4.1.26

Mütalaa Ders notları 20: FİLİSTİN HAKKINDA

Alem-i islâmın çilesi, bitmeyen sorunu ve kanayan yarası olan Filistin hadisesine kader nokta-i nazarından bakmaya çalışacağız.

 

Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerine konuyla ilgili sorulan soruya verdiği cevabı mehaz yapıp onun üzerinden meseleyi anlamaya çalışacağız.

 

*Fakat bu Filistin meselesinde; hubb-u hayat ve dünyaperestlik hissi değil, belki enbiya-yı Benî İsrailiyenin mezaristanı olan Filistin, o eski peygamberlerin kendi milliyetlerinden bulunması cihetiyle, bir cihette bir ehemmiyetli hiss-i millî ve dinî olmasından, çabuk tokat yemiyorlar. Yoksa, koca Arabistan’da az bir zümre hiç dayanamayacaktı, çabuk meskenete girecekti*.

Said Nursî (R.A)

 

Bu cevap içerisinde dikkat çeken önemli bir esas olduğu görülmektedir.

 

Söz konusu esas, Yahudilerin Filistin’e olan şiddetli arzularının nedeninin dünyevi değil;  kendi inançlarına göre benimsedikleri değerler üzerinden sahip oldukları dini ve o topraklarda bulunan eski peygamberlerin kendi milletlerinden olması hasebiyle hissettikleri milli duygulardaki samimiyetlerinden gelen duygu ve durum hali olduğudur.

 

Dolayısıyla bu kuvvetli istek ve sergilenen şiddetli iradenin manevi boyutunun bulunması onların bu topraklarda tutunmasını ve kökleşmesini netice vermiştir.

 

Bununla birlikte geliştirdikleri birçok strateji, tahkir gördükleri dünyada onları etkin ve yönetici konuma getirmiştir.

 

Şimdi bu sonuçtan Yahudiler lehine bu gelişim sürecini kader planında destekleyen kanuna baktığımızda iki husus öncelikli olarak nazara gelmektedir.

 

Bunlardan biri Yahudilerin dünyevi ikballerini manevi duygularının kuvveti ile elde ettikleri.

 

Diğeri ise bu kazanım şartının tam zıt anlamıyla, Filistin özeli ve İslâm âlemi genelinde bu toprakları iman ve din bilinci ile muhafaza etmenin dini ve din milliyeti namına hissi muhafazasının gerekli olan kuvvet, isteklilik ve stratejiye sahip olmamasıdır diyebiliriz.

 

Ayrıca, Yahudi planı ve amaç-hedef uygulamaların ferasetten kaçmış olması, nazar-ı hikmetin perdelendiği hakikatini göstermektedir.

 

Bu bağlamda asıl görmemiz gereken sonuçların saha hâkimiyeti değil, bu sonuçları lehe çevirecek manevi yasaları gözlemleyip, elden kaçan ipin ucunu yakalayıp geri sarmak ve bu söküğün nasıl onarılacağını ilahi kanunların içinde bulmak olmalıdır.

 

Mevcut şartlara bakıldığında söz konusu işleyişin sistemsel verileri elde edilse bile , yukarıda ifade edilen bulmak ve onarmak hakkındaki önermenin gerçekleşmesi pek mümkün görünmemektedir.

 

Çünkü ümmet beyninde ihtilaf çok derindir.

İttihat için şimdilik kavi nedenler akıl ve kalpte iradi olarak tesis edilememektedir.

Bu duruma bir anlamda şu hadis-i şerif işaret etmektedir.

 

Peygamber Efendimiz ( s.a.v ) buyurdular,

 

Öyle bir zaman gelecek ki;

Aç insanların yemek kabına üşüştüğü gibi, kafirler sizin üzerinize üşüşecekler.

Sahabe:  Ya Rasulallah, o zaman sayımız azmı olacak? Derler.

Efendimiz ( s.a.v ) Hayır, çok olacaksınız ama sizin çokluğunuz su üzerindeki saman çöpünün çokluğu gibi olacak, ağırlığınız olnayacak. Birde VEHM hastalığına yakalanacaksınız.

Sahabeler:. Vehm hastalığı nedir ? Diye sorar.

Efendimiz ( s.a.v ) “Dünyayı çok seveceksiniz, Ahireti unutacaksınız. “Buyurdular.

( Ebu Davut, Melâhim-5 (4297). 

 

Evet, yukarıda zikredilen hadis-i şerif ışığında VEHM hastalığına baktığımızda , Dünya sevgisini meydana çıkartan ve insanların manevi dünyalarında o sevgiyi vaz geçilmez kılan bir çok detay ortaya çıkmaktadır.

 

Bu detaylar çok yönlü olarak muhakemeyi baskılayan, doğruyu yaşama irade ve isteğinin eğilimini kıran özelliğe sahiptir. Bu öyle bir körlük yapılanmasıdır ki, insanları zalim,facir,fasık, münafık , kafir olanlara bile muhabbetle ve tarafgirlikle  baktırıp maddi ve manevi kuvvet vermeye kadar götürmektedir.

 

Örneğin:

 

…………. *Bu asrın acib hâssasındandır ki: Elması elmas bildiği halde, camı ona tercih eder. Bu asırdaki ehl-i imanın fevkalâde safderunluğu ve dehşetli canileri âlîcenabane affetmesi ve bir tek haseneyi ve binler seyyiatı işleyen ve binler manevî ve maddî hukuk-u ibadı mahveden adamdan görse ona bir nevi taraftar çıkmasıdır*.

 

*Bu suretle ekall-i kalil ( az’ın azı ) olan ehl-i dalalet ve tuğyan; safdil taraftar ile ekseriyet teşkil ederek, ekseriyetin hatasına terettüp eden musibet-i âmmenin devamına ve idamesine belki teşdidine kader-i İlahîye fetva verirler; biz buna müstahakız derler*….. R.N

 

………… *Umumî musibet, ekseriyetin hatasından ileri gelmesi cihetiyle, ekser nâsın o zalim eşhasın harekâtına fiilen veya iltizamen veya iltihaken taraftar olmasıyla manen iştirak eder, musibet-i âmmeye sebebiyet verir* …… R.N

 

Yani bu taraftarlık ve heva-i nefisten gelen hoş görü ve alıştığı menhus bir lezzetin iştiyakı ve kaybetme korkusuyla onların safına geçerek, kendi kuvve-i maneviyelerini kırıp, onların zulüm kuvvetleri arttırıp başlarına bela ederler. Korkak ve pısırık olan o adi insanları cüretkâr canavar yapar ve bu hatalarını ise onların lehinde bulunmak ile meşrulaştırma eğilimine girerler.

 

Oysa…..

 

“ *Zulmedenlere en küçük bir meyil dahi göstermeyin; yoksa Cehennem ateşi size de dokunur*.” Hûd Sûresi, 11:113………. *âyet-i kerimesi fermanıyla, zulme değil yalnız âlet olanı ve taraftar olanı, belki ednâ bir meyil edenleri dahi dehşetle ve şiddetle tehdit ediyor. Çünkü, rıza-yı küfür küfür olduğu gibi, zulme rıza da zulümdür* ….R.N

…………

Demek ki ehl-i küfür ve dalaletin ehl-i islâm üzerindeki tasallut ve alan hakimiyeti kurmaya neden olan en tesirli sebepler, inanların dünya ve içindekilere olan sevgisi, öğretilmiş çıkarcılık, kardeşliğe mani olan rekabet ve haset duygusu, merhamet-i perdeleyen cimrilik , hakikat-i hali görmeye mani tembellik,  kulak tıkatan konfor, kolay kazanma , bencil hırslar , nefsani düşkünlük, ehl-i dünyanın tüm tekliflerine olumlu yanıt veren alışkanlıklar , intibaha imkân vermeyen derin gaflet uykularıdır.

 

Durum böyle olduğunda savunma hattı nefersiz kaldığından , tesirli bir şekilde hakkı müdafa etmek imkansız olur.

 

Çünkü kader planında insan hak etmediği bir şeyi alamaz.

 

Sahip olmadığı değerlerin şefaatini bekleyemez… ( Allah’ın atası imdada yetişse o başka)…

……..

Evet bir meselede şuur kaybolduğunda , haklar yer değiştirdiğinde , mağlubiyet sebeplerini karşılayacak bilinçli kefaret bulunmadığında, yıpratıcı ve güç kırıcı sebeplerin ağırlığı hareketi engellediğinde , umutsuzluk rahmeti perdelediğinde Rahmet-i İlahiye musibette olsa harici unsurların yapacağı dengelemeye izin verir.

 

Çünkü  söz konusu çıktıya neden olan rehavet ancak şiddetli ikaz ile terk edilebilir. Ve birikmiş olan seyyiat ve gaflet tortuları ancak kuvvetli hadisat rüzgârları ile temizlenebilir.  Bu nedenle acı da olsa Rahmet-i İlahiyedendir.

 

Neticesi itibariyle ayn-ı adalet ve şefkattir.

 

Ve de zalimlerin zulmünü onlar hakkında sabitlemek ……………………………… *Nev-i beşer, bu son Harb-i Umuminin eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdâdı ile ve merhametsiz tahribâtı ile; ve bir tek düşmanın yüzünden yüzer mâsumu perişan etmesiyle; ve mağlûpların dehşetli me'yusiyetleriyle; ve gâliplerin dehşetli telâş ve hâkimiyetlerini muhâfaza ve büyük tahribâtlarını tâmir edememelerinden gelen dehşetli vicdan azablarıyla* …R.N …………………. başbaşa bırakıp , yaptıkları tahribi düzeltme eğilimlerinin lehinde bir ikmale izin vermemektir… ( yani ortaya çıkan şehadetler ,sadakaya inkılap edip cennet nimetine dönen mal ve mülkler ile hesabı kapatmak,zalimleri cinayetlerinin neticesi olan cehennem hükmünü boyunlarına asmaktır.)

……..

*Hissemizin sebebi, erkân-ı İslâmîde ihmal ve terkimizdi. Zira Hâlık-ı Teâlâ yirmi dört saatten bir saati istedi*.

