ın yükümlülüğünü üzerine alıp gereğini yerine getirdiği

·         İhsan : Bağış

·         Kâh:  Bazen, Bazı zaman

 

Evet,

 

…… İkinci kısım Rızık , Yaşamak ve yaşatmak için taahhüd-ü Rabbânî altında bulunan……. ("Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, onun rızkını vermek Allah'a ait olmasın." Hûd Sûresi, 11:6. … ayetinde belirtildiği gibi ) ………… zaruri bir biçimde   ve de inkar edilemeyecek şekilde hakiki ,  yaratılış  ile  doğuştan beri tabiî olarak insan ve diğer canlıların bedeninde hilkaten var olan ve vücuttaki ilgili yerlere yağ vs olarak depolanan  ve hasseten  bir insanı hiç bir şey yemeden kırk  gün kadar açlık vesilesi ile  ölmekten muhafaza edebilen fıtri rızıktan farklı bir mahiyettedir… hatta bu rızık bir kısım hayvanlarda üç,  bazı hayvanlarda altı ay , kiminde bir yıl gibi zamanlara kadar idare edebildiği ilgili çevrelerce  açıklanmaktadır.

 

İkinci kısım  rızık olarak belirtilen bu rızkın taahhüd  altında olmamasının sebebi ;  İtiyat,israf  ve sû-i istimâlat ve tiryakilikle suni iken  zaruret hükmüne geçmesi , hakiki  bir ihtiyaç gibi görülmesi ve öyle de algılanmasıdır. Bu mahiyette ortaya çıkan ihtiyaçlar insanın kendi kesbi ile olduğundan  tedarik edilmesi de genelde insanın çalışmasına  özelde ise ihsana tabi olmuş, nasip kısmet olarak tanımlanmıştır… veya başka bir boyutu ile mesnevide ifade edildiği gibi: Mecazî olan rızk ise, âyetin taahhüdü altında değildir. Ancak sa'y ve kesbe bağlıdır….diye tarif edilmiş.

 

Bu gereksinimleri taahüd-ü Rabbani altından çıkartan bir başka husus ise , zaruri olmayan şeylerin zaruri şeyler durumuna geçiren sebeplerin mahiyetidir.

 

Örneğin:

 

……….bu zamanda mimsiz medeniyetin icabatından olarak hâcât-ı zaruriye dörtten yirmiye çıkmış. Tiryakilikle, görenekle ve itiyadla, hâcat-ı gayr-ı zaruriye, hâcât-ı zaruriye hükmüne geçmiş… ( Emirdağ L.)  .şeklinde ifade edilen yerde görüldüğü gibi , arzi ve arazi bir dayatma eseri olarak ortaya çıkartılmış olmasıdır.

 

Aynı meselenin devamında :

 

Kırk sene evvel, bir başkumandan beni bir parça dünyaya alıştırmak için bazı kumandanları, hattâ hocaları benim yanıma gönderdi. Onlar dediler:  "Biz şimdi mecburuz….“Zaruretler haramı helâl eder”…. kaidesiyle, Avrupa'nın bazı usullerini medeniyetin icaplarını taklide mecburuz" dediler.

 

Ben de dedim: "Çok aldanmışsınız. Zaruret su-i ihtiyardan gelse, kat'iyen doğru değildir; haramı helâl etmez. Su-i ihtiyardan gelmezse, yani zaruret haram yoluyla olmamışsa zararı yok. Meselâ; Bir adam su-i ihtiyarıyla haram bir tarzda kendini sarhoş etse ve sarhoşlukla bir cinayet yapsa, hüküm aleyhine câri olur, mâzur sayılmaz, ceza görür. Çünkü, su-i ihtiyarıyla bu zaruret meydana gelmiştir. Fakat bir meczup çocuk cezbe halinde birisini vursa, mâzurdur. Ceza görmez. Çünkü ihtiyarı dahilinde değildir."

 

İşte, ben o kumandana ve hocalara dedim: "Ekmek yemek, yaşamak gibi zarurî ihtiyaçlar haricinde başka hangi zaruret var? Su-i ihtiyardan, gayr-ı meşru meyillerden ve haram muamelelerden tevellüd eden hareketler haramı helâl etmeye medar olamazlar. Sinema, tiyatro, dans gibi şeylerde tiryaki olmuşsa, mutlak zaruret olmadığı ve su-i ihtiyardan geldiği için, haramı helâl etmeye sebep olamaz.

 

Kanun-u beşerî de bu noktaları nazara almış ki, ihtiyar haricinde zaruret-i kat'iye ile, su-i ihtiyardan neş'et eden hükümleri ayırmıştır. Kanun-u İlâhîde ise, daha esaslı ve muhkem bir şekilde bu esaslar tefrik edilmiş…………… Said Nursî ( R.A)

 

Dolayısıyla beşer iradesi ile teşekkül eden suni ihtiyaçlar hakikati bağlamaz ve Rabbani taahhüdü hak etmez.

 

Yine bu manayı pekiştirmek için  Lem’alar İktisad Risalesinden  bir alıntı yapalım. 

 

Zaruri ve ihtiyari rızıklar hakkında  ve iktisad planındaki hakikati ve taahüd-ü Rabbani’ yenin keyfiyetini beyan ederken orada demiş:

 

Eğer iktisat edip hâcât-ı zaruriyeye iktisar ve ihtisar ve hasretse,

 

"Şüphesiz ki rızık veren, mutlak kudret ve kuvvet sahibi olan ancak Allah'tır." Zâriyat Sûresi, 51:58……….sırrıyla,

 

"Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, onun rızkını vermek Allah'a ait olmasın." Hûd Sûresi, 11:6………sarahatiyle, ummadığı tarzda, yaşayacak kadar rızkını bulacak. Çünkü şu âyet taahhüt ediyor.

 

Evet, rızık ikidir:

 

Biri hakikî rızıktır ki, onunla yaşayacak. Bu âyetin hükmü ile, o rızık taahhüd-ü Rabbânî altındadır. Beşerin sû-i ihtiyarı karışmazsa, o zarurî rızkı herhalde bulabilir. Ne dinini, ne namusunu, ne izzetini feda etmeye mecbur olmaz……… (Atıf:  “Eğer siz Allah'a HAKKI İLE TEVEKKÜL etseniz kuşlar gibi rızıklanırdınız. Onlar aç gider, tok dönerler… Hz. Muhammed A.S.M )

 

İkincisi, rızk-ı mecazîdir ki, sû-i istimâlâtla hâcât-ı gayr-ı zaruriye hâcât-ı zaruriye hükmüne geçip, görenek belâsıyla tiryaki olup, terk edemiyor. İşte bu rızık taahhüd-ü Rabbânî altında olmadığı için, bu rızkı tahsil etmek, hususan bu zamanda çok pahalıdır. Başta izzetini feda edip zilleti kabul etmek, bazan alçak insanların ayaklarını öpmek kadar mânen bir dilencilik vaziyetine düşmek, bazan hayat-ı ebediyesinin nuru olan mukaddesât-ı diniyesini feda etmek suretiyle o bereketsiz, menhus malı alır.

 

Hem bu fakr u zaruret zamanında, aç ve muhtaç olanların elemlerinden ehl-i vicdana rikkat-i cinsiye vasıtasıyla gelen teellüm, o gayr-ı meşru bir surette kazandığı parayla aldığı lezzeti, vicdanı varsa acılaştırıyor……demiş .. ve bu meyanda hakikaten bir zaruret ortaya çıkmış, telefisiz bir durum gelişmiş ise yapılacak davranış hakkında bir kaideden şöyle bir ruhsat söylemiş:  ……………… Böyle acip bir zamanda, şüpheli mallarda, zaruret derecesinde iktifa etmek lâzımdır. Çünkü…Zaruretler zaruret miktarınca sınırlandırılır….. sırrıyla , haram maldan, mecburiyetle zaruret derecesini alabilir, fazlasını alamaz. Evet, muztar adam, murdar etten tok oluncaya kadar yiyemez. Belki ölmeyecek kadar yiyebilir.

 

Anlaşılıyor ki mecazi rızıkta oluşan ihtiyaçlar iktisada riayet etmemekten neşet eden ; alışkanlık, tiryakilik gibi psikolojik marazlardır.

 

Ve yukarıda buyurduğu gibi , “İşte bu rızık taahhüd-ü Rabbânî altında olmadığı için, bu rızkı tahsil etmek, hususan bu zamanda çok pahalıdır.”…………… Bu zamanda isrâfâta medar olacak para çok pahalıdır. Mukabilinde bazan haysiyet, namus rüşvet alınıyor. Bazan mukaddesât-ı diniye mukabil alınıyor, sonra menhus bir para veriliyor. Demek, mânevî yüz lira zararla maddî yüz paralık bir mal alınır.

