5.1.26

Mütalaa Ders notları 30: Hüsn-ü niyeti ,Hüsn-ü zan, Hüsn-ü haslet, Hüsn-ü fikir...

 

Evvelkisinin nefs-i emmaresi, ona bir manevî cehennem ihzar etmiş. Ve ötekisinin hüsn-ü niyeti ve hüsn-ü zannı ve hüsn-ü hasleti ve hüsn-ü fikri, onu büyük bir ihsan ve saadete ve parlak bir fazilete ve feyze mazhar etmiş.

 

Konuya dersin başlangıç noktasından nazar edilmesi, söz konusu edilen bölüme intikaldeki süreç gelişimini göz önüne almak noktasında ehemmiyetlidir.

 

Bu ders bir fıtrat ve münasebet atfı ve iki iddia ile başlamaktadır.

 

Tanım: Şu Dünya ve dünya içindeki RUH-U İNSANÎ………. ( buna dair bazı hususiyetler konu içinde verilecektir)

 

İddiaları :

 

1-      ve insanda dinin mahiyet ve kıymetlerini; ve eğer din-i hak olmazsa dünya bir zindan olması; ve dinsiz insan en bedbaht mahlûk olduğunu……….

 

2-      ve şu âlemin tılsımını açan, ruh-u beşerîyi zulümâttan kurtaran Yâ Allah ve Lâ ilâhe illâllah olduğunu ……….

 

Şeklinde beyan eder.

 

Dersin girişinde bu kısma delalet için 2 ayet belirtilmiştir.

 

1 : “Allah Teâlâ ki, Ondan başka hiçbir ilâh yoktur. Hayy Odur (Hayatı ezelî ve ebedî olan ve bütün varlıklara hayat veren Odur). Kayyum Odur (Bizzat kâim olan Odur. Varlığı sonsuza kadar devam eder, bütün varlıklar Onunla ayakta durur ve varlıkları Onunla devam eder).” Bakara Sûresi, 2:255.

 

Bu ayet “ŞU ÂLEMİN TILSIMINI AÇAN, RUH-U BEŞERÎYİ ZULÜMÂTTAN KURTARAN” iddiasının temel bürhanını oluşturmaktadır.

 

Bu delilin tazammun ettiği  hakikatin muhteviyatı ; Allah’ın varlığında birliği ve rububiyetinde kendisinden başka bir ilah bulunmadığı…. Ezeli zatıyla diri, canlı olan; ölmek  ve zeval bulmak şânından olmayan ve tüm hayata mazhar ettiği varlıklara hayat veren sıfatıyla Allah’ın Hayy olduğu … Bizâtihi mevcudiyetiyle,   ezelî ve ebedî ve Kâim olan, her şeyin varlığı kendisine bağlı olup, kâinatı tümüyle idare eden , mevcudata kıyam verip ayakta tutarak hikmeti gerçekleştiren Kayyum olan Allah’tır… manasıyla ifade edilerek hayata , içindekilere ve tüm ef’ale  evvelden ahire ..zahirden batına Allah’ın hâkimi mutlak olduğu ifade edilerek ,ihata dairesi nazar-ı imana  verilmiş…

 

2 : “Şüphesiz ki Allah katında makbul olan din İslâm dinidir.” Âl-i İmran Sûresi, 3:19.

 

Bu ayet ise; EĞER DİN-İ HAK OLMAZSA DÜNYA BİR ZİNDAN OLMASI meselesinin  esasını oluşturmaktadır.

 

Bu esas özelinde iddia edilen dinin Allah katında makbul olan İslâm dininin muhteviyatında olan ahkam ve içtimai ve ahlaki öğretilerin ….BUGÜN SİZİN İÇİN DİNİNİZİ KEMALE ERDİRDİM, SİZE NİMETİMİ TAMAMLADIM, SİZİN İÇİN DİN OLARAK İSLÂMİYET’İ BEĞENDİM.. Maide /3 ……..  Şeklinde Rabbimizin beyanıyla sabit olan keyfiyetinin İnsanın dünya ve ahiret saadetine medar olduğu hakikatidir. Çünkü bütün kuralları, önerme ve davetleri bizzat fatırı tarafından fıtrata en muvafık şekliyle tanzim edilmiştir. İnsanlığın gelişim süreçleri, tarihsel birikimleri, idrak seviyeleri, ihtiyaçlar, problemler ve adaletin tesisi gibi bir çok evreyi içinde zaman ve zemin muvakatında hikmeten olgunlaştırılmış şekliyle , Ahkam-ı Kur’aniye ile efendimizin A.S.M eline teslim edilen ve beşere talimi emredilen bir mükemmel sistem tesis edilmiştir.

 

Bediüzzaman Hazretlerinin dini İslamın hasiyeti bağlamında birkaç sözünü mütemmim mana olarak buraya alalım..

 

-          Mevcudiyetimizin hâmisi islamiyet...

 

-          Hakikat-i İslâmiyettir ki, asıl insaniyet-i kübrâ denilen şey odur. İnsaniyet-i suğrâ denilen mehâsin-i medeniyet, onun mukaddemesidir.

 

-          En bedihî ve zarurî bir hakikat ise İslâmiyettir.

 

-          Hakiki ve manevi hakim olacak ve beşeri dünyevi ve uhrevi saadete sevk edecek yalnız islamiyettir...

 

-          Doğru fenlerle teçhiz edilmiş olan ve hiçbir kuvvet onu kıramayacak bir mahiyette bulunan hakikat-i islamiyettir

 

-          Hakiki milliyetimizin esası, ruhu ise islamiyettir.

 

-          Ve devahiye karşı nokta-i istinadınız, muhabbetle ittihadı, marifetle imtizac-ı efkarı, uhuvvetle teavünü emreden nokta-i islamiyettir..,

 

-          Birincisi: mecmaü'l-mesakin, melceü'l-fukara, hakkı himaye, hakikatı muhafaza, gururu men, tekebbürü def eden, yegane islamiyettirevet, kemal ve şerefin mikyası islamiyettir.

 

-          Kıt'alarında hakiki ve manevi hakim ve beşeri, dünyevi ve uhrevi saadete sevk edecek yalnız islamiyettir ...

 

Dersimiz özelinde ve direkt ilgisi münasebeti sebebi ile  Efendimizin A.S.M  şu sözünü nakledip devam edeceğiz: “DİN GÜZEL AHLAKTIR.”

Evet ders temel olarak insanda bulunan iman ve marifet ile birlikte Dinden gelen güzel ahlakdan südür eden; farkındalık, Hüsn-ü zan, istikamet çizgisinde hareket, selim düşünce, doğru algı, isabetli yorum ve mazhariyetler arsındaki bağ ve intikallerden bahseder.

 

Muhalif olarak da söz konusu iman ve Terbiyeyi diniyeden  hissesi olmayan bir zihniyetin; gabaveti, ahmaklığı, su-i zannı, algısal zaafı, idraki yoksunluk ve düçar olunan akıbet bağlamında bir fiil ve fikir silsilesinin işleyişi hakkında bilgi verir.

 

Bizde bu pencereden baktığımızda, her iki örnek arasındaki farkı ve görerek iradi tercihimizin istikamet yönlü meylinin irademizde istencini ,kalbimizde temayülünü temin edebilme imkanı buluruz.

 

Şimdi bu manzarayı ders üzerinden rasat edelim:

 

Eski zamanda, iki kardeş uzun bir seyahate beraber gidiyorlar.

Git gide ta yol ikileşti.

O iki yol başında CİDDÎ bir adamı gördüler.

Ondan sordular: "HANGİ YOL İYİDİR?"

 O dahi onlara dedi ki:

-          Sağ yolda kanun ve nizama tebaiyet mecburiyeti vardır. Fakat o külfet içinde bir emniyet ve saadet vardır. Sol yolda ise serbestiyet ve hürriyet vardır. Fakat o serbestiyet içinde bir tehlike ve şekavet vardır.

ŞİMDİ İNTİHAPTAKİ İHTİYAR SİZDEDİR.

 

Evet, iki kardeş birlikte çıktıkları yolculukta hem yol hem yolculuk hakkında , o yol ve yolculuğu bilen CİDDi, yani aldatmaz ve sıdk sahibi  birinden bu sülük hakkında bir yol tarifi ve bilgi aldılar. Bu bilgi ve tarife olan ihtiyaç fıtridir. Yani insanın yaratılışı hayat yolculuğuna dair sualleri yaratılışı itibariyle gerek aşikare gerekse gizli şekilde içinden sorar bunlara cevap arar.

 

Bu fıtri harekete geçirici saik iradeyi işlettirerek tercihsel özgürlüğün önünü açar. Tercihler ise iradi olduğundan mesuliyet ihtiyar edenindir.

 

Bu  bölümde bu manayı ifade eden cümle: *ŞİMDİ İNTİHAPTAKİ İHTİYAR SİZDEDİR* ….cümlesidir. Yani bu yolda yapacağı yolculuğun şeklini iradeniz ve tercihiniz belirleyecektir.

Bunu dinledikten sonra, *GÜZEL HUYLU* kardeş sağ yola  *TEVEKKELTÜ ALÂLLAH*  deyip gitti ve nizam ve intizama tebaiyeti kabul etti. ……… ( bu noktada 3 haslete dikkat ediyoruz 1- Güzel huy, 2 Tevekkül sahibi olmak, 3- Tebliği anlayıp  ahkamı kabul etmek)

….

*AHLÂKSIZ* ve serseri olan diğer kardeş, *SIRF SERBESTLİK* için sol yolu tercih etti. Zahiren hafif, *MÂNEN AĞIR* vaziyette giden bu adamı hayalen takip ediyoruz: ………. (Bu noktada 3 dikkat noktası var.. 1- Ahlak yoksunluğu, 2- Nefsin rahatına olan düşkünlük zile zahmetten kaçma, 3 - görüntüde hafiflik gibi algılanan yolculuğun dinin ve imanın vaat ettiği çizgide olmamasından meydana gelecek olan fena akıbetin oluşum süreçlerinin gelişim başlangıcı..)

………

İşte bu adam, dereden tepeden aşıp, git gide ta hâli bir sahrâya girdi. Birden müthiş bir sada işitti. Baktı ki, dehşetli bir arslan, meşelikten çıkıp ona hücum ediyor. O da kaçtı, ta altmış arşın derinliğinde susuz bir kuyuya rast geldi.

 

KORKUSUNDAN. ( korku kader planında musap olunan olaya bağlı amacın gerçekleşmesi için muhrik bir sebeptir. Kişinin bilgi, inanç gibi donanımına göre etki ve tepki gösterir)  kendini içine attı. Yarısına kadar düşüp elleri bir ağaca rast geldi, yapıştı. Kuyunun duvarında göğermiş olan o ağacın iki kökü var. İki fare, biri beyaz, biri siyah, o iki köke musallat olup kesiyorlar. Yukarıya baktı, gördü ki, arslan, nöbetçi gibi kuyunun başında bekliyor. Aşağıya baktı, gördü ki, dehşetli bir ejderha, içindedir. Başını kaldırmış, otuz arşın yukarıdaki ayağına takarrüp etmiş. Ağzı kuyu ağzı gibi geniştir. Kuyunun duvarına baktı, gördü ki, ısırıcı muzır haşarat, etrafını sarmışlar. Ağacın başına baktı, gördü ki, bir incir ağacıdır. Fakat, harika olarak, muhtelif çok ağaçların meyveleri, cevizden nara kadar, başında yemişleri var.

İşte, şu adam, SÛ-İ FEHMİNDEN, AKILSIZLIĞINDAN ANLAMIYOR Kİ, BU ADİ BİR İŞ DEĞİLDİR. Bu işler tesadüfî olamaz. Bu acip işler içinde garip esrar var. Ve PEK BÜYÜK BİR İŞLEYİCİ VAR OLDUĞUNU *İNTİKAL ETMEDİ*.  

Şimdi bunun KALBİ VE RUH VE AKLI ŞU ELÎM VAZİYETTEN GİZLİ FERYAD Ü FİGAN ETTİKLERi halde, NEFS-İ EMMÂRESİ, GÜYA BİRŞEY YOKMUŞ GİBİ TECÂHÜL EDİP, RUH VE KALBİN AĞLAMASINDAN KULAĞINI KAPAYIP, KENDİ KENDİNİ ALDATARAK, BİR BAHÇEDE BULUNUYOR GİBİ, O AĞACIN MEYVELERİNİ YEMEYE BAŞLADI. Halbuki o meyvelerin bir kısmı zehirli ve muzır idi.