 

*Beş vakit namaz için yalnız o saati, bizden yine bizim için emretti, hem istedi. Tembellikle terk ettik, gafletle ihmal oldu. Şöyle de ceza gördük: Beş senede, yirmi dört saatte daima tâlim ve meşakkatle tahrik ve koşturmakla bir nevi namaz kıldırdı*.

 

*Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık. Keffâreten beş sene cebren oruç tutturdu*.

 

*Kendi verdiği maldan, kırkından ya onundan birini zekât istedi. Buhl ile hem zulmettik, haramı karıştırdık, ihtiyarla vermedikti. O da bizden aldırdı müterâkim zekâtı. Haramdan da kurtardı. Amel, cins-i cezadır. Ceza, cins-i ameldir*.

 

*Salih amel ikiydi: Biri müsbet ve ihtiyarî; biri menfi, ıztırarî. Bütün âlâm, mesâib, a’mâl-i salihadır; lâkin menfidir, ıztırarî. Hadis teselli verdi*.

 

*Bu millet-i günahkâr kanıyla abdest aldı, fiilî bir tevbe etti. Mükâfât-ı âcili: Şu milletin humsu dört milyonu çıkardı, derece-i velâyet, mertebe-i şehadet ile gazilik verdi, günahı sildi* ….R.N

….

 

Evet anlaşılıyor ki , islâm yaşanmadığı ve imanın gereğince hareket edilmediği zaman , Müslümanlar izzetlerini ve şereflerini kaybederek , zelil bir duruma düşmektedirler.

 

…… *Bana ıztırap veren,” dedi. “Yalnız İslâmın mâruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi; onun için mukavemet kolaydı. Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt, gövdenin içine girdi. Şimdi, mukavemet güçleşti. Korkarım ki, cemiyetin bünyesi buna dayanamaz. Çünkü düşmanı sezmez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin basiret gözü böyle körleşirse, iman kalesi tehlikededir. İşte benim ıztırabım, yegâne ıztırabım budur. Yoksa şahsımın mâruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Keşke bunun bin misli meşakkate mâruz kalsam da iman kalesinin istikbali selâmette olsa*! …….Bediüzzaman

 

Evet,

 

Aymazlığı devam ettiren sebeplerin asaba sirayeti , gaflet ve sefahatin imanın tesirini kırması , düşmanın lehinde bakan nazara sahip olmakla, muavenetten mahrum kalınması  mücazatın , mükafata mukaddeme olması esasıyla kaderi bir müdahalenin önünü açmaktadır.

 

Dolayısıyla şefkat ve rikkat gibi duygularımızı tahrik edecek olan musibetleri görmemiz ve bu acı ve elemlerin  kalbimizi yumuşatması , zalimlere karşı kalbimize sinmiş muhabbeti içimizden ulaştıracak kederlerin hislerimize sirayet etmesi ve bu menfi adaletin kefaretini temin edecek ahlar ve ofların rahmet-i ilahiyeyi  af ve mükafat yoluyla celp etmesine neden olacak bu hadiselere izin verilmektedir. 

 

Kalbi olan bu mukabelenin yanında elimizden gelen fiili karşılığa da yapmamız ayrıca bir zorunluluktur. Safımızı belli etmek , inanç ve taraftarlığımızı zahire çıkarmak, fikirsel ve fiziksel tepkimizi ortaya koymak , yanımızda olanı paylaşmak, ümmet olma bilinç ve sorumluluğumuzun bir göstergesidir.

 

……….*Haksızlığa karşı sükut etmek, hakka karşı bir hürmetsizliktir*.R.N

 

………. *Zalimler için yaşasın cehennem*… R.N

 

…….. *Evet, ben neseben ve hayatça avam tabakasındanım. Ve meşreben ve fikren, müsavat-ı hukuk mesleğini kabul edenlerdenim. Ve şefkaten ve İslâmiyetten gelen sırr-ı adaletle, burjuva denilen tabaka-i havassın istibdat ve tahakkümlerine karşı eskiden beri muhalefetle çalışanlardanım. Onun için, bütün kuvvetimle adalet-i tâmme lehinde, zulüm ve tagallübün ve tahakküm ve istibdadın aleyhindeyim*……. R.N

 

…….*TÜKÜRÜN ZALİMLERİN HAYÂSIZ YÜZLERİNE*!.....

 

….

 

 Evet,  ne Filistin zulmü ne de zalimlerin küçük büyük başka milletlere yaptıkları zulümleri ilanihaye devam etmez.

 

“……..*O kâfirler, kendilerine mühlet vermemizin kendileri hakkında hayır olduğunu sanmasınlar. Onlara mühlet vermemiz, günahlarının artması içindir. Onları zelil ve perişan eden bir azap vardır*….” (Âl-i İmran, 3/178)

Bu Allah’ın bir vaadidir.

 

Hem yine  Yahudi ırkı özelinde ;

 

Ebû Hüreyre’den (r.a.) nakledildiğine göre Rasulullâh (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “ *Müslümanlarla Yahudiler savaşmadıkça kıyamet kopmayacaktır. O savaşta Müslümanlar (galip gelerek) Yahudileri öldürecekler. Ancak (bu hengamede bazı) Yahudiler, taşın ve ağacın arkasına saklanacaklar. Bu durumda taş veya ağaç; “Ey Müslüman, Ey Allah’ın kulu, şu arkamdaki Yahudidir, gel de onu öldür!” diye haber verecektir. Ancak ġarḳad ağacı müstesna, çünkü o, Yahudilerin ağaçlarındandır* .”

 

Bu hadis-i şerif sağlam senetli sahih bir hadis-i şeriftir.  Ancak taş ve ağacın ardında saklanan yahudiyi haber vermesi ancak bir ağaç türü de olsa GARKAD ağacının Yahudi’yi gizlemesi konusu nedeniyle teşbih yönü olduğundan analiz iktiza etmektedir.

 

Kısaca değinirsek ,  gizlilikte yürüttükleri sırlarının ifşa olması, gizli kimliklerinin bir çok alanda ortaya çıkması, insanlık umumiyetinde destekten mahrum kalmaları ve savaş koşullarının teknik ve teknolojik donanımı ve şecaatin ittifakı ile savaşılan Yahudilerin büyük oranda  imhası , hakimiyet ve tesirlerinin ortadan kalması gibi hakikatler cereyan edecektir.

 

GARKAD ağacı ise ihtiva ettiği kelime  kök anlamı ve mecaz manasıyla kendisini perde yapanları gizleyeceği anlaşılmaktadır. Bu ağaç yapış itibariyle 1 ile 3 metre arasında pek uzun olmayan , beyaz çiçekli, sık yapraklı ve şemsiye gibi yana açılan bir yapısı ve dayanıklılığı ile örtücü özelliği  olduğundan bir teşbih ihtiva ettiği düşünülmektedir.

 

Ve mecaz manası ile Yahudilerin kendi varlıklarını zamanın aktif unsurları ile saklaması muhtemeldir. GARKAD ağacı onlar için kutsal sayıldığından etkin dünyevi faaliyetlerinde ağaç sembolünü kullandıkları görülmektedir.

 

Örneğin:

 

Amerikan sineması olarak adlandırılan Hollywood, “sihirli değnek” ( Musa A.S. Asasının bu ağaçtan olduğu rivayeti ölçü alındığında ) Musa A.S asasına   işareten  bu simin koyulduğu düşünülebilir.)

 

Yine  İngiltere sinemasının “Pinewood/yeşil çam”, Türk sinemasının “Yeşilçam” ve Hind sinemasının “Bollywood” (defnegillere ait, pullu kabuklu bir avustralya ağacı)  şeklinde ağaç simgeleriyle isimlendirilmesi ağaç-sihirli değnek (Hollywood)  ilişkisini ortaya koymaktadır. Bu ilişkiler ve film endüstrisi bağlamında bakıldığında ağaç sembolünün tesadüfen seçilmediği ve propaganda ve algı yönetimi için aktif olarak sektörün kullanıldığı ve bir nevi sinemanın film ve projeleri ile GARKAD görevi yaptığı yorumu yapılabilir.

 

Yine mecaz manadan yola çıkar ve mevcut durum iştirakiyle değerlendirdiğimizde, sosyal medya, siyaset, sinema, tiyatro, kitaplar, finansal araçlar gibi perde unsurları ile yapılan algı yönetiminin arkasında şimdi gizlendikleri gibi gizlenebilecekleri anlaşılmaktadır.

 

Hâlihazırda etkin kullandıkları bu elemanlarla bugünlerde gerçekleştirdikleri cinayetleri meşru gösterebilmekte ve islâm ülkeleri dâhil yaptıklarına taraftar bulabilmektedirler.

 

Hadisenin bir önemli tekniği sıradanlaştırma, haber ve akış arasında yapılan reklam yerleştirmeleri ile tesiri kırıp algıyı subliminal oluşturma şeklindedir. Yine sosyal medya hesaplarının tanıdığı paylaşım imkânları, boş ve sefih önermelerin yanı sıra, ilgi alanına göre algoritma oluşturulması ve İslâmi paylaşımlar, şirin hayvan videoları ve araya serpiştirilen değersizleştirme videoları ile adeta zihni pençesine almakta ve insanların tercihlerini şekillendirebilmektedirler.

 

Hülasa beyan edilen fiziki savaşın psikolojik ve manevi kısmı olan GARKAD savaşının bizlere bakan yanının olduğu bir hakikattir.

 

Bu tesir ve illüzyon alanından çıkmanın ve manevi olarak safını belirleyerek ehl-i imanın ve islâmın sahs-ı manevisien kuvvet vermenin tek ve en tesirli yolu GARKAD perdesinden sunulan hiçbir şeye iltifat etmektir.

 

Müşterisi olmayan her faaliyet iflas etmeye mahkûmdur.

 

Maddi cihadı kazanmak , manevi cepheleşmekle mümkün olduğu bir gerçektir.

 

Vesselam

 

 

Mütalaa Ders notları 19: Fehmetmek

 

*İ'lem Eyyühel-Aziz!*

 

*İnsanı fıtraten bütün hayvanlara tefevvuk ettiren câmiiyetinin meziyetlerinden biri, zevilhayatın Vâhibü'l-Hayat'a olan tahiyye ve tesbihlerini FEHMETMEKTİR*.