 

Evet, insanlarda gayr-i zaruri ihtiyaçlar mesabesine getirip onlarla ilgilenmeyi gerekli kılan nedenler tesadüfen ortaya çıkmamaktadırlar. Yukarıda ifade ettiği gibi , mimsiz medeniyetin yolcuları ve hazzı dünya talipleri ve islâmın ahlaki ve iktisadi temellerine düşman olanlar  tüketim oluşturmak ve ideolojik ve ekonomik varlıklarını devam ettirebilmek için bir çok emtia üzerinde tahşidat yaparak, hikayeler oluşturarak, modalar meydana getirmişler………………. Cin ve insin, hattâ şeytanların netice-i efkârları ve muhassala-i mesaileri olan medeniyet ( Sözler)………. fantaziyeleri ile ……………….Hem serbest hevânın tahakkümüyle, havâic-i gayr-ı zaruriye havâic-i zaruriye hükmüne geçmişlerdir.

 

Bedavette bir adam dört şeye muhtaç iken, medeniyet yüz şeye muhtaç ve fakir etmiştir. Sa'y, masrafa kâfi gelmediğinden, hileye, harama sevk etmekle, ahlâkın esasını şu noktadan ifsad etmiştir. Cemaate, nev'e verdiği servet, haşmete bedel, ferdi, şahsı fakir ahlâksız etmiştir…..Sünuhat

 

Muhtelif yollarla teşekkül ettirilen ve çok saiklerle etkinliği temin ve tesis edilen  ve insanı, husussen Müslümanın mağduriyetine sebep olup mahcup eden …………… Bu ikinci rızıkta, bahtiyar odur ki; medar-ı saadet ve lezzet olan iktisad ve kanaatla sa'y-i helâli, bir nevi ibadet ve rızk için bir fiilî dua bilerek müteşekkirane ve minnettarane o ihsanı kabul edip hayatını saadetkârane geçirir.

Ve bedbaht odur ki; medar-ı şekavet ve hasaret ve elem olan israf ve hırs ile sa'y-i helâli bırakarak, her kapıya başvurup, tenbelkârane ve zalimane ve müştekiyane hayatını geçirir, belki öldürür…….Şualar

 

Bu duruma Kastamonu lahikasının  bir penceresinden rasat edersek  meselenin tahşidat ve etki bağlamında bir başka açısını görmekteyiz . Şöyle ki,

 

…………. İkinci mesele: Otuz birinci âyetin işaretinin beyanında “"Onlar dünya hayatını seve seve âhirete tercih ederler..." İbrahim Sûresi, 14:3.”………. bahsinde denilmiş ki: Bu asrın bir hassası şudur ki, hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı bakiyeye bilerek tercih ettiriyor. Yani, kırılacak bir cam parçasını baki elmaslara bildiği halde tercih etmek bir düstur hükmüne geçmiş.

 

Ben bundan çok hayret ediyordum. Bugünlerde ihtar edildi ki, nasıl bir uzv-u insanî hastalansa, yaralansa, sair âzâ vazifelerini kısmen bırakıp onun imdadına koşar. Öyle de, hırs-ı hayat ve hıfzı ve zevk-i hayat ve aşkı taşıyan ve fıtrat-ı insaniyede derc edilen bir cihaz-ı insaniye, çok esbapla yaralanmış, sair letâifi kendiyle meşgul edip sukut ettirmeye başlamış; vazife-i hakikiyelerini onlara unutturmaya çalışıyor.

 

Hem nasıl ki bir cazibedar sefihane ve sarhoşane şâşaalı bir eğlence bulunsa, çocuklar ve serseriler gibi, büyük makamlarda bulunan insanlar ve mesture hanımlar dahi o cazibeye kapılıp hakikî vazifelerini tatil ederek iştirak ediyorlar. Öyle de, bu asırda hayat-ı insaniye, hususan hayat-ı içtimaiyesi öyle dehşetli, fakat cazibeli ve elîm, fakat meraklı bir vaziyet almış ki, insanın ulvî latifelerini ve kalb ve aklını nefs-i emmaresinin arkasına düşürüp pervane gibi o fitne ateşlerine düşürttürüyor.

 

Evet, hayat-ı dünyeviyenin muhafazası için, zaruret derecesinde olmak şartıyla, bazı umur-u uhreviyeye muvakkaten tercih edilmesine ruhsat-ı şer'iye var. Fakat, yalnız bir ihtiyaca binaen helâkete sebebiyet vermeyen bir zarara göre tercih edilmez, ruhsat yoktur. Halbuki bu asır, o damar-ı insanîyi o derece şırınga etmiş ki, küçük bir ihtiyaç ve âdi bir zarar-ı dünyevî yüzünden elmas gibi umur-u diniyeyi terk eder.

 

Evet, insaniyetin yaşamak damarı ve hıfz-ı hayat cihazı, bu asırda israfatla ve iktisatsızlık ve kanaatsizlik ve hırs yüzünden bereketin kalkmasıyla ve fakr u zaruret, maişet ziyadeleşmesiyle o derece o damar yaralanmış ve şerait-i hayatın ağırlaşmasıyla o derece zedelenmiş ve MÜTEMADİYEN EHL-İ DALÂLET NAZAR-I DİKKATİ ŞU HAYATA CELB EDE EDE O DERECE NAZAR-I DİKKATİ KENDİNE CELB ETMİŞ Kİ, ednâ bir hâcât-ı hayatiyeyi büyük bir mesele-i diniyeye tercih ettiriyor.

 

Bu acip asrın bu acip hastalığına ve dehşetli marazına karşı Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın tiryak misâl ilâçlarının nâşiri olan Risale-i Nur dayanabilir; ve onun metîn, sarsılmaz, sebatkâr, hâlis, sadık, fedakâr şakirtleri mukavemet edebilir. Öyleyse, herşeyden evvel onun dairesine girmeli, sadakatle, tam metanet ve ciddî ihlâs ve tam itimadla ona yapışmak lâzım ki, o acip hastalığın tesirinden kurtulsun.

 

Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve dua ediyoruz.

 

Evet, söz konusu paragrafı şimdi buraya tekrar alalım ve şimdi bir daha bakalım:

 

*Bu ikinci rızıkta, bahtiyar odur ki; medar-ı saadet ve lezzet olan iktisad ve kanaatla sa'y-i helâli, bir nevi ibadet ve rızk için bir fiilî dua bilerek müteşekkirane ve minnettarane o ihsanı kabul edip hayatını saadetkârane geçirir. Ve bedbaht odur ki; medar-ı şekavet ve hasaret ve elem olan israf ve hırs ile sa'y-i helâli bırakarak, her kapıya başvurup, tenbelkârane ve zalimane ve müştekiyane hayatını geçirir, belki öldürür*…………..Şualar

 

Evet tahakkuk etti ki,  görenek ve geleneklere tabi olarak ,hem fesat şebekelerinin  tüketim planlı stratejilerine mağlup olacak şekilde onların sundukları cazibeli şeylere ilgi göstererek nefsimizin mahiyetinde bulunan hazıra olana yönelme,peşincilik , zevk gibi çekim alanındaki önerilere kulak vererek mukavaetsiz hislerin ortaya çıkmasına neden olacak davranışlardan kaçınmalı, ehli dünyanın tekliflerine karşı onlarla aramıza iktisadi perdeler çekmeli , kör duvarlar örmeliyiz. Ki bu tuzaklara düşerek  direncimizi ve hakiki yaşama sevincimizi ve şevkimizi yitirip manevi  hayatımızı perişan ederek bedbaht olmayalım.

 

Şimdi ,

 

Söz konusu paragraf içinde geçen ve giriş bölümünde anlamı verilmiş kelimelerden anlatımla  ilgili olanlara etki alanlarına yönelik izahlar ile tekrar nazar edelim.

 

İtiyat : Alışkanlık. Alışkanlıklar meydana geldikleri sebeplerin etki alanına göre derinliği olan davranışlarla kazanılmış bağımlılık duygularıdır. Bu duygulara hitap etmek hususunda ehl-i dünya ve yol gösterici düşüncelerin ustabaşısı olan şeytanlar çok mahirdir. İnsanın keşfedilen duygusal sinir uçlarına göre maddi ve manevi ürünler geliştirip sunmaktadırlar. Bu sunum içinde olan şeylerin bir kısmı insan nefsinde bulunan zayıf münasebetleri güçlendirir. Bir kısmı yeni ilgi alanları oluşturacak mahiyettedir. Ve onlara tema s edildiğinde ortaya çıkan hazlar ihtiyarı elden alan sürükleyici mahiyettedir. Bu meyanda maddi olanlara ekonomik iktisad ile tenezzül etmeyerek,manevi olanlara ise iktisad-ı ahlakiye prensipleri ile ilgilenmeyerek bir müdafaa hattı kurabiliriz.