……….Yani su-i fehm, akılsızlık, gabavet, gaflet, intibahtan yoksunluk ve nefsi emareye olan itimat ve sevgi öyle bir körlüktür ki, içinde bulunulan durumun mahiyetini görebilmekten külfetli bir mahrumiyettir………………

Bir hadis-i kudsîde Cenâb-ı Hak buyurmuş: …………."KULUM BENİ NASIL TANIRSA, ONUNLA ÖYLE MUAMELE EDERİM." ………(Allahı bilmek ve o bilmek içinde tesis edilecek bir ubudiyetin ehemmiyetini ve münasebetin yakineyet bağlamında tesisinde çok ciddi bir ehemmiyete sahiptir…İşte insan eğer Hâlıkı ile bir nisbet kurmak ve bir alış veriş geliştirmek istiyorsa Marifetullahı elde etmeli ve elde ettiği marifeti geliştirme yolunda ciddi bir hassasiyete sahip olmalıdır…………)    

  

İŞTE BU BEDBAHT adam, SÛİZAN VE AKILSIZLIĞIYLA, GÖRDÜĞÜNÜ ADİ VE AYN-I HAKİKAT TELÂKKİ ETTİ ve ÖYLE DE MUAMELE GÖRDÜ VE GÖRÜYOR VE GÖRECEK. Ne ölüyor ki kurtulsun, ne de yaşıyor; böylece azap çekiyor. Biz de şu meş'umu bu azapta bırakıp döneceğiz. Ta öteki kardeşin halini anlayacağız.

 

………….İşte Allah hakkında bir marifeti ve rububiyeti hakkında hüsnü zannı olmayan bedbahttır. Zahirperest nazarı ile imanın şuaından mahrum olarak kainat ve hadisata bakan kendi aynasına akseden şekliyle bir malumata sahip olacaktır. Bu istikametsiz ve yanılgı nazarı su-i zannı ile ittifak ettiğinde çaresiz bir kısır döngü ve fıskın  zülümatı  o adamı istila edecektir. Burada acı olan marifetullahtan yoksun olmanın insanın başına açtığı felakettir…………….

…..

……………Öteki kardeşin kendini rahat ettiren ve yolcuğundaki sır perdesini aralayan ve onu selâmete çıkartan VASFI ( akıllılık ve güzel ahlak) ve o vasıfla mümtaz kişiliğe terettüp eden ( güzel düşünce, güzel hayal, kendi kendine yetme ve iç barış, rahatlık, suhulet, güven, emniyet, meşru serbestiyet gibi)  sonuçlar büyük harfle belirtilecektir……

 

İşte şu MÜBAREK AKILLI ZÂT gidiyor. Fakat biraderi gibi SIKINTI ÇEKMİYOR.

ÇÜNKÜ GÜZEL AHLÂKLI OLDUĞUNDAN GÜZEL ŞEYLERİ DÜŞÜNÜR,

GÜZEL HÜLYALAR EDER,

KENDİ KENDİNE ÜNSİYET EDER.

Hem biraderi gibi ZAHMET VE MEŞAKKAT ÇEKMİYOR.

Çünkü NİZAMI BİLİR, TEBAİYET EDER, TESHİLÂT GÖRÜR.

ASAYİŞ VE EMNİYET İÇİNDE SERBEST GİDİYOR.

 

…………..Şimdi Bu zatın bu vasıflarla kardeşi gibi  içinde girdiği durumu değerlendirmesi, vaziyet algısı  ve anlam intikallerine, hal, tavır, fiil, fikir ve sonuç ilişiğinde bakalım…………

 

İşte, bir bahçeye rast geldi. İçinde hem güzel çiçek ve meyveler var; hem bakılmadığı için murdar şeyler de bulunuyor. Kardeşi dahi böyle birisine girmişti.

 

Fakat murdar şeylere dikkat edip meşgul olmuş, midesini bulandırmış, hiç istirahat etmeden çıkıp gitmişti. Bu zât ise, "HERŞEYİN İYİSİNE BAK"………. ( herşeyin iyisini görebilenler en temel anlamıyla hüsn-ü zan sahiplerdir..Gördükleri güzellikleri er geç yaşayacak olanlar ise ehl-i tevekkül olanlardır) …………….kaidesiyle amel edip, MURDAR ŞEYLERE HİÇ BAKMADI……..Böylelikle onun hüsn-ü zannı sebebiyle :

 

İyi şeylerden iyi istifade etti.

 

Güzelce istirahat ederek çıkıp gidiyor.

………..

 

Sonra, git gide, bu dahi evvelki biraderi gibi bir sahrâ-i azîmeye girdi. Birden, hücum eden bir arslanın sesini işitti, korktu. Fakat biraderi kadar korkmadı. Çünkü, hüsn-ü zannıyla ve güzel fikriyle, "Şu sahrânın bir hâkimi var. Ve bu arslan o hâkimin taht-ı emrinde bir hizmetkâr olması ihtimali var" diye düşünüp tesellî buldu. Fakat yine kaçtı. Ta altmış arşın derinliğinde bir susuz kuyuya rast geldi, kendini içine attı. Biraderi gibi, ortasında bir ağaca eli yapıştı, havada muallâk kaldı. Baktı, iki hayvan, o ağacın iki kökünü kesiyorlar. Yukarıya baktı arslan, aşağıya baktı bir ejderha gördü. Aynı kardeşi gibi, bir acip vaziyet gördü.

 

 BU DAHİ TEDEHHÜŞ ETTİ—FAKAT KARDEŞİNİN DEHŞETİNDEN BİN DERECE HAFİF.

 

……NEDEN????..........

 

Çünkü GÜZEL AHLÂKI ONA GÜZEL FİKİR VERMİŞ;

VE GÜZEL FİKİR İSE, ONA HERŞEYİN GÜZEL CİHETİNİ GÖSTERİYOR.

İşte, bu sebepten ………( güzel ahlak ve güzel ahlaktan gelen güzel fikir, güzel fikirden çıkan güzel olanı görüş saikiyle) ……….şöyle düşündü ki:

……

( DURUM TESPİTİ VE FARKINDALIĞIN OLUŞMASINA BAĞLI İNTİKALLER )

 

1-      Bu acip işler birbiriyle alâkadardır.

2-      Hem bir emirle hareket ederler gibi görünüyor.

3-      Öyle ise bu işlerde bir tılsım vardır.

4-      Evet, bunlar bir gizli hâkimin emriyle dönerler.

5-      Öyle ise ben yalnız değilim.

6-      O gizli hâkim bana bakıyor, beni tecrübe ediyor, bir maksat için beni bir yere sevk edip davet ediyor."

 

(FARKINDALIKTAN SONRA GELİŞEN İNTİKAL)

 

Şu tatlı korku ve güzel fikirden bir merak neş'et eder ki:

(KORKUNUN MAKSUDA OLAN İSTİKAMETLİ YÖNELLENDİRİMİ HAVF VE RECA DENGESİNE SAHİP VE UNSİYET TARAFI GALİP OLAN İSALEDİR)

Ders bağlamındaki örneği:

"ACABA BENİ TECRÜBE EDİP KENDİNİ BANA TANITTIRMAK İSTEYEN VE BU ACİP YOLLA BİR MAKSADA SEVK EDEN KİMDİR?"

 

(MERAK İLE BİLMEK ARZUSUNUN AKIL VE KAP MENZİLLERİNDE DOĞUŞU VE BABDA ORTAYA ÇIKAN İNTİKALLER ) ……….bilmek isteği ,bilinmek isteğinin insanda makes bulan bir tezahür pırıltıdır………..

 

1-      Sonra, TANIMAK MERAKINDAN, TILSIM SAHİBİNİN MUHABBETİ NEŞ'ET ETTİ.

2-      Ve şu MUHABBETTEN, TILSIMI AÇMAK ARZUSU NEŞ'ET ETTİ.

3-      Ve o ARZUDAN, tılsım sahibini RAZI EDECEK VE HOŞUNA GİDECEK bir GÜZEL VAZİYET ALMAK İRADESİ NEŞ'ET ETTİ.

 

…………..Bundan sonra kazandığı ilgi , merak ve marifet saikiyle, nazarını derinleştirmek,hikmete nüfüz etmek, esrarı kavramak ve yakin kesbetmek için hakikati hali tahkik nazarı ile rasat etti:………….

 

Sonra, ağacın başına baktı, gördü ki, incir ağacıdır. Fakat başında binlerle ağacın meyveleri vardır. O vakit bütün bütün korkusu gitti. Çünkü kat'î anladı ki, bu incir ağacı bir listedir, bir fihristedir, bir sergidir. O mahfî hâkim, bağ ve bostanındaki meyvelerin nümunelerini, bir tılsım ve bir mucize ile o ağaca takmış ve kendi misafirlerine ihzar ettiği et'imeye birer işaret suretinde o ağacı tezyin etmiş olmalı. Yoksa, bir tek ağaç, binler ağaçların meyvelerini vermez.

 

…………Esbabın garaip perdesini araladı ve müsebbibül esbabı gördü………..

 

SONRA NİYAZA BAŞLADI. TA TILSIMIN ANAHTARI ONA İLHAM OLDU.

 

Yani: Muhtaç ve çaresiz olduğunun bilincine vararak mevlasına yalvarıp dua etti, tekellüfsüz ve samimi bir şekilde yakararak…………..

 

BAĞIRDI Kİ:

 

"EY BU YERLERİN HÂKİMİ! SENİN BAHTINA DÜŞTÜM. SANA DEHALET EDİYORUM VE SANA HİZMETKÂRIM VE SENİN RIZANI İSTİYORUM VE SENİ ARIYORUM."

…………………..

"İ’lem eyyühe’l-aziz! Acz, nidânın mâdenidir. İhtiyaç duanın menbaıdır."

"Feyâ Rabbî, yâ Hâlıkî, yâ Mâlikî! Seni çağırmakta hüccetim, hâcetimdir. Sana yaptığım dualarda uddetim fâkatimdir. Vesilem, fıkdan-ı hile ve fakrimdir. Hazinem aczimdir. Re’sülmâlim, emellerimdir. Şefîim, Habîbin (aleyhissalâtü vesselâm) ve rahmetindir. Afv eyle, mağfiret eyle ve merhamet eyle, yâ Allah, yâ Rahmân, yâ Rahîm! Âmin."

…………………………

VE BU NİYAZDAN SONRA, BİRDEN KUYUNUN DUVARI YARILIP, ŞAHANE, NEZİH VE GÜZEL BİR BAHÇEYE BİR KAPI AÇILDI. BELKİ, EJDERHA AĞZI O KAPIYA İNKILÂB ETTİ VE ARSLAN VE EJDERHA İKİ HİZMETKÂR SURETİNİ GİYDİLER VE ONU İÇERİYE DAVET EDİYORLAR. HATTÂ O ARSLAN, KENDİSİNE MUSAHHAR BİR AT ŞEKLİNE GİRDİ.

 

………….. *Hikmetin sırrı Celâli  tahakkuk ettiğinde ,illetin esrarı Cemali görünür* …………….

Evet konumuz olan paragrafa gelene kadar yine inanç ve ahlâk yapısına bağlı akıl ve ruh halleri ve yapıya bağlı gelişmeler, intikaller ,tedbirler, mahiyetler, durum tespitleri ve önermeler  üzerinde bazı hakaik nakledilmiş. Onları aynen alıyoruz. Şöyle ki:

 

İşte ey tembel nefsim ve ey hayalî arkadaşım! Geliniz, bu iki kardeşin vaziyetlerini muvazene edelim. Ta, iyilik nasıl iyilik getirir ve fenalık nasıl fenalık getirir, görelim, bilelim.

 

Bakınız, sol yolun bedbaht yolcusu, her vakit ejderhanın ağzına girmeye muntazırdır, titriyor. Ve şu bahtiyar ise, meyvedar ve revnaktar bir bahçeye davet edilir.

 

Hem o bedbaht, elîm bir dehşette ve azîm bir korku içinde kalbi parçalanıyor. Ve şu bahtiyar ise, leziz bir ibret, tatlı bir havf, mahbub bir marifet içinde garip şeyleri seyir ve temâşâ ediyor.

 

Hem o bedbaht, vahşet ve meyusiyet ve kimsesizlik içinde azap çekiyor. Ve şu bahtiyar ise, ünsiyet ve ümit ve iştiyak içinde telezzüz ediyor.

 

Hem o bedbaht, kendini vahşî canavarların hücumuna maruz bir mahpus hükmünde görüyor. Ve şu bahtiyar ise, bir aziz misafirdir ki, misafiri olduğu mihmandar-ı kerîmin acip hizmetkârlarıyla ünsiyet edip eğleniyor.