 

İnsanın yaratılış amacına uygun bir donanıma sahip olarak dünyaya gönderilmiş ve böylelikle onu sair mahlukattan ayıran cihazata malik kılınarak seçkinlik ve üstünlük verilmiştir. Burada ki en ehemmiyetli ayrıcalık hilafet vazifesi ile görevlendirilmiş olmasıdır. Bu keyfiyet yeryüzünde Allah’ın kendisine tasarruf hakkı vermesi ile özetlenebilir.

 

Bu yetkinlik, üretme,karar verme, irade ile hareket etme, hüküm belirleme, had uygulama, merhamet ve ihsanda bulunma , ceza verme ile affetme, yol ve prensip belirleme, istediğini seçme gibi şeylerle ifade edilebilir.

 

Bunun yanı sıra söz konusu niteliğin şuur tarafını oluşturan esas, tüm bu fiillerin ve işleyişin yaratıcı namına yapılmasıdır.

 

Yine  hilafetin mana ve manevi tarafında insana verilen görev, tasarruf planında ki iş ve işleyişe NAZARAN HAKİM OLMAK, BAKMAK, HAKİKATİ GÖRMEK, ne olup bittiğini ANLAMAK ile birlikte seçkin niteliği ile AKLINI KULLANARAK yaratılışa ve yaratıcıya ait niteliği BİLEREK ve İDRAK ederek, elde ettiği tefekkür gelirini ,kazandığı şuur varidatını UBUDİYET BİLİNCİ ALTINDA TOPLAYIP FITRATINDA BULUNAN TEMSİLCİ NİTELİĞİ İLE HAYATIN SAHİBİNE ARZ ETMEKTİR.

 

Bu muamele ANLAMAK temelinde de ve en açık şekliyle ; lisanen ve fiililen yapılır.

Lisanen olanı , müşahedeyi ikrar, ilan,izhar gibi olurken fiilen olanı ise ibadet içinde gerçekleşir.

FEHMETMEK (anlamak) ve Analamanın BİLMEK ile ilgili konusunun  vazifeye taalluk eden ve emir bağlamında izah edilen detayını On Birinci sözde net olarak görmekteyiz.

 

Şöyle ki;

 

*Ey gafil nefsim! Senin hayatının gayesini ve hayatının mahiyetini, hem hayatının suretini, hem hayatının sırr-ı hakikatini, hem hayatının kemâl-i saadetini bir derece anlamak istersen, bak. Senin hayatının gayelerinin icmâli DOKUZ EMİRDİR*.

 

BİRİNCİSİ ŞUDUR Kİ: Senin vücudunda konulan duygular terazileriyle, rahmet-i İlâhiyenin hazinelerinde iddihar edilen nimetleri TARTMAKTIR VE KÜLLÎ ŞÜKRETMEKTİR.

 

İKİNCİSİ: Senin fıtratında vaz edilen cihazatın anahtarlarıyla esmâ-i kudsiye-i İlâhiyenin gizli definelerini AÇMAKTIR, Zât-ı Akdesi o esmâ ile TANIMAKTIR.

 

ÜÇÜNCÜSÜ: Şu teşhirgâh-ı dünyada, mahlûkat nazarında, esmâ-i İlâhiyenin sana taktıkları garip san'atlarını ve lâtif cilvelerini BİLEREK hayatınla teşhir ve izhar etmektir.

 

DÖRDÜNCÜSÜ: LİSAN-I HÂL VE KALİNLE HÂLIKININ DERGÂH-I RUBUBİYETİNE UBÛDİYETİNİ İLÂN ETMEKTİR.

 

BEŞİNCİSİ: Nasıl bir asker, padişahından aldığı türlü türlü nişanları resmî vakitlerde takıp padişahın nazarında görünmekle onun iltifâtât-ı âsârını gösterdiği gibi, sen dahi esmâ-i İlâhiyenin cilvelerinin sana verdikleri letâif-i insaniye murassaâtıyla BİLEREK SÜSLENİP o Şâhid-i Ezelînin nazar-ı şuhud ve işhâdına görünmektir.

 

ALTINCISI: Zevilhayat olanların, tezahürât-ı hayatiye denilen, Hâlıklarına tahiyyâtları; ve rumûzât-ı hayatiye denilen, Sânilerine tesbihatları; ve semerat ve gayât-ı hayatiye denilen, Vâhibü'l-Hayata arz-ı ubûdiyetlerini BİLEREK MÜŞAHEDE ETMEK, TEFEKKÜRLE GÖRÜP ŞEHADETLE GÖSTERMEKTİR.

 

YEDİNCİSİ: Senin hayatına verilen cüz'î ilim ve kudret ve irade gibi sıfat ve hallerinden küçük nümunelerini vahid-i kıyasî ittihaz ile, Hâlık-ı Zülcelâlin sıfât-ı mutlakasını ve şuûn-u mukaddesesini o ölçülerle BİLMEKTİR. Meselâ, sen cüz'î iktidarın ve cüz'î ilminve cüz'î iradenle bu haneyi muntazam yaptığından, şu kasr-ı âlemin senin hanenden büyüklüğü derecesinde şu âlemin ustasını o nisbette Kadîr, Alîm, Hakîm, Müdebbir BİLMEK LÂZIMDIR.

 

SEKİZİNCİSİ: Şu âlemdeki mevcudatın herbiri kendine mahsus bir dille Hâlıkının vahdâniyetine ve Sâniinin rububiyetine dair mânevî sözlerini FEHMETMEKTİR.

 

DOKUZUNCUSU: Acz ve zaafın, fakr ve ihtiyacın ölçüsüyle kudret-i İlâhiye ve gınâ-yı Rabbâniyenin derecât-ı tecelliyâtını anlamaktır. Nasıl ki açlığın dereceleri nisbetinde ve ihtiyacın envâı miktarınca taamın lezzeti ve derecatı ve çeşitleri anlaşılır. Onun gibi, sen de nihayetsiz aczin ve fakrınla, nihayetsiz kudret ve gınâ-yı İlâhiyenin derecatını FEHMETMELİSİN…………. Sözler

 

Evet, detayına bakmaya çalıştığımız ilk cümle içinde anahtar kelimemizin FEHMETMEK (anlamak) olduğu görülmüştür.Çünkü anlama ,anlamı ortaya çıkartan bir hakikattir. Anlayamadığımız bir şeyin bize bir anlam katmasını düşünemeyiz.Yine anlayamadığımız bir şeye karşı anlam yüklemeye çalışmakla onun gerçekliğini ifade edemeyiz. Demek ki ilim bir anlama iş ve işçiliğidir.İnsanın anlayabilmesi için bilmeye ihtiyacı vardır. Dolayısıyla öğrenmek, çalışıp vakıf olmak, o iş üzerinde durmak idrak kapısını açan bir eylemdir. İnsan ilim yolunda say ve gayretiyle ile ilgili konuyu anlar, ilişki türünü belirler , sorumlu olduğu cihetin farkına varır, vermesi gereken fikri ve fiili karşılığı verir.

 

Bizim konumuz İMAN İLMİ olduğundan, yani Allah’ın varlık ve birliğini bize verdiği akıl yoluyla bilerek ve asarının şehadetiyle idrak edip irademizle onaylamak , İsim ve sıfatları yaratılışımıza koyduğu hisler ve sair algı temelli marifet cihazatları ile tanımak ve buna şuurlu tanıklık etmek ve onunla aramızda olan Rububiyet ve Ubudiyet ilişkisini anlayıp üzerimize düşen vazifeyi bilinçle yüklenmek ve işleyip işlenmenin gereğinin FEHMETMEK etrafında  toplandığını ve FITRATEN bununla sorumlu olduğumuzu görüyoruz.

 

Örneğin;

 

*İ'lem eyyühe'l-aziz*!

 

*İnsanın fıtraten mâlik olduğu câmiiyetin acâibindendir ki: Sâni-i Hakîm şu küçük cisimde gayr-ı mahdut envâ-ı rahmeti tartmak için gayr-ı mâdut mizanlar vaz etmiştir. Ve Esmâ-i Hüsnânın gayr-ı mütenâhi mahfî definelerini fehmetmek için, gayr-ı mahsur cihâzat ve âlât yaratmıştır. Meselâ, mesmûat, mubsırat, me'kûlât âlemlerini ihata eden insandaki duygular, Sâniin sıfât-ı mutlakasını ve geniş şuûnatını fehmetmek içindir*.. Mesnevi-i Nuriye

 

Evet ,

 

*Yani insan kendi kelâmını fehmettiği gibi, iman kulağıyla zevilhayatın da, belki cemadatın da bütün tesbihlerini fehmeder*.

 

*Demek her şey sağır adam gibi yalnız kendi kelâmını anlar*.

 

Evet, iman kulağı açılmamış manevi sağır olan bir insan kainatın marifetullaha şahit olan lisanının duymaz ve anlamaz. O hakikatin sesini duymak noktasında  inkişaf etmemiş kulağıyla sadece kendine ait nakıs ölçü ve frekanslardaki sesleri hissedebilir. Varlığın nağamatını işitmez. O sesler ona vaveyla gelir o tesbihat nağmelerini vazife neşesini idrak edemez.

 

Evet,

 

Dinle de yıldızları, şu hutbe-i şirinine,

Nâme-i nurîn-i hikmet bak ne takrir eylemiş.

 

 

Hep beraber nutka gelmiş, hak lisanıyla derler:

Bir Kadîr-i Zülcelâlin haşmet-i sultanına,

 

 

Birer burhan-ı nurefşânız biz vücud-u Sânia,

Hem vahdete, hem kudrete şahitleriz biz.

 

 

Şu zeminin yüzünü yaldızlayan

Nazenin mu'cizâtı çün melek seyranına,

 

 

 Tûbâ-yı hilkatten semâvât şıkkına

Hep kehkeşan ağsânına,

 

 

Bir Cemîl-i Zülcelâlin dest-i hikmetiyle takılmış

Pek güzel meyveleriyiz biz.

 

 

Şu semâvât ehline birer mescid-i seyyar

Birer hane-i devvar, birer ulvî âşiyâne,

 

 

Birer misbah-ı nevvar, birer gemi-i cebbar

Birer tayyareleriz biz.