 

İsraf :  Gereksiz yere harcama, boşuna sarfetme, lüzûmundan fazla harcama, savurganlık. Bu zamanda bu harcamalar genelde kredi kartı denilen herkesin bir şekilde bulaştığı harcama yöntemi ile tahrik edilmektedir. Bu noktadan ortaya çıkan borçlanmalar ,faiz ödemesi gibi tokat yemeye  istihkak kebeden hareketler, ………. israf ve hırs ile sa'y-i helâli bırakarak, her kapıya başvurup, tenbelkârane ve zalimane ve müştekiyane ……..şekilde ortaya çıkan bir hayat tarzının ezintisi altında kalmak ciddi anlamla bir tedenni ve merhametsiz bir sukuttur… Bu feci durumdan öncelikli olarak israfa davet eden unsurları kendimizden uzaklaştırmak. Yine gerçek ihtiyaçlara yönelip iktisadi programlara göre harcamaları düzenlemek, kullanım araçlarını dikkatli ve hakkını vererek kullanmak ve şükür ile infak ile bereketlenmesini niyaz ederek bir hoşnutluk dairesine girebiliriz.

 

Sû-i istimâlat : Yani sahip olduğumuz veya edindiğimiz şeylerden azami faydalanmak, işe yarayışı sonlanmadan ondan vazgeçmemek, bütçe ve sağlığımıza zararlı şeyleri tercih etmemek, hem öz varlığımıza hem de malik olduklarımıza emanet şuuru ile korumacı davranarak kötü kullanımdan kaçınmak  şeklinde özetleyebiliriz.

 

Tiryakilik: Alışkanlık edinilen şeylerden vazgeçilemeyecek kadar ortaya çıkan düşkünlük hali olan bu durum hatada ısrar etmekle ortaya çıkabilen bir sonuçtur. Zorda olsa bu durumdan da Allah’ın izniyle çıkılabilir. Bunun için düşünce yapısını zenginleştirmek,Zihni meşguliyetlere saha değiştirtmek, yeni ilgi alanları ile zayıf tarafı güçlendirerek mağlup tarafın tesirini kırmak gereklidir.

 

Zaruret :  mecburi olan bu zorunluluk  algısı için: yönelinen şeyin fayda zarar yönüne bakarak ,getiri ve götürüsünü ölçümleyerek , edinim gerçekliğini hesaplayarak gerçekçi  konumunu tespit edebiliriz.

 

Mecaz : Gerçek olmadığı halde gerçekle arasında benzerlik veya daha başka bir ilgi bulunan bu durumu hakikat ile iltibas ettirmemek için yine teveccüh edilen ve önerilen şeye hakikaten bir ihtiyaç olup olmadığını,isteğin neden ne nasıl oluştuğuna yönelik duygu ve düşünce göztemi ile denge noktasını fark edebilir bu yolla aldanmanın önünü kesebiliriz.

 

Sun’i : İnsan eliyle meydana gelmiş, yapaylık olan bu durum hem aklen hem fıtraten anlaşılabilir bir durumdur. Ve eşya beyninde tercihin kaliteden yana olması , gıda anlamında fıtri olanın tedarik edilmesinin yanı sıra , kültürel olarak da memleketin ve islâm milliyetinin mamulatını istimal etmek esastır.

 

Ve son iki kelimemizin biri ihsan diğeri ise verme iradesi kendi elinde olan bir kudretin hiçbir şeye zorlanamayacağı hakikatlerini ifade eder.

 

Ancak insan aczi,fakrı ,güzel şeylere olan meyli, maddi manevi lezzetlere iştihası,kalbinin gizli hatıratı,teselli ve iltifat beklentisi, kendi adına bir hususiyet arayışı,bir iltimas ve ilgi intizarı fıtrattandır……Üstadın tabiri ile .insan insaniyete layık bir şerefle ile yaşamak ister.

 

Bu halin denge noktası Rahmet dairesinde kalmak bunun için hukullahı gözetmek hakkın hatırını yüksek tutmaktır.

Hırstan uzak durmak ,helal dairede kalmak , hakiki tevekkül ehli olmak , kanaat ve şükür hattında kalmak , rızayı İlahiyi gözetmek gibi hassas ölçüler , eşyanın hakikatini anlamak ,dünyanın mahiyetini kavramak gibi bilinçli duruşlar , takva ve sünnet-i seniyeye ehemmiyet verdiğini gösteren bir yaşam tarzı bir çok ihsan kapısının memnunane açılmasını temin edebilir.

 

Çünkü bu tutum ve davranışlarda taahhüdü rabbani altındadır.

 

İçtinap eden rahmete mazhar olur. Şükredenin elindeki ziyadeleşir.Zikredenin kalbi mutmain olur. Tenezzül etmeyen zillete düşmez aziz olur.Dünyada misafir olduğunu telakki eden ve ona göre davranan şeref sahibi olur. Sünnet-i seniyeye ittiba eden rıza-i ilahiyeye ait nurlar bulur.Allah’a abd ve asker olana her şey musahhar olur ve hakeza………..

 

Yoksa insan beyhude yorulur hem bir şeyde elde edemez..Bulsa da başına belâ bulur.

 

Evet,

 

Dünya lezzetleri……………. kısmete bağlıdır. Talebinde kalâka düşer. Ve sür'at-i zevali itibarıyla, aklı başında olan, onları kalbine alıp kıymet vermez.

 

Dünyanın âkıbeti ne olursa olsun, lezâizi terk etmek evlâdır. Çünkü, âkıbetin ya saadettir; saadet ise şu fâni lezâizin terkiyle olur.. Mesnevi N.

 

..

 

Bil, ey hodgâm! Bu dünyada saadet, terk-i dünyada.

Hüdâbin isen, O kâfidir, bıraksan da bütün eşya lehinde.

 

Ger hodbin isen helâkettir, ne yaparsan bütün eşya aleyhinde.

Demek terki gerektir her iki halde bu dünyada.

 

Terki demek: Hüdâ mülkü, Onun izni, Onun namıyla bakmakta.

Ticaret istiyorsan ger, şu fâni ömrünü bâkiye tebdilde.

 

Eğer nefsine talipsen, çürüktür, hem temelsiz de.

Eğer âfâkı istersen, fenâ damgası üstünde.

 

Demek değmez ki alınsa, çürük maldır hep bu çarşıda.

Öyle ise geç, iyi mallar dizilmiş arkasında.

 

Vesselâm

 

 

 

Mütalaa Ders notları 33: 2 mektup..

 

Aziz, sıddık kardeşlerim! 

 

   Risale-i Nur'un intişarına ( yayılmasına ) ve fütuhatına ( inkişaf edip fetihler meydana getirmesine) karşı gelen biri semavî, biri arzî iki musibete mukabele edecek ayrı bir inayet-i İlahiye ( Allah’ın koruyucu ,kayırıcı yardımının ) cilvesi görülmeye başladı. 

 

  Arzî ve insanî olan musibet:   ( yani dünyevi saiklerle , insan eli gerçekleşen belâ  )

 

   Isparta'da ve İstanbul'da olduğu gibi; Kastamonu'nun havalisinde de, ehl-i dalalet Risale-i Nur'un intişarına sed çekmek için, has talebelerin ( yakın ,özel ,ileri gelen talebeler)  ve ciddî çalışanların şevklerini kırmak ve onlara fütur vermek için, ayrı ayrı tarzlarda, umumî bir plân dâhilinde taarruz ediliyor. Hâlislere ( ihlaslı olanlar,samimi gayret edenlere)  fütur veremediklerinden, başka meşgaleler bulmakla çalışmalarına zarar veriyorlar.