 

Hem o bedbaht, zahiren leziz, mânen zehirli yemişleri yemekle azabını tâcil ediyor. Zira o meyveler, nümunelerdir: Tatmaya izin var, ta asıllarına talip olup müşteri olsun. Yoksa hayvan gibi yutmaya izin yoktur. Ve şu bahtiyar ise, tadar, işi anlar, yemesini tehir eder ve intizar ile telezzüz eder.

 

Hem o bedbaht kendi kendine zulmetmiş. Gündüz gibi güzel bir hakikati ve parlak bir vaziyeti, basiretsizliğiyle kendisine muzlim ve zulümatlı bir evham, bir cehennem şekline getirmiş. Ne şefkate müstehaktır ve ne de kimseden şekvâya hakkı vardır. Meselâ, bir adam, güzel bir bahçede, ahbaplarının ortasında, yaz mevsiminde, hoş bir ziyafetteki keyfe kanaat etmeyip kendini pis müskirlerle sarhoş edip kendisini kış ortasında, canavarlar içinde, aç, çıplak tahayyül edip bağırmaya ve ağlamaya başlasa, nasıl şefkate lâyık değil, kendi kendine zulmediyor, dostlarını canavar görüp tahkir ediyor. İşte bu bedbaht dahi öyledir.

 

Ve şu bahtiyar ise, hakikati görür. Hakikat ise güzeldir. Hakikatin hüsnünü derk etmekle, hakikat sahibinin kemâline hürmet eder, rahmetine müstehak olur. İşte, "Fenalığı kendinden, iyiliği Allah'tan bil" olan hükm-ü Kur'ânînin sırrı zâhir oluyor.

 

Daha bunlar gibi sair farkları muvazene etsen, anlayacaksın ki, EVVELKİSİNİN NEFS-İ EMMÂRESİ ONA BİR MÂNEVÎ CEHENNEM İHZAR ETMİŞ. VE ÖTEKİSİNİN HÜSN-Ü NİYETİ VE HÜSN-Ü ZANNI VE HÜSN-Ü HASLETİ VE HÜSN-Ü FİKRİ, ONU BÜYÜK BİR İHSAN VE SAADETE VE PARLAK BİR FAZİLETE VE FEYZE MAZHAR ETMİŞ.

 

Mütebakisinin okunması ile dersin ikmalini tavsiye ederek burada bırakıyoruz İnşâallah………

Mütalaa Ders notları 29: Gaflet, Fütur

 

Birinci mektup için çok izahlı ve teferruatlı bir alana geçmeden dikkat çeken 2 ifadeye  ve  mevsimsel geçişlerin ve içinde getirdiği düzen değiştirici bazı mesaili nazara verip, yine aynı mektup içinde EHEMMİYETİ ile  ifade edilen bir konu için eserlerden alıntılarla dikkat çekip sonunda bir iki kelam edeceğiz İnşâallah…

 

Bu noktada birinci kelimemiz GAFLET

 

Gaflet: Bir şeyi yeterli ölçüde dikkat ve özen göstermediği için unutmak, dalgınlıkla veya unutmadığı halde terk ve ihmal etmek, aldanmak, farketmemek, boş bulunmak, basîretsizlik, aymazlık, açık gerçeği görememe, uyuşukluk…

 

İkinci kelimemiz FÜTUR

 

Fütur : Bezginlik, usanç, bıkkınlık, yeis, bezginliğin verdiği gevşeklik ve gayretsizlik..

 

Görüldüğü üzere bu iki kelime bir biri ile etkileşim içinde olan ve İnsanı kendi vazife-i asliyesine karşı uzak ve yabani düşüren 2 haldir.

 

İlgili mektubun giriş satırında : ŞUHUR-U MUHARREME'DEN SONRA, HUSUSAN BAHARA YAKIN,  HAYAT-I DÜNYEVİYE GAFLETİ BİR DERECE FÜTUR VERMEKLE BERABER…… Şeklinde beyan edilen konunun biraz daha detaylandırıldığı sair satırlarda :

 

İKİNCİ MESELE: BEN HEM KENDİMDE, HEM BU YAKINDAKİ RİSALE-İ NUR TALEBELERİNDE ŞUHUR-U MUHARREMEDEN SONRA BİR YORGUNLUK VE ŞEVKTE BİR FÜTUR GÖRÜYORDUM. SEBEBİNİ VÂZIHAN BİLMİYORDUM. ŞİMDİ, ESKİDE SÖYLEDİĞİM TAHMİNÎ SEBEP, HAKİKAT OLDUĞUNU GÖRDÜM. ŞÖYLE Kİ:

 

NASIL MADDÎ HAVA FENA İSE, FENA TESİR EDİYOR; MÂNEVÎ HAVA DA BOZULSA, HERKESİN İSTİDADINA GÖRE BİR SARSINTI VERİR. *ŞUHUR-U SELÂSE VE MUHARREMEDE ÂLEM-İ İSLÂMIN MÂNEVÎ HAVASI, UMUM EHL-İ İMANIN ÂHİRET KAZANCINA VE TİCARETİNE CİDDÎ TEVECCÜHLERİ VE HİMMETLERİ VE TENVİRLERİ O HAVAYI SÂFİLEŞTİRİYOR, GÜZELLEŞTİRİYOR, MÜTHİŞ ÂRIZALARA VE FIRTINALARA MUKABELE EDİYOR. HERKES O SAYEDE VE SAYESİNDE DERECESİNE GÖRE İSTİFADE EDER. FAKAT O ŞUHUR-U MÜBAREKE GİTTİKTEN SONRA*, ÂDETÂ O ÂHİRET TİCARETİNİN MEŞHERİ VE PAZARI DEĞİŞTİĞİ GİBİ, DÜNYA SERGİSİ AÇILMAYA BAŞLIYOR. EKSER HİMMETLER, BİR DERECE VAZİYETİ DEĞİŞİYOR. HAVAYI TESMİM EDEN BUHARAT-I MÜZAHREFE O MANEVÎ HAVAYI BOZAR. HERKES DERECESİNE GÖRE ONDAN ZEDELENİR.

 

BU HAVANIN ZARARINDAN KURTULMAK ÇARESİ, RİSALE-İ NUR'UN GÖZÜYLE BAKMAK VE NE KADAR MÜŞKİLÂT ZİYADE LEŞSE, KUDSÎ VAZİFE İTİBARIYLA DAHA ZİYADE CİDDİYET VE ŞEVKLE HAREKET ETMEKTİR. ÇÜNKÜ BAŞKALARIN FÜTURU VE ÇEKİLMESİ, EHL-İ HİMMETİN ŞEVKİNİ, GAYRETİNİ ZİYADE LEŞTİRMEYE SEBEPTİR. ZİRA, GİDENLERİN VAZİFELERİNİ DE BİR DERECE YAPMAYA KENDİNİ MECBUR BİLİR VE BİLMELİDİRLER…Kastamonu lahikası

 

Şeklinde , hem durum hem çözümü hem de vazifeye avdeti temin edici esaslar zikredilmiştir.

 

Yine arz edilen manaya mütemmim olarak aşağıdaki paragrafı ilave edelim.

 

SALİSEN: AZİZ KARDEŞLERİM, BAHAR VE YAZIN MEŞGALELERİ, HEM GECELERİN KISALMASI, HEM ŞUHÛR-U SELÂSENİN GİTMESİ EKSER KARDEŞLERİMİN BİR DERECE HİSSE ALMASI VE DAHA SAİR BAZI ESBABIN BULUNMASI, ELBETTE BİR DERECE NEŞ'ELİ KIŞ DERSİNE FÜTUR VERİR. FAKAT ONLARDAN GELEN FÜTUR, SİZE FÜTUR VERMESİN. ÇÜNKÜ O DERSLER, ULÛM-U İMANİYEDEN OLDUĞU İÇİN, BİR İNSAN YALNIZ KENDİ NEFSİNE DİNLETTİRSE YETER. BÂHUSUS, SİZ DAİMA BİR-İKİ HAKİKÎ KARDEŞİ DE BULURSUNUZ.

 

HEM O DERSİ DİNLEYENLER YALNIZ İNSANLAR DEĞİL. CENÂB-I HAKKIN ZÎŞUUR ÇOK MAHLÛKATI VARDIR Kİ, HAKAİK-İ İMANİYENİN İSTİMÂINDAN ÇOK ZEVK ALIRLAR. SİZİN O KISIM ARKADAŞINIZ VE MÜSTEMİLERİNİZ ÇOKTUR…..Barla L.

 

Demek ki insanın kendi iradesi dışında birçok hadise cereyan edebiliyor. Cenab-ı Hakkın alem-i kebire koyduğu bir çok manevi yasa ve tekvini kanunlar alem-i asgar olan insan da tesire neden olabiliyor. İnsan hadisatın eliyle imtihan ediyor, karışlayış ve mukabele tarzıyla derece alıyor, sevap kazanıyor veya zarar ediyor.

 

Yani konu ne olursa olsun, İmtihan olduğumuzu unutmadan, kulluğumuzun farkında olarak vazife-i fıtratımız ne ise, durulacak taraf olarak itikadımıza tanımlanmış ve hırz-ı can ettiğimiz saf hangisi ise, uhdemize aldığımızı ilan ettiğimiz hakikat dairesi neyi gerektiriyor ise  ….. GAFLET ESBAB INDAN TECERRÜD edip , gaflet ve fütur düşmanlarına teslim olmadan siperimizde ve manevi cephelerde mücadelemize devam edeceğiz.

 

Evet, söz konusu bu mektup içinde EHEMMİYETİ nazara verişmiş ve bizimde değineceğimizi ifade ettiğimiz diğer husus:

 

Bu husus ilgili mektupta……….. O MEKTUBUNUZDA, ÇOK EHEMMİYETLİ BİR HÂDİSE-İ NURİYEDEN BAHİS VAR Kİ, *HİZB-ÜL EKBER-ÜL KUR'AN*'I TAB'ETMEK TEŞEBBÜSÜDÜR.. şeklinde ifade edilmiş.

 

Bu noktada HİZB-ÜL EKBER-ÜL KUR'AN nedir? Neden bu kadar ehemmiyetlidir?  Sorularının cevabını bulmak hem de bu eserle aramızda bir münasebet geliştirmek için mahiyetini anlamaya çalışacağız.

 

………….

 

HİZB-ÜL EKBER-ÜL KUR'AN risale-i nurda çeşitli isimler ile anılmış olup , Münacat’ül Kur’an ve Hizbü'l-ekberi'l Nûri ile karıştırılabilmektedir. Bu eser  ilgili zamanda Hüsrev  Ağabey ‘in hattı ile yazılmış olan ve bugün - yayın evi olarak  bizim bildiğimiz kadarıyla- HİZBUL KUR'ANİ EKBER adıyla Hayrat yayınları ve Envar Neşriatta HİZBÜ′L-KURAN adı ve  Hamid Aytaç hattı ile , ve bazı mobil uygulamalarda yine HİZBÜ′L-KURAN olarak  yayımlanmış olan yaklaşıl 150 sahifelik bir eserdir. Bununla birlikte eserin  müstakil ve  orijinal  ismi:  HİZBÜ'L-EKBERİ'L-KUR'ÂNÎ VE HİZBÜ'L-KUR'ÂNİ'L-MUAZZAM olarak kabul edilmektedir.

 

Şimdi eserle ilgili konulara nazar edelim.

 

…….Sizlere Risaletü’n-Nur’un Hizb-i Ekber’ini ve Kur’an’ın Hizb-i Azam’ını göndermek isterdim. Fakat Hizb-i Azam çok uzun olduğundan daha yazdıramadım……Kastamonu Lahikası

 

……..Risale-i Nur şakirtlerini neşr-i envar-ı Kur’aniyede muvaffak eylesin. Amin. Hizbü’l-Azam-ı Kur’aninin gelmesini iştiyakla bekliyoruz…..Kastamonu Lahikası

 

……….  Mektubunuzda çok ehemmiyetli bir hadise-i Nuriyeden bahis var ki Hizbü’l-Ekberü’l-Kur’an’ı tab etmek teşebbüsüdür. Evet, o Hizbü’l-Ekber’deki ayat bütün Risale-i Nuriyenin ruhu, esası, madeni, üstadı ve güneşidir. Onun tab’ından sonra mümkünse Risale-i Nur’un Hizbü’l-Ekberi namında Arabiyyü’l-ibare ve iki Ayetü’l-Kübra ve münacatın hülasası olan risaleyi dahi tab etmek lazımdır. Fakat elinizdeki nüsha benim nüsham gibi mükemmel değil. Biz burada yazıp isterseniz size gönderelim. İsterseniz İstanbul’da matbaada olan vekilinize gönderelim, adresini bildiriniz……… Kastamonu Lahikası

 

………Yirmi Sekizinci Mektub’un rüyaya ait birinci risalesinin altıncı nüktesinde rüya-yı sadıka, kader-i İlahinin her şeyi ihata ettiğine bir hüccet-i katıa hükmünde Üstadımız binler tecrübeyle gördüğü gibi aynen bu vakıa dahi bizlere şuhud derecesinde kat’i ispat etti ki hadisat vücuda gelmeden evvel mukadderdir, malumdur, muayyendir, kader-i İlahinin mizanıyla geliyor diye bu rükn-ü imaniye bize gayet latif ve kat’i bir nümune oldu.