 

 

Bir Kadîr-i Zülkemâlin, bir Hakîm-i Zülcelâlin

Birer mu'cize-i kudret, birer harika-i san'at-ı Hâlıkane,

 

 

Birer nadire-i hikmet, birer dâhiye-i hilkat

Birer nur âlemiyiz biz.

 

 

Böyle yüz bin dille yüz bin burhan gösteririz

İşittiririz insan olan insana.

 

 

Kör olası dinsiz gözü, görmez oldu yüzümüzü,

Hem işitmez sözümüzü. Hak söyleyen âyetleriz biz.

 

 

Sikkemiz bir, turramız bir, Rabbimize müsebbihiz, zikrederiz âbidâne

Kehkeşanın halka-i kübrâsına mensup birer meczuplarız biz…….Sözler

 

Evet,

 

*İnsan ise*, (yani kendi mahiyetini fark etmiş, ahsen-i takvim sırrını anlamış, vazife-i ubudiyetini yüklenmiş, kulağını Kur’ana vermiş, fıtratına derç edilen cihazatı aktif etmiş,algılarını açmış , ilim ve marifet yoluyla farkındalığa ermiş, kulluğu ile Rabbine yaklaşmış , emir ve yasaklara riayet ile  merhamete ve affa istihkak kesbetmiş, rıza-i ilahi yoluna revan olmuş bir insan ) *bütün mevcudatın lisanlarıyla tekellüm ettikleri esma-i hüsnanın delillerini fehmeder*.

 

*Binaenaleyh herşeyin kıymeti*, ( hakikat-i insana nazaran, istihdam edildiği hayat noktasına bakarak, yaratılış planında yüklenmiş olduğu vazife bağlamında ) *kendisine göre cüz'îdir*.

 

*İnsanın kıymeti ise* (kalp,akıl ,ruh ve bu hassalara bağlı binler hissiyat ile  teçhiz hilkatindeki harikalık, vazife-i ubudiyet noktasında ki seçkinlik ve hilafet bağlamındaki keyfiyeti ile)  *küllîdir.

 

*Demek bir insan*, (zahiren) *bir ferd iken* ( fıfratının tazammun ettiği külliyet itibariyle ve bütün mahlukatı temsil noktasındaki niteliği ve hilkaten yaratılışa ait numuneleri üzerinde taşıdığından)   *bir nevi gibi olur*……….Mesnevi-i Nuriye

 

Yukarıda insanın yaratılış özelliği ve dersin içinde geçen FEHMETMEK ile mükellef olduğu vazifesi ve bu mahiyetiyle HALİFE-İ ARZ olması bağlamında yükümlü olduğu temsil bağlamında konulara değinilmiştir. Çünkü hakiki insan niteliğini ortaya koyan aklın kullanımı ile anlamak, anladığını yaşamak veya konum ve duruma göre idrak ettiği hakikatin tezahürünü sağlamak bir birini tetiklene bileşenlerdir. İnsanın hilafeti hem kendi yaratılışını hem de âlemin yaratılışında olanı anlamak ile başlayan bir süreçtir.

 

İnsan bu sürecin farkına varmak ve planı idrak edip işleyişe şuurlu bir şekilde dahil olmakla Allah’a muhatap olabilir ve mahiyetinde olan temsilcilik hakikatinin ………….. *koca kâinatı bir hanesi misillü insana musahhar ve müzeyyen ve tefriş etmek ve o insanı halife-i zemin ederek ve dağ ve gök ve yer tahammülünden çekindikleri emanet-i kübrâyı ona vermesi ve sair zîhayatlara bir derece zabitlik mertebesiyle mükerrem etmesi ve hitâbât-ı Sübhâniyesine ve sohbetine müşerref eylemesiyle fevkalâde bir makam verdiği* (Şualar) ……..  bilinci ile hareket edebilir… ( Bu konuyu daha geniş olarak ele almak isterseniz  Risale-i Nurda bulunan Halife-i Zemin, Emanet-i Kübra gibi konulara bakabilirsiniz)

 

Evet,

 

Eğer bu farkındalık gerçekleşmez ise insaniyetten düşer, hayvaniyet ve daha aşağı noktalara doğru tedenni eder.

 

 

Şimdi Fehmetmenin tezahürü olan hakikat ile bileşen amel ve temsil noktasında eserlerden  bir iki cümle paylaşıp bitireceğiz.

 

Eğer desen: "Şu küllî, hadsiz nimetlere karşı nasıl şu mahdut ve cüz'î şükrümle mukabele edebilirim?"

 

Elcevap: Küllî bir niyetle, hadsiz bir itikadla. Meselâ, nasıl ki bir adam, beş kuruş kıymetinde bir hediye ile bir padişahın huzuruna girer. Ve görür ki, herbiri milyonlara değer hediyeler, makbul adamlardan gelmiş, orada dizilmiş. Onun kalbine gelir: "Benim hediyem hiçtir, ne yapayım?" Birden der: "Ey seyyidim! Bütün şu kıymettar hediyeleri kendi namıma sana takdim ediyorum. Çünkü sen onlara lâyıksın. Eğer benim iktidarım olsaydı, bunların bir mislini sana hediye ederdim."

 

İşte, hiç ihtiyacı olmayan ve raiyetinin derece-i sadakat ve hürmetlerine alâmetolarak hediyelerini kabul eden o padişah, o biçarenin o büyük ve küllî niyetini ve arzusunu ve o güzel ve yüksek itikad liyakatini, en büyük bir hediye gibi kabul eder.

 

Aynen öyle de, âciz bir abd, namazında "Ettahiyyâtü lillâh" der. Yani, "Bütün mahlûkatın hayatlarıyla Sana takdim ettikleri hediye-i ubûdiyetlerini, ben kendi hesabıma, umumunu Sana takdim ediyorum. Eğer elimden gelseydi, onlar kadar tahiyyeler Sana takdim edecektim. Hem Sen onlara, hem daha fazlasına lâyıksın." İşte şu niyet ve itikad, pek geniş bir şükr-ü küllîdir.

 

Nebâtâtın tohumları ve çekirdekleri, onların niyetleridir. Meselâ, kavun, kalbinde, nüveler suretinde bin niyet eder ki, "Yâ Hâlıkım! Senin Esmâ-i Hüsnânın nakışlarını yerin birçok yerlerinde ilân etmek isterim." Cenâb-ı Hak, gelecek şeylerin nasıl geleceklerini bildiği için, onların niyetlerini bilfiil ibadet gibi kabul eder. "Mü'minin niyeti amelinden hayırlıdır" şu sırra işaret eder.

 

Hem

 

………………."Mahlûkatının sayısınca, Zâtına lâyık şekilde, Arşının ağırlığınca ve kelimelerinin mürekkebi miktarınca hamdinle Seni her türlü noksandan tenzih ederiz." Hz. Muhammed A.S.M …….gibi hadsiz adetle tesbih etmenin hikmeti şu sırdan anlaşılır.

 

Hem nasıl bir zabit bütün neferâtının yekûn hizmetlerini kendi namına padişaha takdim eder. Öyle de, mahlûkata zabitlik eden ve hayvânat ve nebâtâta kumandanlık yapan ve mevcudat-ı arziyeye halifelik etmeye kabil olan ve kendi hususî âleminde kendini herkese vekil telâkki eden insan, "Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım dileriz." der, bütün halkın ibadetlerini ve istiânelerini kendi namına Mâbûd-u Zülcelâle takdim eder.

 

Hem

 

Bütün mahlûkatının bütün tesbihatlarıyla ve bütün masnuatının lisanlarıyla Seni tesbih eder, kusurdan tenzih ederiz.. der, bütün mevcudatı kendi hesabına söylettirir.

 

Hem

 

Allahım! Kâinatın zerreleri ve o zerrelerin mürekkebâtı adedince Muhammed'e rahmet et….der, herşey namına bir salâvat getirir. Çünkü herşey nur-u Ahmedî (a.s.m.) ile alâkadardır. İşte, tesbihatta, salâvatlarda hadsiz adetlerin hikmetini anla….Sözler

 

…………

 

"Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz." demekle muinsiz Rububiyetine, şeriksiz Ulûhiyetine, vezirsiz Saltanatına karşı arz-ı ubûdiyet ve istiâne etmek; hem nihâyetsiz kibriyâsına, hadsiz kudretine ve aczsiz izzetine karşı rükûa gidip bütün kâinatla beraber zaaf ve aczini, fakr ve zilletini izhar etmekle “Büyük ve yüce olan Rabbimi her türlü noksandan tenzih ederim.” deyip, Rabb-i Azîmini tesbih edip…………….sonra teşehhüd edip, oturup, bütün mahlûkatın tahiyyât-ı mübarekelerini ve salâvât-ı tayyibelerini kendi hesabına o Cemîl-i Lemyezel ve Celîl-i Lâyezâle hediye edip ve Resul-i Ekremine selâm etmekle biatını tecdid ve evamirine itaatini izhar edip ve imanını tecdid ile tenvir etmek için şu kasr-ı kâinatın intizam-ı hakîmânesini müşahedeedip Sâni-i Zülcelâlin vahdâniyetine şehadet etmek……………………. Sözler

 

……………. Evet, nasıl ki Fâtiha Kur'ân'a, insan kâinata fihristedir; namaz da hasenata fihristedir. Çünkü namaz; savm, hac, zekât ve sair hakikatleri hâvi olduğu gibi, İDRAKLİ VE İDRAKSİZ MAHLÛKATIN ihtiyarî ve fıtrî ibadetlerinin nümunelerine de şâmildir. MESELÂ SECDEDE, RÜKÛDA, KIYAMDA OLAN MELÂİKENİN İBADETLERİNİ, HEM TAŞ, AĞAÇ VE HAYVANLARIN O İBADETLERE BENZEYEN DURUMLARINI ANDIRAN BİR İBADETTİR..İşârat’ül İ’caz

 

…………

 

Evet, nasıl ki, Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm اَلتَّحِيَّاتُ  kelimesiyle bütün zîhayatın ibâdât-ı fıtrîyelerini niyet edip takdim ediyor.