 

……………..Burada üç dikkat çekici tabir nazara geliyor. Biri HAS TALEBELER. İkincisi CİDDİ ÇALIŞANALAR. Diğeri HALİSLER.  Yapılan şevk kırıcı ,usançlıkla şevk kırıcı plan ise her bir guruba yönelik ayrı ayrı tarazlarda ama aynı amaç bütünlüğünde gerçekleşiyor. Bu tabloya göre HASLAR ve CİDDİ ÇALIŞANLARA bu girişimden direkt  etkileniyorlar. Ancak HALİSLER direkt olarak bu  etkileşimin dışında kalmaktadırlar. Rabbimizin bu taahhüdü “Şurası muhakkak ki, benim (ihlâslı) kullarım üzerinde senin hiçbir ağırlığın olmayacaktır. (Onları) koruyucu olarak Rabbin yeter.” (  İsra/65) bu Hıfz-ı İlahiye ye  ve ihlaslı olanların bu lütfa mazhariyetine delalet eder… …………………

 

…………………..Evet, bu şerirler HALİSLERE direkt olarak hasar veremediklerinden ve onların ciddiyetlerini bozamadıklarından dolaylı olarak bazı entrikalar ile ilgi alanı oluşturarak onların çalışmalarına engel oluşturabiliyorlar. Dolayısıyla bu çoklu planın  hem haslar hem ciddi çalışanlar hem de halislere musibet olan bir yanı var.  Ve bir tesir söz konusu………………………..

 

   Semavî musibet ise:   ( Sema cihetinden gönderilen musibet) 

 

   İhtikâr (Karaborsacılık, istifçilik, vurgunculuk ve tekelcilik)   neticesinde, hayat ve yaşamak hissi, hissiyat-ı diniyeye galebe çalıp, ekser nâs midesini, maişetini daima düşünüyor.

…………………..Çünkü stokçuluk maişet endişesini arttıran, açlık ve yokluk vehmi taşıyan tesirli bir hadisedir. Cenab-ı Hak bu yolla bir ceza vermek irade ettiğinde , bu işi yapma istidadında ve niyetinde olan insanların çalışabilecekleri alanların açılmasına yönelik fırsatlar yaratır. Şükürsüz, nimeti tadat etmeyen,sanii hatıra getirmeyen, şekva ile şımarmış kullarını veya sınamayı murad ettiği ibadını onların hırs ve merhametsizlik eline bırakır. Bu konu Allah’ın fiyatları arttırması hadisine de bakar bir izah cihetidir.

“Hak teâlâ intikamın, kul eli ile alır

İlm-i hâli bilmeyenler, onu kul yaptı sanır”

 

“Cümle eşya Halıkındır, kul eliyle işlenir”

“Emr-i Bari olmayınca, sanma bir çöp deprenir”…………………………………….

 

Hattâ ekser fukara kısmından olan Risale-i Nur talebeleri, bu musibete karşı çabalamak mecburiyetiyle hakikî ve en mühim vazifesi olan neşir hizmetini bırakmağa mecbur oluyor.

 

………………….Evet, bu durum musibet-i amme hükmüne geçtiğinden, kurunun yanında yaşın yanması hakikatiyle birlikte fakirlik söz konusu olduğundan herkesi kapsayan ve kayıtsız kalınması zor olan bir durum ortaya çıkıyor………………………

 

   Hem insanların zihinleri, fikirleri kasden ve bizzât hakaik-i imaniyeye karşı bu yüzden bir derece lâkaydlık bir vaziyeti almasından, bir tevakkuf devri gelmesine mukabil; Cenab-ı Hakk'ın inayet ve rahmetiyle başka bir tarzda Risale-i Nur'un intişar ve fütuhatına meydan açmış.

 

………………..insanların bu musibetler saikiyle nazarları maişete ait meselelere ve nefsi muhafaza mahiyetindeki işlere yönelmek zorunda kaldığından hizmet-i imaniye ikinci derece ilgi alanına çekilmesi sebebi ile bir duraklama söz konusu olmaktadır…………. Ancak İnayet-i İlahiye bu kapanan kapıya mukabil başka genişleme ,yayılma ve hizmet namına zaferler kazanma kapılarını açmış……………

 

Ezcümle: İstanbul âfâkından yüksek ülemanın; eski Fetva Emini Ali Rıza, Ahmed-i Şiranî ve parlak vaizlerden Şemsi gibi zâtlar, Risale-i Nur'la ciddî ve takdirkârane münasebetdar olmağa başlamalarıdır.

 

………….Ülemanın desteği avamın intibahına ve hakikatlerin geniş satıhlara yayılmasına sebep olabilen ,insanlar nezdinde güven meydana getiren durumlardır. Onların ilgisi o hassas dönemlerde yasalar nezdinde oluşmuş menfi evhamı kırma noktasında mühim iş yapmıştır……….

 

   Hem hatırımızda olmadığı halde, yeni hurufla tab'etmek üzere -başta Âyet-ül Kübra'nın en mühim parçası- yedi parça, bir mecmuada tab'etmek; ve gençleri uyandıran üç-dört parça ayrı bir risalede, Hâfız Mustafa ile beraber tab'etmek için matbaaya gönderdik.

 

………Dil inkılabı binlerce yıllık tarihsel mirası birden kaybetmek olduğundan ve bu bağlamda yeni girişimlerde bulunulmadığından , hatta yaranın derinleşmesi için azami gayret saf edilmesi neticesinde cehaletin artması ve insanların ilimden uzaklaşması gerçekleştiğinden ve istikbale ait bir öngörü ile gelecekte de tekrar geri dönek mümkün olmayacağından yeni harfle tab stratejik bir önem kazanmıştır………………

 

   Hem mühim bir zât teşebbüs ediyor ki: Mühim parçalardan bir kısmını Ankara'da, büyük rütbeli birisinin muavenetiyle tab'etmek niyeti var. Ben şimdilik muvafakat etmedim. 

 

…… Yani tam ihtiyaç anında bir çözüm ,bir çıkış noktası görünse de hemen harekete geçmemek, dikkatli hareket etmek hikmeten gerekli bir durumdur………………

 

  Velhasıl  

 

Bir kapı kapansa, inayet-i İlahiye daha parlak kapıları Risale-i Nur yüzünden açıyor, yol veriyor. Risale-i Nur'un mektub ve melfuz hurufatı adedince Cenab-ı Erhamürrâhimîn'e hamd ü sena ve şükür olsun.

 

 هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّٖى  (Bu Rabbimin bir ihsânıdır.)

 

Buna binaen, bu tevakkuf ve muvakkaten fütura merak etmeyiniz. Zâten şimdiye kadar çalışmalar tohumlar nev'inde, istikbalde kâfi sünbüller verebilir. Farz-ı muhal olarak, hiç çalışılmasa da yine kifayet eder. Kat'iyyen takarrur etmiş ki; Risale-i Nur hakikatlarına, gıdaya ihtiyaç gibi bu zamanda ihtiyaç var. Bu ihtiyaç ise onu tevakkufta bırakmaz, işlettirecek inşâallah. 

 

………………. İsterler ki Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürüversinler; ama inkârcılar hoşlanmasalar da Allah nurunu muhakkak tamamlayacak! Saff Suresi / 8……………..

 

   Hâfız Mustafa ile umumunuza bedel görüştük, fakat pek az bir zamanda. Cenab-ı Hak onu ve Tahirî'yi tab' mes'elesinde muvaffak eylesin, âmîn.

 

   Hâfız Ali'nin mektubunda, Medrese-i Nuriye'nin üstadı olan Hacı Hâfız ile gayet samimane ve uhuvvetkârane görüşmeleri ve meşveretleri bizleri çok mesrur eyledi. 

 

 Said Nursî 

 

(Kastamonu Lâhikası 198.sh - Risale-i Nur)

 

*Aziz, sıddık kardeşlerim*;

 

*Nur fabrikasının sahibi,  Birinci Şuanın dördüncü âyeti bahsinde, hakikat-i İslâmiyetin yedi esasını  parlak bir surette ispat edildiği cümlesine dair soruyor ki: “Erkân-ı İslâmiyeyi beş biliyoruz. Hem vücub-u zekât rüknü, risalelerde ne suretle izah edildiğini” soruyor*.

 

Paragraf içinde bulunan izah noktaları:

 

*Nur Fabrikası*: Hafız Ali Ağabey’dir – Ayrıca : Atabeyli Küçük Lütfi, Hâfız Zühdü ve Tahirî, Kuleönülü Mustafa, Hafız Mustafa, Büyük ruhlu küçük Ali gibi çok çalışkan talebelerin içinde bulunduğu bu heyet Üstad tarafından Nur Fabrikası olarak isimlendirilmiştir. Bu tabir Risale-i Nur eserlerinde yaklaşık  atmış yerde geçmektedir.