 

Hem aynı rüyanın ikinci tabakasında Üstadımız görüyor ki Risale-i Nur’un heyetine bir ferman geliyor. Birden geldi, o kudsi ferman Kur’an çıktı. Bunun tabiri aynı günün aynı tecrübe saatinde Kur’an’ın Hizbü’l-Ekberi ümit edilmediği bir vakitte, malum Asiye Hanımın hanesinde etrafı tezyin edilen Hizbü’l-Ekberi yüz senelik bir güzel kap içinde, o kabın, üstünde sırmayla padişahların mühim fermanlarında tuğra-i şahane işlenmiş olduğunu gördük.

 

Üstadımız dedi ki: Ferman geldi diye Kur’an çıktı. Şimdi de Kur’an’ın Hizbü’l-Ekberi geldi. Üstünde ferman tuğrası bulunduğundan, Risale-i Nur’un heyetine beşaretli ve medar-ı feyiz ve terakki bir ferman-ı Rabbani hükmüne geçeceğini rahmet-i İlahiyeden bekliyoruz. Bu tabirden sonra ikinci günü sizin çok kıymettar hediyeniz hakiki tabirini güneş gibi meydana çıkardı………Kastamonu Lahikası

 

………Kur’an-ı Azimüşşan ve Mucizü’l-Beyan’ın, Hizbü’l-Ekberü’l-Azam namında Resailü’n-Nuriye’nin menbaları ve esasları olan beş yüzden fazla ayatları yazdık, bu Ramazanda size göndermeye muvaffak olamadık. İnşaallah bir vakit size gönderilecek……..Kastamonu Lahikası

 

………..Üçüncü günde daha şiddetli arama ve taharri etmek, zabıtanın siyasi komiseri bir taharri komiseriyle geldiği vakitten iki üç saat evvel üç kerametli risalelerin kumandasında bütün risaleler kendilerini ellere vermemek için ortada görünmediler. Bütün iki saat o taharri neticesinde Ankara’dan gelen bir Ramazan tebrikiyle, bir Ramazaniye Risalesini elde ettiler. Mütalaadan sonra iade etmek vaadiyle aldılar. Bütün bu halat yüksekte duran Mucizatlı Kur’an-ı Azimüşşan’la beraber i’cazlı Hizb-i Kur’ani’nin nüshaları ve Hizb-i Nuri’nin risaleleri, bu harika vaziyeti gösterdiler. Cenab-ı Hakka onların hurufatı adedince ve şehr-i Ramazan’ın dakikalarının aşireleri sayısınca hamd ü sena ediyoruz. Elhamdü lillahi ala külli hal……Kastamonu Lahikası

 

…….Bütün risalelerin hususi menbaları, madenleri olan binden ziyade ayat-ı Kur’aniyeyi kendi Kur’anımda, evvelce işaretler koyup bir Hizb-i Azam-ı Kur’ani yapmak niyet etmiştim. Şimdi bu Hizb-i Azam ve bu vird-i ekber Risale-i Nur mensuplarına bazı eyyam-ı mübarekede okunması için bir zaman size de göndermek hakkınız var. İnşallah bir zaman sonra size gönderilecek. Bazı kelimelerini tercüme ve bir kısım kayıtlarını tefhim için vakit bulsam, gayet kısa haşiye gibi bir şeyi yazacağım……..Kastamonu Lahikası

 

………..Hafız Ali’nin Hizb-i Kur’ani ve Hizb-i Nurivdeki yanlışlardan teessürünü bildiriyor. Kat’iyen o bilsin ki o ve Tahiri ve Hafız Mustafa ve arkadaşlarının gayretleriyle tab edilen o iki hizb bu zamanda, bu şerait içinde gayet parlak bir muzafferiyet-i Nuriyedir. Onların defter-i amaline her tarafta hasenatları geçirilir. Kim okusa onların hissesi var. Yanlışları tahminimizden çok azdır. Lillahilhamd kolayca tashih ettik. Layık ellere girmiş…….Kastamonu Lahikası

 

………Zaman-ı Saadetten şimdiye kadar cari bir adet-i İslamiyeye ittibaen, Risale-i Nur’un hususi menbaları olan yüzer ayat-ı meşhureyi büyük bir en’am gibi Hizb-i Kur’ani yaptığımızı “Dinde tahrifat yapıyor” diye muaheze etmişler……Şualar …..  (tahrifat konusu bağlamında aşağıdaki paragraf da konuyu aydınlatan bir paylaşılacaktır)

 

……….Yine Hizb-i Kur’an’ımızın bahsine döneriz: Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselamın büyük bir kumandanı olan Hazret-i Üsame radıyallahü anh bir gün “hamd”e ait, bir gün “istiğfar”a ait ayetler, bir gün “tesbih”e ait, bir gün “tevekkül”e, bir gün de “selam” lafzına, bir gün de “tevhid” ve “La ilahe illa Hu”ya ait, bir gün de “Rab” kelimesine ait bütün Kur’an’dan müteferrik surelerden bir hizb-i Kur’ani çıkarmış, kendine bir vird eylemiş. Demek böyle hizblere izn-i Peygamberi (aleyhissalatü vesselam) var. Hem bizim hizb-i Kur’an’ımız iman hakikatlerine dair ayetleri, hususan sureler başlarındaki ayetleri cem ettiğinden başlarında yazılmış. Bu hizb tamam-ı Kur’an’ı okumaya büyük bir şevk verir, noksaniyet vermez. Hem yirmi günde okunacak arzu edilen bazı imani ayetler bir iki günde bu hizipte okunduğundan, bir zaman bütün surelerin başında bir kısım ayetleriyle beraber, Risale-i Nur’un esasları olan bazı ayat-ı imaniyeyi kendime vird eylemiştim. Sonra bir hizb suretine girdi…….Emirdağ Lahikası

 

………Risale-i Nur’un üstadı ve me’hazı ve Said’in de çok zamandan beri bir virdi olan bazı ayetler bir hizb-i Kur’ani suretinde bir kısım talebelerin arzularıyla kaleme alınmış. Sonra da tab edilmiş. Ve dört beş mahkemenin de gösterdiği ehl-i vukuf ulemaları ve hatta Diyanet Riyaseti dairesi ve İstanbul’un fetva dairesindeki tetkik-i kütüb-i diniye heyetinden hiçbir alim ve ehl-i vukuf ulemaları itiraz etmemişler. Belki takdir edip tahsin etmişler. Çünkü başta Sahabeler ve matbu Mecmuatü’l-Ahzab’da bulunan Hazret-i Üsame radıyallahu anh hizb-i Kur’anisi ki her bir günde bir kısmını okumakla taksim edilmiştir. Ve aynı kitapta ve Mecmuatü’l-Ahzab’ın aynı cildinde İmam-ı Gazali’nin (ra) bir hizb-i Kur’anisi ve çok ehl-i velayetin kendi meşreplerine muvafık bazı sureleri ve ayetleri bir hizb-i mahsus-ı Kur’ani yaptıkları meydandadır.

 

On sene evvel şehiden vefat eden Merhum Hafız Ali gibi Nurun kahramanlarından benim hususi virdimi ve Risale-i Nur’un üstadları ve menbaları olan mühim ayetleri cem etmek istediler. Sonra onlara gönderdim. Onlar da tab ettirdiler. Çünkü herkes her vakit bütün Kur’an’ı okumaya vakit bulamıyor. Fakat böyle bir hizb-i Kur’ani eline geçse her vakit istifade edebilir fikriyle hem sevapları çok ziyade olan ayetler ve sureler içinde yazılmış. Zaten Kur’an-ı Hakim’in bir mucizesi şudur ki ehl-i hakikatten ve kemalattan her bir meslek sahibi meşrebine muvafık, Kur’an’da bir Kur’an’ını, bir hizb-i mahsusunu, bir üstadını bulur. Güya tek bir Kur’an’da binler Kur’an var. Bu mucizenin sırrı şudur ki: Kur’an-ı Hakim’in ayetlerinin ve kelamlarının münasebetleri yalnız beraber olanlara değil, belki pek çok ayetlere ve kelamlara ve kelimelere münasebeti var, bakıyor. İşaratü’l-İ’caz tefsir-i Nuriyede bu sır bir derece gösterilmiş. Demek başka kelamlara benzemez. Her bir ayet binler ayetlere bakar birer yüzü ve gözü var.

 

Bu vaziyet-i Kur’aniye çok hakaike medardırlar. Ehl-i tarikat ve ehl-i hakikatın her bir kısmı kendi mesleğine göre o külli Kur’an içinde bir mahsus hizbleri var. İşte Risale-i Nur’un Hizb-i Kur’anisi de o neviden birisidir. Bunu böyle neşretmek için evliyadan olan merhum Hafız Ali bunun tab’ını acele etmek istedi. Çünkü tamam-ı Kur’an’ın Risale-i Nur’un keşfiyatıyla hattında bir nevi mucize-i tevafukiyye bulunmasından onu tab edip bastırmak için bu Hizb-i Kur’aniyi bir mukaddemesi, bir müjdecisi olarak bastırdılar.

 

Evet, şimdiki Hüsrev’in kalemiyle yazılan ve pek harika olan ve tevafuk cihetinde mu’cizatlı olan Kur’anımızın on beş seneden beri tab’ına çalışıyoruz. Ve fakat ekser Nurcular fakirü’l-hal olduğundan ve fotoğrafla tab’ı lazım geldiğinden ve yirmi beş bin banknot masraf lazım olmasından Hizb-i Kur’anımız mukaddeme olarak, daha evvel bu mucizeli Kur’an’ımızın bir müjdecisi olarak tab edildi. İşte bu mucizeli Kur’anımızı hem Diyanet Riyaseti tetkik etmiş, çok beğenmiş hem İstanbul’daki fetva dairesindeki tetkik-i mesahif uleması gayet güzel görmüş. Gayet güzelce tetkik edip musahhah olarak bize iade etmiş. İnşallah yakında bu Kur’anımız basılarak bir hediye-i Nuriye olarak alem-i İslama neşredilecektir…….Emirdağ Lahikası

 

………Bu Ramazan-ı Şerifte Kur’an’ı zevk ve şevk ile okumak çok ihtiyacım vardı. Halbuki elemli hastalık, maddi ve manevi sıkıntılar, yorgunlukla ve meşgalelerin tesiriyle telaş ettim. Birden Hüsrev’in şirin kalemiyle yazılan mu’cizatlı cüzler ve Hafız Ali ve Tahiri’ye pek çok sevap kazandıran parlak ve kerametli Hizbü’l-Ekber-i Kur’aniyeyi birbiri arkasından okumaya başlarken öyle bir zevk ve şevk verdi ki bütün o yorgunlukları hiçe indirdi. Hiçbir vesveseye meydan vermeyerek pek parlak bir surette ders-i Kur’aniyeyi onlardan dinlerken bütün ruh u canımla arzu ettim ve kast ve azmettim ki mümkün olduğu derecede aynı Hizbü’l-Ekber-i Kur’aniye gibi fotoğrafla mu’cizatlı Kur’anımızı tab edeceğiz, inşallah… Emirdağ Lahikası

 

…….. Hizbü’l-Kur’anü’l-Muazzam’ın hem fevkalade ehemmiyeti, hem faydaları, hem okumasında hiçbir vesvesenin gelmemesi, hem bütün Kur’an’ın en sevaplı ayetlerinin ihtivası, hem Risale-i Nuriyenin bütün esaslarını ve hakikatlerini cem etmesi, hem herkese hususan her vakit bütün Kur’an’ı okumaya fırsat bulamayan ve hafız olmayanlara tamam Kur’an’ın bir nümune-i kudsisi, hem tamam Kur’an’ın tevafuklu tabında bir misal-i musağğarı ve müjdecisi, hem maddi ve lafzi ve manevi parlak bir i’caz göstermesi gibi pek çok hasiyetleri var ve bu şuhur-ı mübarekedeki pek çok bereketlere ve Nurlara ve sevaplara medardır ve onun tab’ına ve neşrine çalışmışlara çok büyük hayırlar kazandırır…………Emirdağ Lahikası

 

Son paylaşacağımız paragraf içinde vurgulanan satırı nazarınıza arz edip hatime veriyoruz.