 

Öyle de, tahiyyatın hülâsası olan اَلْمُبَارَكَاتُ  kelimesiyle de, bütün medar-ı bereket ve tebrik ve bârekâllah dediren ve mübarek denilen ve hayatın ve zîhayatın hülâsası olan mahlûklar, hususan tohumların ve çekirdeklerin, danelerin, yumurtaların fıtrî mübarekiyetlerini ve bereketlerini ve ubudiyetlerini temsil ederek, o geniş mânâ ile söylüyor.

 

Ve mübarekâtın hülâsası olan اَلصَّلَوَاتُ  kelimesiyle de, zîhayatın hülâsası olan bütün zîruhun ibâdât-ı mahsusalarını tasavvur edip dergâh-ı İlâhîye o ihâtalı mânasıyla arzediyor.

 

Ve اَلطَّيِّبَاتُ  kelimesiyle de, zîruhun hülâsaları olan kâmil insanların ve melâike-i mukarrebînin, salâvatın hülâsası olan tayyibat ile nuranî ve yüksek ibadetlerini irade ederek Mâbuduna tahsis ve takdim eder..Şu’alar

Evet,  insan; Mü’min şuuru ile hareket ettiğinde idrak ve anlayışına birçok bilme ve anlama kapısı açılır. Alemi tefekkür ile dinç ,şükürle canlı, ubudiyetle hayattar ve ruhlu kalır. Gönül ve idrak aynası istiğfar ile temizlediğinde ve dikkat ile paklığı korunduğunda oraya çok manalar yansır. Bir şeyin hakikatini anlam için istekli ve ilgili olduğunda çok şeyler onun dünyasına misafir olur. Nezaket ve letafeti muhafaza edip edepli bir tavır ve dua ile müteveccih bulunduğunda birçok nimete mazhar olur.

 

Çünkü fehmetmek için teveccüh iradedendir, öğreten ve kanıksatan Allah’ın inayetidir. Fehmetmek için gayret bizdendir. İdrakin kapısını açacak ve o şeyin hakikatine bizi vardıracak olan o gayretimizi kabul etmesini umduğumuz Kerim ve Kerem sahibi olan Rabbimizdir. Yani bilmenin işe yarayanı Allah’ı bilmek ve Allah  için bilmek olduğundan ve bütün meselemiz bununla bağlı bulunduğundan  beklentilerimizin temelini bu niyet oluşturur.

 

Hülasa hadisenin istidadımızda inkişafı;  şuurlu bir şekilde gösterilecek bir gayrete ve kulluğumuza dair acz ve fakr bilinci ve  tefekkür saikiyle talebimize , şükür yoluyla elde ettiğimizin ziyadeleşmesine niyet ve say halinde bulunmakla ilgilidir.

 

"Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki sen, ilmi ve hikmeti her şeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin." (Bakara, 2/32).

 

Mütalaa Ders notları 18: Takva

 

Öncelikle ilk satırda olan ifade bizlere olmazsa olmaz bir hakikati beyan ediyor.

 

Şöyle ki;

 

Cenab-ı hakkın kulundan razı olmasının iki temel şartı var. Bunlardan biri, takva ..diğeri ise amel-i sâlihtir.

 

Yani İnsan…………Allah korkusu ile Allah'ın yasakladığı şeylerden uzak durma .. şirkten, günahtan, günah ve haram olması ihtimâli bulunan şüpheli şeylerden kaçınma,  itaat, saygı ve kul ile Hâlık arasındaki rabıtanın dikkatle korunması,  çekinceli nezaket ve ubudiyet titizliği olan *TAKVA* …………….. ve dinin yapılmasını emir veya tavsiye ettiği, iyi, doğru, faydalı ve sevap kazanmaya vesile olan işler ,iyi niyetli ihlaslı davranışlar ve………. *maddî ve mânevî hukuk-u ibâda tecâvüz etmemekle, hukukullahı da bihakkın îfâ etmekle*  (MN)  Rıza-i İlahiyi kazanabilir.

 

İlim ile amel arasında ki sıla-i rahim gerçeği, yani bilmek ile amel etmenin bir birinden ayrılmazlığı gibi,*Îmana ait bilgilerden sonra en lâzım ve en mühim a'mal-i sâlihadır*. MN… Çünkü  hem takva ve hem salih amel , kulun fiillerinden  ait olduğu değerler bütünü gösteren  ve ifade eden imanın tezahürdür.

 

*Bu mektup gayet ehemmiyetlidir*.

 

*Aziz, sıddık kardeşlerim*,

 

Bugünlerde, Kur'ân-ı Hakîmin nazarında, İMANDAN SONRA EN ZİYADE ESAS TUTULAN TAKVÂ VE AMEL-İ SALİH esaslarını düşündüm. TAKVÂ, MENHİYATTAN VE GÜNAHLARDAN İÇTİNAB ETMEK; VE AMEL-İ SALİH, EMİR DAİRESİNDE HAREKET VE HAYRAT KAZANMAKTIR.

 

Her zaman def-i şer, celb-i nef'a râcih olmakla beraber, BU TAHRİBAT VE SEFAHET VE CÂZİBEDAR HEVESAT ZAMANINDA bu takvâ olan def-i mefasid ve terk-i kebair üssü'l-esas olup büyük bir rüçhaniyet kesb etmiş.

 

Bu zamanda tahribat ve menfî cereyan dehşetlendiği için, TAKVÂ BU TAHRİBATA KARŞI EN BÜYÜK ESASTIR.

 

Farzlarını yapan, kebireleri işlemeyen, kurtulur.

 

BÖYLE KEBAİR-İ AZÎME İÇİNDE AMEL-İ SALİHİN İHLÂSLA MUVAFFAKİYETİ PEK AZDIR.

 

HEM, AZ BİR AMEL-İ SALİH, BU AĞIR ŞERAİT İÇİNDE ÇOK HÜKMÜNDEDİR.

 

HEM, TAKVA İÇİNDE BİR NEVİ AMEL-İ SALİH VAR.

 

Çünkü, bir haramın terki vaciptir. Bir vacibi işlemek, çok sünnetlere mukabil sevabı var.

 

Takvâ, böyle zamanlarda, binler günahın tehâcümünde bir tek içtinab, az bir amelle, yüzer günah terkinde, yüzer vacip işlenmiş oluyor.

 

BU EHEMMİYETLİ NOKTA, *NİYETLE*, *TAKVÂ NAMIYLA* VE *GÜNAHTAN KAÇINMAK KASTIYLA MENFÎ İBADETTEN*  (İnsanın karşı karşıya kaldığı bir günahı Allah için terk etmesi, maruz kaldığı belâ ve musibetler karşısında şikâyet etmemesin’den) GELEN EHEMMİYETLİ A'MÂL-İ SALİHADIR.

 

RİSALE-İ NUR ŞAKİRTLERİNİN, BU ZAMANDA EN MÜHİM VAZİFELERİ, TAHRİBATA VE GÜNAHLARA KARŞI *TAKVÂYI ESAS TUTUP* DAVRANMAK GEREKTİR. Madem her dakikada, şimdiki tarz-ı hayat-ı içtiamiyede yüz günah insana karşı geliyor; elbette takvayla ve niyet-i içtinabla yüzer amel-i sâlih işlenmiş hükmündedir… ( KL)

 

Evet,

 

Ehemmiyeti gayet açık olan ve netice itibariyle içinde azim bir kazanç bulunun bu iki esasın hayat hayat olması, öyle bir nitelikli ve asil bir değerdir ki, insanın bundan başka şeref aramasına lüzum bırakmaz.

 

Başkasının teveccühünü, ilgisini, rızasını kazanmayı gaye-i maksat yaptırmaz. İnsanı tekeffülden, halka karşı iyi görünmekten, hüsn-ü zan kazanma çabalarından, hakkında kötü konuşulmasının önüne geçmek için boncuklar dağıtmaktan kurtarır. Hukukunu korumak için rüşvet vermek zorunda bırakmaz.

 

Herkesin hoşnutluğunu temin edebilmek için istemediği halde yapmak zorunda olduğu iki yüzlü sayılabilecek davranışların külfetinden kurtarır.

 

İnsanı yalnızca Allah’ a kul olma izzeti ile özgürleştirir.

 

Evet, *Ey nefis!*  ( ey ben) *Eğer takva ve amel-i sâlih ile Hâlıkını razı etti isen, halkın rızasını tahsile lüzum yoktur; o kâfidir*.

 

…………..*rıza-yı İlâhî ve iltifat-ı Rahmânî ve kabul-ü Rabbânî öyle bir makamdır ki, insanların teveccühü ve istihsânı, ona nisbeten bir zerre hükmündedir. Eğer teveccüh-ü rahmet varsa, yeter*… (M)

 

 

Sen rıza-i ilahi yolunda ve yalnızca onun hoşnutluğu maksadıyla ömür sürerken…………

 

*Eğer halk da Allah'ın hesabına rıza ve muhabbet gösterirlerse, iyidir*.

 

O muhabbet dua hükmüne geçer, halkın senden Allah rızası için  razı olması senin iyi bir ahlaka, güzel  insani ilişkilere sahip olduğuna bir nevi hüsn-ü şehadet olduğundan uhrevi ve dünyevi faydaları vardır. Çünkü ……..

 

“*Mümin kendisiyle ülfet edilendir. İnsanlarla ülfet etmeyen ve kendisiyle ülfet edilmeyende hayır yoktur*”.  Hz. Muhammed A.S.M 

 

Ancak onların muhabbetleri,

 

*Şayet onlarınki dünya hesabına olursa kıymeti yoktur. Çünki onlar da senin gibi âciz kullardır*.

 

Sevgi ve ilgili uhrevi olmadığından ve içinde ihlas olmadığından, maddi manevi çıkar ve menfaat barındırdığından mesuliyetlidir. İnsanları bir birine köle yapar. Şahsiyetlerini bir birinin rızasını kazanmak için rüşvet verdirir, hilkaten sahip olduğu yaratılış onurunu adi bir arzuya, sefil bir temayüle diz çöktürür. Aciz insanların iltifatını kazanabilmek için iki büklüm yapar. Oysa bu yönlü elde edilenlerin hiçbir önemi ve değeri  yoktur. Bu suni ve faydasız ilginin doğduğu beşeri kaynak sadece vehmidir, hakikatte hiçbir tesiri olmadığı gibi, zarardan başka da bir verebileceği hiçbir şey bulunmaz.