 

*Birinci Şuanın dördüncü âyeti*: "And olsun ki Biz sana, her zaman tekrarlanan yedi âyetli Fâtiha'yı (Seb‘u’l-mesânî)  verdik." Hicr Sûresi,

 

*Hakikat-i İslâmiyetin Yedi Esası*: İslam’ın Hakikatlerine dair   – beş -  şart , ubudiyet altında toplanıp – bir - sayılmış  -  ve iman şartlarının  -altı-  sayısına bu şekliyle ,yani – bir - olarak ilave edilip yükününe yedi  esas denilmiş………İlgili yerde konu şöyle geçmektedir : ……….. Kur'ân'ın müsennâ vasfına lâyık bir burhanı ve altı erkân-ı imaniye ile BERABER hakikat-i İslâmiyet olan yedi esası, Kur'ân'ın seb'a-i meşhuresini (Altı iman rüknü ile BERABER İslâmiyetin esası olan ibadet hakikati.)  Şualar / Birinci Şua …….

 

*Erkân-ı İslâmiye*: İslâmiyetin esasları, temelleri, rükünleri. (Şehâdet getirmek, Namaz kılmak, Oruç tutmak, Zekât vermek ve Hacca gitmek.

 

*Vücub-u Zekât* : Zekâtın vacib, şart oluşu..

 

*Elcevap*: *İslâmın rükünleri başkadır; hakikat-i İslâmiyetin* (HAŞİYE ve haşiyede geçen ifade sayfa sonunda izah edilmiştir)  *esasları yine başkadır*.

 

*Hakikat-i İslâmiyetin esasları, altı erkân-ı imaniyeyle ve* (+)  *esas-ı ubudiyet ki, İslâmın beş rüknü olan savm, salât, hac, zekât, kelime-i şehadet, mecmuunun (toplamının)  hülâsasıdır. Risale-i Nur, altı rükn-ü imaniyeyle bu esas-ı ubudiyeti ispat edip* ( 6+1 olarak )  “ *seb‘u’l-mesânî* ”    (Tekrarlanan yedi âyet mânâsına gelen Fatiha Sûresi’nin adlarından biri)  *cilvesine mazhariyeti muraddır*. (Yani yukarıda ifade edildiği üzere İslam’ın  5 şartı ubudiyetin esaslarını içinde toplayan mahiyetiyle 1 sayılıp , imanın 6 şartı ile birleştirilerek konuyu, Fatiha’nın 7 ayetinin ifade ettiği manaların  içinde toplamak ve Risale-i Nur’un bu surenin muhtevi olduğu hakikati ispat etmekteki vazife ve mazhariyeti  nazara vermek kast edildiğinden böyle ifade edilmiş)  

 

Diğer soru:

 

*Vücub-u zekâtın*  (Zekâtın vacib, şart oluşunu)  *izahından murad ise*, *zekâtın teferruat tafsilâtı değil, belki zekâtın hayat-ı içtimaiyede derece-i lüzumu ve ehemmiyetli kıymeti ispat edilmiş demektir. Evet, Risale-i Nur’dan evvel yazdığımız risalelerde, hem de Risale-i Nur’un müteaddit yerlerinde, vücub-u zekâtın hayat-ı içtiamiyede ne derece ehemmiyetli olduğu kat’iyen ve vâzıhan ispat edilmiş demektir*.

 

Risale-i Nur'un Zekat'tan Bahsediş Şekline Bir Örnek:

 

………." *Zekât, İslâmın köprüsüdür*. " Hz. Muhammed A.S.M…………

 

*Yani, Müslümanların birbirine yardımları, ancak zekât köprüsü üzerinden geçmekle yapılır. Zira yardım vasıtası zekâttır. İnsanların heyet-i içtimaiyesinde intizam ve asayişi temin eden köprü, zekâttır. Âlem-i beşerde hayat-ı içtimaiyenin hayatı, muavenetten doğar. İnsanların terakkiyatına engel olan isyanlardan, ihtilâllerden, ihtilâflardan meydana gelen felâketlerin tiryakı, ilâcı, muavenettir*.

 

 

*Evet, zekâtın vücubu ile ribanın hurmetinde büyük bir hikmet, yüksek bir maslahat, geniş bir rahmet vardır*.

 

*Evet, eğer tarihî bir nazarla sahife-i âleme bakacak olursan ve o sahifeyi lekelendiren beşerin mesâvisine, hatâlarına dikkat edersen, heyet-i içtimaiyede görünen ihtilâller, fesatlar ve bütün ahlâk-ı rezilenin iki kelimeden doğduğunu görürsün*.

 

*Birisi: "Ben tok olayım da, başkası açlığından ölürse ölsün, bana ne*!"

 

*İkincisi: "Sen zahmetler içinde boğul ki, ben nimetler ve lezzetler içinde rahat edeyim*."

 

*Âlem-i insaniyeti zelzelelere maruz bırakmakla yıkılmaya yaklaştıran birinci kelimeyi sildiren ancak zekâttır*.

 

*Nev-i beşeri umumî felâketlere sürükleyen ve bolşevikliğe sevk edip terakkiyatı, asayişi mahveden ikinci kelimeyi kökünden kesip atan, hurmet-i ribadır*.

 

*Arkadaş! Heyet-i içtimaiyenin hayatını koruyan intizamın en büyük şartı, insanların tabakaları arasında boşluk kalmamasıdır. Havas kısmı avamdan, zengin kısmı fukaradan hatt-ı muvasalayı kesecek derecede uzaklaşmamaları lâzımdır. Bu tabakalar arasında muvasalayı temin eden zekât ve muavenettir*……İşârâtü'l - İ'caz

 

Bir not: Risale-i Nurda Fıkhi meseleler direk olarak teferruatı bağlamında ele alınmamış, ancak bazı lahikalarda sorular münasebeti ile kısmen cevaplar verilmiştir. Fıkhi konuların direkt ve teferruatlı bir şekilde ele alınmamasının iki sebebi vardır. Birisi bu konulara dair eserler mevcuttur ve ihtiyaç halinde bilgi olarak erişilebilir. Diğerinin cevabını ise Üstad’dan dinleyelim:

 

“ *Aziz kardeşim! Fıkhü'l-ekber olan esasat-ı imaniye ile meşgul olduğumuz için, nakle ve ehl-i içtihadın medarikine ve meâhizine bakan dekaik-i mesail-i fer'iyeye zihnim şimdilik ciddî müteveccih olamıyor. Zâten yanımda da kitablar olmadığı gibi, vaktim de yoktur ki, müracaat edeyim. Hem ulema-yı İslâm o kadar tedkikat-ı sâibe yapmışlar ki, füruata dair tedkikat-ı amîkaya ihtiyaçları kalmamış. Eğer hakikî ihtiyaç hissetseydim, böyle füruata dair müçtehidînin derin me'hazlerine gidip, bazı beyanatta bulunacaktım. Belki de, daha o nevi hakaika meşguliyet zamanları gelmemiş, her ne ise.* ” Barla  L.

 

Baktığımız  mektubun başka bir hususla devam eden kısmında:

 

*Isparta’da, Risale-i Nur’un ders ve neşrine iki köşkünü bir zaman tahsis eden kardeşimiz ŞÜKRÜ EFENDİNİN İKİ GENÇ EVLÂDININ VEFATI BENİ MÜTEESSİR ETTİ. Çünkü, beş altı yaşında iken, MÂSUME kerimesi yanıma geldikçe, her defa “Adın nedir?” soruyordum. Mâsumâne, kemal-i fahirle, “HAYRÜNNİSA” DERDİ; BENİ ŞEFKATLE GÜLDÜRÜYORDU. Cenâb-ı Hak, o mübarek mâsumeyi birden CENNETİNE aldı, şu DÜNYA CEHENNEMİNDEN kurtardı. Ve merhum MAHDUMU HAYATİ ise, hastalık, inşaallah onu da Hayrünnisa gibi GÜNAHSIZ, MÂSUM yaptı. BERABER CENNET TARAFINA GİTTİLER. Bu nokta-i nazardan, ben o iki çocuğu tebrik ediyorum. Ve peder ve validelerini de hem taziye, hem mânen tebrik ediyorum ki, o iki evlâtları “EBEDİYEN YAŞLANMAYACAK ÇOCUKLAR.” Vâkıa Sûresi, 56:17; İnsan Sûresi, 76:19” sırrına mazhar oldular. Ben, o ikisini, Risale-i Nur’un vefat eden şakirtleri içinde dualarımıza dahil ettik*.

 

*Rüştü Efendi benim tarafımdan, Şükrü Efendiye, çocuk taziyenamesi olan On Yedinci Mektubu benim yerimde okusun*.

 

Evet…………..Bu elim hadiseye karşı nazara verilen çocuk taziyenamesi çok mühim hakikatleri ihtiva etmektedir.