 

Şöyle ki:

 

……Aziz, sıddık kardeşlerim,

 

Size gönderdiğimiz Hizbü’l-Ekberi’l-Kur’ani’nin başında yazılan ünvan içinde bir cümle noksan kalmış. Şöyle ki: “Mucizatlı bir vird okumak isteyen bunu okusun” yerinde, “ *MUCİZATLI VE HER BİR HARFİ ON VE YÜZ VE BEŞ YÜZ VE BİN VE BİNLER KADAR SEVAP VE MEYVE VEREN BİR VİRDİ OKUMAK İSTEYEN, BU SEMAVİ VİRDİ OKUSUN* ” yazılacak……Kastamonu Lahikası

 

Rabbimiz istifade ve hissemizi ziyade etsin..Âmin

 

Mütalaa Ders notları 28: HİS nedir

 

HİS  nedir  konusu ;  felsefeden psikolojiye, din bilimleri, tasavvuf ve hakikat ilimlerine kadar geniş bir terminoloji sahip alanda tartışılan   bir konudur. Net bir tanımı olmamakla birlikte söz konusu mesleklerinin içtihad ve hükümlerine göre şekil almış ve muhtelif olarak tanımlanmıştır.

 

Örneğin  duyu batini hislere işaret ederken , Görme, koklama, duyma ,tatma, dokunma ile hissedilen moleküler ve nesnesel varlıklar ile temas etme durumunda ortaya çıkan hislere de duygu denmiştir.

 

Bu nokta da hisse dair olan en geniş alan insanın manevi ve ruhsal yapısıdır.

 

Bu noktaya Üstadımız……. “İşte, insanda binlerle hissiyat var”.. (Sözler) diyerek hem zahiri hem de batıni olan bu yapıya dikkat çekmiştir………. “Akıl öyle tılsımlı bir anahtar olur ki, şu kâinatta olan nihayetsiz rahmet hazinelerini ve hikmet definelerini açar." (Sözler)  ….diyerek bu duyunun hadsiz rahmet hazinelerini açabilir mahiyetinden söz  etmiş, tüm varlıklar üzerinden alış verişi olduğuna işaret etmiştir…hem "Mesela göz bir hassedir ki ruh bu âlemi o pencere ile seyreder”... diye hadisenin başka bir boyutunu göstermiştir………. Yine …….."İnsan hayatında bulunan ve inkişaf etmeyen ve his ve hassasiyet suretinde galeyan eden ve kesretli bir surette olan çok ince hayatî duygular, mânâlar ve hisler vasıtasıyla, Zât-ı Hayy-ı Kayyum’un şuunat-ı kudsiyesine âyinedarlık eder."…diyerek bir derinliğe ….ve …….”Hayatta hissiyat suretinde kaynayan memzuç nakışlar, pek çok esmâ ve şuûnât-ı zâtiyeye işaret eder, gayet parlak bir surette Hayy-ı Kayyûmun şuûnât-ı zâtiyesine âyinedarlık eder. Şu sırrın izahı, Allah’ı tanımayanlara ve daha tam tasdik etmeyenlere karşı zamanı olmadığından, kapıyı kapıyoruz.” ( Sözler)…şeklinde ehli marifet ve muhabbetin ezvak-ı ruhaniyesinin nihayet hududunu göstermiş ve  ehli gaflet ile bu bedi mana arasına bir sükut perdesi çekmiştir.

 

Demek ki HİS ten bahsederken ve HİSSE taalluk ettiğini düşündüğümüz konulardan söz ederken , manayı konuya mutabık ve muvafık olan şeklini kast ederek alacağız ve ikincil üçüncül görünen manalara dokunup meşgul olmayacağız…..Yani  algı ve kavramamıza yetecek kadar olanı kullanacak ,kalanı başka meselelerde istimal için zihnimizin kilerinde veya başka taliplerin istidat ve istimaline razı olarak bırakacağız… yani budur..değildir diye bir tartışmaya mahal vermeyeceğiz………

 

Şimdi HİS kavramı hakkında  birkaç lugadi mana ile yukarıdaki ifadelerimize şerh düşelim..

 

HİSSİ: duyu ,sezgi, dış dünyâya âit etkileri beş duyu yoluyla idrak etme ve harici  dünyâya âit herhangi bir şeyin insanın iç aleminde, gönlünde uyandırdığı etkiyi duygu yoluyla ve harekete geçirdiği letaif üzerinde sezgileme  ile birlikte açık bir delili olmayan , görünmeyen bir şeyin mahiyetini ve varlığını sezme, İnsanın içine doğan seziş  duyarlılığı olarak tanımlayabiliriz..

 

Bu yapının işlevsel görünümü nedir diye bakıldığında:

 

Kısaca; Sevgi, Mutluluk, Hüzün, Stres, Heyecan, Neşe, Üzüntü, Korku, Şaşkınlık, Öfke, Merak, Utanç, Şehvet , Şüphe,İtminan, Güven, Şefkat, Rikkat , Cesaret , Feraset , idrak, iz’an, sahiplenme, Red, İkilem, Karar,Kanaat, Sadakat  gibi duygu durum vaziyetinden söz edebiliriz.

 

Özetle HİS insanın tüm fizyolojik ve psikofizyolojik habitatına döşenmiş , duyu ağı ve duygu örgüsüdür.

 

Tüm fizyolojik ve psikolojik hayat  bu duyarlılık ile fark edilir ve yaşanır. Değişimler, etkileşimler, davranışlar, memnuniyet ve memnuniyetsizlikler, tepkiler , tercihler, karar ve uygulamalar, geri bildirim alma , dönüşümler ve beraberinde olan tüm kompleks yapı ve yansıtmalar his ve hisse bağlamında organize edilmiştir.

 

 

Bu noktadan kendi mesleki konumuza geçiş yaparsak ;

 

İnsanda ulvi ve süfli hisler bulunmaktadır.

 

Ulvi hisler , rabbani sevmekler, ahlaki ve haysiyete dair değerler , iman ve buna bağlı aidiyete ait yüksek hasletler, kedersiz sevinç ve neşeler gibi kendini gösterirken..süfli hisler ; haset,tahrip, düşmalık, inat, kabalık, kendini beğenmişlik, menfaat-i şahsiye,cimrilik , hayrı engelleme, kibir, riya, hırs, ihtiras , samimiyetsizlik ,sevgisizlik , merhametsizlik , duyarsızlık gibi kendini gösterir.

 

Ulvi ve süfli hissiyatlar kendi içinde ketegorik olarak aşağıda verilen kavramlar içinde işlevseldir.

 

Anlama, algılama yetisi şekliyle (havâs), Beş duyu…Görme, tatma, işitme, dokunma, koklama olarak (havâss-ı hams veya   havâss-ı zâhire) ,…….. Kalbe bağlı beş duygu; hayal, akıl, vehim, hafıza, tasarruf gücü olarak ( havâss-ı bâtıne) , ……….. yaratılışına uygun ,sağlıklı ve esenlik içinde çalışan duyu ve duygu mahiyetini temsil eden (havâss-ı selîme) ile  nefsi düşünme (el-kuvvetü'n-nâtıka), arzu etme (el-kuvvetü'n-nüzûiyye), hayâl (el-kuvvetü'l-mütehayyile- kuvve-i hayaliye ) ve duyum (el-kuvvetü'l-hassâse) gibi  kategorik bir dairede edilgen ve iletken olarak veya homejen kaotiklik içinde bir biri ile etkileşim halindedirler. İnsanın keyfiyet ve kemmiyeti muhatap olduğu tahrik edici sebebe karşı ortaya  çıkan duygu ve hisleri ile aldığı vaziyete verdiği karşılık ve tepkiye göre belli olur…

 

Eğer kontrol mümkün değilse ve mayiyetinde olan denge noktasına ulaşamıyorsa ifrat ve tefrik insan hakim olur. Yönetim elden çıkar ve insan taşkınlık veya akameti sebebi ile yaratılış maksadını ve teklif edilen ameli mukabeleye muhalif bir hal kesbeder…Buna fıtrat ile ihtilafa girmek dersek bunu ihtiyar eden ve tasrih ve tamire yönelmeyen insan için güneşim batıdan doğması demektir.

 

Ancak hissiyyat marifet manasının muhatabı olduğunda ve mazhar-ı muhabbet bağında teneffüs ettiğinde , meşru daireye kanaat ile can ve malını Rabbine satıp , nefsini rızası yolunda feda edip ticaret-i azimeyi yaptığında aziz bir misafir ve kutlu bir yolcunun hissedeceği muhteşem bir ihsan nimetine nail olur.

 

Bu hisler ile neşelenir ve şevklenir..

 

hakikate muttali olmak, mahiyetine derç edilen cihazatı istikamet ile kullanıp , istidaden ve gayreten fazlasını talep edecek mahiyet kesbetmek ile mümkündür.

 

Hisler tutucudur,

Sadakat hisle olur,

Gayret hisle olur,

Sevmek hisle olur ,

Muhakleme hisle olur,

Temayüller hisle oluşur,

Akıl hisle hareket eder,

Ruh hisle hayatlanır,

Maddi ve manevi hayat his ile şekillenir..

Yani his insanın fizyolojik ve psikolojik olarak gerçekten yaşadığını gösteren duyusal reflekslerdir.

 

 

İlimle, aidiyetler, intisap ve istinat ile, dua ve niyaz ile, emek ve itizar ile, muhabbet ve fedakarlıklar ile, ubudiyet ve iltica ile  hedef ve hedefe yürümek ile , Allah için buğuz etmek ve sevmek ile , itaat ve inkiyad ile marifet şuaları, iman ziyaları ile , nefsini bilmek ve üzerindeki nakşı okuyabilmek ile, ruhuna kulak verip vicdanını dilemek ile ……..ilaaahir ….hissiyat insanın anlam arayış yolculuğunda bir ömür yoldaş ve azık  ve de beka babının şuurlu bir miftahı olur……..

 

Yine bazen muhalif bir rüzgâr eser. İnsan bir çok saikle farklı hissiyatlar içine girebilir ve düşebilir. KÖR HİSSİYATINA Mağlup olup kuvve-i maneviyesi kırılabilir…

 

…….Evet, Risale-i Nur şakirtlerinin kalbi, aklı, ruhu böyle aşağı, zararlı, süflî şeylere tenezzül etmez. FAKAT HERKESTE NEFS-İ EMMÂRE bulunur. BAZI DA HİSSİYAT-I NEFSİYE DAMARLARA İLİŞİR, BİR DERECE HÜKMÜNÜ KALB, AKIL VE RUHUN RAĞMINA OLARAK İCRA EDER. Sizlerin kalb ve ruh ve aklınızı itham etmem. Risale-i Nur'un verdiği tesire binaen itimad ediyorum. FAKAT NEFİS VE HEVÂ VE HİS VE VEHİM BAZAN ALDATIYORLAR. Onun için bazan şiddetli ikaz olunuyorsunuz. Bu şiddet, nefis ve hevâ ve his ve vehme bakıyor; ihtiyatlı davranınız."….lem’alar

 

 

Bununla birlikte azim bir mana var ve tüm kainatı kuşatmış… bu hakikati Üstadımızın beyan buyurduğu şekilde paylaşıp ardından 1-2 kelam ederek hatime vereceğiz inşâallah…

 

Demiş:

 

Nasıl ki mahlûkattaki faaliyet bir iştiha, bir iştiyak, bir lezzetten geliyor. Ve hattâ herbir faaliyette kat’iyen lezzet vardır. Belki herbir faaliyet bir nevi lezzettir.

 

Öyle de, VÂCİBÜ’L-VÜCUDA LÂYIK BİR TARZDA VE İSTİĞNÂ-YI ZÂTÎSİNE VE GINÂ-YI MUTLAKINA MUVAFIK BİR SURETTE VE KEMÂL-İ MUTLAKINA MÜNASİP BİR ŞEKİLDE, HADSİZ BİR ŞEFKAT-İ MUKADDESE VE HADSİZ BİR MUHABBET-İ MUKADDESE var.

 

VE O ŞEFKAT-İ MUKADDESE VE O MUHABBET-İ MUKADDESEDEN GELEN HADSİZ BİR ŞEVK-İ MUKADDES var.

 

Ve o ŞEVK-İ MUKADDESTEN GELEN HADSİZ BİR SÜRUR-U MUKADDES VAR. VE O SÜRUR-U MUKADDESTEN GELEN, *TABİR CAİZSE*, HADSİZ BİR LEZZET-İ MUKADDESE var.