 

Evet,

 

*İnsanların teveccühü, o teveccüh-ü rahmetin in'ikâsı ve gölgesi olmak cihetiyle makbuldür; yoksa arzu edilecek birşey değildir. Çünkü kabir kapısında söner, beş para etmez*. ( M)

 

Evet,

 

*Kabir kapısında bekleyen bir adamın arkasındaki fâni dünyaya riyakârane bakması, acınacak bir hamakattir ve dehşet verici bir hasarettir*. ( Bediüzzaman S.Nursi R.A)

 

Evet,

 

*Maahâza ikinci şıkkı takib etmekte şirk-i hafî olduğu gibi, tahsili de mümkün değildir*…………Mesnevi-i Nuriye

 

Bununla beraber, halkın rızasını gözetmeye çalışmak , onlardan bir medet ummak, teveccühlerine aldanmak , onları razı edecek bir vaziyet almak gizli şirk’tir. Yani Allah’ın hukukunu beşeri çıkarlara peşkeş çekerek kendini ziyan etmektir. Ve amacına da ulaşamaz.

 

Çünkü,

 

*Madem böyle bir ulûhiyet hakikatı var, elbette iştirakı kabul edemez. Çünkü ulûhiyete, yani mâbudiyete karşı şükür ve ibadetle mukabele edenler, kâinat ağacının en nihayetlerinde bulunan zîşuur meyveleridir. Ve başkaların o zîşuurları memnun ve minnettar edip yüzlerini kendilerine çevirmesi ve görünmediğinden çabuk unutturulabilen hakikî mâbudlarını onlara unutturması, ulûhiyetin mahiyetine ve kudsî maksatlarına öyle bir zıddiyettir ki, HİÇBİR CİHETLE MÜSAADE ETMEZ*.  (Ş)

 

…………. *Evet, bir maslahat için sultana müracaat eden adam sultanı irzâ etmiş ise, o iş görülür. Etmemişse, halkın iltimasıyla çok zahmet olur. Maamâfih, yine sultanın izni lâzımdır. İzni de RIZASINA mütevakkıftır*. (M)

 

El Hasıl , *HAKKIN HATIRI ÂLİDİR; HİÇBİR HATIRA FEDA EDİLMEZ*. … Bediüzzaman R.A

Mütalaa Ders notları 17: Ahiretlik kardeşliği

EY ÂHİRET KARDEŞLERİM ve ey hizmet-i Kur'âniyede arkadaşlarım!

 

Ahiretlik kardeşliği, iki Müslüman arasında gerçekleşen Allah rızası için, dünyada ve ahirette birbirlerine yardımcı olmak ve dua etmek üzere kurulan kardeşliktir.

 

Bu kardeşliğin tezahüründe ; hediyeleşmek, bir birinin kederli kalbini okşamak , muhabbetli olmak , sevincini paylaşmak, fenalıktan sakındırmak ,iyi şeylerde destekçisi olmak , onu yalnız bırakmamak, kardeşlerden birine bir şey olsa ,vefat etse diğer kardeşi onun bıraktıklarına ( evladına, anne babasına )  karşı ilgi al3aka mesuliyetini devam ettirmek ve ruhuna sevap kazandırmaya devam etmek gibi hal ve davranışlar bulunmaktadır.

 

“Allah için ahiret kardeşliği yapan kimse ahiret gününde ana-baba bir kardeşinden daha faydalı yardımları ahiret kardeşinden görür. Bir kimse ahiret kardeşini ne kadar çok severse Allahü teala da o kimseyi o kadar çok sever.” Hz. Muhammed A.S.M

 

“(Ahiret) kardeşlerinizi çoğaltın; çünkü kıyamet günü her müminin bir şefaat hakkı vardır (sen de ona dâhil olabilirsin).” Hz. Muhammed A.S.M

 

“İnsanlardan bir dost edinecek olsaydım, Ebû Bekir’i kendime dost edinirdim. Fakat İslâm kardeşliği daha üstündür.” Hz. Muhammed A.S.M

 

 “Bizim dost ve kardeşlerimiz, bize aile efradımızdan daha sevimlidir. Zira aile efradımız, bizi dünyada anar. Fakat dostlarımız bizi, mahşer yerinde ararlar.” Hasan-ı Basri R.A

 

"Kişi sevdiği ile beraberdir." Hz. Muhammed A.S.M

 

"Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki, rahmete layık olasınız!" (Hucurat, 49/10)

 

HİZMET-İ KUR'ÂNİYEDE ARKADAŞLIĞI: Kur’an hakikatleri yayma hizmetinde birlikte hareket eden, sırt sırta veren, birbirinin ardını kollayan, birbirine saygı ve sevgi ile dayanışma içinde olan, aynı amaç için çalışanların birlikteliği.

 

Yani ,

 

Ey samimi bir şekilde bir birinin ahiretine yardım eden , uhrevi sorumluluğunu ciddiyetle muhabbetle yerine getiren , bir birinin kalbi ile ruhu ile alakadar olan , iştirak-i amal-i uhreviye ile bir birine sevap kazandıran,  kardeşinin ilgi alanıyla ilgilenen kardeşlerim ve istihdam edildiğimiz, gaye edindiğimiz Kur’an hizmetinde sırt sırta verdiğim, yükümü paylaştığım, varlığı ile ünsiyet bulduğum, kendimi ve davamı yanında güvende hissettiğim , her çeşit çileye katlandığım , güç alıp güç verdiğim arkadaşlarım…

 

Bilirsiniz…………de ………..yine de böyle de ………..biliniz:

 

·         Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde en mühim bir esas,

 

Yani, dünyaya bakan yönü olmakla birlikte, asıl olan ve dünyevi karşılık beklenmeyen hizmetlerde, hareketin bina edileceği; EN ÖNEMLİ TEMEL, 

 

             En büyük bir kuvvet,

 

Yani  genel anlamıyla ame-i salihada ,yapılacak güzel işlerde, hedeflenen bereketli faaliyetlerde, yürünecek zorlu  yollarda lazım olan EN BÜYÜK KUVVET,

 

·         En makbul bir şefaatçi,

 

Yani, Bu uhrevi hizmet yolda ; herkesin garazsız  iltiması, teavünü ,beklentisiz desteği pek mümkün olmadığından.. itibarlı, sevimli,  manevi muaveneti, yardımı kabul edilen ve bağışlanmaya vesile olan HATIRLI ŞEFATÇİ,

 

·         En metin bir nokta-i istinad,

 

Yani, Kur’ani ve İmani Hizmetlerde, bu uğurda ortaya çıkan meşakkatlerde, yardıma ihtiyaç hissedilen durumlarda; güç alınan, elzem zamanlarda sığınılan, güvenli liman EN SAĞLAM DAYANAK NOKTASI,

 

·         En kısa bir tarik-i hakikat,

 

Yani………… CENÂB-I HAKKA vâsıl olacak tarikler pek çoktur. Bütün hak tarikler Kur'ân'dan alınmıştır. FAKAT TARİKATLERİN BAZISI, BAZISINDAN DAHA KISA, DAHA SELÂMETLİ, DAHA UMUMİYETLİ oluyor…………….Evet, acz dahi, aşk gibi, belki daha eslem bir tariktir ki, ubûdiyet tarikiyle mahbubiyete kadar gider. ………… BU DURUM PRATİKTE ŞÖYLE İZAH EDİLMİŞ  :

 

Fakr dahi Rahmân ismine isal eder.

Hem şefkat dahi, aşk gibi, belki daha keskin ve daha geniş bir tariktir ki, Rahîm ismine isal eder.

Hem tefekkür dahi, aşk gibi, belki daha zengin, daha parlak, daha geniş bir tariktir ki, Hakîm ismine isal eder……………

 

ÇÜNKÜ …….. acz ve fakr ve kusurunu Cenâb-ı Hakka karşı görmek ……….UBUDİYETİN RUHU OLAN ,YAPILANI YALNIZCA ALLAH RIZASI İÇİN YAPMAK DÜŞÜNCE VE HİSSİYATI ÇOK UZUN YOLLARI ŞİMŞEK GİBİ BİR ANDA KESTİRİR ….. ALLAH’IN RIZASINA MUVAFIK GELEN FİİLLER MEŞAKKAT ATEŞİNE MARUZ KALMAZLAR…

 

·         En makbul bir duâ-i mânevî,

 

Yani , şakirdin gayreti, hizmetkarın say’i ; hüsn-ü  niyet ve  yapıcı ve de ümitli ,tevekküllü nazarla manevi bir yardıma mazhar olur…Niyet ,nazar , ümit,  çaba, tevekkül Rıza-i ilahiyi maksad edindiğinde bu bir manevi duadır. İşin içindeki, itidal,hilm, fedakarlık ve feragat ise bu manevi duanın icabetini ve ecrini süratlendiren inayet ve bereket elinin yardımını çeker. Muvaffakiyetli neticeler hasıl olur biiznillah…

 

             En kerametli bir vesile-i makasıd,

 

Yani, ………..  yapılan hizmetlerde amaca ulaşmak için lazım olan olağan üstü inayetlere mazhariyete sebep olan EN SÜRATLİ VESİLE,

 

HEM ……Evet, velâyetin kerameti olduğu gibi, niyet-i hâlisanın dahi kerameti vardır. Samimiyetin dahi kerameti vardır… daire içinde bulunan herkesin çeşitli kerametlere ( Allah’tan geldiği zahir ve perdesiz olan sıra dışı ikram ve  nimetlere) dair hatıratı vardır…

 

             En yüksek bir haslet,

 

Yani , insanda en sevilen özellik , iyi bir karakter , müspet bir kişilik ve güzel huy sahibi olmasıdır. Samimiyetinde şüphe olmayan, içtenliği kalbe tesir eden insanların keyfiyeti halini meydana getiren onların sahip oldukları ihlâstır.