 

İlgili paragrafta da belirtildiği gibi ; masumen dünyadan ayrılmak ,asrın ebedi felâketlere götüren fenalıklarından korunmak , cehennemden kurtulmak , cennete girmek taziyenin içinden anlaşıldığı üzere  Anne babaya şefaatçi olarak belki onları girecekleri zindandan kurtarmak gibi teselli bahş konuların yanı sıra, sahib-i hakikileri, emanet mahiyetleri , Ebeveynlerin dünya yolculuklarına nezaret etmek ile tavzif gibi mesle-i hakikatler ders verilmektedir…. Gazze zulmünde ruhlara rahatlık veren yönü tecrübe edilmiştir…Okunması tavsiye edilir…

 

 

İlgili Mektubun son paragrafı:

 

*Risale-i Nur’un kaptanı Sabri, Nis Adasındaki bir kardeşimiz ve Onuncu Sözün tab’ından sonra tehlikeden muhafaza için kaç ay hanesinde saklayan ve peder ve validesiyle, bizimle ciddî alâkadar bulunan Veli Efendinin peder ve validesinin vefat haberlerini yazıyor. Cenâb-ı Hak onlara rahmet eylesin. Ben, inşaallah çok zaman onları mânevî kazançlarıma şerik edeceğim*………Şeklinde ilgili zatlar beyninde mevcut iş ve ilişiklere temas edilmiş ve dua ile hatmedilmiş…

 

Said Nursi

 

HAŞİYE : “Beraber” kelimesi Şuada noksan olduğu için şüphe edilmiş. 

Yani sorunun çıkartıldığı metnin evvelki halinde cümle ……….. Kur'ân'ın müsennâ vasfına lâyık bir burhanı ve altı erkân-ı imaniye ile hakikat-i İslâmiyet olan  yedi esası…şeklinde oluşmaktadır.

 

Yazıldığı bu şekilde bakıldığında:

Altı erkân-ı imaniye……….Tamam

Hakikat-i İslâmiyet  Beş olması gerekirken neden yedi esas denmiş……….?

Hakikati islâmiyet beş olarak bilinmekte…  acaba burada bir sehiv mi var? diye hatıra gelmiş….

 

Cümle haşiyede belirtildiği gibi BERABER kelimesinden noksan kaldığından cümle okunuş şekliyle sehvi hatıra getirir biçimde anlamlanmış.

 

Ancak cümle BERABER kelimesinin içine girmesi ile taşıdığı manayı beyan eden bir yapıya kavuşarak şöyle olmuştur:

 

 ……..Kur'ân'ın müsennâ vasfına lâyık bir burhanı ve altı erkân-ı imaniye ile BERABER hakikat-i İslâmiyet olan  yedi esası…

 

Yani :  6 erkan-ı İmaniye  +  Savm, Salât, Hac, Zekât, Kelime-i   Şehadet olarak İslâm’ın 5 şartı  ubudiyet toplamına delaleti ile 1  sayılıp Yekünü:  Yedi Esas  olarak  ifade edilmiş…

 

Mütalaa Ders notları 32: İhsan-ı İlahîden fazla ihsan, ihsan değildir. Her şeyi, olduğu gibi tavsif etmek gerektir.

İhsan-ı İlahîden fazla ihsan, ihsan değildir. Her şeyi, olduğu gibi tavsif etmek gerektir.

Mektubat

Söz konusu vecize mübalağanın fenalığını ve denge noktasının esasını nazara vermektedir.

Biz içeriğe nüfuz edebilme niyetiyle, öncelikle konunun esasını teşkil eden MÜBALAĞA kavramına nazar edeceğiz.

Giriş sadedinde meseleye  MUHAKEMETTAN bir çatı oluşturalım İnşâallah:

Orada demiş;

MÜBALÂĞA İHTİLÂLCİDİR.  (karıştırıcı bozgunluk çıkarıcıdır)

ŞÖYLE Kİ:

BEŞERİN SECİYELERİNDENDİR: ( karakteristik yapısı, huylarındandır) 

TELEZZÜZ ETTİĞİ ŞEYDE ( lezzet aldığı şeyde)  MEYLÜ'T-TEZEYYÜD ( abartılı anlatma arzusu ) VE VASFETTİĞİ ŞEYDE ( niteliğini, özelliğini  anlatacağı şeyde)  MEYLÜ'L-MÜCAZEFE  ( gerçekte olanı gizleyerek, söz ile karşısındakini aldatma, etkileme isteği ) ve hikâye ettiği şeyde meylü'l- mübalâğa  ( abartma, büyütme  arzusu ) İLE, HAYALİ HAKİKATE KARIŞTIRMAKTIR. BU SECİYE-İ SEYYİE ( kötü karakter, huy)  İLE İYİLİK ETMEK, FENALIK ETMEK DEMEKTİR.

- Demek ki Mübalağa bir beşeri karakter hadisesi olup, istikamet kazandırılması ve denge noktasının oluşturulması gereken bir mahiyete sahiptir. Eğer terbiyeden yoksun olsa, İnsandan bir refleks olarak çıkması, ölçüyü kaçırması ve durma yerini kontrol edememesi kaçınılmaz olduğundan;

*BİLMEDİĞİ HALDE*, TEZYİDİNDEN ( çoğaltmasından) NOKSAN, ISLAHINDAN ( düzeltmesinden ) FESAT, MEDHİNDEN ZEMM,(yerme)  TAHSİNİNDEN ( güzelleştirme gayretinden  ) KUBH ( çirkinlik)  TEVELLÜD EDER.

- Bu galip hissiyat konuya müdahil olduğunda , muhakeme zaafa uğrayacağından;

ZİRA MUVAZENET  ( denge) VE TENASÜPTEN  ( uyumdan ) NÂŞİ OLAN ( kaynaklanan)  HÜSNÜ, ( güzelliği) MİN HAYSÜ LÂ YEŞ'UR ( nerden ne sebeple geldiğini bilmeden, beklemediği şekilde, farkında olmadan)  İHLÂL EDER.

- Bununla birlikte ifade edilecek ve aktarılacak konunun meydana çıkış kaynağı ve tezahür ve teşekkül şartları hakkında bir bilgi bulunmuyor ve bu nedenle kaynak korunması sağlanamıyorsa; 

NASIL Kİ, BİR İLÂCI İSTİHSAN EDİP ( güzel bularak)  İZDİYAD ETMEK, ( fazla kullanmak) DEVAYI DÂ'E ( ilacı hastalık giderici değil, hastalığa sebep hale) İNKILÂP ETMEKTİR.


Evet MÜBALAĞA kavramının  konuyu bağlayıcılığı nedeniyle, 

Biz vecizeye Hakikat Çekirdeklerindeki yerinden değil, Sözler / Lemaat penceresinden bakalım İnşâallah. 

Lemaatta geçen şekliyle , bir şeyi olduğu gibi vasf etmekle (onu nitelendirme ,özelliğini ifade etme ) ilgili bir  cümle ilavesi var.

O cümle,  MEDHİN MÜBALÂĞASI BENCE ZEMM-İ ZIMNÎDİR.. diye ifade edilmiş cümledir..

Konunun bu yerdeki bütünsel tavsifi ise:

başlık olarak :  MÜBALÂĞA ZEMM-İ ZIMNÎDİR.

içerikte ise:  HANGİ ŞEYİ VASFETSEN, OLDUĞU GİBİ VASFET. MEDHİN MÜBALÂĞASI BENCE ZEMM-İ ZIMNÎDİR.

İHSAN-I İLÂHÎDEN FAZLA İHSAN, İHSAN DEĞİLDİR. …Şeklindedir.

Bu bağlamda : 

Konu Başlığımız : *MÜBALÂĞA ZEMM-İ ZIMNÎDİR*.


MÜBALÂĞA  (Bir şeyi gerçekte olduğundan daha fazla, daha büyük göstererek abartmak) ZEMM-İ ZIMNÎDİR. ( Yani gizliden gizliye ayıplama, dolaylı ve üstü kapalı kötülemedir).

Çünkü bir şeyi – bu bir eşya ise- kendinde olmayan vasıflarla övmek onun gerçek mahiyetiyle karşılaşıldığında hayal kırıklığı, o şeyin gerçekte olduğu değerden aşağı düşürülmesi, pespaye olmasını netice verecektir.

Ticari alışverişlerde bunun örneğini görürüz.  Eğer ürün anlatıldığı gibi çıkmadığında hem ürün, hem satıcı, hem de varsa aracıya yönelik tüm hüsnü zannımızı kaybederiz.  Görüldüğü gibi ürün niteliğinden, beşeri ilişkilere, oradan da psikolojik birçok olumsuzluk meydana gelmektedir.