 

Hem o LEZZET-İ MUKADDESEDEN GELEN HADSİZ TERAHHUMDAN, mahlûkatın, faaliyet-i kudret içinde ve istidatları kuvveden fiile çıkmasından ve tekemmül etmesinden NEŞ’ET EDEN MEMNUNİYETLERİNDEN ve KEMÂLLERİNDEN GELEN VE ZÂT-I RAHMÂN-I RAHÎME AİT, *TABİR CAİZSE*, HADSİZ MEMNUNİYET-İ MUKADDESE VE HADSİZ İFTİHAR-I MUKADDES VARDIR Kİ, hadsiz bir surette hadsiz bir faaliyeti iktiza ediyor………………

 

……………….ZÂT-I HAYY-I KAYYÛM A AİT OLARAK, O MAHLÛKATIN TEŞEKKÜRLERİNDEN VE MİNNETTARLIKLARINDAN VE MESRURİYETLERİNDEN VE SEVİNÇLERİNDEN GELEN VE *TABİRİNDE ÂCİZ OLDUĞUMUZ VE MEZUN OLMADIĞIMIZ* ŞUÛNÂT-I İLÂHİYEYİ “MEMNUNİYET-İ MUKADDESE,” “İFTİHAR-I KUDSΔ VE “LEZZET-İ MUKADDESE” GİBİ İSİMLERLE İŞARET EDİLEN MAÂNÎ-İ RUBUBİYETTİR Kİ, bu daimî faaliyeti ve mütemâdi hallâkıyeti iktiza eder…………..

 

Evet bu satırlardan anlıyoruz ki; İnsandaki hissiyatlar şuunat-ı ilahiye cilvesinden gelmektedir……….Hem yine anlıyoruz ki ;…………RİSALET-İ MUHAMMEDİYE DAHİ (A.S.M.), KÂİNATIN HİS VE ŞUUR VE AKLINDAN SÜZÜLMÜŞ ... Lem’alar……..buyurduğu hakikat ile beyan ettiğine göre  :  Risat-i Muhammediye ( A.S.M)  kainatı ihata etmiş bu mukaddes ŞE’N ‘lerin hakikatinden süzülmüştür.

 

Ve Ulvi şen’ler güneş  gibi  nuruyla mütecellidir. Mazahar mahiyet ve mizaçlarına göre ya o nurani tecelliden aldıkları ziya ile mis gibi rayiha verir, hisler ile parlayan güzelliğini gösterir……..Ya da güneş leş üzerine tecelli ettiğinde onun kokuşmuş sırrını ortaya çıkartır ve süfli mahiyetini izhar eder….

 

Evet konu başında değinildiği gibi, hisler konu ve makama göre suret giyer ve kendini zahir eder… Risale-i nur derslerinin en esrarlı yanı dersine muvafık gelen ve gayesine tevafuk eden saliklerin hissiyat heybesini mahfi bir şekilde ikmal etmesidir……….Örneğin :

 

"Bu Lem’aya bir derece his ve zevk karışmış. HİS VE ZEVKİN COŞKUNLUKLARI İSE, aklın düsturlarını, fikrin mizanlarını çok dinlemediklerinden ve müraat etmediklerinden, bu Üçüncü Lem’a mantık mizanlarıyla tartılmamalı."…… Lem’alar…….. Buyurduğu gibi……….

 

Evet,

 

Risale-i Nur, sair kitaplara muhalif olarak, başta perdeli gidiyor; gittikçe inkişaf eder. Hususan bu risalede Birinci Mertebe çok kıymettar bir hakikat olmakla beraber çok ince ve derindir. Hem bu Birinci Mertebe, bana mahsus gayet ehemmiyetli bir MUHAKEME-İ HİSSÎ ve gayet ruhlu bir MUAMELE-İ İMANÎ ve gayet gizli bir MÜKÂLEME-İ KALBÎ suretinde, mütenevvi ve derin dertlerime şifa olarak tebarüz etmiş. Bana tam tevafuk eden tam hissedebilir. Yoksa tam zevk edemez... Şualar

……….

 

El Hasıl..

 

HİSSİYAT-I NURDAN HİSSEMİZ ZİYADE OLA……….

 

Mütalaa Ders notları 27: Hırs

 BU VECİZEDE ZİHAYAT ALEMLERİ NEDİR ? Konunun devamındaki paragrafta şöyle ifade edilmiş:  İşte, bir nevi *zîhayat ve rızka muhtaç olan meyvedar ağaçlar ve nebatlar*, tevekkülvâri, kanaatkârâne yerlerinde durup hırs göstermediklerinden, rızıkları onlara koşup geliyor. Hayvanlardan pek fazla evlât besliyorlar. *Hayvânat ise, hırsla rızıkları peşinde koştukları için, pek çok zahmet ve noksaniyetle rızıklarını elde edebiliyorlar*.

 

Hem hayvânat dairesi içinde zaaf ve acz lisan-ı haliyle tevekkül eden yavruların meşru ve mükemmel ve lâtif rızıkları hazine-i rahmetten verilmesi; ve hırsla rızıklarına saldıran canavarların gayr-ı meşru ve pek çok zahmetle kazandıkları nâhoş rızıkları gösteriyor ki, hırs sebeb-i mahrumiyettir; tevekkül ve kanaat ise vesile-i rahmettir.

 

*Hem daire-i insaniye içinde*…………………………

 

EN CÜZİ FERD DENİNCE AKLIMA NE GELMELİ? Evet, hırs, şükürsüzlük olduğu gibi, hem sebeb-i mahrumiyettir, hem vasıta-i zillettir. Hattâ, hayat-ı içtimaiyeye sahip olan *mübarek karınca dahi*, güya hırs vasıtasıyla ayaklar altında kalmış, ezilir. Çünkü, kanaat etmeyip, senede birkaç tane buğday kâfi gelirken, elinden gelse binler taneyi toplar. Güya *mübarek arı*, kanaatinden dolayı başlar üstünde uçar. Kanaat ettiğinden, balı insanlara emr-i İlâhî ile ihsan eder, yedirir.

 

SUİ TESİR?  Bu ders HIRSIN olumsuz yönlerini anlatan ve insanlar ve bir kısım hayvanlar üzerinde kötü etkisinden bahseder.

 

Hırsın kötü etkisinden birkaç örnek:

 

1-      *mübarek karınca dahi, güya hırs vasıtasıyla ayaklar altında kalmış, ezilir.*

 

2-      *Hem daire-i insaniye içinde her milletten ziyade hırsla dünyaya yapışan ve aşk ile hayat-ı dünyeviyeye bağlanan Yahudi milleti, pek çok zahmetle kazandığı, kendine faidesi az, yalnız hazinedarlık ettiği gayr-ı meşru bir servet-i ribâ ile bütün milletlerden yedikleri sille-i zillet ve sefalet, katl ve ihanet gösteriyor ki, hırs maden-i zillet ve hasârettir*.

 

 

 

3-      *Hem çok âlimlerin ve ediplerin zekâvetlerinin verdiği bir hırs sebebiyle fakr-ı hale düşmeleri* ….

 

4-      *Hırs ile aculiyet, sebeb-i haybettir. Zira mürettep basamaklar gibi fıtrattaki tertibe, teselsüle tatbik-i hareket etmediğinden, harîs muvaffak olamaz. Olsa da, tertib-i câlisi bir basamak kadar seyr-i fıtrîden kısa olduğundan, ye’se düşüp gaflet bastıktan sonra kapı açılır. Allah kalbin bâtınını iman ve mârifet ve muhabbeti için yaratmıştır. Kalbin zahirini sair şeylere müheyya etmiştir. Cinayetkâr hırs kalbi deler, sanemleri içine idhal eder. Allah darılır, maksudunun aksiyle mücazat eder.*

 

 

TEVEKKÜL? Allah’a güvenip dayanma , Kalbin Allah Teâlâ’ya itimat etmesi, bir kimsenin kendini Allah’a teslim etmesi, rızkında ve işlerinde Allah’ı kefil bilip sadece O’na güvenmesi …

 

-          *Aziz, sıddık, sarsılmaz ve tevekkülün mahiyetini ve kıymetini anlayan kardeşlerim* …

 

-          *İnsan zayıftır, belâları çok; fakirdir, ihtiyacı pek ziyâde; âcizdir, hayat yükü pek ağır. Eğer Kadîr-i Zülcelâl’e dayanıp tevekkül etmezse ve itimad edip teslim olmazsa, vicdânı dâim azab içinde kalır. Semeresiz meşakkatler, elemler, teessüfler onu boğar; ya sarhoş veya canavar eder.*………

 

-          *Hakikî imanın bir göstergesi olan “tevekkül, istinad ve istimdat noktalarını tazammun ediyor.* … *Bu yüzden “İnsan zaaf ve aczini ve fakr ve ihtiyacını, bir Kadîr-i Rahîme tevekkül ile tedâvi eder.*

 

-          *Yanlış anlama! Tevekkül, esbâbı bütün bütün reddetmek değildir. Belki, esbâbı dest-i kudretin perdesi bilip riâyet ederek; esbâba teşebbüs ise, bir nev'î duâ-i fiilî telâkkî ederek; müsebbebâtı yalnız Cenâb-ı Haktan istemek ve neticeleri O'ndan bilmek ve O'na minnettar olmaktan ibârettir*. ….

 

-          “ *Müminler Allah’a tevekkül etsinler* ” (el-Mâide 5/11)

 

-          “ *Kim Allah’a tevekkül ederse O ona kâfidir* ” âyeti (et-Talâk 65/3)

 

-           *Lâkin, esbabı tamamen ihmal ve terk etmek iyi değildir. Çünkü, o zaman Cenâb-ı Hakkın hikmet ve meşietiyle kâinatta vaz edilen nizama karşı bir temerrüd çıkar. Evet, daire-i esbabda iken tevekkül etmek, bir nevi tembellik ve atalettir*.

 

 

TEVEKKÜLVÂRİ TALEB? Çeşitli Tevekkül şartlarını (  durumun türüne göre sebeplere riayet, vazifeyi yapmak, Allah’ın havl ve kuvvetine iltica , dua gibi gereklilikleri ) yerine getirerek ederek, Allah'a güvenerek…….. ( bu kelimede olan VÂRİ ifadesi, benzer gibi y anlamına gelmekle birlikte, bu satır içinde diğer manası olan ÇEŞİT/Lİ anlamıyla istimal edilmiştir.

 

………. *İşte ŞU ALTI CİHETTE – cüz-i ihtiyarinin vazifesini yapmasına bir örnektir-  ünsiyet ve teselli değil, belki dehşet ve vahşet aldığım onlara mukabil, benim elimde bir cüz-i ihtiyarîden başka hiçbir şey yoktur ki, ona dayanıp onunla mukabele edeyim*.

 

….. *O çare ise şudur ki: O cüz-i ihtiyarîden dahi vaz geçip, irade-i İlâhiyeye işini bırakıp, kendi havl ve kuvvetinden teberri edip, Cenâb-ı Hakkın havl ve kuvvetine iltica ederek hakikat-i tevekküle yapışmaktır. Yâ Rab! Madem çare-i necat budur; Senin yolunda o cüz-i ihtiyarîden vaz geçiyorum ve enaniyetimden teberri ediyorum*.

 

RIZIK: Allah tarafından herkese takdir edilen maddi ve manevi  nîmetler.

 

………. *Bir nevi maddî ve mânevî rızık isteyen insanın duygularına, akıl, kalb, ruhlarına dahi pek geniş bir sofra-i erzak onlara ihsan ediliyor* ……

 

…. * Zira insanın nefsi, Rahmâniyetin cilveleriyle, kalbi de Rahîmiyetin tecelliyatıyla nimetlendikleri gibi, insanın aklı da hakîmiyetin letaifiyle zevk alır, telezzüz eder*…………

 

….. *İşte, insanın bu ehemmiyetli câmiiyetidir ki, Zât-ı Hayy-ı Kayyûm, insana, bütün esmâsını ihsas etmek ve bütün envâ-ı ihsânâtını tattırmak için öyle iştahlı bir mide vermiş ki, o midenin geniş sofrasını hadsiz envâ-ı mat’umatıyla kerîmâne doldurmuş*.

 

*Hem bu maddî mide gibi hayatı da bir mide yapmış. O hayat midesine duygular, eller hükmünde gayet geniş bir sofra-i nimet açmış*.

 

*O hayat ise, duyguları vasıtasıyla, o sofra-i nimetten her çeşit istifadelerle, teşekkürâtın her nev’ini yapar*.

 

*Ve bu hayat midesinden sonra, bir insaniyet midesini vermiş ki, o mide, hayattan daha geniş bir dairede rızık ve nimet ister. Akıl ve fikir ve hayal, o midenin elleri hükmünde, semâvat ve zemin genişliğinde o sofra-i rahmetten istifade edip şükreder*.