 

İhlâs Allah ile kul arasında öyle bir sırdır ki melek bilmez ki yazsın, Şeytan bilmez ki bozsun, heva bilmez ki eğsin………….Cüneyd-i Bağdadi (KS)

 

Evet , faziletli hizmetler bu haslet-i memdûha’nın (övülmüş benimsenmiş huy ve karakterin) eseridir.

 

             En sâfi bir ubudiyet, ihlâstır.

 

Yani, içine Allah rızasından başka hiçbir beklenti ve gösteriş karışmayan ibadetler ancak sadece Allah’ın rızasının gözetildiği ibadetlerdir.

 

Yani, medar-ı necat ve halâs, yalnız ihlâstır. İhlâsı kazanmak çok mühimdir. Bir zerre ihlâslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır.İhlâsı kazandıran, harekâtındaki sebebi sırf bir emr-i İlâhî ve neticesi rıza-yı İlâhî olduğunu düşünmeli ve vazife-i İlâhiyeye ( Allah’ın taalluk olarak uhdesinde aldığı, terettüp eden tecelli-i esmasının tezahür etmesi beklenilen sonuca; zan ile tasavvur ve tahayyül ile)  karışmamalı.

 

Çünkü, "İnsanlar helâk oldu-âlimler müstesna. Âlimler de helâk oldu-ilmiyle amel edenler müstesna. Amel edenler de helâk oldu-ihlâs sahipleri müstesna. İhlâs sahiplerine gelince, onlar da pek büyük bir tehlike ile karşı karşıyadırlar." Buyrulmuş………….

 

Evet…… Her şeyde bir ihlâs var………ilgili paragrafta görüldü ki,

 

Uhrevi ve dünyevi olsun , isterse hayata dair kişiye bakan veya kişilerin ahiretini ilgilendiren mesellerde olsun ,her ne ise onu nitelikli hale getiren ve hayırlı sonuçlara erdirecek olan yegane çare samimiyet ve yapılanın içtenlikle Allah’ın rızasına uygun olmasıdır.

 

Hareket ve fiilin  sağlam temeli, lazım olan kuvvet, ihtiyaç duyulan şefkat ve özürlerin ikmali ,hataların düzeltilme sebebi,  yardım aşınacak dayanak noktası  ,harika nimetlere erişim, duaların kabul nedeni , amaca ulaştıran en sağlıklı araç, güzel huyların membaı , kullukta toplanan tüm ibadetlerin makbuliyeti ancak ihlas ile imiş…

 

Kulun bu hali gözetmesi, niyetlerini bu hal ile bezemesi, amellerini bu hassasiyetle yapması onu Allah’ın lütuf ve inayetine teslim eder.

 

Haşiye : İnsanın yaptığı tüm fiilerin ,kardeşliğe, arkadaşlığa ,cemiyet hayatına bakan bir yanı vardır. Uhrevi kardeşlikler ve samimi arkadaşlıklar hayat yolculuğunun ünsiyetli tadı tuzu, sevimli nimetleridir. Aynı gaye etrafında Allah rızası için bir araya gelenler ve bu bağlamda hukukullahı dikkate alıp titizlik gösterenler, bu ihlasları ile birçok ikrama mazhar olurlar. Eğer bu denge noktası elden kaçsa hizmette hikmette elde kaçar, tesirsiz olur.

 

Bu nedenle söz konusu faydaya erişmek ,zarardan korunmak için hoşgörülü olmak, bir birine nezaketle davranmak , ahirette de beraber olmanın özlemini yaşamak o kutsi intizarı hissetmek için Allah’ın hatırını yüksek ve birincil tutmak gereklidir…

 

Allah'ım! İhlâs Sûresinin hakkı için, bizi ihlâs sahibi olan ve ihlâsa eriştirilen kullarından eyle. Âmin, âmin.

..

.

1.1.26

Mütalaa Ders notları 16: Madem hayat, Esmâ-i Hüsnânın nukuşunu gösterir. Hayatın başına gelen herşey hasendir.

 

Madem hayat, Esmâ-i Hüsnânın nukuşunu gösterir. Hayatın başına gelen herşey hasendir.

 

Söz konusu bahis, HAYY (C.C) ve HAYAT ilişkisi bağlamında hem asıl hem mütemmim manalarıyla Risale-i nur’un çok derslerinde –Hususen- Otuzuncu Lem’a  Beşinci Nüktede çok şümullü izah edilmiş.

Bu cümlenin geçtiği derste ise kader planına esasları tanzim edilen, sebep sonuç ilişkisinde hükümlere belirlenen, fiil ve tahakkuk cihetinde hadleri aktive edilen ve bu yönüyle  –HAYATIN BAŞINA GELENELER- penceresinden;

Mazhariyeti,

İşlevselliği,

Teklif noktasında mahiyeti,

Sonuçları noktasında ele alınmış.

Bizde o kısım üzerinde kalmaya çalışarak nazar edeceğiz.

DÖRDÜNCÜ MEBHAS:

Eğer desen:

Birinci Mebhas'ta isbat ettin ki:

 

·         *Kaderin herşeyi güzeldir, hayırdır*.

 

 

Evet:

 

-          Her şeyde, hattâ en çirkin görünen şeylerde, hakikî bir hüsün ciheti vardır. Evet, kâinattaki her şey, her hadise, ya bizzat güzeldir, ona hüsn-ü bizzat denilir veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki, ona hüsn-ü bilgayr denilir. Bir kısım hadiseler var ki, zahiri çirkin, müşevveştir. Fakat o zahirî perde altında gayet parlak güzellikler ve intizamlar var. Sözler

 

·         *Ondan gelen şer de hayırdır, çirkinlik de güzeldir*.

 

Evet:

 

-          İcad-ı İlahide şer ve çirkinlik yoktur; belki abdin kisbine ve istidadına aittir. Sözler

 

-          Çok güzellikleri intâc veya izhar eden bir çirkinlik dahi, dolayısıyla bir güzelliktir. Şuâlar

 

·         *Halbuki şu dâr-ı dünyadaki musibetler, beliyyeler, o hükmü cerhediyor*….

 

*Elcevab*:

 

*Ey şiddet-i şefkatten şedid bir elemi hisseden nefsim ve arkadaşım*!

Şefkat denge noktasını kaybettiğinde çok itirazlara havidir. Çünkü etkilendiği herşeye karşı hale-i ruhuyesinde galip olan refleksle karşılık ver. Bu noktadan da kadere itirazı işman eden bir çok gaflet hali sudur eder. Risale-i nurda şefkat duygusunun mevcudatla olan münasebeti , hadiseyle ilk karşılaştığı andaki tepkisi ile marifetullah  bağlamındaki terbiye ve istikametini gösteren dersler ziyadedir. Kuvvetli bir örnek olarak iki Şua dersini söyleyebilir.

 

 *Vücud, hayr-ı mahz*;  ( varlık/ var olmak / var edilmek Hayrın tâ kendisi, bütünüyle sırf ve net  hayırdır )  *adem, şerr-i mahz* (Sırf şer. Hiç hayır ciheti olmayan şer ve musibet)  *olduğuna*;  

*bütün mehasin ve kemalâtın* ( güzellik ve mükemmeliğin )  *vücuda rücuu* ( varlığa dönüşmesi, teşekkül edip meydana gelmesi, mevcut olarak tezahür etmesi ) *ve bütün maasi ve mesaib ve nekaisin* ( günahların, felâketler, uğursuzluklar, güçlüklerin ve noksanlıkla tamam olmayan şeylerin )  *esası adem olduğu*, ( yokluk,karanlık alemleri ve şer hesabına geçmesi, zulmetleri netice vermesi, hakikatiyle var olmanın, vücut olarak anılmanın keyfiyetinden mahrumiyet) *delildir*.

*Madem adem*  (varlığın zıddı, yokluk, hiçlik, varlığın yaratılmasından önceki hali var olmaya nispeten  ) *şerr-i mahzdır*.  *Ademe müncer olan veya ademi işmam eden* ( kendisinden bir hayır çıkmayan , bir güzelliği netice vermeyen , bir anlam taşımayan, zayi olmaya mahkum bir sona doğru gitmeyi hissettiren ) *hâlât dahi şerri* ( Allah’ın alemleri ve içindekileri yaratış güzelliğine  var etme iradesine muhalif, insanın selim fıtratı ile bağdaşmayan  kötü, çirkin, zararlı bir sonucu) *tazammun eder*.

*Onun için, vücudun en parlak nuru olan* ( onu aydınlatan,gösteren ,canlı kılan,ademden kurtaran ,ona ebedi bir anlam ve sonsuz bir hakikat yükleyen )*hayat, ahval-i muhtelife*  ( çeşitli haller ,değişimler, yoğrulmalar )  *içinde yuvarlanıp kuvvet buluyor.*

Evet,

-          Hayat musibetlerle, hastalıklarla tasaffi eder, kemal bulur, kuvvet bulur, terakki eder, netice verir, tekemmül eder, vazife-i hayatiyeyi yapar.Lem’alar

 

-          “Andolsun biz sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. Müjdele o sabredenleri!” ( Bakara Suresi, 2/155)

Mütebayin vaziyetlere girip tasaffi ediyor ve müteaddid keyfiyatı alıp, matlub semeratı veriyor ve müteaddid tavırlara girip, Vâhib-i Hayat'ın nukuş-u esmasını güzelce gösterir.

-          Hayatta hissiyat suretinde kaynayan memzuç nakışlar, pek çok esma ve şuûnât-ı zatiyeye işaret eder, gayet parlak bir surette Hayy-ı Kayyûmun şuûnât-ı zatiyesine aynadarlık eder………………….. (Sözler)

 

-          Yeknesak istirahat döşeğindeki hayat, hayr-ı mahz olan vücuttan ziyade, şerr-i mahz olan ademe yakındır ve ona gider.Lem’alar

*İşte şu hakikattandır ki, zîhayatlara âlâm ve mesaib ve meşakkat ve beliyyat suretinde bazı hâlât ârız olur ki; o hâlât ile hayatlarına envâr-ı vücud teceddüd edip zulümat-ı adem tebâud ederek hayatları tasaffi ediyor*.