Aldatan bizden değildir.. Yalan malı sattırır lakin bereketini kaybettirir.. Emtianın ayıbı saklamamak gibi Kur’ani ve nebevi ölçüler ,durumun olduğu şekliyle arzını teklif etmektedir.


- İnsan özelinde ise abartılı övgü, övülen kişi tarafında tasannu ve tekeffüle kapı açtığından, kişide kendinde olmayan meziyetler ile görünme meylini ve sevimsizliğini meydana getirir. Öven tarafında riyaya inkılap etme tehlikesi vardır.

Kur’ani ve nebevi prensiplerde, ilişkilerin değişkenliğinden, düşmanlığın muhabbete, muhabbetin ifrat ve tefritle adavete dönebileceği salık verilirken denge noktası beyan edilmiştir.

Savaştan barışa tüm muamelatta bu dengeyi görürüz.

Burada olan hassas nokta ilişkilerde kaçınılmaz değişimlerdir.

İnsanların aralarındaki münasebetleri iyi iken bir birlerini sena ederler. Sonra araya bir sınanma girdiğinde bu sena ve övgüler , su-i zan ve gıybet gibi çok olumsuz bir duruma evrilir. Dolayısıyla hem şahsi hem içtimai bozulmanın meydana gelmesinde önemli role dönüşür.

Birde “MÜBALÂĞA ZEMM-İ ZIMNÎDİR” cümlesine sonuçları bağlamında değil de psikolojik kasıt anlamında bir tevil ile bakarsak;

Abartılı övgü, yermenin bir tarzı olarak izlenebilir. 

Bunu bir ana başlık altında toplarsak, HASETTEN KİNAYE ÖVGÜ diyebiliriz.

Bu direkt olarak övülmeye muhatap olanın bildiği, öveninde onun bildiğini bildiği zaaf noktalarına yönelik ima yollu övmeler bu kategoridendir.

Bu övmenin kişinin mahcubiyet ve boyun eğmesini talep etmesi yanında, kendini iyi niyetli gösterme veya başkalarının müdahalesi ile gelişecek suçlamaya bir tevil kapısı açık bırakma gibi bir amaçta saklanabilir.

Bir başa açıdan , bir menfaatin tahsili noktasında medihle karşılaşmak, sitayişlerle büyüklendirilmek arkasında bulunan amacın alçaklığı , bu yönlü övgünün niyeti bağlamında bir çirkinliği ve sonuca ulaşması noktasında övülenin aldatılması ile ortaya çıkan eza ve ruh ezintisi ayrı bir manevi yıpranmadır.

Özetlersek; bir şey denge noktasının dışına çıkıyorsa, masum da olsa sonucu itibariyle risk oluşturabilir. Eğer kasıt taşıyorsa haddi zatında zarara uğratıcı bir plan ve girişimdir.

İkinci Ve Konuya Giriş Cümlemiz: HANGİ ŞEYİ VASFETSEN, OLDUĞU GİBİ VASFET. Cümlesidir.

Çünkü işin görünmeyen yönü, görünen da daha fazladır.

Çünkü bütünün İhata edilmesi mümkün değildir.

Hem zahirden maksat, karşılamanın evvel gerekliliği, muhatabiyet ve anlamanın girişin iktizasıdır. 

Hem sorumluluk daire vukuat dairesi olduğundan , vukuu bilinmeyen, tezahürü kestirilemeyen , niyeti ve mahiyeti meçhul şeyler hakkında bir dürtü ve sanı ile hareket etmek zanni bir hareket olacağından menfi bir sonucun ortaya çıkması gayet mümkündür.

Bu nedenle insan bir şeyi vasfederken, o şey hakkında  muttali olduğu hakikati ile vasfetmelidir.

Hem Her şeyi, OLDUĞU GİBİ TAVSİF ETMEK GEREKTİR.

*ÇÜNKÜ İCMALDE, ( kısaca ifade etmede) FEZLEKEDE ( özette)  OLAN KIYMET VE GÜZELLİK TAFSİLÂTINDA ( o şeyin ayrıntılarında ) YOKTUR*. Menevi-i Nuriye

- Buraya üstadın hatıratından nazar ve muhavereye ait  bir denge fıkrası koyuyoruz:

Bundan kırk sene evvel, büyük kardeşim Molla Abdullah (rahmetullahi aleyh) ile bir muhaveremi hikâye ediyorum.

O merhum kardeşim, evliya-i azimeden Hazret-i Ziyaeddin'nin (k.s.) has müridi idi. Ehl-i tarikatça, mürşidinin hakkında müfritane muhabbet ve hüsn-ü zan etse de makbul gördükleri için, o merhum kardeşim dedi ki:

" *HAZRET-İ ZİYAEDDİN BÜTÜN ULÛMU BİLİYOR. KÂİNATTA, KUTB-U ÂZAM GİBİ HERŞEYE ITTILÂI VAR* ." Beni onunla raptetmek için harika makamlarını beyan etti.

Ben de o kardeşime dedim ki:

 "Sen mübalâğa ediyorsun. Ben onu görsem, çok meselelerde onu ilzam edebilirim. HEM SEN BENİM KADAR ONU HAKİKÎ SEVMİYORSUN. ÇÜNKÜ KÂİNATTAKİ ULÛMLARI BİLİR BİR KUTB-U ÂZAM SURETİNDE TAHAYYÜL ETTİĞİN BİR ZİYAEDDİN SEVERSİN. YANİ O UNVAN İLE BAĞLISIN, MUHABBET EDERSİN. 

EĞER PERDE-İ GAYB AÇILSA, HAKİKATİ GÖRÜNSE, SENİN MUHABBETİN YA ZÂİL OLUR VEYAHUT DÖRTTE BİRİSİNE İNER. 

Fakat ben, o zât-ı mübâreki senin gibi pek ciddî severim, takdir ederim. 

Çünkü, SÜNNET-İ SENİYE DAİRESİNDE, HAKİKAT MESLEĞİNDE, EHL-İ İMANA HÂLİS VE TESİRLİ VE EHEMMİYETLİ BİR REHBERDİR. 

Şahsî makamı görülse, değil geri çekilmek, vazgeçmek, muhabbette noksan olmak, bilâkis daha ziyade hürmet ve takdir ile bağlanacağım. Demek ben hakikî bir Ziyaeddin'i, sen de hayalî bir Ziyaeddin'i seversin."

………..

Üçüncü cümlemiz: MEDHİN MÜBALÂĞASI BENCE ZEMM-İ ZIMNÎDİR. ( yukarıda giriş sadedinde örneklendirilmiş olduğunda burada tekrar etmiyoruz)

*HAŞİYE*:

*Edebiyatta ve sanatta olan mübalağa ; bir manayı, bir hissi, bir coşkuyu veya bir vurguyu aktarmada tezyinat  sayılabildiğinden kısmen, bir ikaz durumunda ise tehdidat , bir olguyu tesis etmekte tahşidat gibi gerekçelerle  aslen kabul edilebilir* … (  *Evamiri Kur’aniyeye imtisal , İkazat-ı Sübhaniye itaat, Talim-i Nebeviyede ihtarat konularında çok örnekleri bulunabilir.*)

Dördüncü ve son cümlemiz:*İHSAN-I İLÂHÎDEN FAZLA İHSAN, İHSAN DEĞİLDİR*.

Bu konu temel olarak yine Mübalağa kavramı içine dâhilidir. 

BU CÜMLE İLİŞİĞİNDE RİSALE-İ NURDAN MENFİ VE MÜSBET ÇIKARIMLAR YAPABİLECEĞİMİZ ÖRNEK BAHİSLERE RASAT EDELİM.

İ'lem eyyühe'l-aziz! İnsanı havalandırıp baş aşağı felâkete atan şöyle bir hâl var:

İSTİHKAK NAZARA ALINMAYARAK, HAKKIN TAKDİRİ HAKKINDA TEFRİT VEYA İFRAT YAPILIR. Ve kuvvetine, kıymetine bakılmayarak küçük veya büyük bir yük altına alınır gibi gayr-ı insanî haller insanı insaniyetten düşürür, ya zulme, veya kizbe sevkeder.