 

*Ve insaniyet midesinden sonra, hadsiz geniş diğer bir sofra-i nimet açmak için, İslâmiyet ve iman akidelerini, çok rızık ister bir mânevî mide hükmüne getirip, onun rızık sofrasının dairesini mümkinat dairesinin haricinde genişletip, esmâ-i İlâhiyeyi de içine alır kılmıştır ki, o mide ile ism-i Rahmânı ve ism-i Hakîmi en büyük bir zevk-i rızkî ile hisseder, “Elhamdü lillâhi alâ Rahmâniyyetihî ve alâ hakîmiyyetihî” der.*

 

Tevekkülvari taleb-i rızık ise bilakis medar-ı rahattır ve her yerde *HÜSN-Ü TESİRİNİ* gösteriyor.

 

HÜSN-Ü TESİR: Kötü etkinin zıddı, İyi tesir, güzel etki.

 

Tevekkül özelinde örnekleyelim:

 

…….. *Hem hayvânat dairesi içinde zaaf ve acz lisan-ı haliyle tevekkül eden yavruların meşru ve mükemmel ve lâtif rızıkları hazine-i rahmetten verilmesi*………

 

…… *Eğer malı çok seversen, hırsla değil, belki kanaatle malı talep et, tâ çok gelsin*…………

 

…… * Kat’iyen bil ki, kanaat, ticaretli bir şükrandır; hırs, hasâretli bir küfrandır. Ve iktisat, nimete güzel ve menfaatli bir ihtiramdır*…………

 

……….*Evet, gayet zengin ve işsiz, istirahat döşeğinde herşeyi mükemmel bir efendiden sor, “Ne haldesin?” Elbette, “Aman vakit geçmiyor; gel bir şeş beş oynayalım. Veyahut vakti geçirmek için bir eğlence bulalım” gibi müteellimâne sözleri ondan işiteceksin. Veyahut tûl-i emelden gelen, “Bu şeyim eksik; keşke şu işi yapsaydım” gibi şekvâları işiteceksin*.

 

……….. *Sen bir musibetzede veya işçi ve meşakkatli bir halde olan bir fakirden sor, “Ne haldesin?” Aklı başında ise diyecek ki: “ŞÜKÜRLER OLSUN RABBİME, İYİYİM, ÇALIŞIYORUM. KEŞKE ÇABUK GÜNEŞ GİTMESEYDİ, BU İŞİ DE BİTİRSEYDİM. VAKİT ÇABUK GEÇİYOR, ÖMÜR DURMUYOR, GİDİYOR. VAKIA ZAHMET ÇEKİYORUM; FAKAT BU DA GEÇER. HERŞEY BÖYLE ÇABUK GEÇİYOR” DİYE, MÂNEN ÖMÜR NE KADAR KIYMETTAR OLDUĞUNU, GEÇMESİNDEKİ TEESSÜFLE BİLDİRİYOR. DEMEK, MEŞAKKAT VE ÇALIŞMAKLA, ÖMRÜN LEZZETİNİ VE HAYATIN KIYMETİNİ ANLIYOR. İSTİRAHAT VE SIHHAT İSE, ÖMRÜ ACILAŞTIRIYOR Kİ, GEÇMESİNİ ARZU EDİYOR

Mütalaa Ders notları 26: Velilerin Himmeti

 

KONUYU 2 BÖLÜMDE ELE ALACAĞIZ    İNŞÂALLAH     :

 

BİRİNCİ BÖLÜM PARAGRAFIN İLK SATIRI İLE İLGİLİDİR.

 

ORADA DEMİŞ:

 

İ'lem Eyyühel-Aziz! 

 

Velilerin himmetleri, imdadları, manevî fiilleriyle feyiz vermeleri hâlî veya fiilî bir duadır.

Hâdî, Mugis, Muîn ancak Allah'tır.

 

Evet,

 

Velilik ve Velâyet mertebeleri kendi içinde çeşitliliğe sahiptir. Biz konu itibariyle  ilgili satırda geçen “Velilerin himmetleri, imdadları, manevî fiilleriyle feyiz vermeleri”  meselesinin kısmen üzerinde duracağız.

 

Bu durum bizim hem derslerimizde hem inancımızda tecrübe ile kanaat ettiğimiz yakinimiz olan bir meseledir. ( Bazılar bu hakikati kabul etmezler. Çünkü bu manevi hattın edebine riayet edilmediğinden, ilgili şahısların K.S marifet ve muhabbetlerine yabani olduklarından bu latif kapı onlara kapalıdır. Bu meyanda çok esrar vardır, muhabbet ve hürmetle meyvedar olur)

 

Evet , Cenab-ı Hak C.C razı olduğu bir kısım kullarına yakınlığını ve muhabbetini ihsas ediyor. Bu zatların tüm niyet ve ahvalleri Allah namına olduğundan ve onun rızasını gözetmek üzere bir fiili sahip olduğundan, Rabbimiz bir kısım mahsus ihsanını onların elleri ile kullarına ulaştırıyor. Bu yakınlığın ve tasarruf anahtarının bir şifresi aşağıdaki Hadis-i Şerifte verilecektir.

 

Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, “Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur” dedi:

 

“Her kim bir dostuma düşmanlık ederse, ben ona karşı harb ilân ederim. Kulum, kendisine emrettiğim farzlardan, bence daha sevimli herhangi bir şeyle bana yakınlık sağlayamaz. Kulum bana (farzlara ilâveten işlediği) nâfile ibadetlerle durmadan yaklaşır; nihâyet ben onu severim. Kulumu sevince de (âdeta) ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Benden ne isterse, onu mutlaka veririm, bana sığınırsa, onu korurum.” (Buhârî, Rikak 38)

 

Dolayısıyla bu meratibe vasıl olanlara yapılan manevi ilticalar. Bu zatların o eşhasın duasına yardım etmek kabilinden bir hal olabildiği gibi , Allah’ın sanki (bizzat al sen ver)  dediği kabilden de olabilmektedir. Şirkin ortadan kalktığı, imanın hakkal yakine ulaştığı , Allah’ta fani olmanın gerçekleştiği ortamlarda makam bir olur. YANİ KULUN MURADI ALLAH’IN MURADI OLUR. ALLAH’IN MURADI DA KULUNDAN SUDUR EDER. BU HAL O KUL İLE RABBİ ARASINDA MAHSUS OLAN BİR KEYFİYETTİR. Ne umumun bilmesine ne de ispatına lüzum yoktur.

 

İşle bu durum bir anlamda HALİ olan bir ahvaldir.

 

İMDAT VE HİMMET , yani yardım etme meselesi ise , Yine Allah’ın kul eliyle gördüğü ve gördürdüğü işlerdendir. Bu hadiseye Velilerin tasarrufu denilmektedir. Yüksek ruhlar bedenlerinden ayrıldıktan sonra farklı bir muameleye tabi tutulmakta ve özgür bırakılmaktadır. Yine bir kısmı ise kendi meslekleri ve meşrepleri ile manevi münasebetini sürdürmeye devam etmektedir. Allah o yolların mihmandarlarına ebediyen üstadlık, şehylik, pirlik ,reislik payesini vermiştir. Hatta bu zatların vefatları hakkında  “ onları şimdi kınlarında çıkmış kılıç gibidir” tabiri kullanılır. Daha serbest bir nitelikle vazifelerine devam ederler.  (Haşiye: Mü’minler içinde bir tür serbestlik ve sevinç halleri, bir çeşit ziyaret ve münasebet  keyfiyetlerinin olduğu Hadis-i Şeriflerde bildirilmiştir.)

 

Örneğin:

 

…………..Bağdat dairesi Şâh-ı Geylânî’nin (k.s.) ba’del-memat (ölümünden sonra) hayatında olduğu gibi tasarrufunda idi.  Sikke-i Tasdik-i Gaybi

 

……………..“Gavs-ı Âzam gibi, memattan (öldükten) sonra hayat-ı Hızırî’ye yakın bir nevî hayata mazhar olan evliyalar vardır. Gavs’ın hususî İsm-i Âzamı, ‘Yâ Hayy’ olduğu sırrıyla, sair ehl-i kuburdan fazla hayata mazhar olduğu gibi, gayet meşhur Mâruf-u Kerhî denilen bir kutb-u âzam ve Şeyh Hayâtü’l-Harrânî denilen bir kutb-u azîm, Hazret-i Gavs’tan sonra mematları hayatları gibidir. Beyne’l-evliya (evliya arasında) meşhur olmuştur.”  Barla L.

 

…………. “Ben sekiz-dokuz yaşında iken, bütün nahiyemizde ve etrafında ahali Nakşî Tarikatında ve oraca meşhur Gavs-ı Hîzan namiyle bir zattan istimdat ederken, ben akrabama ve umum ahaliye muhalif olarak “Yâ Gavs-ı Geylanî” derdim. Çocukluk itibariyle elimden bir ceviz gibi ehemmiyetsiz bir şey kaybolsa, “Yâ Şeyh! Sana bir Fatiha, sen benim bu şeyimi buldur.” Acibdir ve yemin ediyorum ki, bin defa böyle Hazret-i Şeyh, himmet ve duasıyla imdadıma yetişmiş. Onun için bütün hayatımda umumiyetle Fatiha ve ezkâr ne kadar okumuş isem, Zât-ı Risaletten (asm) sonra Şeyh-i Geylânî’ye hediye ediliyordu. Ben üçdört cihetle Nakşî iken, Kadirî meşrebi ve muhabbeti bende ihtiyarsız hükmediyordu. Fakat tarikatla iştigale ilmin meşguliyeti mâni oluyordu. …..Sikke-i Tasdik-i Gaybi

 

………. Hattâ, Seyyidü’ş-Şüheda olan Hazret-i Hamza Radıyallahu Anh, mükerrer vakıatla, kendine iltica eden adamları muhafaza etmesi ve dünyevî işlerini görmesi ve gördürmesi gibi çok vakıatla, bu tabaka-i hayat tenvir ve ispat edilmiş..Mektubat

 

……..………. Rahmet kapını çalıyor ve efendim, dayanağım olan Şeyh Abdülkadir Geylânî’nin Sence makbul ve kapıcının yanında tanınan sesiyle mağfiret kapında durarak sesleniyorum.”…….. Mesnevi-i Nuriye

 

Hülasa ;

 

Allah sevdiklerine ait kapıdan yapılan müracaatı geri çevirmediğinden verdiği cevaplar  bu zatların tasarruf eli ile zahir olmuştur. Yani Allah dest-i inayetini bu zatların elleri üzerine koymuş, onların (  Kuddise sırruhum ) vesileliğinde icabette bulunmuştur.

 

………..

 

MANEVİ FİİLER İLE FEYİZ VERİLMESİ, bir anlamda mana hava sahasının istimaline verilen ruhsatla aktif olan bir manevi koridordur.

 

Örneğin:

 

………….. "Vefat etmiş insanların ervahı pek çok kesretle vardır ve bizimle münasebettardırlar. Manevi hedayamız onlara gidiyor; onların nurani feyizleri de bize geliyor." Sözler

 

Bu bağlamda FEYİZ kalb latifesine doğan manevi duygular, cezbeler, sevinçler, itminan, emniyet, huzur, vecd, neşe  gibi manevi gıdaların hissiyat  lisanı ile zuhur halidir. Allahu a'lem bissavab, bu ef’al insanın kendi nazarında gizli, ruhun derece-i hayatında olan zevata aşikar olan hatlardan mürekkep bir dairedir. Neyin nereye nasıl konacağı o zevat-ı kiramın sırrında mahfuzdur.

 

Bu hadisenin Efendimiz ile ilgili olan birçok örneği eserlerde;  ( Elini göğsüne koydu, Elini Üstüne koydu) gibi durumlarda gerçekleşen, şifa ve hidayet hadisleri malumunuzdur.

 

Dolayısıyla  bu zevat-i mübarek bu ikrama mazhar edilmişlerdir. Kendi hünerleri, çabaları ile gerçekleşen şeyler değildir. Onların Allah indindeki durumları kabul edilmiş bir lisan-ı haldir , makbul bir dua vaziyettir , vukua gelen her hadise Allah’ın  irade ve kudreti ile gerçekleşir.

 

Evet , ( doğru yolu gösterip hidayet eden) Hâdî,  ( yardım dileyenlerin yardımına erişen onlara imdat eden) Mugis, ( muavenete muhtaç olanların ihtiyaçlarını karşılayıp onları destekleyen) Muîn Allah’tır.

 

Ancak bilindiği üzere Allah kullarını  maddi ve manevi nimetleri ile rızıklandırırken , o nimete münasip olan esbabı istimal eder. Tevhid ehli bu manada kendini , Ustası elinde işleyen bir alet olarak görür ve bu edepte mukimdirler.