*Zira tevakkuf, sükûnet, sükût, atalet, istirahat, yeknesaklık; keyfiyatta ve ahvalde birer ademdir. Hattâ en büyük bir lezzet, yeknesaklık içinde hiçe iner*.

-          İşte o şuûnat iktiza ettikleri hayretnümâ faaliyet içinde, mevcudat, tebdil ve tağyirle, zevâl ve fenâ içinde sür’atle sevk ediliyor, mütemadiyen âlem-i şehadetten âlem-i gayba gönderiliyor.

 

Ve o şuûnâtın cilveleri altında, mahlûkat, daimî bir seyir ü seyelân, bir hareket ve cevelân içinde çalkanmakta ve ehl-i gafletin kulaklarına vâveylâ-yı firak ve zevâli ve ehl-i hidayetin sem’ine velvele-i zikir ve tesbihi dağıtmaktadırlar.

 

Bu sırra binaen, herbir mevcut, Vâcibü’l-Vücudun bâki şuûnâtının tezahürüne bâki birer medar olacak mânâları, keyfiyetleri, hâletleri vücutta bırakıp öyle gidiyorlar.

Hem o mevcut, bütün müddet-i hayatında geçirdiği etvar ve ahvâli, ilm-i ezelînin ünvanları olan İmam-ı Mübîn, Kitab-ı Mübîn, Levh-i Mahfuz gibi vücud-u ilmî dairelerinde vücud-u haricîsini temsil eden mufassal bir vücut dahi bırakıp öyle giderler. Demek, her fâni, bir vücudu terk eder, binler bâki vücutları kazanır, kazandırır.

 

Meselâ, nasıl ki harikulâde bir fabrika makinesine âdi bazı maddeler atılır; içinde yanarlar, zâhiren mahvolur, fakat o fabrikanın imbiklerinde çok kıymettar kimya maddeleri ve edviyeler teressüp eder.

 

Hem onun kuvvetiyle ve buharıyla o fabrikanın çarkları döner; bir taraftan kumaşları dokumasına, bir kısmı kitap tab’ına, bir kısmı da şeker gibi başka kıymettar şeyleri imal etmesine medar oluyor, ve hâkezâ...

 

Demek, o âdi maddelerin yanmasıyla ve zâhiren mahvolmasıyla binler şeyler vücut buluyor. Demek, âdi bir vücut gider, âli çok vücutları irsiyet bırakır. İşte, şu halde, o âdi maddeye “Yazık oldu” denilir mi? “Fabrika sahibi neden ona acımadı, yandırdı; o sevimli maddeleri mahvetti?” şikâyet edilir mi?....... Mektubat

 

Ne kadar iyilik ve güzellik ve nimet varsa, doğrudan doğruya o Cemîl ve Rahîm-i Mutlakın hazine-i rahmetinden ve ihsanat-ı hususiyesinden gelir. Ve musibet ve şerler ise, saltanat-ı rubûbiyetin, âdetullah namı altında ve küllî iradelerin mümessilleri olan umumî ve küllî kanunlarının çok neticelerinden tek tük cüz'î neticeleri olmasından, o kanunlar cereyanının cüz'î muktezaları olduğundan, elbette küllî maslahatlara medar olan o kanunları muhafaza ve riayet etmek için, o şerli, cüz'î neticeleri dahi halk eder.

 

Fakat o cüz'î ve elîm neticelere karşı, imdâdât-ı hassa-i Rahmâniye ve ihsanat-ı hususiye-i Rabbâniye ile musibete düşen efradın feryatlarına ve beliyyelere giriftâr olan eşhasın istiğaselerine yetişir. Ve fâil-i muhtar olduğunu ve her bir şeyin her bir işi, onun meşîetine bağlı bulunduğunu ve umum kanunları dahi daima irade ve ihtiyarına tâbi bulunmalarını ve o kanunların tazyikinden feryat eden fertleri, bir Rabb-i Rahîm dinlediğini ve imdatlarına ihsanıyla yetiştiğini göstermekle;

 

Esmâ-i Hüsnânın kayıtsız ve hadsiz cilvelerine hadsiz ve kayıtsız bir meydan açmak için o küllî âdetullah düsturlarının ve o umumî kanunların şüzuzâtıyla ve hem, şerli cüz'î neticeleriyle, hususî ihsanat ve hususî teveddüdat, yani sevdirmekle hususi tecelliyat kapılarını açmıştır… Şualar

*Elhasıl*:

*Madem hayat*, TÜM CİHETLERİYLE  *esma-i hüsnanın nukuşunu gösterir*.

BU NEDENLE ; *Hayatın başına gelen herşey hasendir*.

*Meselâ*:

 

*Gayet zengin, nihayet derecede san'atkâr ve çok san'atlarda mahir bir zât; âsâr-ı san'atını, hem kıymetdar servetini göstermek için âdi bir miskin adamı, modellik vazifesini gördürmek için, bir ücrete mukabil bir saatte murassa', musanna' yaptığı gömleği giydirir, onun üstünde işler ve vaziyetler verir, tebdil eder.*

 

*Hem her nevi san'atını göstermek için keser, değiştirir, uzaltır, kısaltır. Acaba şu ücretli miskin adam o zâta dese: "Bana zahmet veriyorsun. Eğilip kalkmakla vaziyet veriyorsun, beni güzelleştiren bu gömleği kesip kısaltmakla güzelliğimi bozuyorsun" demeğe hak kazanabilir mi?*

 

*"Merhametsizlik, insafsızlık ettin" diyebilir mi? İşte onun gibi Sâni'-i Zülcelal, Fâtır-ı Bîmisal; zîhayata göz, kulak, akıl, kalb gibi havâs ve letaif ile murassa' olarak giydirdiği vücud gömleğini esma-i hüsnanın nakışlarını göstermek için çok hâlât içinde çevirir, çok vaziyetlerde değiştirir.*

 

*Elemler, musibetler nev'inde olan keyfiyat; bazı esmasının ahkâmını göstermek için lemaat-ı hikmet içinde bazı şuaat-ı rahmet ve o şuaat-ı rahmet içinde latif güzellikler vardır*…… Sözler

EVET,

 

……………. Bütün güzel mahlûklar, kàfile kàfile arkasında durmayarak gelip gidiyorlar, fenâya girip kayboluyorlar. Fakat o âyineler üstünde kendini gösteren ve cilvelenen yüksek ve tebeddül etmez bir güzellik, tecellîsinde devam ettiğinden kat'î bir surette gösterir ki, o güzellikler o güzellerin malı ve o âyinelerin cemâli değildir. Belki güneşin cemâl-i şuaâtı cereyan eden suyun üzerindeki kabarcıklarda göründüğü gibi, sermedî bir cemâlin ışıklarıdırlar.

 

…………Nurun gelmesi elbette nuranîden ve vücut vermesi her halde mevcuttan ve ihsan ise gınâdan ve sehavet ise servetten ve talim ilimden gelmesi bedihî olduğu gibi, HÜSÜN VERMEK DAHİ HASENDEN ve GÜZELLEŞTİRMEK GÜZELDEN VE CEMÂL VERMEK CEMİLDEN olabilir, başka olamaz. İşte bu hakikate binaen iman ederiz ki, bu kâinattaki görünen bütün güzellikler öyle bir güzelden geliyor ki,

 

BU MÜTEMÂDİYEN DEĞİŞEN VE TAZELENEN KÂİNAT, BÜTÜN MEVCUDATIYLA ÂYİNEDARLIK DİLLERİYLE O GÜZELİN CEMÂLİNİ TAVSİF VE TÂRİF EDER.

 

…………… Nasıl ki ceset ruha dayanır, ayakta durur, hayatlanır; ve lâfız mânaya bakar, ona göre nurlanır; ve suret hakikata istinad eder, ondan kıymet alır. Aynen öyle de, bu maddî ve cismânî olan âlem-i şehadet dahi bir cesettir, bir lâfızdır, bir surettir; âlem-i gaybın perdesi arkasındaki esmâ-i İlâhiyeye dayanır, hayatlanır, istinad eder, can alır, ona bakar, güzelleşir.

 

BÜTÜN MADDÎ GÜZELLİKLER KENDİ HAKİKATLERİNİN VE MÂNÂLARININ MÂNEVÎ GÜZELLİKLERİNDEN İLERİ GELİYOR. VE HAKİKATLERİ İSE, ESMÂ-İ İLÂHİYEDEN FEYZ ALIRLAR VE ONLARIN BİR NEVİ GÖLGELERİDİR. VE BU HAKİKAT, RİSALE-İ NUR'DA KAT'Î İSPAT EDİLMİŞTİR…… Şualar

 

EVET,

 

-          Sâni-i Kerîm, Fâtır-ı Rahîm, herbir taifenin resmigeçit nöbeti bittikten ve o resmigeçitten maksut olan neticeler alındıktan sonra, ekseriyet itibarıyla, dünyadan merhametkârâne bir tarzla tenfir edip usandırıyor, istirahate bir meyil ve başka bir âleme göçmeye bir şevk ihsan ediyor; ve vazife-i hayattan terhis edildikleri zaman, vatan-ı aslîlerine bir meyelân-ı şevk-engiz, ruhlarında uyandırıyor.

 

 

Hem o Rahmân'ın nihayetsiz rahmetinden uzak değil ki, NASIL VAZİFE UĞRUNDA, MÜCAHEDE İŞİNDE TELEF olan bir nefere şehadet rütbesini veriyor ve kurban olarak kesilen bir koyuna, âhirette cismanî bir vücud-u bâki vererek Sırat üstünde, sahibine burâk gibi bir bineklik mertebesini vermekle mükâfatlandırıyor.

 

 

Öyle de, sair zîruh ve hayvanatın dahi, kendilerine mahsus vazife-i fıtriye-i Rabbâniyelerinde ve evâmir-i Sübhâniyenin itaatlerinde telef olan ve şiddetli meşakkat çeken zîruhların, onlara göre bir çeşit mükâfat-ı ruhaniye ve onların istidatlarına göre bir nevi ücret-i mâneviye, o tükenmez hazine-i rahmetinden baîd değil ki bulunmasın; dünyadan gitmelerinden pek çok incinmesinler, belki memnun olsunlar.

 

Lâ ya'lemu'l-ğaybe illâllah.