Meselâ, bir fırka askerin mümessili bir nefer, bütün askerlik umûrunu bilmek; veya bir katre sudaki timsalinden, şemsin azametini göstermek talebinde bulunmak, en yüksek bir insafsızlıktır. Çünkü, vasıfla ittisaf arasında fark vardır. Meselâ, Katredeki timsal, şemsin evsâfını gösterir; ama o evsaf ile muttasıf olamaz…..Mesnevi-i Nuriye

ONU CEHENNEME ATMAMAK, BİR YERSİZ MERHAMETE MUKÀBİL, HUKUKLARINA TAARRUZ EDİLEN HADSİZ DÂVÂCILARA HADSİZ MERHAMETSİZLİKLER OLUR..Şualar

Acaba fâni ve muvakkat bir vücudun gitmesiyle, onun yerine bir nevi bekàya mazhar binler vücut kalsa, denilir mi ki "Ona yazık oldu" veyahut "Abes oldu" veyahut "Şu sevimli mahlûk neden gitti" şekvâ edilebilir mi? Belki onun hakkındaki rahmet, hikmet, muhabbet öyle iktiza ediyorlar ve öyle olmak gerektir. Yoksa, birtek zarar gelmemek için, binler menfaati terk etmek lâzım gelir ki, o halde binler zarar olur…..Mektubat

Kabiliyetsizliğinizden hayrı şerre kalb ettiğiniz halde, Hâlıkınızla güya iştirak edersiniz! Demek nefisperest, tabiatperest gayet ahmak, gayet zalimdir… Sözler

Hem esbab-ı zahiriyenin diğer bir hikmeti şudur ki: Haksız şekvâları ve bâtıl itirazları Âdil-i Mutlaka tevcih etmemek için, o şekvâlara, o itirazlara hedef olacak esbab vaz edilmiştir. Çünkü kusur onlardan çıkıyor ve onların kabiliyetsizliğinden ileri geliyor… Sözler

Aynen öyle de, cinnî ve insî şeytanlar ve muzır maddelerin umur-u şerriyede ve ademiyede istimalleri dahi, yine kudret-i Sübhâniyeyi gadirden ve haksız itirazlardan ve şekvâlara hedef olmaktan kurtarmakla takdis ve tesbihat-ı Rabbâniyeye ve kâinattaki bütün kusurattan müberrâ ve münezzehiyetine hizmet ediyorlar. Çünkü, bütün kusurlar ademden ve kàbiliyetsizlikten ve tahripten ve vazife yapmamaktan—ki birer ademdirler—ve vücudu olmayan ademî fiillerden geliyor. Bu şeytanî ve şerli perdeler o kusurata merci olup itiraz ve şekvâları bi'l-istihkak kendilerine alarak Cenâb-ı Hakkın takdisine vesile oluyorlar…. Şualar

Evet, nasıl ki umum kâinatın bağistanında ayrı ayrı hadsiz mevcudatı, çiçekler misillü, Fettâh ismiyle her birisine münasip bir tarz-ı muntazam ve bir şahsiyet-i mümtâze kudret-i fâtıra açmış, vermiş… Şualar

Şiddet-i şefkat ve rikkatten, bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber mânevî ve şiddetli bir soğuk ve musibet-i beşeriyeden biçarelere gelen felâketler, helâketler, sefaletler, açlıklar şiddetle rikkatime dokundu. Birden ihtar edildi ki:

Böyle musibetlerde kâfir de olsa hakkında bir nevi merhamet ve mükâfat vardır ki, o musibet ona nispeten çok ucuz düşer. Böyle musibet-i semaviye mâsumlar hakkında bir nevi şehadet hükmüne geçiyor.. Emirdağ L.

Şefkat-i insaniye, merhamet-i Rabbaniyenin bir cilvesi olduğundan, elbette rahmetin derecesinden aşmamak ve Rahmetenli'l-Âlemîn zâtın (a.s.m.) mertebe-i şefkatinden taşmamak gerektir. Eğer aşsa ve taşsa, o şefkat, elbette merhamet ve şefkat değildir; belki dalâlete ve ilhada sirayet eden bir maraz-ı ruhî ve bir sakam-ı kalbîdir.

Meselâ, kâfir ve münafıkların Cehennemde yanmalarını ve azap ve cihad gibi hâdiseleri kendi şefkatine sığıştırmamak ve tevile sapmak, Kur'ân'ın ve edyân-ı semâviyenin bir kısm-ı azîmini inkâr ve tekzip olduğu gibi, bir zulm-ü azîm ve gayet derecede bir merhametsizliktir.

Çünkü mâsum hayvanları parçalayan canavarlara himayetkârâne şefkat etmek, o biçare hayvanlara şedit bir gadr ve vahşi bir vicdansızlıktır. Ve binler Müslümanların hayat-ı ebediyelerini mahveden ve yüzer ehl-i imanın su-i âkıbetine ve müthiş günahlara sevk eden adamlara şefkatkârâne taraftar olmak ve merhametkârâne cezadan kurtulmalarına dua etmek, elbette o mazlum ehl-i imana dehşetli bir merhametsizlik ve şenî bir gadirdir… 

Risale-i Nur'da kat'iyetle ispat edilmiş ki, küfür ve dalâlet, kâinata büyük bir tahkir ve mevcudata bir zulm-ü azîmdir ve rahmetin ref'ine ve âfâtın nüzulüne vesiledir. Hattâ, deniz dibinde balıklar, cânilerden şekva ederler ki, "İstirahatimizin selbine sebep oldular" diye rivâyet-i sahiha vardır.

O halde kâfirin azap çekmesine acıyıp şefkat eden adam, şefkate lâyık hadsiz mâsumlara acımıyor ve şefkat etmeyip ve hadsiz merhametsizlik ediyor….Kastamonu

Elhasıl, nasıl şükür nimeti ziyadeleştiriyor; öyle de, şekvâ musibeti ziyadeleştirir. Hem merhamete liyakati selb eder…. İlâhir

Evet, hadiseyi okumak, herşeyin tasarruf ve idaresinin  Allah’ın elinde olduğunu bilmek. Onun hikmetine ve adaletine itimad etmek ve insaniyet alakadarlığı ve İslamiyet yükümlülüğü ile dengeli bir şekilde elinden geleni yapmak , kadere itiraz eder tarzda, takdiri tenkid eden bir vaziyette bulunmamak gayretinde olmak, suçlayıcı ve mübalağalı tavırlardan kaçınmakla olmamız gerektiğimiz yeri kulluk ve aidiyet bilinci ile korumuş oluruz.

Çünkü ihsanı ilahiye istihkak ve adalet noktasında işlediğinden, hem hadisenin evveli ve ahiri olduğundan , hem beka ve mizanla ilişkisi bulunduğundan , hem tayin edilen durum ve sonucun Halika bakan veçhi ve kaderi remzi bize meçhul olduğundan bu noktadaki ifrat ve tefrih gayet sakıncalıdır.

Rabbimiz cümlemizi istikamet ve istihdam dairesinde muhafaza etsin.

Âmin 

*HAŞİYE 2* : 

MÜBALÂĞA ZEMM-İ ZIMNÎDİR.

HANGİ ŞEYİ VASFETSEN, OLDUĞU GİBİ VASFET. MEDHİN MÜBALÂĞASI BENCE ZEMM-İ ZIMNÎDİR.

İHSAN-I İLÂHÎDEN FAZLA İHSAN, İHSAN DEĞİLDİR.

Konusu hakikatte İRŞAD EHLİNE bakan yönüyle gayet ehemmiyetlidir.

Bu Meyanda Ölçüde Sadet ve Tefekkür Cümlemiz: 

"ÂLİM-İ MÜRŞİD KOYUN OLMALI, KUŞ OLMAMALI. KOYUN KUZUSUNA SÜT, KUŞ YAVRUSUNA KAY’ VERİR." Cümlesidir.

Kur’ân âyine ister, vekil istemez…Lemaat

O dua, nasıl ki zât-ı Ahmediyeye baktığı vakit mübalâğadan münezzeh ve ayn-ı hakikat oluyor. …Emirdağ L.

İHSAN-I İLÂHÎDEN FAZLA İHSAN, İHSAN DEĞİLDİR. Konusunu da , Konuyu da aşağıdaki atıfla bağlayalım  İnşâallah :

*Öyle de, Sultan-ı Ezel ve Ebed dahi, küre-i arz gemisinde ehl-i hidayetle beraber bulunan, ehl-i dalâlet olan hizbüşşeytanın zâhiren cüz'î hatîatlarıyla ve isyanlarıyla pek çok mahlûkatın hukukuna tecavüz ettikleri ve mevcudatın vezâif-i âliyelerinin neticelerinin iptal etmesine sebebiyet verdikleri için, onlardan azîm şikâyet ve dehşetli tehdidat, ve tahribatlarına karşı mühim tahşidat etmek, ayn-ı belâgat içinde mahz-ı hikmettir ve gayet münasip ve muvafıktır. Ve mutabık-ı mukteza-yı haldir ki, belâgatin tarifidir  ve esasıdır. Ve israf-ı kelâm olan mübalâğadan münezzehtir* ….Lem’a lar