 

Evet, 1-2 istihdam örneği:

 

"Allah’a yemin ederim ki, senin sayende Allah’ın bir tek kişiye hidayet vermesi senin için, kırmızı develerin olmasından daha hayırlıdır.” (Buhari 7/3468, Müslim 2406/34)

 

Savaşta onları siz öldürmediniz, onları Allah öldürdü; (oku) attığında da sen atmadın, Allah attı; bunu da müminlere kendinden güzel bir lütufta bulunmuş olmak için yaptı. Allah her şeyi işitmekte, her şeyi bilmektedir. Enfal / 17

 

(Ey Rasûlüm), doğrusu sen, her sevdiğine hidayet veremezsin (onu İslâm'a sokamazsın, ancak tebliğ yaparsın.) Fakat Allah, dilediği kimseye hidayet verir ve hidayete kavuşacak olanları, O, daha iyi bilir. Şüphesiz sen, istediğini doğru yola iletemezsin. Fakat Allah, istediğini doğru yola iletir. Kasas /56

 

BU MEYANDA MEŞHUR SÖZLERDEN BİRİ:

 

HAK TEÂLÂ İNTİKAMIN, KUL ELİ İLE ALIR

İLM-İ HÂLİ BİLMEYENLER, ONU KUL YAPTI SANIR

 

CÜMLE EŞYA HALIKINDIR, KUL ELİYLE İŞLENİR

EMR-İ BARİ OLMAYINCA, SANMA BİR ÇÖP DEPRENİR

 

…………

 

KONUYLA İLGİLİ İKİNCİ BÖLÜM:

 

Fakat insanda öyle bir latîfe, öyle bir halet vardır ki, o latîfe lisanıyla her ne sual edilirse, -velev ki fâsık da olsun- Cenab-ı Hak o latîfeye hürmeten o matlubu yerine getirir.

 

O latîfe pek uzaktan bana göründü ise de, teşhis edemedim.

 

……..

 

Bu bölüm  gayet ilgi çekici ve merakaver bir bölümdür.

 

Net olarak elimizde “bu latife  budur”  “ şu hal şu keyfiyette bir haldir “ diyebileceğimiz net bir açıklama yoktur. Ancak bu açıklamanın olmaması bu mananın hem taharrisine hem tahliline hem de teviline mani değildir.

 

Bu meyanda bir yaptığımız taharriyi bir TEVİL olarak arz edeceğiz.

 

Şöyle ki:

 

Öncelikle gerek istimali, gerek aksi, gerek mazhariyeti, gerek ayinedarlığı gerek taşıdığı vediası manasıyla ifade edilen hasiyet LATİFE ile tabir edilmiştir.

 

2- Buradan anladığımız istek hadisenin kalp ve ruh merkezli bir alanda gerçekleştiğidir.

 

Ve  bu istekliliği tetikleyici unsurun İÇTENLİKLE –İÇTEN-SAMİMİ OLARAK istemek manası ile İHLAS olduğunu düşünüyoruz.

 

…….. Çünkü samimî bir ihlâs, şerde dahi olsa neticesiz kalmaz. Evet, ihlâs ile kim ne isterse Allah verir. Lem’alar……."  Sözünden hareketle  ihlasın mahalline baktığımızda ……. Gazzâlî Hazretlerinin “İhlâsın da mahalli kalptir” beyanına istinaden hadisenin istemek boyutunun kalp latifesinde gerçekleştiğine kani oluyoruz.

 

3- Fasıkların  dahi istifadesine açık olması ,azami olarak RAHMET dairesinin keyfiyetine dahil bulunmasıdır. ( bu meyanda HİKMETE müracaat ve cevap almakta RAHMET dairesinin keyfiyetindendir.Sevap manası olmasada muvaffakiyet kavanin olarak taahhüd altındadır.İcabınca müracaat cevabını alır. Yani :  Men talebe ve cedde, vecede” Bir şeyi gönülden dileyen ve onu elde etmek için çabalayan insan, mutlaka istediği şeyi bulur,arzusuna nail olur) …….

 

Üstadımızın O latîfe pek uzaktan bana göründü ise de, teşhis edemedim…açıklaması ile Abdülmecid Ağabeyin R.H tercümesinden ziyade olarak  Badıllı Tercümesinde  bir Hadis-i Şeriften atıf sadedinde cümle şöyle kurulmuştur:

 

YANİ: O LATİFE, ALLAH'A YEMİN ETTİĞİ ZAMAN, (YANİ BİR ŞEYİ ONDAN İSTEDİĞİ VAKİT) ALLAH ONUN YEMİNİNİ DOĞRULUYOR, YANİ DİLEDİĞİNİ KABUL EDİYOR.

 

Yine bu cümle ŞADİ EREN tercümesinde aynı şekliyle “Evet, o bir latîfedir, Allah adına yemin edecek olursa Allah onun isteğini yerine getirir”  manasında açıklanmıştır.

 

Dolayısıyla Tercüme bağlamında iki doğrulayıcı sebeple bu latifenin ne olduğunu anlama yolculuğumuza devam edebilmek için mazeret elde etmiş oluyoruz.

 

Böylelikle ve öncelikle bu hadis-i şerifin tamam metni ve ne için ve kime söylendiğine bakacağız.

 

Bu Hadis-i şerif : Enes b. Mâlik’in baba bir kendinden büyük kardeşi olan ,  Cesaret ve kahramanlığı ile meşhur , sufaf ehlinden sahâbî  BERÂ b. MÂLİK R.A için söylenmiştir. Ravisi Ebû Hüreyre R.A’dır.

 

Tamam metni ise şöyledir:

 

Ebû Hüreyre radıyallahu anh Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu söyledi:

 

“Saçı başı dağınık, eli yüzü tozlu, kapılardan kovulmuş öyleleri vardır ki bu şöyle olacak diye yemin etseler, Allah onların dediğini yapar.” (Müslim, Birr 138, Cennet 48)

 

Tirmizide geçen şekli  ise:

 

“Saçı başı dağınık olduğu, eski elbiseler giydiği için kendisine önem verilmeyen öyle kimseler vardır ki şöyle olsun diye dua etseler Allah isteklerini geri çevirmez. Berâ b. Mâlik de bunlardandır” (Tirmizî, “Menâḳıb”, 55).

 

Bu bağlamda BERÂ b. MÂLİK R.A da olan esrarı anlamak için kendisi hakkında muhtasar bir araştırma yapmak iktiza etmektedir. Çünkü bu zatın istediği Allah’ın istediği olan bir mertebededir. Hatta bunu bilen sahabeler ona dua ettiriler matluplarını ona söylettirirlermiş.

 

BERÂ b. MÂLİK R.A bediz gazvesi hariç Peygamberimizle bütün savaşlara iştirak etmiş , muaazzam bir cenk kabiliyeti olan, pratik zeka sahibi , akıllı taktikler üreten , hiçbir şeyden ve cihaddan korkup çekinmeyen ve hiçbir engeli aşılmaz görmeyen , hitabet ve belagatı kuvvetli olan , sesi güzel olduğundan yaptığı nağmelerle seferlerde develerin hızını arttıran , Efendimizin vefatından sonra Hz. Ebu Bekir ve Ömer R.Anhüm Ecmain ordularında gazalara devam katılan  ve Tüster muhâsarasında da müslümanların aynı isteğiyle karşılaşınca onlara zafer, kendine şehidlik niyazında bulunup kalenin Müslümanların eline geçmesi ile şehid olan,  Muhtelif savaşlarda düşmanla yaptığı teke tek vuruşmalarda ( cenk adetinde vuruşma öncesi ilk çıkan gurupta yer alarak) yüz meşhur muharibi öldürmesiyle ünlü, yüzlerce yara almış  bir kahraman sahabidir. R.A.  

 

Dolayısıyla …………… Evet, ihlâs ile kim ne isterse Allah verir. HAŞİYE Evet, “Men talebe ve cedde, vecede” bir düstur-u hakikattir. Külliyeti geniş ve genişliği mesleğimize de şâmil olabilir… Penceresinden baktığımızda bu keyfiyeti hem kendimiz açısından hem de mesleğimiz ve hizmetimiz bağlamında içtihada tabi tuttuğumuzda:

 

Sadakat, cesaret, şecaat, mücahadeden kaçmamak, ahde sahip çıkmak, gevşeklik göstermemek, fedakarlık ve vazifeden çekilmemek, ubudiyet ahlakına  ve kulluk şuuruna sahip olmak gibi İslâmi ve imani değerleri yaşamak ve yaşatmakta gayeye malik olmanın insana bir ruh kazandıracağı ve Allah adamı olma yolunda bir kimlik ve kişilik vereceğini ön görebiliriz. Yani böyle itikadi bir  keyfiyete ve ihlâsa terettüp eden ulvi şahsiyetin …………… Müminlerden bazı kimseler Allah‘a verdikleri sözü yerine getirdiler, kimileri onun yolunda can verdiler, kimileri de ecellerini bekliyorlar (vaadlerini) asla değiştirmediler. (Ahzab, 33/23) ………….şeklindeki makbuliyetinden ve bir mana hatırlı hasiyetinden söz edebiliriz.

Ve

 

“Allah’a teslim olan erkekler ve teslim olan kadınlar, İslam dinine iman eden erkekler ve iman eden kadınlar, taate devam eden erkekler ve taate devam eden kadınlar, dürüst erkekler ve dürüst kadınlar, sabreden erkekler ve sabreden kadınlar, mütevazı erkekler ve mütevazı kadınlar, hayır yolunda infak eden erkekler ve infak eden kadınlar, oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkekler ve ırzlarını koruyan kadınlar, Allah’ı çok zikreden erkekler ve çok zikreden kadınlar var ya, işte Allah onlara mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” (Ahzab, 33/35).. Müjdesine mahzar bir mahiyet  kesbedebiliriz.

 

Hülasa BERÂ b. MÂLİK R.A zaviyesinden ilgili dersin  2 mütercimin ziyade ettiği : O LATİFE, ALLAH'A YEMİN ETTİĞİ ZAMAN, (YANİ BİR ŞEYİ ONDAN İSTEDİĞİ VAKİT) ALLAH ONUN YEMİNİNİ DOĞRULUYOR, YANİ DİLEDİĞİNİ KABUL EDİYOR. cümlesinden açılan yoldaki sülûkumuz burada tamamlanmıştır.

 

EZCÜMLE BU LATİFEYİ MEÇHUL MANASI MAHFUZ BİR ŞEKİLDE; 

 

HAK VE HAKİKATE TARAFTAR OLMANIN VE GEREĞİNİ YAPMANIN  ŞUUR VE İHLASINDAN ZUHUR EDEN BİR NETİCE-İ RUHANİYE VE TERETTÜB-Ü HİSSİYATI KALBİYEDİR…………DİYE TEVİL ETTİK.

 

Söz konusu tevilimize bir başka husustan nazar edersek, Allah kendisine hali ve kalbi ile teveccüh eden hangi ibadını kapısından boş çevirmez, bu yolda en keskin saik nedir diye rasat ettiğimizde , insanın Rabbine karşı hüsn-ü zanna sahip iman ve itimadı olduğunu görmekteyiz.

 

Örneğin:

 

“Hüsn-ü zan, kulluktaki kemalin eseridir.”   Hz. Muhammed A.S.M

 

“Allah-u Teala’ya yemin ederim ki, Allah-u Teala’ya (kendisine) hüsn-ü zan ederek yapılan duayı, elbette kabul eder.”  Hz. Muhammed A.S.M

 

Yine mesleğimizin esalarından olan …………… Acz de aşk gibi Allah’a isal eden yollardan biridir. Amma ACZ YOLU, aşktan daha kısa ve daha selâmettir...  Mesnevi-i Nuriye

 

Ve …………………Arkadaş! Bilhassa muztar olanların dualarının büyük bir tesiri vardır. Bazan o gibi duaların hürmetine, en büyük birşey en küçük birşeye musahhar ve muti’ olur. EVET, KIRIK BİR TAHTA PARÇASI ÜZERİNDEKİ FAKİR VE KALBİ KIRIK BİR MÂSUMUN DUASI HÜRMETİNE, DENİZİN FIRTINASI, ŞİDDETİ, HİDDETİ İNMEYE BAŞLAR. DEMEK DUALARA CEVAP VEREN ZÂT, BÜTÜN MAHLÛKATA HÂKİMDİR. Öyleyse, bütün mahlûkata dahi Hâlıktır…. Mesnevi-i Nuriye…………………. "İşte sen böyle bir Ganiyy-i Mutlakın abdisin. Abdiyetine şuurun varsa, senin elîm fakrın leziz bir iştiha olur.”…Şualar

..

.